S Â L İ H A M E L

Yazdır PDF

Amel ve Amel-i Sâlih (Sâlih Amel) Ne Demektir?

Amellerde Niyet

Amellerin Önemi

Salih Amelin Tanımı

Kur'an-ı Kerim'de Salih Amel İfadesi

İman – Salih Amel İlişkisi

İhlâs – Salih Amel İlişkisi

Salih Amellerin Tamamını Gerçekleştirmek Mümkün mü?

Fert Açısından Salih Amelin Önemi

Kişinin Durumunu Islah Etmesi / Düzeltmesi

Sâlih İnsan Kimdir?

Salih Amelin Sonuçları:

a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk b- Güzel Bir Hayat

c-Bol Rızık ve Mağfiret d- Tevbelerinin Kabul Görmesi

e-Kötülüklerinin Örtülmesi ve İyiliklere Tebdili

f- Sevginin Oluşması g- İnsanların En Hayırlıları Olmak

h- Dinamizm Kazanmaları i- Yeryüzüne Vâris Olmaları

k- Cenneti Kazandırması


 

"İman edip sâlih amel işleyenler için, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildiği vakit, 'bu, bundan önce dünyada bize verilenlerdendir' derler. Ve bu rızık onlara bazı yönlerden dünyadakine benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler vardır. Ve onlar orada ebedî kalacaklar." (2/Bakara, 25)


 

Amel ve Amel-i Sâlih (Sâlih Amel) Ne Demektir?


Amel-i Sâlih: İyi, güzel, faydalı, sevaba ve Allah'ın rızasına sebep olacak, haram sınırına girmeksizin kişinin iman, iyi bir niyet ve ihlâs ile yapmış olduğu davranışlar. Amel, iş manasına gelir. Sâlih ise, elverişli, yararlı, yarayışlı, kendisi doğru olan, kendini düzelten demektir. Dolayısıyla amel-i sâlih; kişiye ahiret saadetini sağlamaya, Allah'ın rızasını kazanmaya elverişli olan, Allah katında bir değer ifade eden davranışlardır.


Amel: İş, vazife, hareket, idare, işlemek, yapmak, davranış, etki, ibadet, hayırlı iş anlamlarına gelir. Daha ziyade canlıların bir maksatla, bilinçli bir şekilde yaptıkları işe amel denir. Yapılan işte bir gaye ve maksat yoksa buna fiil denir, amel denmez. Amel, niyete, iradeye bağlı olarak yapılan iştir; amel, bilinçli bir aksiyondur. Fakat fiilde bilinç her zaman söz konusu olmayabilir. Kur'an-ı Kerim'de amel kelimesi çeşitli kalıplarda 350 defa geçmektedir. Amel, iyi (sâlih) ve kötü (seyyi') amel olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan yeryüzüne, nasıl davranışlar göstereceği, iyi ve kötü amellerden neler yapacağı belli olsun diye çıkarılmıştır. "Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur." (67/Mülk, 2) "Şüphesiz ki sizi biraz korku, açlık, mal, can ve ürün eksikliğiyle imtihan edeceğiz. (Ey Muhammed) sabredenleri müjdele!" (2/Bakara, 155) İslam'da bir iyiliğin ve sâlih amelin dünya ve ahirette ecir ve sevap kaynağı olması için bu ameli işleyen kimsenin imanlı olması şarttır. Bu konuda iman ön şarttır.

İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran, onu çepeçevre sararak koruyan sâlih amellerdir. Amel-i sâlih, Kur'an-ı Kerim'de doksan küsur yerde doğrudan doğruya veya dolaylı olarak emredilmiştir. Sâlih amelden söz eden ayetler genellikle önce imana değinerek başlarlar. Bunların hep "iman edip sâlih amel işleyenler..." şeklinde oldukları görülmektedir. Bu da iman ile amelin, bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu ortaya koyar. İman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı gibi, sâlih amel olmadan da kuru bir imanın tadı yoktur. (1)


Allah ve Rasül'üne iman etmenin, çok geniş anlamda, salih amelden sayıldığını görmekteyiz. Nitekim bir hadiste Hz. Peygamber'e hangi amel efdaldir, diye sorulmuş, o da: "Allah ve Rasül'üne iman etmektir" buyurmuştur. (Buhâri, İman 18). İman kavramında olduğu gibi, takva, şükür, sabır gibi diğer kalbî fiilleri de salih amel içerisinde mütalaa etmek mümkündür. Mesela şükür, kalp amellerindendir ve kalp amelleri de, âzâların amellerinden daha şereflidir. Bundan dolayı Allah'ı zikretmek, en faziletli amellerden sayılmıştır. Fiilleri, kalbî ve bedenî, yani organlara ait olmak üzere iki kısma ayırmak mümkündür. Buradan hareketle, müfessirler, salih ameli çeşitli kısımlara ayırmaktadırlar. Fahreddin Razi, kulun amelini üç kısma ayırmakta ve bunları da:


Kalbin ameli, kulun fikri, inancı ve tasdiki,

Dilin ameli, kulun zikri ve şehadeti,

Âzâların ameli, kulun tâaati ve ibadeti şeklinde sıralamaktadır.


Elmalılı da, bir yerde salih ameli, kalbî, bedenî ve mâlî olmak üzere üçe ayırırken, başka bir yerde ise, salih amelin iki kısım olduğunu, bunlardan birinin bedenî ibadetler gibi, mükellefin öncelikle kendi salahına yarayan ameller; diğerinin de, zekât ve sadaka gibi başkalarına faydalı olan ameller olduğunu kaydeder. Salih amelleri, kalbî ve bedenî olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Bedenî olan da, namaz gibi sadece bedeni ve kişiyi ilgilendiren; zekât gibi hem ferdi ve hem de toplumu ilgilendiren mâlî olmak üzere ikiye ayrılır.


Amellerde Niyet


Niyet, kasdetmek, azmetmek anlamlarına gelmekte olup, kalbin, şimdiki halde veya gelecekte, bir faydayı celb veya bir zararı def için, maksada uygun gördüğü şeye yönelmesinden ibarettir şeklinde formüle edildiği gibi, çok geniş anlamda, gerçekleştirilmesi ve sakındırılması eşit olan muayyen bir şeye doğru, iradenin meydana geldiği bir harekettir şeklinde de tanımı yapılmaktadır. Ayrıca, Allah'ın rızasını kazanmak veya bir hikmete imtisal için, iradeyi bir fiile yönlendirme, tahsis etme diye de tarif edilmektedir. Gazali ise, niyeti: "şu anda veya gelecekte faydalı olduğunu anladığı şeye gönlün meyli ve yönelmesidir" şeklinde tarif ederek, "gönlün temayülü olmadan kuru bir irade ile bir şey meydana getirmek mümkün değildir" şeklindeki açıklaması da, niyette kalbin önemine dikkat çekmekte ve ayrıca, irade ile niyet arasındaki bağı vurgulamaktadır. Çünkü mesuliyet, niyet ve buna bağlı olarak da işi irâdî olarak yapmaktır. "Ameller ancak niyetlere göredir." (Buhâri, Bed'ü'l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155) "Ameller, ancak niyete göre değerlendirilir. Kimin hicreti, Allah ve Rasül'üne ise, onun hicreti Allah ve Rasül'ünedir. Kimin de hicreti, nail olacağı bir dünya veya nikâh edeceği bir kadın ise, onun hicreti de onadır." (Müslim, İmâre 155; Buhâri, İman 41)


Ameller, niyetlerle değer kazanmakta ve şekillenmektedir. Çünkü amellerin direği niyettir ve bir amel, hayırlı olması için niyete muhtaçtır. Aynı şekilde, amellerin bâki kalması, salih olması, Allah rızasına bağlanırken; salih amellerde niyetin şart olduğu da açıktır. Muaz bin Cebel'in, salih amelde, ilim, niyet, sabır ve ihlasın bulunması gerektiği kanaatinde olduğu rivayet edilmektedir. Bu rivayette zikredilen hususlar, birbirine bağlı kavramlardır. İlim, dünya ve ahiret ile ilgili şeyleri, akıl ile alakalı gerçekleri bilmektir. İlim, yapılacak olan işleri bilerek yapmayı sağlayacaktır. Sonra da niyet gelir. Niyeti ilim ve amel desteklemektedir. Ancak ilim önce gelir. Zira ilim asıldır. Amel ise, ilme tâbidir ve ilmin dalı ve meyvesidir. Daha sonra da sabır gelmektedir ki, bu da meşakkat, güçlük ve belalara karşı tahammül etmektir. İşte bunların neticesinde ihlas ortaya çıkmaktadır.


Niyetin önemi, şu misalde daha belirgin bir şekilde görülmektedir: Bir kimse öğle vaktinde, güneşin karşısında, alnını secdeye koysa ve yaptığı bu secde ile, Allah'a ibadeti kasdetse, bu hareket İslam'ın tasvip ettiği bir davranış olur. Fakat bu secdesi ile güneşe tapmayı kasdetse, bu da küfür olur. (2) Bu misal bize, "ameller niyetlere göredir" prensibinden hareketle, niyet gerçeğini en güzel bir şekilde anlatır. Nitekim Hz. Peygamber'in: "Allah, sizin ceset ve suretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar" (Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9) hadisi de ayrıca niyet gerçeğini beyan etmektedir.


Amellere kıymet kazandıran niyettir. Bir amelin salih olup olmaması niyete bağlıdır. Hz. Ömer'in: "Amellerin efdal olanı, Allah'ın farzlarını eda, haramlardan kaçınmak ve Allah katında sadık niyettir" (3) şeklindeki ifadesinde de görüldüğü gibi niyet esastır. Bununla birlikte, ilim ve amel de niyette gözetilen unsurlardır. Ayrıca saadete de, ilim ve amelle erişilebileceği bir gerçektir. Çünkü hayır, saadet, kemal ve salah, faydalı ilim ve salih amelle mümkündür ki, bunlar da niyeti destekleyen unsurlardır.

 


 

Amellerin Önemi


Ameller, iyi (sâlih) ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmakta olup, salih amelin zıddı olarak kötü amel zikredilmektedir. Mü'minlerin kurtuluşlarının iman ve salih amel sayesinde olacağı Kur'an'da ısrarla ifade edilmektedir (28/Kasas, 67). Bununla birlikte, namaz kılıp, kendilerine rızık olarak verilenden infak ettikleri, hem kendi peygamberlerine ve hem de diğer peygamberlere ve getirdiklerine inandıkları (2/Bakara, 3-4), oruç tuttukları (2/Bakara, 183), Allah anıldığı zaman yüreklerinin ürperip Allah'ın ayetleri okunduğunda da imanlarının arttığı (8/Enfâl, 2), kısaca namazlarında huşu içerisinde olmaktan, boş şeylerden yüzçevirmekten tutun da, ırzlarını korumaya, sözlerinde durmaya varıncaya kadar (40/Mü'min, 2-8) bütün ahlakî özelliklere sahip oldukları belirtilmektedir. Bu özelliklere sahip mü'minlerin Firdevs cennetlerine varis olacakları zikredilir (23/Mü'minûn, 9-10). Buna umukabil, kötü amel işleyenlerin cehennemlik oldukları da vurgulanır (2/Bakara, 81).


Böylece inanç açısından iki zıt kutupta olan insanlardan hangisinin daha rahat olacağı, ruh enginliği kazanacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zira salih amel, kişiyi Mevlâ'sına yaklaştırır. Bununla birlikte insan, salih amellerle, önce kendisini düzeltir, sonra da başkalarının salâhına çalışır. Kişinin kendini düzeltmesi asıldır, başkasının düzelmesine çalışması ise ikinci derecededir. Başkasını ıslah, salâh nisabının zekâtıdır. Kendisi salih olmayan, başkasını nasıl ıslah edebilir, ağaç doğrulmadan gölge nasıl doğrulabilir, doğru olabilir?


Dengeli bir hayat sürdürebilmek için, insan ruhu, sadece nazarî hakikatlerle beslenemez. Bilmeye ve inanmaya olan ihtiyacından başka, ister şahsî davranışlarında, isterse Allah veya insanlarla olan münasebetlerinde olsun, insan, hareketlerini devamlı bir şekilde tanzim edecek amelî kurallara muhtaçtır. Bu amelî kurallar, çeşitli şekilleriyle Kur'an-ı Kerim'de gösterilmektedir. Mesela, sıkıntı anında Allah'a yapılacak bir yalvarış, bir dua ve bu duanın da Allah tarafından kabul edileceğini bilmek (2/Bakara, 47), insanı son derecek rahatlatabilir ki, bu da salih ameldir. Aslında insanda iki kuvve bulunmaktadır. Bunlar, nazarî ve amelî kuvvetler olup, nazarî kuvvenin kemali, insanın Hakk'ı tanımasıyla; amelî kuvvenin kemali ise, onun sadece hayırları işlemekle gerçekleşebileceği kaydedilmektedir. (Razi, T. Kebir, 12/53)


İnsanda bulunan bu kuvveler, onun, hem maddî ve hem de manevî yönünü işaret etmektedir. Böylece insandan sudur eden fiillerin bilinçli olduğu ve dolayısıyla ayetlerde geçen "iman edenler" kaydı ile, insanın Allah'ı bilmesindeki nazarî kuvvesine; "salih ameller" kaydı ile de, onun Allah'a kulluk/ ibadet etme konusundaki amelî gücünün kemaline delalet etmektedir. Şu halde biz, insanın dinen olumlu sayılabilecek davranışlarının salih amel olduğu genel hükmüne varabiliriz.


"İslamiyetin çok önemli olan amelî yönü, Kur'an-ı Kerim'de esaslı ve açık bir şekilde kurtuluş ve ebedî saadete ermenin kaçınılmaz bir şartı olarak zikredilir. Hatta bu amelî yönün Kur'an'da açıkça geçmediği hallerde imanla ilgili olarak daha önce belirtilen esaslar uyarınca sade mü'min tabiriyle bile zımnen ifade edilmiş olduğunu görmek hiç de zor değildir." (4) Çünkü "salih amel, Allah'ın bir lutfudur ve nimetine şükreden kullarını buna muvaffak kılar." (5)


Sâlih amelin önemini, İmam Şafii'nin dünyayı büyük bir denize, salih amelleri de, bu denizde seyreden gemiye benzetmesinden anlamak mümkündür. Aynı şekilde Gazali'nin: "Ameller, kalp hastalığının ilacıdır. Kalp hastalığı çoğu zaman hissedilmez. Aynası olmayan bir adamın yüzündeki alaca hastalığı gibidir. Zira o, bu hastalığı hissetmez. Ona söylense, bunu doğrulamaz" (6) şeklindeki açıklaması ve benzetmesi de, salih amelin önemini ifade etmektedir.


Sâlih amelin önemi, insanı mutluluğa kavuşturmasıyla da anlaşılabilir. İnsanın mutluluğu, Râzi'nin ifadesine göre (7) ya ruhî veya bedenî veyahut da harici şeylerle olmaktadır. Ruhî olanı, en mükemmeli, bedenî olanı ortası, harici olanı ise en düşüğüdür. Ruhî mutluluk, kalbin taat ve hizmetle meşgul olmasıyla, harici mutluluk ise aile efradının mutluluğuyla olmaktadır. Aslında Kur'an-ı Kerim'de ahlakî terimler genellikle tasvîrîdir.


İyinin ne olduğunu mü'minlerin; kötünün ne olduğunu ise kâfirlerin, münafıkların ve şeytanın tasvirlerinden çıkarabiliriz. Kur'an'daki felâh, necât ve hidayet gibi saadetle ilgili terimler çok kere mü'minlerin vasıflarından sonra zikredilmiştir. Amellerin önemi, insanları mutlu veya mutsuz etmesi, başka bir ifadeyle saadete ve şekavete, bedbahtlığa götürmesiyle bilinebilir. Burada da sâlih amelin, kişiyi mutlu ettiği; kötü amelin de bedbaht ettiği, onu karamsarlığa sürüklediği açıktır.


 

Sâlih Amelin Tanımı


Salih amelin çok çeşitli tarifleri yapılmıştır. Bu tariflerden bazıları genel tarifler olmakla beraber, tahsisli diyebileceğimiz tarifler üzerinde de durulmuştur. İbn Abbas, salih ameli genel anlamda farzlardır, namaz kılmak, oruç tutmaktır şeklinde tarif ederken, Hz. Ali, vaktinde tadil-i erkân ve heyetine riayet ederek kılınan namazdır şeklinde tanımlamıştır. Bunlar, tahsisli tanımlardır. Katade, salih ameli imana dahil olan şeyler ve hayır işlemektir diye tanımlar.


Müfessirler, daha ziyade umumi tarifler üzerinde durmaktadırlar. Salih amelin, Allah ve Rasül'ünü tasdik etmek, emrettiklerini yapıp nehyettiklerinden kaçmak, Allah'a itaat etmek ve yasakladıklarından kaçmak şeklinde tanımlar yapıldığı gibi, üzerine sevap terettüp eden tüm doğru ameller; Allah'ın rızası istenilen şey; akıl, kitap ve sünnetteki delillerle yapılan her doğru iş; Allah'ın emrettiği taatleri işlemek şeklinde de tanımlar yapılmaktadır. Ahmed Hamdi Akseki: "Salih amele gelince, o da, akl-ı selimin (sağduyu), insan fıtratı ve tabiatının reddetmediği birtakım hayırlı amellerdir ki, insanın kendisine, ailesine, toplumuna ve bütün insanlara, faydalı ve onların menfaatine olan şeylerle bağdaşan iyi ve güzel işlerlerle davranışlardır" (8) şeklinde tarif etmektedir.


Elmalılı, sâlihât, sâliha'nın çoğuludur. Salih, aslında iyi, faydalı, aklen ve naklen müstakim/dosdoğru, hayırlı manasına vasıftır; kalbî, bedenî ve mâlî olmak üzere üç kısmı vardır diye sâlihâtı tarif ettikten sonra, salih ameli de şöyle tanımlamaktadır: "Amel-i salihe gelince, bu da, Allah'a ve ahirete imanın muktezasına göre ve Allah'ın inzal ve irsal buyurduğu deliller, hükümler ve haberlere ihlasla ve hüsn-i niyyetle Allah'ın razı olacağı güzel ameller yapmaktır." (9) Salih ameli, şöyle de tanımlayabiliriz: "İmanın gereklerini gerektiği şekilde yapmak"; güzel bir ameli güzel bir niyetle ve güzel bir şekilde yapmaktır (tabii, "güzel"in tanımının da güzel olması kaydıyla)."


Gürüldüğü gibi, salih amelin dar manada tarifleri yapılmasına karşılık; oldukça geniş tanımları da yapılmıştır. Yapılan bütün tariflerde zahiren veya zımnen imanın şart koşulduğu görülmektedir. Zira ister salih amelin, sadece farzlardır diye, isterse namaz, oruç gibi tahsisli tarifi yapılsın; iman etmek şarttır ve zaten bu amellerin de iman olmadan yapılması düşünülemez. Yapılan bu tarifler içinde Elmalılı'nın yaptığı tarifin efradını câmi, ağyarını mâni bir tanım olduğunu söyleyebiliriz. Zira bu tarifte, Allah'a ve ahirete iman şart koşulduğu gibi, bu imanın gerektirdiği şekilde hareket edilmesi de vurgulanmaktadır. Bununla birlikte, salih amelde bulunması gereken ihlas ve niyet de belirtilmektedir. Bütün bunların yanında, Allah'ın razı olacağı kaydı da ayrıca dikkat çekmektedir. Şu halde, bir amelin salih olabilmesi için iman ve bunun gerektirdiği şekilde hareket etmenin esas olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü iman, salih amelin düşünce planında olmasını sağlayacaktır ki, salih amelde de bu esastır.


 

Kur'an-ı Kerim'de Sâlih Amel İfadesi


“İman eden ve salih amelleri işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetle müjdele!” (2/Bakara, 25)


“İman eden ve salih amelleri işleyenlere gelince, imanlarından dolayı Rableri onları altlarından ırmaklar akan nimet cennetlerine iletir.” (10/Yûnus, 9)


Kur'an'da "iman eden ve salih amel işleyenler" ifadesi 58 defa geçmektedir. Kur’an’da salih amel kavramı çeşitli kalıplarda geçmektedir. 3 yerde emir sigası ile geçer:


“Kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse, salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak etmesin.” (18/Kehf, 110) “Salih ameller işleyin.” (23/Mü’minûn, 51; 34/Sebe’, 11)


Kur’an’da daha ziyade “iman eden ve salih amel işleyen(ler)” şeklindeki ifadelerde geçen “sâlih” veya “sâlihât” lafızları mutlak olarak zikredilmektedir. Bundan dolayı, sıla-i rahim, Allah yolunda infak etmek, fert ve topluma faydalı olacak her türlü hayır, adalet, takva gibi, ister bedenî ve isterse kalbî davranış olsun, aklımıza gelebilecek bütün iyi ve güzel davranışlar salih amel olarak sıralanmaktadır. Bununla birlikte “salih amel işleyenler” ifadesi, sadece namaz ve zekât gibi dinin erkânından olan amellere ait olmayıp; usûl, füru, farz, nâfile, ibadet, muamelat, Allah rızasına muvafık ve salâha hizmet eden, hayra yarayan bütün faydalı amelleri içerisine almaktadır.


Mukayyed olarak geçmesi: Kur’an’da salih amelden bahseden ayetlerden bazıları da takyid edilmiştir. Nitekim Bakara suresinin 82-83. ayetlerinde böyle bir durumun olduğuna işaret eden İzutsu, şöyle demektedir: “Allah’ın İsrailliler ile ahdi olarak verilen bu ayet, sâlihâtın özlü bir tanımı gibi ele alınabilir. Söz konusu ayet, şu beş unsuru sıralamaktadır: Allah’tan başkasına kulluk etmemek, ana-baba, yakın akraba, yetim ve miskinler ile ihtiyaç sahiplerine karşı iyilik (yani sıcak kanlı ve lütufkâr olmak, ihsan etmek), herkese güzel konuşmak, namazı kılmak, zekâtı ödemek.” (10)

Kur’an-ı Kerim’de sâlih ve sâlihât kelimelerinin geçtiği ayetlerin bazılarında, salih amel ifadesinden hemen sonra, salih ameller açıklanmaktadır. Böylece, mutlak olarak zikredilen sâlih veya sâlihât lafzı, takyid edilmektedir. Nitekim; “İman edip salih amelleri işleyenler, namazı kılan, zekâtı verenlere gelince, onlara Rableri katında mükâfat vardır.” (2/Bakara, 277) ayetinde durum böyledir. Zira bu ayette zikredilen namaz, zekât birer salih amel olup, bunların salih amellere dahil olduklarında hiçbir ihtilaf yoktur. Ayette özellikle namaz ve zekâtın zikredilmesi ise, bu iki ibadetin fazilet ve önemine dikkat çekmek içindir. Bu duruma işaret eden müfessirler, bu ibadetlerden namazın bedenle yapılanların en büyüğü; zekâtın ise, mal ile yapılanların en üstünü olduğunu beyan etmektedirler. Salih lafzının takyid edildiğini şu ayette de görmekteyiz: “Allah yolunda susuzluğa, açlığa uğramaları, kâfirleri kızdıracak bir yeri işgal etmeleri ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları yoktur ki, mutlaka bunlarla kendilerine salih bir amel yazılmış olmasın. Allah, muhsinlerin ecrini zayi etmez." (9/Tevbe, 120)


Salih amel kavramının ayetlerde, bazen emir sigası, bazen mutlak ve bazen de mukayyed olarak gelmesinin şüphesiz pek çok sebepleri vardır. Emir sigası ile gelmesi, mükelleflerin mutlaka salih ameller yapması gerektiğine işaret etmektedir. Nitekim, mükelleflerin yerine getirmek mecburiyetinde oldukları salih amelleri bunlara örnek gösterebiliriz. Salih amelin mukayyed olarak zikredilmesi, ayetlerde zikredilen salih amellerin belli başlılarına işaret ettiği gibi, bunların da önemli olduklarını vurgulamaktadır. Nihayet mutlak olarak gelmesi ise, mükelleflerin salih amellerin sadece ayetlerde zikredilenlerden ibaret olduğu fikrine kapılmamalarına işaret etmekte ve İslam inancına bağlı olarak, insanlığın hayrına yapılacak her türlü güzel, iyi davranışların da salih amellerden sayılacağına delalet etmektedir. Çünkü salih ameller, sadece ayetlerde zikredilen namaz, oruç, hac, anne ve babaya güzel davranma vs. gibi hareketlerden ibaret olmayıp, bunların dışındaki iyi davranışlar da salih amellerdendir. Ayetlerin emir sigası, mutlak ve mukayyed şeklinde gelişleri, mükelleflerin bir an bile olsa, güzel davranışlardan uzak kalmamalarını temin içindir.


“Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama bâki kalacak salih ameller, sevap olarak da, amel olarak da, Rabbinin katında daha hayırlıdır.” (18/Kehf, 46) “Ne mallarınız, ne de evlatlarınız size huzurumuzda bir yakınlık sağlamaz. Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler müstesna. Onlara yaptıklarının fazlasıyla kat kat mükâfat vardır. Ve onlar oralarda güven içindedirler.” (34/Sebe’, 37) Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, iman ve buna bağlı olarak yapılacak salih ameller, bâki kalacak olan amellerdir. Bu ameller de akla gelebilecek her türlü hayır, birr, ma’ruf, ihsan gibi hususlardır. Kur’an-ı Kerim’de, gerek takva, sabır gibi kalbî, gerek namaz gibi bedenî ve gerekse zekât gibi mâlî her türlü davranış birer salih ameldir.


 

İman – Sâlih Amel İlişkisi


Âyetlerde, iman ile sâlih amel genellikle beraberce zikredilmekte olup, bu şekildeki ayetler oldukça fazladır. Hatta İzutsu’nun tesbitine göre, iman ve salih kelimeleri birbirlerine var olacak en kuvvetli semantik bağ ile bağlı olup, neredeyse ayrılması imkânsız bir şekilde birbirleriyle girift haldedirler. (11) İman ve salih amel ifadesi, Kur’an-ı Kerim’de 52 defa beraberce zikredilmektedir.


Genellikle ayetlerde “İman eden ve salih amel işleyenler” şeklinde geçen “iman” ve “salih amel” lafızları, bazı ayetlerde “Kim iman ederek salih amellerden işlerse...” (20/Tâhâ, 112; 21/Enbiyâ, 94) veya “Erkek ve kadından her kim iman ederek salih amellerden işlerse...” (4/Nisâ, 124) şeklinde şartlı geçmektedir. Şartlı ifade biraz farklı olarak şu ayetlerde de geçmektedir: “Kim de O’na salih amelleri işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar için de yüksek dereceler vardır.” (20/Tâhâ, 75) “Rabbine kavuşmayı uman kimse, salih amel işlesin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın.” (18/Kehf, 110)


“...Kim Allah'a ve ahiret gününe iman eder, salih amel işlerse, elbette onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69)


İman olmadan, sâlih amelin kişiyi kurtaracağını söylemek son derece yanlıştır. Zira, amelin, imansız kabul edilemeyeceği açıktır. Bunun yanında salih amelin mutlaka dayanması gereken köklü bir dayanağı olması gerekir ki, bu da, imandır. Ayette “iman etmiş olarak” ifadesinin yer alması gösteriyor ki, iman olmadan, sâlih amelin bir faydası olmamaktadır. Hatta , bir amelin, sâlih olabilmesi için, imana bağlı olarak yapılması gerekmektedir. İmanın, hem dünyevî, hem de uhrevî boyutta olduğu düşünülünce, bir fiilin salih amel olabilmesi için her şeyden önce imana dayanması gerektiği daha iyi kavranır. İmandan kaynaklanmayan bir amelin kabul edilmemesi kadar tabii ve mantıkî bir şey olmaz. Malum bir gaye ve muayyen bir düşünceden doğan sâlih bir amel, ancak, Allah'a iman sayesinde zuhur imkânı bulabilir. Başka bir ifade ile, amel, imandan akan bir nurdur. Zaten ayetlerde, imanın, sâlih amelden önce gelmesinde, sâlih amelin, imandan doğup neşv ü nemâ bulduğuna işaret vardır. Zira iman, sahibini hayra ulaştırır, şerden korur ve salih amel, imanla itibar kazanır.


Kur’an-ı Kerim’de yetmiş ayette iman ile sâlih amel beraberce zikredilmektedir. İman ile salih amel arasında kuvvetli bir semantik bağ olup, birbirlerinden ayrılması imkânsızdır. Gölge, nasıl bedeni takip ederse, aynı şekilde salih amel de imanı takip etmektedir. Nerede iman varsa, orada salih amel de olmalıdır. Öyle ki, birinci ikinci ile, veya ikinci birinci ile tarif edilse, doğru kabul edilebilir. Çünkü iman, ıslahın en faziletlisidir. Amellerin en üstünü ise salih olanıdır. İman ve salih amel ifadelerinin beraberce zikredildiği ayetlerde, insanın ebedî kurtuluşa ermesi genelde iman ve salih ameli beraberce yapmasına bağlanmaktadır. Salih amel olmadan, yalnız kuru bir imanın kişiyi ebedî saadete kavuşturacağı pek mümkün görülmemektedir. Amel, imanı ayakta tutacak bir rükûn olarak imana dahil değildir. Dolayısıyla amelin yokluğu ile kişinin, dünyada kâfir oluşuna ve imandan çıkışına; ahirette ise devamlı azap olunacağına ve cehennemde ebedî kalacağına hükmedilebilsin. Yine amel, imanın ayrılmaz bir parçası olarak imanın dışında da değildir. Dolayısıyla amelin yokluğu ile kişi, bu dünyada kınanmayı hak etmeyeceğine; ahirette ise ıkap ve azabı gerektirmeyeceğine hükmedilebilsin.


O halde salih amel ile iman arasında önemli bir bağ vardır. Çünkü Allah, kendisine kavuşmanın salih amel işlemede ve yapılacak ibadette hiç kimseyi kendisine ortak koşmamada olduğunu bildirmektedir (18/Kehf, 110). Yine kötülüklerin keffareti ve kişinin en güzel şekilde mükâfatlandırılması, iman ve salih amelleri işlemeye bağlanmaktadır (29/Ankebut, 7) Salih amel, imanın semeresidir. Salih amel işleyenin ne zulümden, ne de hakkının çiğnenmesinden korkmayacağı (20/Tâhâ, 212), yaptıklarına karşılık kat kat fazlasıyla mükâfat verileceği (34/Sebe’, 37), cennetlerin vadedilmesi (2/Bakara, 82) gibi daha pek çok hususlar ayetlerde belirtilmektedir.


Bütün bu ve benzeri ayetler, iman ile salih amel arasında kuvvetli bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Aslında iman lafzı müşterek bir lafızdır. Gazali bu konuda şunları söyler: İman lafzı, üç mana arasında müşterektir. Zira iman kelimesinden, bazen yakınî delillere dayanan tasdik, bazen herhangi bir şüphe bulunmamak şartıyla taklid elde edilen inanç kastedildiği gibi, bazen de bu isim, tasdikin bir gereği olarak, kendisiyle beraber amelin de bulunduğu bir inanca verilir. (12) Görüldüğü gibi aslında iman lafzının içerisinde amel de bulunmaktadır. Bu da gösteriyor ki, iman denilince akla amel de gelmelidir. İnsan, amele devam etmesi sebebiyle, kendi inancına karşı bir yakınlık duyar ve bununla da huzur ve güveni artar. Bundan dolayı, kendi inancına uygun olarak uzun zaman amel işlemeyen bir kimsenin, bu inancını değiştirmek veya bu konuda kendisini şüpheye düşürmek isteyen bir kimsenin, amele devamı uzun olmayanınkinden daha zor olur. (13) İnsan inandığı gibi yaşamıyorsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar.


İman ile sâlih amel arasındaki ilişkiyi İbn Teymiye daha net bir şekilde ortaya koymaktadır. Ona göre, salih amelin imanla ilişkisi, ya dudakla dilin ilişkisi gibi veya kalbin bedenle olan irtibatı veyahut da bir buğday danesinin bütünlüğü gibidir. Zira konuşmak, dudak ve dil ile olur. Kalpsiz bir beden düşünülemez. Aynı şekilde danenin içi ve dışı vardır, özellikleri ayrı olduğu halde iki dane denilmez. (14)


Sâlih amel, imanı olgunlaştırma ve tamamlama özelliğine sahip olmasının yanında, imanın semeresi ve sıhhatidir de. Zaten amelsiz imanı olan kişinin, zâhir ve bâtın bütün uzuvlarını kaybedip yaşamaya çalışan bir insana benzetilmesi de iman ile salih amel arasındaki ilişkiyi daha belirgin bir hale getirmektedir. Mücerret bir iman, ebedî bir cehennemden kurtuluş ifade etse bile, derecelerin yükselmesini ifade etmez. Mü’minin yüksek derecelere ulaşması, ancak iman ve salih amelle olur.


“Kim de O’na salih ameller işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar için yüksek dereceler vardır.” (20/Tâhâ, 75) Ayette zikredilen yüksek derecelere nail olmak, sadece imanla olmayıp, bunun yanında salih amellere de bağlanmıştır. Yine aynı şekilde “İman eden ve salih amelleri işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlerle müjdele!” (2/Bakara, 25) anlamındaki ayette de müjde, sadece imana olmayıp, aynı zamanda salih amele bağlıdır. Allah, cennetlere girmeyi, iman edip salih amelleri işlemeye bağlayarak şöyle buyurmaktadır: “İman eden ve salih amelleri işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız.” (4/Nisâ, 57) Amelsiz iman, nefsi tezkiye etmeye yetmeyeceği gibi, vadedilen mükâfatları da elde etmeye kâfi gelmeyecektir.

 


 

İhlâs – Sâlih Amel İlişkisi


İhlâs, riyayı terketmek, kalbi karışık şaibelerden saflığa ulaştırmak, ameline Allah’tan başkasını şahid olarak istememektir. İhlas, Allah ile kul arasında bulunan bir sırdır; Şeytan onu bilemez ki ifsad etsin. Heva ve hevesin rolü yoktur ki ona meyletsin. Bedene göre ruh ne ise, amele göre ihlas odur. Ruhu olmayan bir beden, cansız bir maddeden ibarettir. İhlassız amel de hebâ olmuş bir iş gibidir.


İhlâslı davranmak, samimi olmak, gösteriş ve riyadan uzak bir şekilde hareket etmek oldukça zor bir iştir. Kişinin bütün tutum ve davranışlarında ihlaslı olması, hele salih amel işlerken ihlaslı davranması daha da zor gibidir. Ancak kişi, bu durumlarda samimi bir şekilde hareket ederse, ameli değer kazanır ve herhalde ameli makbul olur. İhlâs kavramı, Kur’an-ı Kerim’de 31 defa tekrar edilmektedir. “Ancak tevbe edenler, ıslah olanlar, Allah'a sarılanlar ve dinlerinde Allah için ihlaslı olanlar müstesnadır. Onlar iman edenlerle beraberdir. Allah mü’minlere büyük ecir verecektir.” (4/Nisâ, 46) Bu ayette Allah, münafıkların, içinde bulundukları durumdan kurtulmalarını, tevbe, ıslah, Allah'a yönelme, O’na sığınma ve dinde ihlaslı bir şekilde hareket etmeye bağlamaktadır.


İhlâs aynı zamanda dinin esasındandır. “Oysa, kendilerine, dini yalnız Allah'a hâlis kılarak, Allah’ı birleyenler olarak O’na kulluk etmeleri, namaz kılmaları, zekât vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur.” (98/Beyyine, 5) anlamındaki ayette zikredilen üç esas, yani dinde ihlas ile Allah'a ibadet etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermek doğru dinin esaslarıdır. İhlaslı bir şekilde Allah'a ibadet etmek, salih amel cümlesindendir. Bu özellikleri kendisinde bulunduran mü’minin kalbine hile girmez. Böyle mü’minler, Allah için amelde ihlaslı olmak, devlet adamlarına ve yöneticilere nasihatte bulunmak ve müslümanlarla bir arada olmak (Bkz. İbn Mâce, Mukaddime 18) isterler. Şu halde kişinin faaliyeti ve samimiyeti, ihlaslı olmasıyla değer kazanır ve böylece amelinin ecrini arttırır. Neticede de derecesi yükselir ve toplumda örnek bir şahıs durumuna gelir. Çünkü ihlaslı bir kişi riyadan arınmış bir şekilde dine hizmet etmeyi kendisine vazife bilen bir insandır. Böylece mü’min kişi “...Ben dinimi yalnız Allah'a hâlis kılarak, O’na kulluk ediyorum.” (39/Zümer, 14) ayetinin ifade ettiği anlam bütünlüğüne erer.


 

Sâlih Amellerin Tamamını Gerçekleştirmek Mümkün mü?


Kur’an-ı Kerim’de sâlih amellerden bahseden ayetlerin bir kısmının mutlak, bir kısmının da mukayyed olduğunu daha önce kaydetmiştik. Bu ayetlerden bazılarında salih amel sayılan davranışlar zikredilmektedir. Yine bu ayetlerden bazılarında da “sâlihât” lafzının başında, kısım, parça, bölüm anlamına gelen “min” harf-i cerinin bulunduğu görülmektedir. “Erkek veya kadın, mü’min olarak salih amellerden işlerse, işte böyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar onlara zulmedilmez." (4/Nisâ, 124) “Kim iman ederek salih amellerden işlerse o, zulümden ve hakkının çiğnenmesinden korkmaz.” (20/Tâhâ, 112) “Mü’min olarak salih amellerden işlerse, çalışması inkâr edilmeyecektir ve biz onu yazmaktayız.” (21/Enbiyâ, 94)


Bu ayetlerden hareketle diyebiliriz ki, bir mü’minin bütün salih amelleri yerine getiremeyeceği açıktır. Nitekim: “İman edip salih amelleri işleyenler -ki, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz- işte onlar cennet halkıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (7/A’râf, 42) ayetinden de anlaşılacağı gibi, gücümüzün yettiği oranda salih amelleri yerine getirmemiz istenmektedir.


Hz. Peygamber, ashâbına güç yetirebilecekleri amelleri işlemelerini emrederdi. Hz. Âişe (r.a.)’nin rivayet ettiği hadiste bu görülmektedir: “Rasûlullah, ashabına emrettiği zaman, güçlerinin yeteceği amelleri işlemelerini emrederdi. Ashâb: ‘Ya Rasûlallah, biz senin gibi değiliz; Allah senin olmuş ve olacak günahlarını bağışlamıştır (biz, senden daha çok ibadet etmek zorundayız)’ derlerdi de, Rasulullah kızar ve hatta kızdığı yüzünden belli olurdu. Sonra şöyle derdi: “Sizin en müttakiniz ve Allah’ı en çok bileniniz benim.” (Buhâri, İman 13)


Netice olarak diyebiliriz ki, mükellefin salih amellerin hiç birini bırakmaksızın tümünü yerine getirmesi imkânsız ve gücünün dışındadır. Ancak, mü’minin, mümkün mertebe bu konuya ihtimam göstermesi gerekmektedir. Zira ayetlerde salih amellerin bir hayli tekrar edilmeleri buna işaret etmektedir. Bu konuda şöyle bir ayrım yapmak gerekmektedir: Salih amellerin bir kısmı tüm mükelleflerin yapmak zorunda olduğu farz amellerdir; bir kısmı ise nafilelerdir. Kur’an, farz ve nafile tüm salih amelleri eksiksiz istemese de, bu konuda gevşek davranmaları hoş görmemektedir. Aslında ibadetler/ salih ameller, ne insanoğlunun kaçınacağı kadar ağır ve çok; ne de onu tembellik ve rehavete sevkedecek kadar basittir.


 

Fert Açısından Sâlih Amelin Önemi


Kişinin İtikadını Islah Etmesi/Düzeltmesi: Kur’an- ı Kerim’de “salih” kavramı ile, yine aynı kökten gelen “ıslah” kelimesi, ferdi ilgilendiren yönleri ile ele alındığında görülür ki, bu kavramlarla öncelikle toplumun bireylerinin düzelmesi ve düzeltilmesi hedeflenmektedir. Nitekim: “Biz peygamberleri sadece müjdeleyici olarak gönderiyoruz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse (ıslah ederse), onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (6/En’âm, 48) anlamındaki ayet buna işaret etmektedir. Bu düzelme ise, ayetten de anlaşılacağı gibi “iman” sayesinde olacaktır. Ayette belirtilen imanın da, Kur’an’ın istediği tevhid fikrine dayanması, kısaca “Allah’tan başka ilah yoktur” prensibi çerçevesinde olması gerekir.


Bu prensibin içerisinde Allah’ın ölümsüzlüğünü, yaratıcılığını, yüceliğini, ebedîliğini, mutlak birliğini, âdil oluşunu ve merhametini mütalaa etmek mümkündür. Çünkü bütün iyiliklerin ve güzelliklerin aslı, esası ve temeli tevhiddir. Tevhid ise, Allah’ı bir bilmektir. Böylece insan Allah’ın karşısında güçsüzlüğünü kavrar. Böylece insan, İslam’ın özünün tevhid, tevhidin özünün de Allah’ın birliği, O’nu tek, mutlak, yüce yaratıcı ve her şeyin sahibi ve yöneticisi olarak kabul etmek olduğunda şüphe olmadığını anlar ve O’na yönelerek sadece O’ndan yardım ister ve yine sadece O’na kulluk eder. Çünkü Allah’la fert arasında sağlıklı bir ilişkinin olması gerekmektedir. Bu noktada fert düşünür ki, Allah’tan başka her şey Allah'a bağımlıdır. Allah, bütün kudreti ve yüceliği ile beraber, temelde sonsuz rahmet sahibidir.


Kur’an-ı Kerim’de “iman eden ve salih amel işleyenler” ifadesinin çok geçmesiyle birlikte, salih amel olmadan, sadece iman kavramının da çeşitli şekillerde vurgulandığını söyleyebiliriz. Bu ayetlerde ifade edilen tüm iman esasları doğrultusunda fert, inancını düzeltmeli ve bilmeli ki, iman, kokusunu asla içerisinde tutmayan ve kokusu kendiliğinden çevreye yayılan, yayılmadığı zaman yok olabilen bir çiçeğe benzetilmektedir. Böylece şekillenen saf ve berrak inanca, ferdin itikadının, inancının ıslahı diyebiliriz.


 

Kişinin Durumunu Islah Etmesi/Düzeltmesi


Islah, bir şeyi iyi ve salih kılmak, başlangıçta veya sonradan olabilecek fesadı gidermek, onarmak anlamlarına gelmektedir. Islah, kişinin hem kendisini ve hem de başkalarını düzeltmesi anlamını taşımaktadır. Nitekim “Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar da sonra ardından tevbe eder, kendini düzeltirse, muhakkak O, bağışlayan ve merhamet edendir.” (6/En’âm, 54) anlamındaki ayette kişinin kendisini düzeltmesi istenmektedir.


Ayetlerde ferdin hırsızlık yaptıktan sonra hemen tevbe etmesi ve bundan vazgeçip, durumunu düzeltmesi istenmekte, sonra da: “Kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder, durumunu ıslah eder / düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah, bağışlayan ve merhamet edendir.” (5/Mâide, 38-39) buyurulmaktadır. Bunun yanında, fertlerin kendi durumlarını düzeltmelerini belirten ayetlerin (2/Bakara, 160; 3/Âl-i İmran, 89; 4/Nisâ, 46; 16/Nahl, 119) yorumlarında, onların kendi durumlarını kontrol etmeleri, hallerini ifsad etmemeleri ve kendilerinde aşırı olan hususların telafisi, amellerinin ıslahı, ahlaklarının düzeltilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Yine ayetlerde ifade edilen ıslah, salih amel işlemek, kötülüklerden el çekmek suretiyle durumunu düzeltmek, kendi aralarında durumlarını düzeltmek ve Allah’ın kendisinden razı olacağı şekilde salih amel işlemek suretiyle O’na yaklaşmaya çalışmak ve böylece nefsini düzeltmek şeklinde yorumlanmaktadır ki, bütün bunlar aynı zamanda kişinin kendi durumunu nasıl kontrol edebileceğini göstermektedir.


Kişinin hem davranışlarını, hem de içini düzeltmesi, ıslah etmesi gerekir. Bu da ferdin Allah’ı tanıması ve O’nun emir ve yasaklarına uyması ile gerçekleşir. Böylece biz, öncelikle toplumda ferdin kendi durumunu düzeltmesinin asıl olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü kişinin kendini düzeltmesi asıl, başkasını düzeltmesi ise fer’îdir. Başkasını ıslah, salih insan olma nisabının zekâtıdır. Kendisi salih olmayan, başkasını nasıl ıslah edebilir? Ağaç doğrulmadan gölge nasıl doğrulabilir? Yüzme bilmeyen insan, denizde boğulan başka birini nasıl kurtarabilir? Bununla birlikte, ferdin gerek inancını ve gerekse tutum ve davranışlarını düzeltmesi, onun dünya ve ahirette mutlu olacağının bir göstergesi demektir. Bu şekilde kendilerini düzeltenleri Allah’ın bağışlayacağı ve onlara merhamet edeceği de ayetlerde belirtilmektedir (3/Âl-i İmran,89; 6/En’âm, 54).


 

Sâlih İnsan Kimdir?


Sâlih, aslında fâsid’in zıddıdır. Fâsid ve müfsid: Yükümlülüğün gerektirdiği hususları yerine getirmeyen; salih de: Yükümlülüğün gerektirdiği hususları yerine getiren diye tanımlanmaktadır. Salih, inancında ve amelinde doğru olandır şeklinde de tanımlanır. Ayrıca salih, Allah’ın kendisi üzerindeki haklarını yerine getiren, Allah'a karşı farzları, kullara karşı da haklarını ödeyen, itikad ve amelinde doğru olan, Allah'a itaat eden ve haramlardan kaçınan, ömrünü Allah'a itaatte, malını da O’nun rızası yolunda sarfeden, dünya ve ahiretini düzeltip kâmil bir insan olan şeklinde de tarif edilmektedir. Fakat, yapılan bu tariflerden her biri, salih insanın bir yönüne işaret etmektedir. Mevdudi ise, salih insanı, inancında, niyetinde, sözlerinde ve hareketlerinde doğru olan ve hayatının her yönünde doğruluğu benimseyen kimsedir (15) şeklinde tanımlayarak, onun derli toplu bir tarifini vermektedir. Sâlih insanın tarifi, Kur’an’da ehl-i kitap’tan bahseden ayetlerde şöyle tarif edilmektedir: “... Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyanlar vardır. Bunlar Allah'a ve ahiret gününe inanır, iyiliği emreder, kötülükten yasaklar ve hayır işlerine koşarlar. İşte onlar salih insanlardır.” (3/Âl-i İmran, 114) Bu ayete göre salih insanın özelliklerinden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:


Allah'a ve âhiret gününe inanmak,

Allah’ın âyetlerini okumak,

Allah'a secde etmek,

İyiliği emredip kötülükten sakındırmak,

Hayır işlerine koşmak,

Sâlih amel işlemek.


 

Kur'an-ı Kerim'de salih insan olmak, mü'minlere ait çok üstün bir özelliktir. Peygamberler bile bu özelliğe sahip olmak için dua ve temennilerde bulunmuşlar, salih insanlardan olmayı arzu etmişlerdir. Hz. İbrahim (26/Şuarâ, 83), Hz. Yusuf (12/Yusuf, 101) ve Hz. Süleyman (27/Neml, 19)'ın salih insanlardan olmak için Allah'a dua ettiklerini Kur'an'dan öğreniyoruz. Yine Hz. İbrahim'in "Rabbim, bana salihlerden bir çocuk lutfet" (37/Saffat, 100) diye temenni ve duada bulunduğu görülmektedir. Peygamberlerin salih kullar olduğu zikredilmektedir (2/Bakara, 130; 21/Enbiyâ, 72; 6/En'âm, 85...).


Peygamberlerin salih insanlardan olmayı arzu etmelerinin sebebi şudur: Salih, Kur'an'da her bakımdan mükemmel bir insan tipi olarak çizilmektedir. Peygamberler ise, insanlar içinde Allah'ın seçtiği insanlar olmaları sebebiyle en mükemmel insanlardır. Dolayısıyla onlar salih insanlardan olmaya daha layıktırlar. Kâmil bir salih insan, Allah'a isyan etmeyen ve mâsiyeti/günah ve isyanları hatırına getirmeyendir.


Gerçek anlamda salih insan olmak, derecelerin en yükseği, mertebelerin en büyüğü ve makamların en şereflisi demektir. Peygamberlerin hedefleri, yeryüzünü ıslah etmek, fesadı kaldırmaktır. Böylece iyiliğin emredildiği, kötülüğün yasaklandığı ahlak temellerine dayanan ve Allah'ın hakimiyetini esas kılan bir toplum düzeni kurmak için başarılı bir tebliğ yapan insanlar, salih insan vasfına layık olurlar ki, bunların başında peygamberler ve onların izini takip eden mü'minler gelir.


Peygamberlerin salih insan vasıfları yanında, mü'minlerin de salih insanlardan olmaları gerektiği Kur'an'da vurgulanmaktadır. "Rabbim, beni yakın bir süreye kadar ertelesen de, sadaka versem, salih insanlardan olsam' diyeceği zaman gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan infak edin." (63/Münafıkun, 10) Salih insanlardan olma arzusu sadece peygamberler ve mü'minlerde olmayıp, diğer insanların da istedikleri bir vasıf olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber'e kâfir ve münafıklarla mücadele etmesi gerektiğini bildiren ayetlerden sonra şöyle buyrulmaktadır: "Onlardan kimi de: 'Eğer Allah, lutuf ve kereminden bize verirse, elbette sadaka vereceğiz ve salih insanlardan olacağız' diye Allah'a and içtiler." (9/Tevbe, 75)


Salih insanlardan olmanın en önemli özelliği, Allah tarafından dost edinilmiş olmak (7/A'râf, 196) ve peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle beraber olma gerçeğidir (4/Nisâ, 69). Salih insanlardan olmanın temel şartı ise, iman ve salih amel işlemektir. "İman eden ve salih amel işleyenleri, salih insanlar arasına sokarız." (29/Ankebut, 9) Bunun yanında Allah'a ve Rasül'üne itaat etmek gerekmektedir (4/Nisâ, 69). Salih insanların derecelerine ulaşmak için, sarp ve dik yokuşları aşmak, canlı bir Kur'an olmaya gayret etmek lazımdır.


 

Sâlih Amelin Sonuçları

a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk


Kur’an-ı Kerim’de, iman edip salih amel işleyenleri güzel bir gelecek ve mutluluğun beklediği ifade edilerek şöyle buyrulmaktadır: “İman eden ve salih amel işleyenler için güzel bir gelecek ve mutluluk (tûbâ) vardır.” (13/Ra’d, 29) Ayette ifade edilen güzel bir gelecek ve mutluluğun, iman edip salih amel işleyenlerin olacağı belirtilmektedir. Çünkü iman etmek ve bu imanın gerektirdiği şekilde güzel davranışlarda bulunmak, helal ve haram kavramlarını en ince noktasına kadar düşünüp, bu doğrultuda hareket etmek, mü’min için umulan, ama oldukça da zor başarılan davranışlardandır. İşte kim bunları yerine getirirse, Allah böylelerine mutluluk ve güzel gelecek vadetmektedir ki, Allah’ın verdiği sözden dönmeyeceği açık bir şekilde beyan edilerek şöyle buyrulmaktadır: “Bu, Allah’ın vadidir. Allah, vadinden caymaz.” (39/Zümer, 20) Ra’d suresi 29. ayette geçen “tûbâ” kelimesinin, nimet, gıpta etmek, sevinç ve göz aydınlığı, güzellik, hayır, keramet, cennet, cennette bir ağaç anlamlarına geldiği rivayet edilmektedir.


 

b- Güzel Bir Hayat


Kur’an-ı Kerim’de ister kadın, isterse erkek olsun, mü’min olarak salih amel işleyene güzel bir hayat vadedilmekte ve şöyle buyrulmaktadır: “İman etmiş olarak, kadın – erkek kim salih amel işlerse ona güzel bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.” (16/Nahl, 97) Ayette ifade edilen güzel bir hayatın bu dünyada mı, yoksa ahirette mi olacağı konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. İbn Abbas ve Dahhâk’e göre vadedilen bu hayat, bu dünyada; Katade, Mücahid ve İbn Zeyd’e göre ahirette ve Süddî’ye göre de kabirde olacaktır. (16) “Güzel bir hayat”la ne kast edildiği konusunda da çeşitli görüşler vardır. Kurtubi, bunları helal rızık, kanaat, Allah’ın rızasını kazandıran taatleri yapmak, saadet, cennetteki hayat şeklinde sıralar.


Ahiret hayatı, ebedî saadet ve mutluluğu ifade etmekle beraber, salih bir mü’min, salih ameliyle ve şahsiyetli bir kişiliği ile bu dünyada da mutlu bir hayat sürebilir. Çünkü, davranışlarında samimi, doğru, âdil ve temiz olanlar, diğer insanlara oranla bu dünyada da çok daha iyi bir hayat yaşarlar. Çünkü onlar, kusursuz kişilikleriyle, bu özelliklere sahip olmayanların görmediği saygı, şeref ve güven içinde yaşarlar. Başarı kazanmak için kötü yollar deneyenlerin elde edemediği temiz ve göze çarpan bir başarı kazanırlar. Dünya hayatındaki güzel yaşayış, ahiretteki mükâfatı eksiltmez, onların zevaline yol açmaz. Bahşedilecek güzel bir hayatın, sadece ahirete tahsis edilmeyeceği kanaatindeyiz. Çünkü mü’min, salih amelle, kendisi ve çevresiyle hoş bir atmosfer içinde yaşama imkânını bulabilir. Fakat önemli olan bu yaşantıyı kendisine sağlayacak iman ve bu imanın gerektirdiği salih ameli işlemektir. Kadın olsun, erkek olsun bu güzel hayata ulaşabilmek için insanların Allah'a iman etmekle beraber, Allah’ın kitabına ve rasulünün sünnetine tâbi olarak salih ameller işlemeleri gerekmektedir.

 


c- Bol Rızık ve Mağfiret


Kur’an-ı Kerim’de, iman eden ve salih amel işleyenlerin bağışlanıp bol ve güzel bir rızıkla rızıklandırılacağı belirtilmekte ve şöyle buyrulmaktadır: “(Allah,) iman eden ve salih amel işleyenleri mükâfatlandıracaktır. Onlar için mağfiret ve güzel bir rızık vardır.”(34/Sebe’, 4) Ayette geçen mağfiret, imanın mükâfatı; rızk-ı kerîm ise, salih amelin ödülüdür. Başka bir ayette ise: “İman eden ve salih amel işleyenlere mağfiret ve bol rızık vardır.” (Hacc, 50) buyrularak, bunlara nail olmak için iman ve amel-i salihin gerekli olduğu vurgulanmaktadır. Bazı ayetlerde ise, iman eden ve salih amel işleyenlerin, büyük mükâfatla birlikte mağfiret edilecekleri belirtilmektedir (5/Mâide, 9; 35/Fâtır, 7; 48/Fetih, 29).


Bütün bu ayetler, iman eden ve bu inancına bağlı olarak salih amel işleyenlerin affedileceğini, bunlarla da kalmayıp gerek bu dünyada ve gerekse ahirette yaptıklarının karşılıklarını göreceklerini göstermektedir. Çünkü Allah, ğafur ve rahimdir. Nitekim Allah, tevbe eden, durumunu ıslah eden/düzelten, ıslah işinde çalışanı bağışlayacağını ve ona aynı zamanda merhamet edeceğini de beyan etmektedir (3/Âl-i İmran, 89; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 54...).


Kur’an, tevbe eden, iman eden ve salih amel işlemek suretiyle hidayete ulaşan insanı bağışlayacağını zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Ve Ben, tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyen, sonra da hidayete ulaşan kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyımdır.” (20/Tâhâ, 82) Bu ayete göre bağışlanma için dört husus gerekmektedir. Bunlar:

Tevbe: İsyan, itaatsizlik ve küfürden sakınmak ve vazgeçmek,

İman: Allah'a, Rasül’üne, Kitab’a ve ahiret gününe samimiyetle inanmak,

Salih amel: Allah ve Rasul'ünün emirlerine uygun işler yapmak,

Hidayet: Sebatla doğru yolu takip etmek ve yanlış yola sapmaktan sakınmak.


Sayılan bu hususlara, doğrudan ve dolaylı olarak Kur'an'ın hemen her yerinde rastlamak mümkündür. "Ancak sabredenler ve salih amel işleyenlere gelince, işte onlar için mağfiret ve büyük ecir vardır." (11/Hûd, 11) Bu ayette de, bağışlanma ve büyük mükâfata nail olma, sabretmeye ve salih amel işlemeye bağlanmaktadır. Başka bir ayette ise, amellerin ıslah edilip günahların bağışlanması, Allah'tan korkmaya ve doğru söz söylemeye bağlanmakta ve: "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin ki (Allah) amellerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın." (33/Ahzâb, 72) buyrulmaktadır.

 

d- Tevbelerinin Kabul Görmesi


Kur'an-ı Kerim'de salih ve muslih insanların tevbelerinin kabul edileceği beyan edilerek şöyle buyrulur: "Rabbiniz içlerinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz, salih insanlar olursanız, şüphesiz ki O, tevbe edenleri bağışlar." (17/İsrâ, 25) Bu ayette Allah, mağfiretini salih bir insan olma ve tevbe edip O'na itaat etme şartına bağlamaktadır ki, böyle bir insanın da Allah'a iman eden ve salih amel işleyen birisi olduğu da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Başka bir ayette ise, bir kötülük yapıp, sonra durumlarını düzeltenlerin de tevbelerinin kabul göreceği beyan edilmektedir (4/Nisâ, 16). Kısaca geçmişi tamamen tasfiye etme, günahlardan vazgeçip pişmanlık duyma anlamını ifade eden tevbe, iman da dahil olmak üzere, her şeyden önce gelmektedir. Nitekim ayetlerde bunu görmekteyiz (19/Meryem, 60; 20/Tâhâ, 82; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67). Çünkü tevbe, gerçek iman etmenin bir teminatı durumundadır. Çünkü tevbe, bu durumda olan bir şahsın, ayrılmaz vasfıdır. Hatta diyebiliriz ki, tevbe, mü'minlerin en önde gelen vasıflarından biridir (Bkz. 9/Tevbe, 112).


Bir ayette ise, tevbe ve salih amel, Allah'a gereği gibi yönelmenin şartı durumundadır. "Kim tevbe eder ve salih amel işlerse, o, gereği gibi Allah'a yönelmiş olur." (25/Furkan, 71) Bu ayet, aynı zamanda tevbe edip kendilerini düzeltenler için bir müjdedir. Zira bu ayette, tabir caizse "genel af" ilan edilmektedir.


 

e- Kötülüklerinin Örtülmesi ve İyiliklere Tebdili


İçerisinde salih amel ifadesinin geçtiği ayetlerden bazılarında, iman eden ve salih amel işleyenlerin kötülüklerinin örtüleceği ve iyiliklere tebdil edileceği vurgulanmaktadır. Bunlardan birinde şöyle buyrulmaktadır: "Ancak kim tevbe eder, iman edip salih amel işlerse, işte onların kötülükleri iyiliklerle değiştirilir." (25/Furkan, 70 ve yine bkz. 47/Muhammed, 2; 29/Ankebut, 7; 64/Teğâbün, 9) İlgili ayetlerden anlaşıldığına göre, kötülüklerin örtülüp iyiliklere tebdil edilmesinde bazı şartlar söz konusudur. Bunlar da, genel anlamda tevbe, iman ve salih amel olarak ifade edilmektedir.


 

f- Sevginin Oluşması


Kur'an-ı Kerim'de iman edip salih amel işleyenlere, Rahman'ın bir sevgi yaratacağı belirtilerek şöyle buyrulur: "İman eden ve salih amel işleyenler (var ya), Rahman onlara bir sevgi yaratacak." (19/Meryem, 96) Ayette ifade edilen sevginin yaratılmasını Hz. Peygamberimiz'in şöyle izah ettiği rivayet edilmektedir: "Allah bir kulunu sevdiği zaman Cebrail'e der ki: 'Ben falanı sevdim, sen de sev.' Cebrail de göktekilere aynı şekilde nida eder. Sonra onun için yeryüzünde bir sevgi yerleşmiş olur. İşte Allah'ın "iman eden ve salih ameller işleyenler (var ya), Rahman onlara bir sevgi yaratacak" ayeti bunu ifade eder." (Tirmizî, Tefsiru'l-Kur'an 20)


Allah'ın muhsinleri/iyilik yapanları (2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmran, 134; 5/Mâide, 93), Allah'tan tam anlamı ile sakınanları / müttakîleri (3/Âl-i İmran, 76; 9/Tevbe, 4, 7), sabredenleri (3/Âl-i İmran, 146), adaletli davrananları (5/Mâide, 42; 49/Hucurât, 9; 60/Mümtehine, 8) Allah'a tevekkül edenleri (3/Âl-i İmran, 159), çok tevbe edenleri (2/Bakara, 222), temizlenenleri (2/Bakara, 222; 9/Tevbe, 108) seveceği zikredilirken; zâlimleri (3/Âl-i İmran, 57; 42/Şûrâ, 40), haddi aşanları (2/Bakara, 190; 5/Mâide, 87; 7/A'râf, 55), fesadı ve fesad çıkaranları (2/Bakara, 205; 5/Mâide, 64; 28/Kasas, 77), kâfirleri (3/Âl-i İmran, 32; 30/Rûm, 45), kibirlenenleri (4/Nisâ, 36; 16/Nahl, 23; 28/Kasas, 76), günahkârları (4/Nisâ, 107), israf edenleri (6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31), hainleri (8/Enfâl, 58; 2/Bakara, 276), nankörleri (22/Hacc, 38) de sevmeyeceği belirtilir.


Allah'ın kulunu sevmesi demek, ona nimetlerini sunması demektir. Kulun Allah'ı sevmesi ise, O'na yakın olmayı arzu etmesi, istemesi demektir. Böylece kul, daima kendini kontrol etmeyi hissedecek demektir. Çünkü Allah'ın sevgisini kaybetmek istemeyecektir. Bundan dolayı da kulun Allah'a sevgisi kuvvetlenecek ve ayette işaret edilen boyuta ulaşacak demektir ki, ayette şöyle buyrulur: "... Mü'minlerin Allah'ı sevmesi ise daha kuvvetlidir." (2/Bakara, 165) Allah sevgisini kazanmak için O'na iman ve bu imanın gerektiği şekilde salih amel gerekmektedir.

 

 

g- İnsanların En Hayırlıları Olmak


Kur'an-ı Kerim'de iman eden ve salih amel işleyenlerin mahlukatın en hayırlıları olacağı ifade edilerek şöyle buyrulur: "İman eden ve salih amel işleyenler mahlukatın en hayırlılarıdır." (98/Beyyine, 7) Bu ayette geçen "beriyye" kelimesinin umumi bir mana arzedeceği gibi, kendi asırlarında yaşayan mahlukatın en hayırlısı anlamını ifade edeceği beyan edilmektedir. Gerçekten insan, "en güzel bir şekilde yaratılmış" olup, şeklen mahlukatın en mükemmeli olduğu gibi, akıl sayesinde de onların en üstünüdür. Fakat insan, bu mükemmelliğin nereden kaynaklandığını unuttuğundan dolayı, kendisini yaratan, öldüren ve sonra yine diriltecek olan Allah'ı unutmuş ve böylece "nankör" durumuna düşmüştür (22/Hacc, 66). Dolayısıyla mahlukatın en şerlisi olmuştur. Ancak, onu bu durumdan kurtaracak yol da yine Allah tarafından gösterilmiştir ki, bu da genel anlamda iman ve salih amel olup, insan bu sayede yaratıkların en hayırlısı konumuna gelmiştir.


 

h- Dinamizm Kazanmaları


İman edip salih amel işlemek, insanı dinamizme sevkeder. Çünkü iman ve salih amel, bir noktada, mü'minin boş işlerle meşgul olmasını engeller. Çünkü mü'minler ayetlerde de ifade edildiği gibi "... Faydasız bir şeye rastladıkları zaman, yüz çevirip vakarla geçerler. Kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı kör ve sağır davranmazlar." (25/Furkan, 72-73)


İnsanın sabahın erken saatlerinden, gecenin belirli bir vaktine kadar Rabbı ile başbaşa kalması, bir salih ameldir ve bunu insana ancak inancı yaptırabilir. Yani kılacağı beş vakit namaz, mü'minin Rabbı ile başbaşa kalmasını sağlayacaktır ki, namazın salih amellerin en üstünü olduğu belirgindir. Namaz, özellikle cemaatle kılındığında mü'minin hem kendisine ve hem de çevresine karşı sorumlu ve uyanık olmasını sağlayacaktır. Böylece mü'min salih ve muslih (aktif bir insan) olma yolunda gayret gösterecek demektir. Ramazan'da oruç tutan bir mü'min, toplumdaki yoksulları düşünür. Bu durum, mü'mini dinamik tutarak onun devamlı çalışmasını sağlayacak ve yine çevresinde fakir ve yoksul olanlara sadaka ve zekât yoluyla yardıma koşacaktır ki, bunlar da salih amelin birer göstergeleridir. Psikolojik açıdan ibadetlerin insan ruhu üzerinde etkisinin olduğu ve insanı huzur ve sükûna kavuşturduğu bilinmektedir. Günlük ibadetlerini yerine getiren bir mü'min, Allah'a karşı görevini yapmanın rahatlığı yanında, kendini de yenilemiş ve dinamik bir hayata kavuşmuş olacaktır. Böylece mü'minler, Allah'ın bütün insanları sadece kendisine kulluk etmeleri için yarattığının (51/Zâriyât, 56) şuuru içinde hareket etmeleri gerektiğini idrak etmiş olacaklardır.


 

i- Yeryüzüne Vâris Olmaları


Kur'an-ı Kerim'de iman edip salih amel işleyenlere, yeryüzüne halef kılınacakları vadedilerek şöyle buyrulur: "Allah, sizden iman edip salih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı, sahip ve hâkim kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, sahip ve hâkim yapacağına onlar için râzı olduğu dinî temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Ama kimler bundan sonra da inkâr ederse, işte onlar artık yoldan çıkmışlardır." (24/Nur, 55) Bu ayette Allah, iman edip bu imanlarının gerektirdiği şekilde salih amel işleyenlere üç şey vadetmektedir. Bunlar:


Yeryüzüne halef kılınmaları,

Kendileri için seçilen ve beğenilen/râzı olunan dinin kendilerine sağlamlaştırılacağı,

Korkularından sonra güvene erecekleridir.


Ayette vadedilen "yeryüzünde halef kılma" şeklinde ifade edilen hususla ne kast edilmektedir? Müfessirler, bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Allah'ın hangi ırktan olursa olsun müşriklerin topraklarına varis kılması ve orada her türlü tasarruf yapmaya yetkili halifeler yapması, kâinatı imar etme, adaleti yerine getirme ve kullar arasında ihsan, iyilik yapmak için Allah'ın onları halife yapmasının söz konusu olduğu beyan edilmektedir. Başka bir ayette de bu vaade açıklık getirilir: "Andolsun, Tevrat'tan sonra Zebur'da da arza mutlaka salih kullarım varis olacaklardır, diye yazdık." (21/Enbiyâ, 105) Ancak bu veraseti, iman etmeye ve bu inancın gerektirdiği şekilde salih amel işleme şartına bağlamaktadır. Yeryüzüne, tevhid inancına sahip olup salih amel işleyenler, dün olduğu gibi bu gün de varis olabilirler. Yeter ki onlar salih olsunlar.


 

k- Cenneti Kazandırması


Kur'an'da iman eden ve salih amel işleyenlere vadedilen hususların başında cennet ve içindekilerin geldiğini söyleyebiliriz. Cennete girmenin temel şartı iman ve salih ameldir. Bazı ayetlerde bu durum, "şart edatı" ile ifade edilmektedir. "Erkek ve kadından her kim iman ederek salih amel işlerse işte onlar, cennete girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir." (40/Mü'min, 40 ve bkz. 19/Meryem, 60; 4/Nisâ, 124; 64/Teğâbün, 9; 65/Talak, 11) "Allah, muhakkak ki iman eden ve salih amel işleyenleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyar." (22/Hacc, 14 ve bkz. 47/Muhammed, 12; 14/İbrahim, 23; 2/Bakara, 25; 29/Ankebut, 58).


Bütün bunların yanında, iman edip salih amel işleyenlere Allah, yüksek dereceler verecek (20/Tâhâ, 125; 46/Ahkaf, 19; 8/Enfâl, 84); korku ve hüzünden emin kılacak (2/Bakara, 277; 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 6/En'âm, 48; 7/A'râf, 35); çalışmalarını zayi etmeyecek (7/A'râf, 170; 18/Kehf, 30; 3/Âl-i İmran, 57; 4/Nisâ, 173; 21/Enbiyâ, 94); iyi insanlar arasına dahil edecek (29/Ankebut, 9; 28/Kasas, 67) ve ilâhî rahmete kavuşturacaktır (45/Câsiye30; 6/En'âm, 12).


"Ey Rabbim! Beni verdiğin nimete şükretmeye ve râzı olacağın salih ameller işlemeye muvaffak kıl. Rahmetinle, beni salih kulların arasına kat." (27/Neml, 19) *


 

* Bu konu, çoğunlukla Ömer Dumlu'nun Kur'an-ı Kerim'de Salâh Meselesi adlı kitabından yararlanılıp yer yer özetlenerek hazırlanmıştır.

 


İslam Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 128

F. Razi, Tefsir-i Kebir, 9/25

Gazali, İhya, 4/362

Abdullah Draz, Kur'an'ın Anlaşılmasına Doğru, s. 91

S. Kutub, Fi Zılâl, 11/137

Gazali, İhya 4/138

F. Razi, T. Kebir 28/20

A. H. Akseki, Ahlak İlmi ve İslam Ahlakı, s. 18

Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, 1/274; 3/1740

İzutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 270

A.g.e. s. 269

Gazali, İtikadda Orta Yol, s. 167-168

A.g.e. s. 169-170

İbn Teymiye, Kitabu’l-İman, s. 286

Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, I / 307

F. Razi, Tefsiru’l-Kebir, 20 / 113

 

Salih Amelle İlgili Ayet-i Kerimeler

Salih Amel İşlemek: Kehf, 110; Fatır, 10; Yasin, 12; Haşr, 18; Müzzemmil, 20.

Salih Amel İşleyenlerin Mükâfatı: Bakara, 25, 82, 277; Al-i İmran, 57; Nisa, 57, 122-123, 173; Maide, 9; A'raf, 42; Yunus, 9, 26; Hud, 11, 23; Ra'd, 29; Kehf, 30-31, 107-108; Meryem, 60-63; Enbiya, 94; Kasas, 84; Ankebut, 7, 9, 58-59; Lokman, 8-9; Secde, 19; Fatır, 7; Fussılet, 8; Şura, 22-23; Muhammed, 12; Talak, 11; İnşikak, 25; Büruc, 11; Tin, 6; Beyyine, 7-8.

Salih Amel İşleyenlerin Üstünlüğü: Asr, 1-3.

Salih Amel, Dünyalık Şeylerden Hayırlıdır: Kehf, 46; Meryem, 76.

Salih Amel İşleyenlerin Kusurlarını Allah Bağışlar: Ankebut, 7; Necm, 32.

Allah'ın, Salih Amel Nasib Etmesi İçin Süleyman a.s.'ın Duası: Neml, 19; Ahkaf, 15.

Salih Amel İşleyenlerin Yaptıkları, Kendi İyilikleri İçindir: Rum, 44-45; Fussılet, 46; Casiye, 15.

Amelsiz İman: En'am, 158.

Amelde İhsan: Bakara, 112.

Kötü Amel İşleyenler: Fatır, 8, 10; Yasin, 12; Fussılet, 46; Casiye, 15.

Bütün Amelleri Allah Bilir ve Görür: Fecr, 14; Adiyat, 11.

Bütün Amellere Karşılık Verilecektir: Zariyat, 6; Necm, 31; Zilzal, 6-8.

Amellere Göre Dereceler Vardır: En'am, 132; Ahkaf, 19; İnsan, 1-2; Leyl, 4.

Amellerin Boşa Gitmesi: Muhammed, 33.

 

Konuyla İlgili Kütüb-i Sitte Hadis Kaynakları

Amel ve İbadette Mutedil Olmak: 17/ 150; 2/ 344.

Amelde Devam: 9/ 481; 17/ 594.

Amelde İhlasın Önemi: 14/ 244-245.

Amelin en Efdali: 8/ 298.

Ameli Azaltıp Yakınlarından Faziletli Olanlarına Güvenme: 10/ 150.

Ameli Olmayan, Lütufla mı Cennete Girer? 2/ 358, 359.

Amelin Yok Olması İki Çeşittir: 8/ 254.

Ameller Cennete ve Cehenneme Girmeye Sebeptir: 14/ 15.

Amellerin En Hayırlısının Hangisi Olduğu Sorularına Cevaplar: 10/ 173.

Ameller Kapta Bulunan Madde Gibidir: 17/ 585.

Amellerin En Faziletlisi Allah İçin Sevmek, Allah İçin Buğzetmek: 10/ 140-141.

Amellerin En Hayırlısı Orta Yollu Olanıdır: 7/ 436.

Amellerin Hayırlısı Az da Olsa Devamlı Olanıdır: 17/ 594; 8/ 389; 9/ 481.

Amellerimizde Allah'tan Başkasını Ortak Etmemek: 7/ 312-313.

Allah Nezdinde En Hayırlı Amel: 8/ 225.

Allah Rızası İçin Yapılmayan Amelin Allah Nazarında Değeri Yoktur: 13/ 130.

Cehennemden Uzaklaştırıp Cennete Sokacak Ameldir: 13/ 243.

Cenab-ı Hak, Her Bir Hayır Ameli En Az On Misliyle Kabul Eder: 9/ 419-420.

Kişi Takat Getireceği Kadar Amel Etmeli: 9/ 306-307.

Kişi Ameline Göre Semavat ve Arz Ehlince Kabul Görür, Sevilir: 10/ 142-143.

Kişi Amelinin Sevabını Bir Başkasına Bağışlayabilir: 15/ 239.

Kişi En Son Ameline Göre Hüküm Görür: 14/ 13.

Kişi Öldüğü Amel Üzerine Diriltilecektir: 15/ 265.

Kişinin Uzuvları, Kıyamet Günü Amelini Haber Verirler: 14/ 389.

Yapılan Amellerin Cenab-ı Hakk'a Sunulması: 10/ 286.

Yedi Şeyden Önce Amelde Acele Etmek: 15/ 181.

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

1. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 239

2. Mefatihu'l-Ğayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 164-166

3. Kur'an-ı Kerim'de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y.

4. İslam Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 3, s. 13-20

5. İslam Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 126-129

6. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 276-281

7. Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. 269-273

8. İslam Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. 195-234

9. Kur'an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 336-340

10. İslami Terimler sözlüğü, Hasan Akay, işaret Y. s. 32-33, 408-409

11. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 183-187

12. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 277-280

13. İman Risalesi, Mustafa İslamoğlu, Denge Y. s. 309-315; 342-348

14. Kur'an'da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 251-26