HAYVANLARDAKİ İBRETLER

Yazdır PDF

Hayvanlar ve Hayvanlardaki İbretler

·   İslâm’ın Hayvanlara Bakışı

·   Kur’ân-ı Kerim’de Hayvanlar ve Hayvanlardaki İbretler

·   Kur’an’da Dikkatimize Sunulan Bazı Hayvanlar

·   Av ve Avcılık

·   Eti İçin Hayvan Kesmek

·   Hayvan Etlerinden Yiyeceklerin Helâl ve Haramlığı

·   Hayvanları Putlaştırıp Onlara Tapmak

·   Eski Türkler’de Hayvanlarla İlgili İnançlar

·   Arabistan Câhiliyyesinde Hayvanlarla İlgili İnançlar

·   Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma

·   Batılılara Göre Köpek, Çocuktan Çok Daha Önemli

·   İçgüdü mü, İlâhî Program mı?

·   Edebiyatta Hayvan; Fabller ve Hayvan Masalları

·   Basit Gördüğümüz Hayvanlarda Bile Büyük İbretler Vardır

·   Hadis-i Şeriflerde Hayvanlarla İlgili Konular

 

                                               بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحيم            

 

وَالأَنْعَامَ خَلَقَهَا لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ خَلَقَهَا لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ

وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ    وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ 

وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَى بَلَدٍ لَّمْ تَكُونُواْ بَالِغِيهِ إِلاَّ بِشِقِّ الأَنفُسِ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُوفٌ

رَّحِيمٌ     وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً وَيَخْلُقُ مَا لاَتَعْلَمُونَ

وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً وَيَخْلُقُ مَا لاَتَعْلَمُونَ

وَإِنَّ لَكُمْ فِي الأَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُّسْقِيكُم مِّمَّا فِي بُطُونِهِ مِن بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَّبَناً

خَالِصاً سَآئِغاً لِلشَّارِبِينَ     وَمِن ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَالأَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ

سَكَراً وَرِزْقا حَسَناً إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ     وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى

النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ 

ثُمَّ كُلِي مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُكِي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاً يَخْرُجُ مِن بُطُونِهَا

شَرَابٌ مُّخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ فِيهِ شِفَاء لِلنَّاسِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

 

“Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz.

Sizin için onlardan ayrıca akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken, bir güzellik vardır.

Bu hayvanlar sizin ağırlıklarınızı, ancak, canlara eziyet ederek varabileceğiniz bir memlekete taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir.

Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve süslenmeniz için (yarattı). Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nice (ulaşım araçları) yaratır/yaratmaktadır.” (16/Nahl, 5-8)

“Şüphesiz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz.

Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki, hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır.

Rabbin bal arısına vahyetti: ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin.

Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına git.’ Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar. Onda insanlar için bir şifâ vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.” (16/Nahl, 66-69)

  

 

Hayvanlar ve Hayvanlardaki İbretler
 

“Hayvan” kelimesi, Arapça “hayy” kelimesinden türemiştir, aslı “hayevân”dır, Türkçe karşılığı hayat sahibi, canlı varlık demektir. Tanım olarak ise; özellikle organik katı maddelerle beslenen, bunları bir ağız aracılığıyla yutan, bir iç aygıtta sindiren ve sindirim ürününü vücudunun bütün organlarına dağıtan canlı varlık demektir. Daha dar anlamda canlı, fakat akıl ve muhâkemeden yoksun varlık; insan ve bitki dışındaki canlı yaratık anlamına gelir. Mecâzî olarak; selim akıl ve idrâkten yoksun, kabiliyetsiz, kaba-saba anlayışsız insan için de kullanılır. Arapçada ve eski Türkçede daha çok, hayat ve dirilik anlamında kullanılırdı. İki çeşit hayvandan bahsedilirdi: a- Hayvân-ı gayr-ı nâtık: Konuşamayan hayvan/canlı varlık; İnsan dışındaki yaratıklar için kullanılırdı. b- Hayvân-ı nâtık: Konuşan hayvan/canlı varlık; İnsan. “Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa (anlaşır)” deyimi, insanların konuşma yeteneklerini anlaşmak için kullanmaları gerektiğini, hayvanlardan bu yönüyle farklı olduklarını anlatır.

 

Yine atasözü şeklinde şöyle denir: “Hayvanların alacası dışında, insanın alacası içinde.” Yani, hayvanların kusurları, kötü nitelikleri dışarıdan hemen anlaşılır; insanınki ise…” Hayvânât: Hayvanlar demektir ve hayvanlar ilmi, zooloji, hayvanbilgisi anlamında kullanılır. Hayvanat bahçesi: Çeşitli iklimlerde yetişen hayvanların kendi şartları oluşturularak yaşatıldığı ve halka teşhir edildiği yer demektir. Hayvanî: Hayvanla ilgili, hayvana ait, hayvana has, hayvanca demektir. Ekonomik gerekçelerle hayvan yetiştirme işine hayvancılık denilir. Hayvanlaşmak: Hayvan haline gelmek, insanlıktan uzaklaşmak, kaba-saba ve duygusuz bir hal almak anlamında kullanılır. Kur’ân-ı Kerim; kalbi olup da onunla düşünüp kavramayan, gözleri olup onunla hakkı görmek istemeyen, kulakları olup da onunla hakkı işitmeyen kimselerin hayvanlar gibi olduklarını, hatta daha da şaşkın ve aşağıda bulunduklarını” (7/A’râf, 179) belirtir.

 

Hayvanlar da bitkiler gibi, insanlar için yaratılmış, onların hizmetine sunulmuş canlılardır. İnsanlar, besin ihtiyacını karşılamada, giyim eşyalarının yapımında, taşımacılıkta tarih boyunca hayvanlardan istifade etmişlerdir. Teknik ne kadar gelişirse gelişsin hayvanlardan yararlanma hiç eksilmemiştir. Hayvanlar insanlar için hem iyi bir arkadaş olmuş, hem de çevrenin güzelliği ve ekolojik dengenin korunmasına önemli katkılar sağlamışlardır. Hayvanlar; tıp, psikoloji, astronomi ve savaş gibi bilim dallarında da önemli bir denek olarak kullanılmaya ve bu alanlarda da insanlığa hizmet etmeye devam etmektedirler. Evrende sayısız renk, çeşit ve özellikte yaratılmış olan hayvanlar, Allah’ın insana bahşettiği nimetlerin başında yer alırlar. İnsanlar öteden beri hayvanlarla iç içe bir hayat yaşamışlardır. Onlardan kimini evlerinde ağırlamış, kimi onların av hayatlarında mücâdele ettikleri hasımları olmuş, kimi bilimsel araştırmaların konusu olmuş, kimi de şiir ve edebiyat parçalarını süslemiştir. İşte Kur’an, pek çok âyetinde hayvanların insan hayatındaki önemli yerine ve hayvanların yaratılışındaki İlâhî kudrete dikkat çekmektedir.

 

Allah’ın yarattığı canlılar âleminde dikkatimizi çeken önemli varlık çeşidinden biri hayvanlardır. Hayvanlar 1 milyondan fazla türü olan canlılardır. Cins olarak milyondan fazla çeşidi olduğu kabul edilir. Yeryüzünün her yerinde; karada, havada ve suda milyonlarca hayvan türü yaşar. Bunlardan çoğunu çevremizde sık sık gördüğümüz için yakından tanırız; oysa bazı ender türlerle karşılaşma şarısımız çok azdır. Bazıları da o kadar değişik yapıdadır ki, hayvan oldu anlaşılmaz bile. 

 

Canlılar âleminin en önemli gruplarından biri hayvanlar, öbürü bitkilerdir. Üstün yapılı bir canlının hayvan mı yoksa bitki mi olduğunu uzman olmayan birisi bile çoğu zaman kolayca ayırt edebilir. Ama çok küçük, genellikle tekhücreli olan basit ve ilkel yapılı canlılar hem hayvanlarla hem bitkilerle ortak özellikler taşıdıklarından, bu ayrım bilim adamlarını bile uğraştıracak kadar güçleşir. Yakın yıllara kadar biyoloji bilginleri, bazı özellikleriyle hayvanlara benzeyen basit yapılı canlıları hayvanlardan; bitkilere benzeyen ilkel yapılı canlıları da bitkilerden sayarak bütün canlıları hayvanlar âlemi ve bitkiler âlemi olarak iki gruba ayırmışlardı. Günümüzde böyle bir sınıflandırmanın çok yetersiz olduğu anlaşılmış ve üstün yapılı hayvanlar ile bitkileri içeren iki büyük âlemin dışında, basit yapılı canlıları içeren iki âlem daha benimsenmiştir. Aslında, Kur’an ışığında düşünüp değerlendirdiğimizde cansız varlığın olmadığını, yerde ve gökteki tüm varlıkların hep secde ettiğini (22/Hacc, 18), ancak bu “canlı olma” özelliğinin canlı türlerinde farklı boyutlarda olduğunu kabul etmek zorundayız.

 

Hayvanlar ile bitkiler arasında bazı farklar vardır. Bu temel farklardan biri beslenme biçimleridir. Bitkilerin çoğu, doğadan aldıkları su ve inorganik tuzlar gibi basit maddelerle kendi besinlerini üretebildikleri halde, hayvanlar besinlerini başka canlılara borçlu olan dışbeslek canlılardır. Çünkü hayvan hücresinin su ve inorganik tuzları karbonhidrat ya da protein gibi karmaşık yapılı temel besinlere dönüştürme yeteneği yoktur. Bu maddeleri bitkilerin ya da başka hayvanların dokularından hazır olarak almak zorundadır. Beslenme biçimleri ve hücre yapılarındaki farklılıklardan başka hayvanların çoğu bitkiler gibi bir yere bağlı olarak yaşamaz. Süngerler ve bazı mercanlar dışında hepsi kendine özgü hareket organlarıyla serbestçe yer değiştirebilir. Bütün canlılar gibi bitkiler de dış uyaranlara tepki verir; ama hayvanların tepkileri, bitkilerin ve basit yapılı canlıların sınırlı tepkileriyle karşılaştırılamayacak kadar karmaşıktır. Çünkü hayvanların duyu ve hareket hücrelerinden beyne, beyinden bu hücrelere mesaj taşıyan bir sinir sistemi vardır.

 

Hayvanların Sınıflandırılması: Bazı yeni sınıflanda hayvanlar âlemi 28 büyük bölüme ayrılır. Soyu tükenmiş olanlar ve pek az bilinenler elenince, hayvanlar âleminin şu sınıflardan oluştuğu görülür:

1-     Kordalılar a- Omurgalılar (Memeliler, kuşlar, sürüngenler ve bazı balık çeşitleri), b- batraklar, c- tulumlular,

2-     Derisidikenliler (Denizyıldızları, Denizkestaneleri vb.),

3-     Yarımkordalılar (yılan vb.),

4-     Kılçeneliler,

5-     Eklembacaklılar (Yengeçler, örümcekler, böcekler vb.),

6-     Halkalısolucanlar (sülükler, yer ve deniz solucanları),

7-     Yumaşakçalar (salyangozlar, midyeler, ahtapotlar vb.), 

8-     Yosunhayvanları,

9-     Dikenbaşlılar,

10- İpliksolucanlar,

11- Rotiferler,

12- Yassısolucanlar (Tenyalar, karaciğer kelebekleri), 

13- Taraklılar,

14- Knitliler (ya da) Selentereler (Mercanlar, Denizanaları),

15- Süngerler.

 

Bu tasnifler, bilimsel kategorilerdir. Halk açısından pratik önemi bakımından hayvanlar, evcil, vahşi, koşum ve binek hayvanları, büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar olarak tasnif edilir. Gözle görülmeyecek kadar küçük yapıda olan bakteri ve mikroplardan tonlarca ağırlığa sahip balinalara kadar, pireden deveye ve file kadar bir milyondan daha fazla hayvan türü vardır. Sadece böcek türlerinin bile 60 binden fazla çeşit içerdiği bilim adamlarınca belirtilmektedir. Tabii, tüm hayvan cinslerini/türlerini tek tek saymak insanlar için imkân hâricidir. Hayvan türlerinin hepsinin ayrı şekli, yapısı, silâh ve korunma özellikleri, birbirleriyle yardımlaşmaları, uyumları, güzellikleri Allah’ın muhteşem sanatına örnektir. Bunun yanında, bütün hayvanların insanlara farklı yönlerden hizmetleri çok dikkat çekicidir. Hayvanların etleri, sütleri, yumurtaları, yünleri, kılları, derileri hep insanlar için istifade kaynağıdır. Yine hayvanlar, insanların kendilerini ve yüklerini sırtlarında taşıyarak, tarımda, sanayide ve savaşta insanlara değişik fayda sağlayarak insanın işlerini kolaylaştırır. Büyükbaş, küçükbaş ve tavuk gibi kanatlı hayvanlar, beslenmede hayli önemli olduğundan, hayvancılığın ülkelerin ekonomisinde oynadığı rol büyüktür. “O (Allah), yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı…” (2/Bakara, 29). “Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz.” (16/Nahl, 5). Bu ve diğer özellikleriyle hayvanlar büyük bir ibrettir (16/Nahl, 66; 23/Mü’minûn, 21).

  

    

Hayvanların Ümmet Olması; Hayvan Topluluklarının Varlığı: “Yeryüzünde hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın.” (6/En’âm, 38). Günümüzde hayvan ve kuş ekolojilerinde yapılan incelemeler sonucunda, tüm hayvanların ve kuşların ayrı topluluklar halinde yaşadıkları bilinmektedir. Uzun süreli ve kapsamlı araştırmalar sonucu hayvanlar hakkında elde edilen bilgiler, hayvanlar arasında oldukça sistemli bir sosyal düzen olduğunu ortaya koymuştur.

 

Örneğin sosyal hayatları ile bilim adamlarını hayrete düşüren bal arıları, koloniler halinde ağaç kovuklarında veya benzeri kapalı mekânlarda kendilerine yuva yaparlar. Bir arı kolonisi, bir kraliçe, birkaç yüz erkek ve 10.000 - 80.000 işçi arıdan oluşur. Bilindiği gibi, arı kolonilerinin her birinde sadece bir kraliçe bulunur ve kraliçenin temel görevi yumurtlamaktır. Bundan başka, koloninin bütünlüğünü ve kovandaki sistemin işleyişini sağlayan önemli maddeler de salgılar. Erkeklerin ise tek fonksiyonları kraliçeyi döllemektir. Kovanda petek örme, yiyecek toplama, arı sütü üretme, kovan ısısını düzenleme, temizlik, savunma gibi akla gelebilecek tüm işleri ise işçi arılar yaparlar. Arı kovanındaki hayatın her aşamasında bir düzen vardır. Larvaların bakımından, kovanın genel ihtiyaçlarının teminine kadar her görev hiç aksamadan yerine getirilir.

 

Karıncalar da dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olmalarına rağmen, teknoloji, kolektif çalışma, askerî strateji, gelişmiş iletişim ağı, hiyerarşik düzen, disiplin, kusursuz bir şehir planlaması gibi pek çok alanda insanlara örnek olacak bir düzen sergilerler. “Koloniler” denen topluluklar halinde yaşayan karıncalar, öylesine gelişmiş bir düzen içindedirler ki, bu açıdan insanlarınkine benzer bir uygarlığa sahip oldukları bile söylenebilir.

 

Karıncalar besinlerini üretip depolarken, yavrularını gözetir, kolonilerini korur ve savaşırlar. Hatta “terzilik” yapıp, “tarım”la uğraşan, “hayvan yetiştiren” koloniler bile vardır. Aralarında çok güçlü bir iletişim ağı bulunan bu hayvanlar, toplumsal örgütlenme ve uzmanlaşma açısından bakıldığında, hiçbir canlı ile kıyaslanmayacak üstünlüktedirler.

 

Topluluk halinde yaşayan hayvanlar düzenli yaşantılarının yanı sıra, tehlikeye de birlikte karşı koyarlar. Örneğin küçük kuşlar, doğan veya baykuş gibi yırtıcı kuşlar bölgelerine girdiklerinde topluca bu hayvanların çevresini sararlar. Bu arada çevredeki diğer kuşları da bölgeye çekmek için özel bir ses çıkartırlar. Küçük kuşların topluca gösterdikleri saldırgan hareketler, yırtıcı kuşları genellikle bölgeden uzaklaştırır.

 

Birarada uçan bir kuş sürüsü de aynı şekilde tüm sürü üyeleri için bir koruma sağlar. Örneğin, sürü halinde uçan sığırcıklar, aralarında geniş bir mesafe bırakarak uçarlar. Ancak bir doğan gördüklerinde aralarındaki boşlukları kapatırlar. Böylelikle doğanın sürünün ortasına dalmasını zorlaştırırlar, doğan bunu yapsa bile kanatlarını sakatlar ve avlanamaz. Memeli hayvanlar da sürülerine bir saldırı olduğunda, toplu olarak hareket ederler. Örneğin zebralar düşmanlarından kaçarken yavrularını sürünün ortasına alırlar. Yunuslar da hep grup halinde gezerler ve en büyük düşmanları olan köpekbalıklarına karşı grupça karşı koyarlar.

 

Hayvanların sosyal hayatları ile ilgili verilebilecek sayısız örnek ve çok fazla detay vardır. Hayvanlarla ilgili elde edilen bu bilgiler, uzun yıllar boyunca yapılan kapsamlı araştırmalar neticesinde elde edilebilmiştir. Görüldüğü gibi her alanda olduğu gibi hayvanlarla ilgili Kur’an’da verilen bilgiler de, onun Allah’ın sözü olduğunu göstermektedir (Kur’an Mûcizeleri, 2, s. 56-58).

 

Yeryüzünde yürüyen canlıların ve uçan kuşların her türü de insanlar gibi birer ümmettir. Onlar da insanlar gibi sınıf sınıftır. Yürüyen veya sürünen hayvanlardan her tür bir ümmet, kuşlar bir ümmet, insanlar bir ümmet, cinler bir ümmettir. “Yeryüzünde hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın.” (6/En’âm, 38). Bu âyette insanların da yeryüzündeki canlılardan bir sınıf olduğu belirtiliyor. Gerçekten insan da, tek hücreliden omurgalılara, sürüngen ve ayaklarıyla yürüyenlere varıncaya dek çok çeşitli yaratıklardan bir sınıftır. Ancak yaratıkların en şereflisidir. Hayvanların her cinsi, birer sınıf oluşturur. Her sınıfın kendine özgü toplu yaşam kuralları vardır. Allah tek hücreliden insana kadar yüzbinlerce sınıf canlının, o kadar hayvanın toplu sınıflarının/cinslerinin ve her sınıfa dâhil bireylerin hareketlerini kontrol eder, yönetir. Hiçbiri hiçbir an O'nun yönetimi dışına çıkamaz. Her birinin rızkını verir, ihtiyacını karşılar.

 

Bu kadar sayısız hayvanları ve bunların tâbi olduğu kanunları yaratmaktan ve yönetmekten daha büyük mûcize olur mu? Bu mûcizeleri her zaman gördükleri halde Allah'a ve O'nun elçilerine inanmayanlar, başka hangi mûcizeye inanacaklar? Bir kuşun gökte uçması, bir damla sudaki milyonlarca spermin sadece birinden şu mükemmel insanın yaratılması, şu alınan besinlerden bu insan ve hayvan tohumlarının oluşması az mûcize midir? Gözlerinin önünde her zaman yinelenen milyarlarca mûcize varken daha ne mûcize istiyorlar? "Göklerde ve yerde nice mûcizeler var ki onların yanından, onlara hiç aldırış etmeden geçip giderler." (12/Yûsuf, 105)

 

Biyomimetik: Canlılardaki Tasarımları Örnek Alma: “Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır. Size onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz.” (16/Nahl, 66) “Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ibret (ders) vardır; karınlarının içinde olanlardan size içirmekteyiz ve onlarda sizin için daha birçok yararlar var. Sizler onlardan yemektesiniz. Onların üzerinde ve gemilerde taşınmaktasınız.” (23/Mü’minûn, 21-22)

 

Bugün pekçok bilim adamı ve araştırma-geliştirme (arge) uzmanı projelerine başlamadan önce, bunun canlılardaki örneklerini araştırmakta, onlardaki sistem ve tasarımları taklit etmektedirler. Diğer bir deyişler bilim adamları, Allah’ın doğada yarattığı tasarımları görüp incelemekte ve bunlardan ilham alarak yeni teknolojiler geliştirmektedirler.

 

Bu yönelim yeni bir bilim dalı doğurmuştur: Biyomimetik”. “Doğadaki canlılardan taklit” anlamına gelen bu bilim dalı, özellikle son dönemlerde teknoloji dünyasında yaygın bir uygulama alanı bulmuştur. Kur’an’da 23/Mü’minûn Sûresinin 21. ve 16/Nahl Sûresinin 66. âyetlerinde “ders alma, öğüt, önem, önemli şey, örnek” anlamlarına gelen “ibret” kelimesinin kullanılması bu bakımdan çok hikmetlidir.

 

Biyomimetik, insanların doğada bulunan sistemleri taklit ederek yaptıkları maddelerin, âletlerin, mekanizma ve sistemlerin tümünü ifade eden bir terimdir. Doğadaki tasarımlar örnek alınarak yapılan âletlere, özellikle nanoteknoloji, robot teknolojisi, yapay zekâ (AI), tıbbî endüstri ve askerî donanım gibi alanlarda kullanılmak için gerek duyulmaktadır.

 

Biyomimetik (biyomimikri), ilk defa Montanalı bir yazar ve bilim gözlemcisi olan Janine M. Benyus tarafından ortaya atılmış bir kavramdır. Türkçe karşılığı “biyotaklit” olan bu kavram,daha sonra pekçok kişi tarafından yorumlanmış ve uygulamaya geçirilmiştir. Biyomimetik hakkında yapılan yorumlardan biri şöyledir:

 

Biyomimikrinin ana teması doğadan model, ölçü ve akıl olarak öğrenecek çok şeyimiz olduğudur. Bu araştırmacıların ortak noktası, doğadaki tasarıma saygı göstermeleri ve insanların karşılaştıkları problemlerin çözümünde bunları kullanarak ilham almalarıdır.

 

Ürün kalitesini ve verimini artırmada doğadan faydalanan şirketlerden biri olan İnterface’in ürün stratejisti David Oakey de biyomimetik konusunda şunları söyler: “Doğa, benim iş ve tasarım konularında akıl hocam, yaşam tarzım için bir model. Doğanın sistemi milyonlarca senedir çalışıyor. Biyotaklit, doğadan öğrenmenin bir yoludur.”          

 

Son yıllarda bilim adamları hızla yaygınlaşan bu fikri benimsediler; önlerindeki benzersiz ve kusursuz modelleri örnek alarak çalışmalarına hız kazandırdılar. Doğadaki tasarımlar, en az malzeme ve enerji ile en fazla verim almaları, kendi kendilerini onarma özellikleri, geri dönüşümlü ve doğadostu olmaları, sessiz çalışmaları, estetik, dayanıklı ve uzun ömürlü olmaları bakımından teknolojik çalışmalara örnek teşkil ederler. High Country News adlı gazetede biyomimetik bilimselbir hareket olarak tanımlanmış ve şöyle bir yorum yapılmıştır: “Doğal sistemleri model alarak, bugün kullandığımızdan çok daha uzun süreli teknolojiler oluşturabiliriz.”

 

Doğada gördüğü mükemmellikler üzerinde düşünerek, doğadaki modellerin taklit edilmesi gerektiğine inanan Janine M. Benyus’un, Biyomimikri adlı kitabında verdiği örneklerden bazıları şunlardır:

Arı kuşlarının 10 gramdan daha az bir yakıtla Meksika Körfezi’ni geçebilmeleri,

Yusufçukların en iyi helikopterlerden bile daha iyi manevra yapabilmeleri,

Termit kulelerinde bulunan iklimlendirme ve havalandırma sistemlerinin, donanım ve enerji sarfiyatı bakımından insanların yaptıklarından çok daha üstün olmaları,

Yarasanın çok frekanslı ileticisinin, insanların yaptığı radarlardan daha verimli ve duyarlı çalışması,

Işık saçan alglerin vücut fenerlerini aydınlatmak için çeşitli kimyasalları bir araya getirmeleri,

Kutup balıkları ve kurbağaların donduktan sonra yeniden hayata dönmeleri ve organlarının buz nedeniyle hasara uğramaması,

Bukalemun ve mürekkep balığının, bulundukları ortamla tam bir uyum içinde olacakları şekilde derilerinin renklerini, desenlerini ânında değiştirmeleri,

Arıların, kaplumbağaların ve kuşların haritaları olmadan uzun mesafeleri kat etmeleri,

Balinaların ve penguenlerin oksijen tüpü kullanmadan dalmaları…

Yukarıda sadece birkaç örneğine yer verdiğimiz doğadaki hayranlık uyandıran bu gibi mekanizma ve tasarımlar, teknolojinin birçok alanını zenginleştirme potansiyeline sahiptir. Bilgi birikimimizin artması ve teknolojik imkânların gelişmesi ile birlikte bu potansiyel her geçen gün daha da ortaya çıkmaktadır.

 

Hayvanların her biri, insanları hayrete düşüren birçok yaratılış özelliklerine sahiptir. Kimileri suda hareket etmelerini sağlayan en ideal şekle (hidrodinamik) sahipken, kimileri de bizim için oldukça yabancı olan duyuları kullanır. Bunların birçoğu insanların ilk defa karşılaştıkları, daha doğrusu yeni farkına vardıkları özelliklerdir. Bazen bir canlının tek bir özelliğini bile taklit etmek için bilgisayar, mekanik, elektronik, matematik, fizik, kimya ve biyoloji gibi bilim dallarının önde gelen isimlerinin bir araya gelmesi gerekmektedir.

 

Bilim adamları her geçen gün doğada keşfettikleri benzersiz yapılar ve sistemler karşısında hayrete düşmekte ve bunlara duydukları hayranlığı insanlık yararına yeni teknolojiler üretmek için kullanarak göstermektedirler. Doğada var olan mükemmel sistemlerin, uygulanan olağanüstü tekniklerin bilim adamlarının bilgisinin ve aklının çok üstünde olduğunun, mevcut problemlere benzersiz çözümler sunduğunun farkına varan bilim adamları, artık senelerce uğraşarak çözüm getiremedikleri pekçok konuda doğadaki tasarımların yardımına başvurmaktadırlar. Bunun sonucu olarak da kısa zamanda, başarılı sonuçlar elde etmeleri mümkün olmaktadır. Ayrıca doğanın taklidi ile birlikte bilim adamları gerek vakit ve emek açısından, gerekse maddî kaynakların isabetli kullanılması bakımından da çok önemli kazançlar sağlamaktadırlar.

 

Bugün görmekteyiz ki, gelişen teknoloji, yaratılış mûcizelerini tek tek keşfetmekte ve “biyomimetik” biliminde olduğu gibi canlılardaki olağanüstü tasarımları örnek alarak insanlığa hizmet etmektedir. Janine M. Benyus da, doğayı taklit ettiğimiz takdirde yiyecek ve enerji üretimi, bilgi depolama, sağlık gibi birçok alanda kendimizi rahatlıkla geliştirebileceğimizi belirtmiştir.

 

19. Yüzyılda doğanın taklidi sadece estetik açıdan uygulama sahasına sahipti. Dönemin ressam ve mimarları doğadaki güzelliklerden etkilenmiş, yaptıkları eserlerde bu yapıların dış görünüşlerini örnek almışlardı. Ama doğadaki tasarımların olağanüstülüğünün ve bunların taklidinin insanlar için fayda sağlayacağının anlaşılması, ancak doğal mekanizmaların moleküler seviyede incelenmesiyle -20. y.y.da- başlamıştır. Bugün bilim adamları ve araştırmacılar Kur’an’da yaklaşık 1400 sene evvel bildirdiği gibi canlılardan ibret/ders almaktadırlar (Kur’an Mûcizeleri, 2, s. 59-64).   

 

Mikroskobik Hayatın Varlığı: “Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah, çok) yücedir.” (36/Yâsin, 36); “…Daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır.” (16/Nahl, 8). Bu âyetlerde, Kur’an’ın indirildiği dönemde insanların bilmediği hayat formlarının olduğuna işaret edilmektedir. Nitekim mikroskobun keşfi ile birlikte insan gözünün göremediği küçüklükte yeni canlılar keşfedilmiştir. Böylece Kur’an’da dikkat çekilen, bu canlıların varlığı hakkında insanlar bilgi sahibi olmaya başlamışlardır. Çıplak gözle görülemeyen ve genellikle tek bir hücreden ibâret olan mikro canlıların varlığına işaret eden diğer âyetler ise şöyledir: “…Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O’ndan uzak (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.” (10/Yûnus, 61)

 

Yeryüzünün her yanına yayılmış olan bu gizli dünyanın üyeleri, yani mikroorganizmalar, yeryüzündeki hayvanların 20 katı kadardırlar. Gözle görülemeyecek kadar küçük bu mikroorganizmalar topluluğu, bakteriler, virüsler, mantarlar, su yosunları ve akarlardan oluşur. Bu mikrocanlılar, yeryüzündeki yaşam dengesinin önemli bir unsurudur. Örneğin Dünya üzerinde yaşamın oluşumunu sağlayan temel ögelerden bir tanesi olan azot döngüsü, bakteriler tarafından sağlanır. Bitkilerin topraktaki mineralleri alabilmelerini sağlayan en önemli unsur ise kök mantarlarıdır. Salata veya et gibi nitrat içeren besinlerden zehirlenmemizi ise dilimizde bulunan bakteriler önler. Aynı zamanda bazı bakteriler ve algler, dünyada canlılığın var olmasının temel unsuru olan fotosentez yapabilme yeteneğine sahiptirler ve bu görevi bitkilerle paylaşırlar. Bazı akar türleri organik maddeleri parçalayarak besinleri bitkilerin kullanabileceği hale dönüştürebilirler. Görüldüğü gibi ancak teknolojik âletlerle hakkında bilgi edinebildiğimiz bu küçük canlılar, insan yaşamı için vazgeçilmez öneme sahiptirler.

 

Kur’an’da asırlar öncesinden gözle gördüğümüz âlemlerin dışında da canlılar olacağına dikkat çekilmesi, kuşkusuz Kur’an’ın bir başka mûcizesidir (Kur’an Mûcizeleri, 2, s. 54-55).

 

Hayvanlar ve Modern Ulaşım Araçları: “Onlara binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri (yarattı). Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır.” (16/Nahl, 8). Bu âyette ulaşım aracı olarak sayılan hayvanların dışında, insanların bilgi sahibi olmadıkları ulaşım araçlarının da olacağına dikkat çekilmektedir. Şu âyette ise gemi gibi toplu taşıma araçlarının olacağına işaret edilmektedir: “Onların soylarını dolu gemilerde taşımamız da kendileri için bir âyettir. Ve onlar içi binmekte oldukları bunun benzeri (nice) şeyleri yaratmamız da.” (36/Yâsin, 41-42)   

 

Bu âyetler, biz mü’minleri, binilecek ve her türlü ihtiyaç için kullanılacak vasıtaları icadetmeye teşvik etmekte ve adıgeçen hayvanların dışında, özellikle günümüzde kullanılan taşıt araçlarının icadedileceğine işaret etmektedir. Bu sürecin sonu yoktur. Bu sahadaki ilerleme kapısı kıyâmete kadar açıktır. Bu da Kur'an-ı Kerimin mûcize olduğunu gösteren delillerden bir tanesidir.

 

 

Hayvanlar ve İnsanlar: Örümceğin ağ örmesi, kuşun havada uçması hârika hareketlerdir. Fakat hayvanlar yaptıkları hareketlerin farkında bile değildir. Öyleyse canlıların yaratılışı, düşünmesini bilen biz insanlar içindir. İbretle bakıp canlılar aynasında Allah’ı sıfatlarıyla tanımak gerekir.

 

Hayvanlar bir başka âlemde tahsil ve eğitim görmüş gibi, doğduktan kısa zaman sonra kendilerine âit işleri ve sanatları hemen öğrenirler. Fakat (istisnâ dışında) sonra yeni bir şey öğrenemezler. İnsanlar câhil doğar, ama öğrenme yetenekleri vardır. Ömür boyu öğrenmeye, anlamaya muhtaçtırlar. Demek ki insanın esas görevi ilimdir; Kimin sâyesinde beslenip yaşatıldığını bilmek, O’na duâ ve ibâdet etmektir.  

 

İnsana verilen zekâ, diğer hayvanların hiçbirinde olmadığı için insan, yeryüzüne ve öteki hayvanlara egemen olmuştur. Yüce Allah, insanı yeryüzüne halîfe seçtiği ve Allah’ın koyduğu kurallarla yeryüzünü yönetmekle görevlendirdiği için hiçbir fiziksel canlıya vermediği akıl, zekâ ve beceriyi insana lutfetmiştir.

 

Kur'ân, "Allah her canlıyı sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzerinde sürünerek yürür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi de dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü O, her şeyi yapabilendir." (24/Nûr, 41, 45) âyetiyle, insanı da yeryüzünde yaratılmış canlılardan (hayat sahibi anlamında hayvanlardan) bir tür say­maktadır. Ayrıca "İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var." (35/Fâtır, 28) âyetinde de insanın canlı türlerinden biri olduğu belirtildiği gibi, "Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, (onlar da) sizin gibi birer ümmet olmasınlar." (6/En'âm, 38) âyetinde de diğer hayvanların da insanlar gibi topluluklar olduğu söylendiğine göre demek ki insan da yeryüzündeki hayvan (canlı) türlerinden bir türdür. Ancak Allah, yarattığı hayvanların her türüne, yaşamlarını sürdüre­bilmek için kendilerini savunma imkânı vermiştir. Hayvanlardan kimi, Allah'ın verdiği beden gücüyle kendini savu­nur: Filler, aslanlar ve camuslar gibi. Kimi düşmanından kaçma imkânıyla kendini korur: Geyikler, tavşan­lar ve kuşlar gibi. Kimi yuvalarına gizlenerek kendini korur: Fareler, yılanlar ve haşereler gibi. Yüce Allah, hikmeti gereği her hayvana, yaşamını sürdürmek, türü­nün bekasını sağlayabilmek için gerekli organları vermiştir. Ne fazla, ne eksik. Bundan dolayı biçimleri, organları ve türleri çok çeşitli hayvanlar var olmuştur.

 

Ruh, nefis ve bedenden oluşan insan, yaratıkların en şereflisi ve özüdür. Allah, insanı ruh ve beden bakımından en güzel biçimde yaratmış, ona gizli ve açık olarak konuşma yeteneği ve akıl vermiş; dışını duyularla ve büyük yeteneklerle; içini de en değerli güçlerle donatmış; nefs-i nâtıka (konuşan ruh için) beyni hazırlamış ve bedenin en üstüne yerleştirdiği beyni düşünme, anımsama ve bellek ile süslemiş ve ona akıl cevherleri salmış ki nefis (ruh) insanın hükümdarı, akıl vezîri, güçler askerleri, duyular mürîdi, organlar hizmetçileri, beden de ülkesi olsun. Ayrıca, düşünme yeteneğini “kalp”le bağlantılı kabul ederek esas faydalı düşüncenin kalpte bulunan imanla, sevgi ile, vicdanla ilişkisini vurgulamış, bu ilişki kopunca insanın hayvandan daha aşağı olacağını belirtmiştir (7/A’râf, 179).

 

İnsan küçük bir âlemdir. Beslenip büyümesine bakarak insana "bitki", duyumlarla hareket etmesine bakarak insana "hayvan", eşyanın hakikatini bilmesine bakarak insana "melek" diyenler bile vardır. Ama bütüncül bakarak, insanın bunlardan biri değil; olumsuz ve olumlu özellikleriyle “insan” olduğu ve Allah’a ibâdet için yaratıldığı, yaratıklar içinde en güzel sûrette/şekilde (95/Tîn, 4) var edildiği unutulmamalıdır. Bu anlamların hepsini (bitki, hayvan, melek olma vasıflarını) kendinde toplamış olan insan, düşünce ve çabasını bu yönlerden birine yöneltebilir. Şayet düşünce ve çabasını sadece doğa yönüne çevirirse dünyada beslenmeye ve boşaltıma râzı olur; bir bitki gibi, ot gibi yaşar. Eğer düşünce ve çabasını hayvanlığa çevirirse ya yırtıcı vahşi hayvanlar gibi kızgın, ya öküz gibi obur, ya domuz gibi arsız, ya köpek gibi sızlanan, havlayıp duran; ya deve gibi kindar, ya kaplan gibi kibirli, ya tilki gibi hîlekâr olur; ya da bunların hepsini kendinde toplar da azgın bir şeytan olup çıkar. “Andolsun, Biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar, şaşkındırlar. İşte asıl gâfiller onlardır.” (7/A’râf, 179); “Allah katında, yürüyen canlıların (hayvanların) en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler.” (8/Enfâl, 55)

 

"Şayet insan, düşünce ve çabasını meleklik yönüne (Allah’a ibâdet ve kulluğa) çevirirse yüce âleme yönelir, aşağılarda kalmaya râzı olmaz. Böylece “Andolsun Biz, Âdem oğullarına çok ikram ettik: Onları karada ve denizde (hayvanlar ve taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel azıklarla besledik ve onları yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık.” (17/İsrâ, 70) âyetinin bildirdiği üzere Allah'ın yaratıklarının pek çoğunun üstüne çıkar.

 

Bugünkü materyalist ve vahyi reddeden bilimden farklı olarak Kur’an cansız kabul edilen nesnelerin/şeylerin tümünün de Allah’ı tesbih ettiğini (17/İsrâ, 44), yeryüzünde  ve gökyüzündeki varlıkların tümünün tesbih ettiklerini (24/Nûr, 41; 59/Haşr, 24; 62/Cum’a, 1; 64/Teğâbün, 1), secde ettiklerini (13/Ra’d, 15; 16/Nahl, 49) belirtir. “Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor...” (22/Hacc, 18). Yine günümüz bilimince canlı olmadığı kabul edilen taşlardan bir kısmının Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlandığını (2/Bakara, 74), dağlar ve kuşların Dâvud (a.s.)’la beraber tesbih ettiklerini (38/Sâd, 18; 21/Enbiyâ, 79) anlatır. Ayrıca, emanetin, yüklenmeleri için insandan önce göklere, yeryüzüne ve dağlara teklif edildiği ve onların bunu yüklenmekten çekindikleri, (sorumluluğundan) korktukları (33/Ahzâb, 72) Kur’an’da bahsedilir. Ağaçların ve hayvanların secdesi, Allah’ın irâdesi doğrultusunda kendi türlerinin gereğini yerine getirerek fonksiyonlarını îfâ etmeleri şeklinde yorumlanmıştır. Çeşitli hadislerde de ağacın zikir ve tesbihte bulunduğu (bak. Tirmizî, Hac 14; İbn Mâce, Menâsık 15), ezanı duyduğu ve ve ezan okuyan hakkında hüsn-i şehâdette bulunacağı (bak. İbn Mâce, Ezân 5), bir nevi haberleşme görevi yaptığı (bak. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 32; Müslim, Fiten 82; Ahmed bin Hanbel, Müsned III/67) ifâde edilir). Yerdeki ve gökteki cansız ve hareketsiz olduğu zannedilen varlıklar da dâhil olmak üzere, bütün eşya atomlardan meydana gelmiştir. Atom çekirdeklerinin etrafındaki elektronlar, sürekli ve muntazam bir şekilde çekirdeğin etrafında dönmektedirler. İşte bu hareket ve böylece İlâhî kanuna, en ufak bir sapma göstermeksizin boyun eğmeleri, yaratılmış tüm şeylerin Allah’ı zikr ve tesbihi  olarak değerlendirilebilir. Eşyanın secdesinin böyle olduğu kabul edilse bile, bir gölgenin nasıl secde ettiğini anlamak şu anki bilgilerimizle pek mümkün gözükmemektedir. Gölgenin aslında bir “şey” olduğu bile tartışılır, görüntüden ibârettir; atom veya hücreleri yoktur. Bununla birlikte Allah eşyanın gölgelerinin bile secde ettiğini belirtir: “Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allah’a secde ederek sağa sola döner. Göklerde bulunan şeyler ve yeryüzünde bulunan şeyler ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler.” (16/Nahl, 48-49) Bir gölgenin tesbihi nasıl olmaktadır? “…O’nu hamd/övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız.” (17/İsrâ, 44)  

    

Son zamanlarda bilimin de tesbit ettiği çiçeklerin sevgiden ve insan davranışlarından anlayıp ona göre tepki verdikleri, bunun ötesinde cansız sayılan su moleküllerinin duâ, besmele ve benzeri güzel sözlere olumlu tepkiler verdikleri ve düzenli bir görüntüye büründükleri Japon bilim adamlarınca özel fotoğraf makineleriyle tesbit edilmiş bir vâkıadır. Bütün bu gerçeklerden yola çıkarak cansız, (adına akıl demesek bile) düşünce ve idrâkten tümüyle yoksun, Allah’a secde ve itaat etmeyen varlığın bulunmadığını kabullenmek gerekmektedir. Tüm hayvanların direkt veya dolaylı insana hizmet etmesi ve Allah’ın kendi fıtratlarına yazdığı ölçülerin dışına çıkmayarak, O’na itaat ve secde ettiklerini hesaba kattığımızda, en güzel sûrette ve yetenekte yaratıldığı halde bu özelliklere hayvanlar kadar bile uymayan insan, hayvandan daha aşağı olmakta (7/A’râf, 179), esfel-i sâfilîn, yani aşağıların en aşağısı olmaktadır (95/Tîn, 5).   

 

 

 

İslâm’ın Hayvanlara Bakışı
 

Dinimizde Hayvanlara Verilen Önem: Dünyadaki beşerî hayatın kıvam üzere devamı, hayvanlara sıkı sıkıya bağlıdır. Gıda, elbise, ulaşım gibi en zarûrî ihtiyaçlarımızın giderilmesinden süslenmeye varıncaya kadar ikinci derecede gereksinimlerimizin bile karşılanmasında hayvanlara muhtacız. Hatta küçük yavrularımızın terbiyesinde hayvanların ve hayvanları temsil eden oyuncakların yeri de düşünülmeli. Şu halde farklı yönleriyle meseleye eğilince, hayvansız beşerî ve bireysel hayatın da medenî ve sosyal hayatın da düşünülemeyeceğini anlarız. Yâni onlar, hayatımızın bir parçası olmakta ve dünyayı onlarla ortaklaşa yaşamak, paylaşmak zorunda kalmaktayız.

 

Öyleyse insan için faydalı ve zararlı olan her şeye, fayda ve zararı nisbetinde yer veren, onları konu edinen dînimiz, hayvanlar için ne tür hükümler getirmiş, bize neler tavsiye etmiştir? Genel ölçüler içinde bunları görmeye çalışalım:

 

Hayvanların Korunması: Çevre sağlığına giren en önemli meselelerden biri de çevredeki doğal dengedir. Bu dengenin ana unsurlarından birini de hayvanlar oluşturmaktadır. Sağlıklı bir çevre için, onun ağaçlandırılıp temiz tutulması ve sularının korunması yeterli değildir. Öncelikle hayvanlar yönüyle de çevrenin ele alınması, gerek ehlî ve gerekse vahşî her çeşit hayvanın -en azından bir kısım böceklerin- korunması gerekmektedir. Dinimiz, hem Kur'ân'ın ve hem de Peygamberimiz’in (s.a.s.) diliyle bu konuda da çokça ikaz ve tavsiyelerde bulunmuştur.

 

Kur'ân'da Hayvana Verilen Yer: Kur'ân-ı Kerîm, hayvanların da insanlar gibi birer ümmet olduklarını, Kitap'ta onları da ihmal etmediğini bildirir: "Yerde yürüyen hayvan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan hepsi, ancak sizin gibi ümmetlerdir. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık. Sonra ancak Rabbine toplanıp getirilirler" (6/En'âm, 38). Âyette, Kitap'ta ihmal edilmedikleri bildirilen hayvanlardan sinek (22/Hacc, 73), sivrisinek (2/Bakara, 22), örümcek (29/Ankebût, 41), karınca (27/Neml, 18), arı (16/Nahl, 68), kurt (12/Yûsuf, 13, 14, 17), eşek (62/Cum'a, 5; 2/Bakara, 259; 16/Nahl, 8), katır (16/Nahl, 8), at (3/Âl-i İmrân, 14; 8/Enfâl, 60; 16/Nahl, 8), öküz ve inek (2/Bakara, 67-71; 6/En'âm, 144, 146; 12/Yûsuf, 43, 46), deve (6/En'âm, 144, 88/Gâşiye, 17), koyun (6/En'âm, 146, 21/Enbiyâ, 78; 20/Tâhâ, 18), yılan (20/Tâhâ, 20; 7/A'râf, 107 vs.) domuz (2/Bakara, 173; 5/Mâide, 60 vs.), maymun (2/Bakara, 65; 5/Mâide, 60), köpek (7/A'râf, 176; 18/Kehf, 22) gibi pekçok vahşi ve ehlî hayvanın ismi çeşitli vesîlelerle Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilmektedir. Ayrıca bâzı sûreler de isimlerini o sûrede zikri geçen hayvanlardan alır.

 

Kur'ân-ı Kerîm, beşer hayatında büyük rol oynayan deve, at, katır gibi bir kısım hayvanlara daha dikkat çekici ifâdelerle yer vererek önemlerine parmak basmaktadır: “Hem kendilerine binesiniz, hem de zînet olsun diye atları, katırları, merkebleri yarattı” (16/Nahl, 8);  “(O kâfirler ibret gözüyle) bakmazlar mı deveye, nasıl yaratılmış?” (88/Gâşiye, 17); “Andolsun soluyarak koşanlara (gâzilerin atlarına), o tırnaklarıyla ateş çıkaranlara...” (100/Âdiyât, 1-2) vs.

 

Hz. Peygamber'in Sünnetinde Hayvanın Yeri: Dinimizin hayvanlarla ilgili tâlimâtını hadisler tamamlar. Bu mevzu üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) çok durmuştur. Onun hayvanlarla ilgili olarak hüküm koyup tavsiye ettiği ayrıntılara başka dinlerde ve başka büyüklerin sözleri arasında rastlamak mümkün değildir. Hayvanlara gösterilmesi gereken merhametten, eziyet ve hakareti yasaklamaya; onları sevip okşamaya, gıda ve temizliklerine özen göstermeden yavrularının bakım ve korunmasına kadar hiçbir şeyi ihmal etmemiştir. Bunları kısaca görelim:

 

İyi Muâmele ve Merhamet: Hayvanlarla ilgili olarak gelen hadislerde en çok onlara karşı almamız gereken tavırla ilgili olanlar dikkatimizi çeker. Zîra pek çok hadis merhamet ve iyi davranış üzerinedir. Önce şunu belirtelim ki, iyi muâmele ve merhamet, her müslümanda, her hususta bulunması gereken bir vasıftır. Bunun hayvanlara karşı da gösterilmesi ayrıca istenmektedir. Bir hadiste şöyle buyrulur: "Merhametli olanlara Rahmân (yâni merhamet sâhibi olan Allah) merhamet eder. Yerde olanlara merhametli olun ki, gökte olanlar da (melekler) size rahmet etsinler..." Burada geçen "yerde olanlara" tâbirindeki ıtlâkı (geniş anlamı) nazar-ı dikkate alan âlimler "buraya müslüman, kâfir, köle, hayvan gibi her çeşit canlının dâhil olduğu" hükmünü çıkarmışlardır. Yine mutlak bir ifâde ile: "Merhametten nasîbi olmayanın hayırdan da nasîbi yoktur" buyrularak daha tehditkâr bir üslûpla merhametli olmak istenmiştir.

 

Hayvan Hakları: Bâzı hadislerde, hayvanların, üzerimizde riâyet etmemiz gereken bir kısım "hakları"nın olduğu, bunların ihlâli hâlinde Kıyâmet gününde hesap sorulacağı ifâde edilmektedir. Üsâme İbn-i Zeyd'e Peygamberimiz (s.a.s.): "Ey Üsâme, acıkan ciğer sâhibi her hayvan husûsunda dikkatli ol, Kıyâmet günü Allah'a şikâyet edilirsin" demiştir. Hayvan hakları fikrini te'kîd eden bir başka hadiste: "Eğer hayvanlara yaptığınız haksızlıklardan dolayı Allah sizi affedecek olursa, sizi pek çok affa mazhar kılmış demektir" buyrulur.

 

Sünnet'e göre, hayvanların riâyet edilmesi gereken hakları çeşitlidir ve onlara karşı uygulanması gereken iyi muâmele ve merhamet bunların yerine getirilmesi ile gerçekleşir. Bunların başlıcalarını şöylece sıralayabiliriz: Hayvanların hayat haklarına riâyet, gıdalarına özen göstermek, temizlik ve bakım, yavrularına önem vererek hayvan neslini korumak, fazla yük vurmamak, hayvanları fıtrî ve doğal vazîfelerinde kullanmak, eziyet etmemek... Şimdi bunları biraz açıklayalım:

 

Hayat Haklarına Riâyet: Bu, sayıları belli ve sınırlı zarar veren birkaç hayvan dışında kalan bütün hayvanların fuzûli yere öldürülmemesi gerektiğini, aksi takdirde mes'ûliyeti gerektirdiğini ifâde eder. Hz. Peygamber (s.a.s.) karga, çaylak, akrep, fare, kelb-i akûr (köpek veya yırtıcı hayvanlar) ve yılan gibi gerek insanlara ve gerekse diğer hayvanlara zararlı olanlar hâriç "ruh sâhibi mahlûkların" faydasız ve keyfî bir şekilde öldürülmesini yasaklamıştır. Dârimî ve Nesâî'nin, "Herhangi bir hayvanı fuzûli yere öldürmenin hükmü" başlığı altında sundukları bir hadiste  Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: "Haksız olarak serçeyi öldürenden Cenâb-ı Hak Kıyâmet günü hesap soracaktır." Ashâb: "Kuşun hakkı da nedir?" diye sorunca: "Onu kesmesi ve sonra da yemesidir" cevâbını verir. Münâvî, Rasûlullah (s.a.s.)'ın burada serçeyi zikretmekle, büyük hayvanların hukukunun daha önemli olduğuna dikkat çektiğini belirtir.

 

Bu meyanda kurbağa, karınca, arı, hüdhüd, çekirge gibi birkısım hayvanların öldürülmesinin de kesin bir dille yasaklandığını kaydedelim. Özellikle karıncalar hususunda ısrarla duran Rasûlullah (s.a.s.), ısırdığı için karınca yuvasını yaktıran bir peygamberin, "Seni ısıran bir tek karınca idi, sen ise tesbih eden bir ümmeti yakıp helâak ettin" diye vahiy gelerek, Allah tarafından, itâb edildiğini, azarlandığını anlatır (Buhârî, Cihad 152, Bed’ü’l-Halk 14; Müslim, Selâm 148, h. no: 2241). O peygamber devrinde ateşle cezânın yasaklanılmamış olabileceğini söyleyen şârihler, bunun İslâm şeriatinde Rasûlullah (s.a.s.)'ın, "Ateşle azâb vermek, sadece ateşin sâhibine (Allah’a) âittir" (Ebû Dâvud, Cihad 122, h. no: 2675, Edeb 176, h. no: 5268) hükmüne binâen yasaklandığını ifâde ederler. Karıncalara karşı şefkati son derece ileri görünerek, onların yuvalarının yakınlarında ateş yakılmasını da yasaklayan Hz. Peygamber (s.a.s.) onlar hakkında bir de şu kıssayı anlatır: "Bir peygamber ümmetiyle yağmur duasına çıkmıştı, bu esnâda ayaklarından bazılarını havaya kaldırmış vaziyette bir karınca görmüştü ki, ümmetine: ‘Dönün artık, karıncanın durumu sebebiyle duânız kabûl edilmiştir’ demiştir."

 

Rasûlullah (s.a.s.)'ın karınca ve diğer hayvanlar karşısındaki tutumu arkadan gelen nesiller üzerinde fazlasıyla etkili olarak, "hayvanın insan üzerindeki hakkı" fikrini şuur hâline getirmiştir. Rivâyete göre, Ashâb'tan Adiyy İbn-i Hâtim (r.a.), ekmek ufalayarak karıncalara atar ve şöyle derdi: "Bu mahluklar komşularımızdır, üzerimizde hakları vardır."

 

Fıkıh kitaplarımızın nafaka ile ilgili bölümlerinde hayvanların nafakalarına da bölüm ayrıldığını yer gelmişken belirtmemizde fayda var. Osmanlılar zamanında Makam-ı Meşîhât'ca tedvin edilen Kitâbu'n-Nafakât'da: "At ve İnek Gibi Hayvanâtın Nafakâtı vs. Beyânındadır" başlığına yer verilir ve bu mes'eleye altı madde tahsîs edilir.

 

Gıdalarına Özen Gösterme: Hayvanlara karşı sorumluluğu gerektiren önemli hususlardan biri, onların gıdalarıyla ilgilidir. Susamış bir köpeği sulayan yolcunun (bir başka rivâyette kötü yola düşmüş bir kadının) bu davranışından ötürü Allah'ın rızâsına mazhar olması ve bütün günahlarının affedilmesiyle ilgili meşhûr hadisten (Müslim, Tevbe 155, h. no: 2245) anlaşıldığına göre, hangi hayvana olursa olsun yapılan herhangi bir iyilik makbûl ve sevabı gerektiren bir ameldir. Mezkûr rivâyette Ashâb'tan bir kısmının, "Yâ Rasûlallah, hayvanlara yaptığımız iyilikten dolayı bize ücret/ecir, sevap da mı var?" diye sorması üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şu meşhûr ve dikkat çekici cevabı verir: "Evet, her bir yaş ciğer sâhibine yapılan iyilik için ücret/ecir vardır." (Buhârî, Şirb 9, Vudû’ 33, Mezâlim 23, Edeb 27; Müslim, Selâm 153, h. no: 2244). Bâzı âlimler bu hadisle kıyas yaparak "yapılan her iyiliğin mükâfatı varsa, her kötülüğün de cezası olacağına" hükmetmişlerdir. Nitekim, yine meşhur bir başka hadiste, "Kedisini hapsederek açlıktan ölmesine sebep olan kadının, cehennemde bir kedi tarafından tırmalanmak sûretiyle azâba mâruz bırakılacağı" (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 17, Şirb 9, Enbiyâ 50; Müslim, Birr 151, h. no: 2242) bildirilir.

 

Hayvanların gıdalarına gösterilmesi gereken ihtimamın önemini ifâde eden bu rivâyetlerden ayrı olarak, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in başka tavsiyeleri de mevcuttur. Yolculuk sırasında münbit bir yere uğradığı vakit hayvanın sırtından inerek hayvanlara "otlardan hakkının" verilmesi, otsuz yerlerden de sür'atle geçilmesi emredilmektedir. Hz. Enes: "Bir yerde mola verince, hayvanlarımızın istirahatini sağlayıncaya kadar ibâdet etmezdik" der. Âlimler bu rivâyetleri esas alarak, yolcu, bir yerde mola verince, hayvanın otunu vermeden, kendisinin yemeğini yememesini müstehap saymıştır.

 

Temizlik ve Bakımı: Hayvanlarla ilgili görevler, gıdalarına dikkat etmekle bitmiyor. Hz. Peygamber (s.a.s.) onların temizlik vs. hususlarıyla da ilgilenilmesi için birtakım tâlimatlar vermiştir. Ebû Hüreyre (r.a.)'den gelen bir rivâyette şöyle denmektedir: "Koyunların burunlarını silin, ağıllarını temizleyin, ağıllarına yakın yerde namaz kılın, zîra onlar cennet hayvanıdır." Yine, keçilerin temizlenmesi için de emir verildiği kaydedilir.

 

Sevâde İbn Rebî'nin bir rivâyetinde sağmal hayvanın sağılması sırasında incitilmemesi için bile Rasûlullah'ın talimât verdiğini görmekteyiz. Rivâyet aynen şöyle: "Annemle Rasûlullah (s.a.s.)'a gidip (maddî yardım) talep ettik. Bize birkaç keçi verilmesini emretti ve anneme şunu tembihledi: "Oğullarına emret, tırnaklarını kessinler, böylece sağdıkları zaman hayvanları incitmemiş, memelerini kanatmamış olurlar. Yine oğullarına emret ki, (keçi) yavrularının gıdalarını iyi yapsınlar."

 

Yavruya İhtimam ve Hayvan Neslinin Korunması: Sevâde İbn Rebî'nin yukarıdaki rivâyetinde görüldüğü üzere, Hz. Peygamber (s.a.s.) hayvan yavrusunun gıdasına dikkat edilmesi için emir vermiştir. Abdullah İbn Amr'dan gelen bir rivâyet de bunu te'yîd eder. Der ki: "Rasûlullah (s.a.s.) bir keçiyi sağmakta olan bir adama uğramıştı, ona: "Ey filan, sağınca, yavrusu için de süt bırak..." dedi." Sağmal hayvanları sağarken yavrunun ihmâl edilmemesi hususunu, kendisine uğrayanlara da tenbîh etmiştir.

 

Bundan başka, yavrularla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kuş yuvalarının bozulmaması, yumurtalarının ve yavrularının alınmaması için emir verdiğine, alınmış olan yavru ve yumurtaları yerlerine iâde ettirdiğine dâir rivâyetleri nazara alacak olursak, hayvan neslinin korunması hususunda da bâzı tedbirlerin dikkate alındığını anlarız. Bu cümleden olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından Medîne'nin etrafında belli bir bölgenin “harem” ilân edilerek, bitkilerinin koparılmasının, hayvanlarının da öldürülmesinin yasaklandığını biliyoruz. Avcılıkla ilgili olarak beyân edilen kerâhetin de hayvan neslinin korunmasına mâtuf olduğunu belirtelim.

 

Fazla Yük Vurmamak: Özellikle yük hayvanları için dikkat edilmesi gereken önemli  bir husus, onlara vurulan yük miktarının, hayvanların kapasitelerini aşmamasıdır. Ebu'd-Derdâ, fazla yük vurulduğu için yerden kalkmakta zorluk çeken bir deveyi görünce fazlalıkları atarak, Hz. Peygamber (s.a.s.)'ın: "Allah bu dilsizler hakkında hayırhah olmanızı tavsiye etmektedir, onlara güçleri seviyesinde yük vurun" dediğini hatırlatır.

 

Hz. Âişe'nin bir rivâyetine göre, Vedâ Haccı sırasında, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in berâberine aldığı zevcelerinden Safiyye'nin yükü, Hz. Âişe'nin yükünden daha ağırdır ve Hz. Âişe'nin devesi, Hz. Safiyye (r. anhâ)'nın devesinden daha güçlü-kuvvetlidir. Yolda durumu farkeden Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Safiyye'nin yükünün Hz. Âişe'nin devesine, Hz. Âişe'nin yükünün de Hz. Safiyye'nin devesine aktarılmasını emreder.

 

Hayvanlara vurulacak yük konusunda aynı titizliği gösteren Hz. Ömer'in Mısır'da bir deveye 1.000 rıtıl ağırlığında yük vurulduğunu işitince ilgili yöneticiye yazarak: "Bundan böyle 600 rıtıldan fazla yük vurulmamasını" emreder.

 

Hayvanları Fıtrî Görevlerinde Kullanmak: Hz. Peygamber (s.a.s.)'ın özellikle ehlî hayvanlarla ilgili olarak üzerinde durduğu bir husus, onların fıtrî vazifelerine muvâfık düşmeyen tasarruflardan kaçınmaktır. Zîra bu, onlara herşeyden önce bir eziyet ve işkencedir. Meselenin başka mahzurları/sakıncaları da mevcuttur. Binek hayvanlarını durdurup, üzerinde iken sohbet etmeyi yasaklayan rivâyetin Ebû Dâvud'daki vechinde Rasûlullah: "Bunlara sâlimen binin, sâlimen terk edin. Onları, yollardaki ve pazarlardaki sohbetlerinizde minber yerine tutmayın, zîra, Allah onları sizi bir yerden bir yere taşımaları için emrinize amâde kıldı" demektedir. Buhârî'nin bir tahrîcinde Hz. Peygamber (s.a.s.) bu yasağı farklı bir üslûpla ifâde etmektedir. Ebû Hüreyre tarîkiyle gelen rivâyet aynen şöyle: "Rasûlullah (s.a.s.) bir gün  sabah namazını kıldıktan sonra, cemaate yönelerek; "Adamın biri sığırını sürüyordu ki, bir ara sırtına bindi ve vurmaya başladı. Bunun üzerine hayvancağız (dile gelerek): ‘Biz bunun için yaratılmadık’ dedi" buyurdu...

 

Eziyet ve İşkenceden Men: Hayvana şefkat ve iyi muâmelenin tezâhürlerinden biri de onlara eziyet ve işkenceden kaçınmaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hayvanlarla ilgili olarak koyduğu önemli yasaklardan biri de budur. Eziyet sadece dövmekle olmayıp çeşitli şekillerde olabileceği için, bütün çeşitleriyle bunun yasaklandığını görmekteyiz. İbni Ömer (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu yasağını umumî bir ifâde ile: "Nebî (s.a.s.) hayvanlara işkence yapanlara lânet etti" diyerek haber verir.

 

Diğer rivâyetlerde, yasaklanan çeşitli eziyet çeşitleri belirtilmektedir: "Canlı hayvanların hedef yerine konularak atış yapılması", özellikle "yüzüne vurularak dövülmesi" ve "yüzünden, kulaktan, burundan enlenmesi", "yüzüne dövme (veşm) yapılması" dövüştürülmeleri için "hayvanların kızıştırılmaları", "binek hayvanını durdurup üzerinden inmeden sohbet yapılması" -ki bu davranış hayvanları "sandalye" ve minber yerine koymak" olarak tavsîf edilmektedir-, "hayvanı kulağından tutarak çekmek."

 

Hz. Âişe'nin anlattığına göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) hazîneye âit develerden (yulara gelmeyen) huysuz bir deve(yi okyaşıp hayırlı olması için duâ ettikten sonra) verir ve: "Ey Âişe bunu al (te'dîb et ve) müşfik ol, zîra şefkat bir şeye girdi mi onu mutlaka güzelleştirir, bir şeyden de çıktı mı onu mutlaka çirkinleştirir" der. Buhârî'nin el-Edebü'l-Müfred'de yaptığı tahricte, Hz. Âişe'nin bindiği deve serkeştir, bu yüzden Hz. Âişe ona vurmaya başlamıştır. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) müdâhale ederek hayvana karşı şefkatli olmasını istemiştir. Bir seferinde arkadan gelen bedevîlerin bineklerini hızlandırmak için hayvanlarına bağırmaya ve vurmaya başladıklarını işiten Hz. Peygamber (s.a.s.) geri dönerek: "Sâkin olun, telâşla eziyet etmede hayır yoktur" der.

 

Bu hadislere dayanan âlimler, hayvanı dövme konusunda şu hükmü getirmişlerdir: “Hayvan, ayak sürçmesi gibi, sâbık hatasından dolayı ceza olarak dövülemez. Ürkme gibi, müstakbel te'dibi için -hafifçe- dövülebilir.” Eziyetin belki de en önemlilerinden olan, hayvanların yaralı bırakılmaları da yasaklanmıştır. Bu cümleden olarak avcılıkta, avı öldürücü olmaktan çok, göz çıkarıcı, diş kırıcı olan sopanın kullanılması yasaklanmıştır. Öldürülmesi emredilen zehirli kelerin bir vuruşta öldürülmesinin, iki-üç vuruşta öldürülmesine nazaran daha efdal olacağına dâir rivâyet de hayvanların yaralı bırakılarak eziyet çektirilmemesi prensibiyle îzah edilebilir. Ulemânın sebep olarak kaçabileceği ihtimalini zikretmesi de aynı endişeyi ifâde eder.

 

Az önce zikredilen, hayvan sağanlara "tırnaklarını kessinler, sağım sırasında uzun tırnaklarla hayvanların memelerini kanatmasınlar" diye Rasûlullah (s.a.s.)'ın gönderdiği tâlimât da onları eziyetten koruyucu tedbirler arasında zikre değer. Yine, Hz. Peygamber (s.a.s.) hayvan boğazlanmadan, yani canlı iken, herhangi bir uzvunun kesilmesini de yasaklamıştır. Rivâyetler, Hz. Peygamber (s.a.s.) Medîne'ye geldiği zaman, Medînelilerin çok sevdikleri için, devenin hörgücü ile koyunun kuyruğunu, hayvanlar henüz boğazlanmamışken kesip koparmakta olduklarını bildirir. Bu durumdan haberdâr olan Rasûlullah (s.a.s.), "Sağ iken hayvandan koparılan şey meyte hükmündedir (haramdır)" diyerek bu çirkin geleneği yasaklar.

 

Hayvanı keserken bile ona merhamet etmeyi ve şefkatli olunmasını emreden Rasûlullah: "Kesilene merhamet edene, Allah Kıyâmet günü rahmet eder" müjdesini vermiştir. Kesilen hayvana merhamet cümlesinden olarak, özellikle bıçağın bilenerek keskinleştirilmesini, hayvanın gözünden saklanmasını ve hayvanın sür'atle kesilmesini sayar. Hayvanı kesmek üzere yatırıp, bıçak bilemeye başlayan birisine rastladığı vakit Rasûlullah ona şöyle müdâhale etmiştir: "Sen onu iki sefer mi öldürmek istiyorsun? Niye hayvancağızı yatırmadan önce bıçağını bilemedin?"

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hayvanlara şefkat ve alâkasını gösteren başka rivâyetler de vardır. Bunlardan birinde, yirmi sene hizmetten sonra, yaşlandığı için sahibi tarafından kesilmek istenen deveyi, bizzat satın alarak salıverdiği ve devenin uzun müddet serbest yaşadığı belirtilir. Bir başka rivâyette, yayılma imkânı olmaksızın, gelişigüzel bağlanmış bir devenin sâhibine, "Bunun hakkında Allah'tan korkmuyor musun?" diyerek müdâhale ettiğini görüyoruz.

 

Belirtmekte fayda umduğumuz bir başka vak'ayı Abdullah İbn Ca'fer anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bir gün Ensardan birinin bahçesine girdi. Orada bir deve vardı. Deve, Rasûlullah'ı görünce birtakım sesler çıkardı ve gözlerinden yaşlar aktı. Rasûlullah (s.a.s.) hayvana yaklaşarak başını ve boynunu hörgücüne kadar elleriyle okşadı. Hayvan sakinleşti. Rasûlullah (s.a.s.): "Bunun sâhibi kim?" diye sordu. Ensâr'dan bir genç gelerek: "Deve benimdir ey Allah'ın Rasûlü" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): "Bunu sana mülk kılan Allah'tan bu deve hakkında korkmuyor musun? Hayvan, onu aç bırakıp üstelik de yorduğun için senden şikâyetçi" der."

 

Rasûlullah'ın hayvanlara karşı gösterdiği şefkat örneklerinden bir diğeri, daha ilgi çekicidir: Bir sefer sırasında, bir ceylanın, güneşin harâretine karşı bir ağacın gölgesine çekilerek uyumakta olduğunu farkeder. Rasûlullah (s.a.s.) hayvancağızın kimse tarafından rahatsız edilmemesini emreder ve emre uyulur.

 

Hayvan dâhil tüm âcizlere şefkat ve iyi muâmelede bulunmaya teşvîk husûsunda, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şu sözü de burada kayda değer: "Eğer süt emen çocuklar, beli bükük yaşlılar, otlayan hayvanlar olmasaydı, üzerinize azâb sel gibi gelirdi."

 

Savaş sırasında bile, düşman eline geçecek endişesiyle hangi çeşitten olursa olsun, hayvan öldürmeyi, "Zira ruh sâhibidirler, kendilerine yapılandan elem duyarlar, onların ise hiçbir kabahati yok" diyerek reddeden İmâm Şâfii, hükmüne delîl olarak şu hadisi zikreder: "Haksız yere bir serçe veya daha küçük bir hayvan öldürenden Allah hesap soracaktır."

 

Rahatsız Etmekten Men: Şunu da belirtelim ki, çevre ile ilgili bazı tavsiye ve tedbirler aynı zamanda, hayvanların menfaatine yöneliktir. Onların korunması, rahatsız edilmemesi gözönüne alınmıştır. Sözgelimi Rasûlullah (s.a.s.) yolculuk sırasında yol üzerinde konaklamayı veya küçük ya da büyük abdest bozmayı yasaklarken, sebep olarak: "Zîra yol, hayvanların geçidi, yılan ve vahşilerin sığınağıdır" demiştir. Bir başka hadiste de "Kırlardaki yeraltı deliklerine abdest bozmayın" diye emretmiştir. Bu yasağın da o deliklerde yaşayan hayvanlara eziyet vermemek maksadına yönelik olduğu âlimlerce belirtilmiştir.

 

Hakaretten Men: Sünnet, hayvana sadece -çeşitli şekilleriyle- maddî eziyeti yasaklamakla kalmıyor, mânevî eziyeti, sözle yapılacak hakareti de yasaklıyor. Esâsen genel bir prensip olarak kendi nefsine, çocuğuna, malına ve hayvanına bedduâ ve kötü sözü yasaklamış bulunan Hz. Peygamber (s.a.s.) konunun ciddiyetini göstermek için lânetlenmiş bulunan hayvandan istifa edilmemesini emretmiştir: Rivâyete göre, bir yolculuk sırasında Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kulağına bir lânetleme sesi ulaşınca: "Bu da ne?" diye sorar. Kendisine, bir kadının, bindiği hayvana lânet okuduğu haber verilince: "Üzerindekileri alıp hayvanı salıverin, zîra artık o lânetlenmiştir, mel'ûndur" diyerek hayvanın kullanılmamasını emreder ve öyle yapılır.

 

Rivâyetlerde horoz ve hattâ pire gibi hayvanlara bile lânet okumanın yasaklandığı görülünce bunun genel bir yasak olduğu anlaşılır.

 

Hz. Peygamber'in Hayatında Hayvan: Hayvan-insan münâsebetine yukarıda belirtildiği şekilde son derece önem veren Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şahsî hayatında, her gün mübâşeret hâlinde bulunduğu bir kısım hayvanlar mevcuttur. Konumuzun bütünlüğü açısından kısaca bunlardan da bahsedelim:

 

Ebû Kebşeti'l-Enmârî, Rasûlullah (s.a.s.)'ın turunç ve kızıl güvercini seyretmeyi sevdiğini haber verir. At da çok sevdiği hayvanlar arasındadır. Atın fazîletleri ve at beslemenin önemi, atın cinsleri vs. üzerine pek çok hadis îrad etmiştir. At ve deveyi elleriyle okşadığı, özellikle atın alnından ve sağrısından okşanmasını emrettiği rivâyetlerde gelmiştir.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.) attan başka binek olarak çeşitli develeri de kullanmıştır. Yirmi kadar da sağmal devesi, pek çok davarı -ki bunlardan yedi adedi keçidir- vardır. Rivâyetlerden, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in özellikle koyun, keçi cinsinden küçük hayvanlarla daha çok haşir-neşir olduğu, bunların, ekmek yaptığı sırada uyuklayan Hz. Âişe (r. anhâ)'nin hamurundan yiyecek kadar içerilere girme serbestisine sahip oldukları anlaşılmaktadır.

 

Ümmü Seleme'den gelen bir rivâyetten Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu evcillerle yakından ilgilendiğini anlıyoruz: Bunlardan biri gıyâbında, öldüğü vakit, onu göremez olunca "Ne oldu?" diye sormuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) cennet hayvanlarından olduğunu belirttiği keçiyi bereket olarak adlandırmıştır. Bir kimseye: "Evinizde kaç tane bereket var?" diye sorar ve bununla keçiyi kasteder. Diğer bâzı rivâyetlerde koyuna da bereket dediğine şâhit olmaktayız: "Sahibi için koyun berekettir, deve de izzettir. Ata gelince, hayır onun alnına bağlanmıştır." Ümmü Hâni'ye, "Koyun besleyin, zira onda bereket vardır" demiştir.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in evindeki hayvanlardan biri de “evin bir unsuru (min metâ'i'l-beyt)” ve hattâ “âilenin bir ferdi (min ehli'l-beyt)” olarak vasıflandırdığı kedidir. Abdest almak için hazırlandığı sırada, kedinin abdest suyundan içmekte olduğunu görünce, o içinceye kadar bekler, daha sonra abdestini alır. Orada bulunanlardan biri: "Yâ Rasûlallah, su necis olmadı mı?" diye sorunca: "Hayır, kedi âile efrâdından biridir, hiçbir şeyi kirletmez" cevâbını verir.

 

Yalnızlıktan şikâyet edenlere bir çift güvercin edinmelerini tavsiye edecek kadar insan hayatında hayvana önem veren sünnetin telkîn ve tesirleriyle "kedi, güvercin ve horozdan hâlî olan evin mâmur olmayacağı", "beyaz horozun namaz vakitlerini, gayret, şecâat, cömertlik ve kesret-i cimâı öğretmek gibi beş özelliği bulunduğu" şeklinde hayvanlarla ilgili çeşitli kabuller ahlâk kitaplarımıza girmiştir.

 

Av Sınırlanması: İslâm dini, gerek Kur'ân ve gerekse hadiste gelen nasslarla kara ve deniz avcılığını meşru ve helâl kılmıştır. Bu konunun ayrıntılarını açıklayan hadisler çoktur ve bütün hadis kitaplarında Kitâbu's-Sayd adıyla müstakil bir bölüm teşkil eder. Şüphesiz, burada bu konunun ayrıntılarına girecek değiliz. Ancak bir husus, üzerinde durduğumuz konuyu ilgilendirmektedir. Şöyle ki: Avcılık esasta helâl olmakla beraber, Hz. Peygamber (s.a.s.) sırf eğlence ve zevk için yapılanları hoş görmemiştir. Şöyle buyurur: "Kim av peşine düşerse gâfil olur."

 

İslâm âlimleri, bu hadisi açıklarken, farklı ifâdeler kullansalar da, eğlence maksadıyla yapılan avcılığın kerâhetinde ittifak ederler. Meselâ, Sindî, avcıda av sevgisinin kalpte galebe çalarak başka hususlarda avcıyı gaflete atacağını söyler. Aliyyü'l-Kârî, avcının tâat, ibâdet, cemaat ve cumaya iştirakten gaflet edeceğini belirttikten sonra, yüce duyguları kaybederek kalbin katılaşacağına dikkat çeker: "Avcı hayvanları öldürmede vahşi ve yartıcı hayvanlara benzediği için, zamanla şefkat ve merhamet duygularından uzaklaşır" der.

 

Bâzı âlimlerimiz bu kerâhetin, ihtiyaç değil de eğlence için yapılan avcılığa yönelik olduğunu daha açık şekilde ifâde ederler: "Kim zevk ve eğlence için avcılığı âdet haline getirirse, gâfil olur. Zîra zevk ve eğlence ölmüş kalpten hâsıl olur. Fakat kim de gıdasını temin için avlanırsa, bu câizdir, zîra ashâbdan bir kısmı avlanmıştır."

 

Ağaç ve hayvan yönüyle tabiî/doğal dengenin bozulup, çevrenin her iki yönden de tahrip edilmesinde büyük rol oynamış bulunan avcılığın disipline edilmesinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu çeşit tavsiyelerinden istifâde yoluna gidilmelidir.

 

Çocuk Terbiyesi ve Hayvan: Çocukların normal bir gelişim göstererek dengeli bir şahsiyete kavuşmasında, sosyal hayatın bütün unsurları ile tam bir uyum içerisinde yetişmelerinin gerektiği mâlumdur. Çocuğun normal gelişiminde önem taşıyan bir diğer ilişki halkası da hayvanlarla olanıdır. Zîra onlarsız beşerî hayat mümkün değildir. Hayvanlar çocukları belli bir ölçüde eğlendirip meşgûl etmekten başka, hayatları boyunca işlerine yarayacak olan sevgi, şefkat gibi bazı rûhî erdemlerini kazanma ve geliştirmelerinde de onlara yardımcı olmaktadırlar. Hayvanlara iyi muâmele yapmaya, onları sevmeye alıştırılan çocuklar, bu hislerinin gelişmesinde ilk temrinlerini/antrenmanlarını onlarla yapmış olmaktadırlar. Nitekim hayvanlara kötü muâmele yapan çocukların bu davranıştan şiddetle yasaklandıkları rivâyetler de gelmiştir.

 

Çocukların hayatlarında hayvana yer verilmesi, onların hayvanla temâs imkânlarının sağlanması gerektiğine işâret eden bazı hadis rivâyetleri de gelmiştir. Her şeyden önce bizzat Hz. Peygamber'in çocukluğunda, Medîne'de Benû Adiyy İbni'n-Neccâr kabîlesinde, dayılarının yanındaki ikameti sırasında, diğer çocuklarla birlikte kuş uçurttuğu bildirilmektedir.

 

Enes'ten gelen bir rivâyetten, Enes'in küçük kardeşinin bir kuşu olduğunu, Rasûlullah (s.a.s.)'ın, mezkûr kuş öldüğü için üzgün bulduğu çocuğu teselli etmek maksadıyla özel bir ilgi gösterdiğini ve bu meyânda: "Kuşun ne oldu?" diye sorduğunu öğreniyoruz. Bir başka rivâyet ise, Hz. Peygamber'in torunları Hasan (veya Hüseyin)'in bir köpek yavrusuna sahip olduğunu, bunun bir gün Hz. Peygamber'in odasına, karyolanın altına kadar girmiş bulunduğunu ve hattâ orada öldüğünü haber vermektedir.

 

Âlimler yukarıda verdiğimiz Enes rivâyetine dayanarak çocukların kuşla oynamalarını, kuşun bâzı şartlara riâyet kaydıyla kafese konmasını, çocuklara oynamaları için velîlerinin bunlardan te'min etmelerini tecviz etmişlerdir. Kezâ, yavru ve yumurta elde etmek, yalnızlıkta ünsiyet temin etmek, mektup taşıtmak vs. gibi başka meşrû maksatlarla da güvercin beslemenin câiz olduğu belirtilmiştir. (1)

 

 

 

Kur’ân-ı Kerim’de Hayvanlar ve Hayvanlardaki İbretler
 

Hayvan Cinsleri Konusuyla İlgili Âyet-i Kerîmeler:

Tüm hayvanları kapsayan genel bir ifâde olan ve hayvanlar anlamında kullanılan dâbbe ve çoğulu devâbb kelimeleri (toplam 18 yerde),

Deve, sığır, koyun cinsi anlamındaki “en’âm” kelimesi 32 yerde,

Sığır (inek) anlamına gelen “bakar”, “bakara” ve çoğulu “bakarât” kelimeleri, (toplam 9 yerde),

Deve anlamına gelen “cemel” 1 ve çoğulu “cimâle” 1 yerde; Deve veya sığır cinsinden olup, Mekke’ye hedy olarak gönderilen kurbanlık hayvan anlamındaki “bedene” kelimesinin çoğulu olan “budn” kelimesi 1 yerde; Eşek, yük taşıyan hayvanlar ve beş yaşına basmış deve anlamındaki “beîr” kelimesi “yük hayvanı” anlamında 2 yerde; Deve anlamında “dâmir” 1 yerde; Gebe develer anlamında “ışâr” 1 yerde; Deve anlamında “ibil” kelimesi, 2 yerde; Deve anlamında “nâka” 7 yerde, (değişik kelimelerle deve toplam 16 yerde),

At Anlamındaki “hayl” kelimesi 5 yerde, “âdiyât” kelimesi 1 yerde, “ciyâd” kelimesi 1 yerde (değişik kelimelerle at toplam 7 yerde)

Koyun anlamında “da’n” kelimesi 1 yerde, koyun anlamında “ğanem” kelimesi 3 yerde, koyun anlamında “na’ce” 4 yerde (değişik kelimelerle koyun toplam 8 yerde),

Kuş anlamında “tayr-tâir” toplam 20 yerde,

Sivrisinek anlamına gelen “beûd(a): 1 yerde,

Katırlar anlamına gelen “biğâl” kelimesi 1 yerde,

Örümcek anlamında ankebût kelimesi 2 yerde,

Çekirge anlamındaki “cerâd” kelimesi 2 yerde,

Ağaç kurdu anlamındaki “dâbbetu’l-arz” 1 yerde,

Kurbağalar anlamındaki “dafâdi’ ” kelimesi 1 yerde,

Kuş sürüsü anlamındaki “tayran ebâbîl” 1 yerde,

Fil anlamındaki “fîl” kelimesi 1 yerde,

Karga anlamındaki “ğurâb” kelimesi 2 yerde,

Eşek anlamında “hımâr” 2 yerde, “hamîr” 2 yerde, “humur” 1 yerde, (değişik kelimelerle eşek toplam 5 yerde),

Domuz anlamında hınzîr kelimesi 4 yerde, bunun çoğulu “hanâzîr” 1 yerde (domuz toplam 5 yerde),

Bir kuş adı olan “hüdhüd” 1 yerde,

Arslan anlamında “kasvera” 1 yerde,

Köpek anlamında “kelb” kelimesi 5 yerde,

Maymun anlamında “kırade” 3 yerde,

Haşerat anlamında kummel kelimesi 1 yerde,

Keçi anlamında “ma’z” 1 yerde,

Arı anlamında “nahl” 1 yerde,

Karınca anlamında “neml” 3 yerde,

Bıldırcın anlamında “selvâ” 3 yerde,

Balık anlamında “hût” 4 yerde, balık anlamında “hîtân” 1 yerde, balık anlamında “nûn” 1 yerde (değişik kelimelerle balık toplam 6 yerde),

Yılan anlamında “sü’bân” 2 yerde, yılan anlamında “hayye” 1 yerde, (yılan toplam 3 yerde),

Kurt anlamında “zi’b” kelimesi 3 yerde,

Kara sinek anlamında “zübâb” kelimesi 2 yerde zikredilir.

 

Bunun yanında; 2/Sûre-i Bakara, 6/Sûre-i En’âm, 16/Sûre-i Nahl, 27/Sûre-i Neml, 29/Sûre-i Ankebût, 100/Sûre-i Âdiyât, 105/Sûre-i Fîl gibi sûreler de isimlerini o sûrede zikri geçen bu hayvanlardan alır.

 

 

“ … Şüphesiz yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok deliller vardır.” (2/Bakara, 164)

 

“Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara ‘süslü ve çekici' kılındı. Bunlar dünya hayatının metâıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır.” (3/Âl-i İmrân, 14)

 

“Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi ümmetlerdir/topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler.” (6/En’âm, 38)

 

“Hayvanlardan yük taşıyanı ve tüyünden döşek yapılanları yaratan O'dur. Allah'ın size verdiği rızıktan yiyin, şeytanın ardına düşmeyin; şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.” (6/En’âm, 142)

 

“Andolsun, Biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gâfiller onlardır.” (7/A’râf, 179)

 

“Allah katında, yürüyen canlıların (hayvanların) en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler.” (8/Enfâl, 55)

 

“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz'da) dır.” (11/6)

 

“Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz. Sizin için onlardan ayrıca akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken, bir güzellik vardır. Bu hayvanlar sizin ağırlıklarınızı, ancak, canlara eziyet ederek varabileceğiniz bir memlekete taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir. Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve süslenmeniz için (yarattı). Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nice (ulaşım araçları) yaratır/yaratmaktadır.” (16/Nahl, 5-8)

 

“İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) onun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.” (16/Nahl, 14)

 

“Şüphesiz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz. Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki, hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır. Rabbin bal arısına vahyetti: ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına git.’ Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar. Onda insanlar için bir şifâ vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.” (16/Nahl, 66-69)

 

“Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı ve sizin için davar derilerinden gerek göç gününüzde, gerekse konaklama gününüzde, kolayca taşıyacağınız evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (faydalanacağınız) bir ev eşyası ve bir ticaret malı meydana getirdi.” (16/Nahl, 80)

 

“Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” (22/Hacc, 18)

 

“Durum böyle. Her kim, Allah'ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Haram olduğu) size okunanların dışında kalan hayvanlar size helâl kılındı. O halde, pislikten, putlardan sakının; yalan sözden sakının.” (22/Hacc, 30)

 

“Biz, büyük baş hayvanları da sizin için Allah'ın (dininin) işaretlerinden (kurban) kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şu halde onlar, ayakları üzerine dururken üzerlerine Allah'ın ismini anınız (ve kurban ediniz). Yan üstü yere düştüklerinde ise, artık (canı çıktığında) onlardan hem kendiniz yiyin, hem de ihtiyacını gizleyen-gizlemeyen fakirlere yedirin. İşte bu hayvanları biz, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.” (22/Hacc, 36)

 

“Hayvanlarda sizin için elbette ibretler vardır. Onların karınlarındakinden (sütlerinden) size içiririz. Onlarda sizin için birçok faydalar daha vardır; etlerinden de yersiniz. Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.” (23/Mü’minûn, 21-22)

 

“Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” (24/Nûr, 45)

 

“O söz başlarına geldiği (kıyâmet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dâbbe (mahlûk) çıkarırız da, bu onlara insanların âyetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.” (27/Neml, 82)

 

“İki deniz birbirine eşit olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu keser, içilmesi kolaydır. Şu da tuzludur, acıdır (boğazı yakar). Hepsinden de taze et (balık) yersiniz ve giyeceğiniz süs eşyası çıkarırsınız. Allah'ın lütfundan (nasibinizi) arayıp da şükretmeniz için gemilerin, denizi yarıp gittiğini görürsün.” (35/Fâtır, 12)

 

“İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.” (35/Fâtır, 28)

 

“Görmüyorlar mı ki, Biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır. Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını besin olarak yerler. Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar ve içilecek sütler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?” (36/Yâsin, 71-73)

 

“Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağı ile toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu. Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı. Onları (atları) bana geri getirin" (dedi). Sonra (onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.” (38/Sâd, 31-33)

 

“Allah sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yarattı, sonra ondan da eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz çift (erkeği ve dişisiyle deve, sığır, koyun ve keçi) meydana getirdi… (39/Zümer, 6)

 

“Allah, kimine binesiniz, kimini yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır. Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır. Gönüllerinizdeki bir arzuya, onlara binerek ulaşırsınız. Onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.” (40/Mü’min, 79-80)

 

“Bütün çiftleri O yaratmıştır. Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti. Ki, böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince, Rabbinizin ni'metini anarak: Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik, diyesiniz.” (43/Zuhruf, 12-13)

 

“Andolsun harıl harıl koşanlara, (Nallarıyla) çakarak kıvılcım saçanlara, (Arısızın) sabah baskını yapanlara, Orada tozu dumana katanlara…” (101/Âdiyât, 1-4)

 

 

“Görmediler mi ellerimizin yaptıklarından kendilerine nice hayvanlar yarattık da kendileri onlara mâlik olmaktadırlar. Onları kendilerine boyun eğdirdik, işte binekleri onlardandır ve onlardan yiyorlar. Kendileri için onlarda daha birçok faydalar ve içecekler var. Hâlâ şük­retmiyorlar mı?” (36/Yâsîn, 71-73). Bu âyetlerde insanların yararı için Allah'ın, küçük ve büyük baş hayvanları yaratıp insanlara boyun eğdirdiği; insanların, onlardan kimini binek olarak kullandıklarını, kiminin etinden, sütünden yararlandıkları ve daha birçok yarar sağladıkları; Allah'a şükretmeleri gerekirken bunu yapmayıp Al­lah'tan başka ilâhlara tapmakla Allah'a karşı nankörlük ettikleri bildiriliyor ve bu akılsız davranışları, inkâr tarzında bir soru ile kınanıyor.

 

“Allah'tır ki kimine binmeniz, kiminden yemeniz için size hayvanları var etti. Onlarda sizin için (sütleri, derileri, tüyleri gibi daha birçok) faydalar var. Onların üstünde gönüllerinizdeki arzuya erersiniz (dilediğiniz yere gidersiniz); onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.” (40/Mü'min, 79-80). Allah'ın, kullarına olan ni'metlerini anımsatan bu âyetlerde Allah'ın, hayvanları insanların hizmetine verdiği; insanların, bu hayvanlardan kimini binek olarak kullandıkları, kiminin de etinden, sütünden yararlandıkları belirtilir. Bunların hepsi Allah'ın, insanlara lütfu olduğuna göre insanların da, kendilerine bu lütuflarda bulunan Allah'a şükretmeleri gerekir.

 

“O ki bütün çiftleri yarattı ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti. Ki onların sırtına binesiniz, sonra onlara bindiğiniz zaman Rabbinizin nimetini anasınız ve (şöyle) diyesiniz: ‘Bunu bizim hizmetimize veren (Allah)ın şânı yücedir, yoksa biz bunu (hizmetimize) yanaştırmazdık.” (43/Zuhruf, 12-13). Bu âyetlerde de Allah'ın, bütün çiftleri yarattığı; insanların sırtına binip taşındıkları gemileri ve hayvanları var ettiği; bunlara binerken insanların da bunları kendilerinin hizmetine veren Allah'ın şanını kutsa­maları gerektiği anlatılmaktadır.

 

43/Zuhruf, 12'nci âyette Allah'ın, bütün çiftleri yarattığı belirtiliyor ki bundan Allah'ın zâtından başka bütün varlıkların çift olduğu anlaşılır. Gerçekten evrende her şey çift çifttir. Yer, gök; alt, üst; sağ, sol; ön, arka; geçmiş, gelecek; yaz, kış; atomun elektronu, protonu; elektriğin negatifi, pozitifi; bitkilerin, hayvanların erkeği, dişisi vardır. Bu ifâde de Kur'ân'ın bilimsel mûcizelerinden biridir. Allah insanlara binecekleri gemileri ve hayvanları yaratmıştır. Korkunç deniz insanlara itaat edip gemileri başının üstünde taşımaktadır. İnsanlardan güçlü hayvanlar, insanlara hizmet ve itaat edip onları sırtlarında taşır. İnsanlara bu ni'metleri veren Allah'tır. Öyle ise Allah'ın lütfuyla gemilere ve hayvanlara bindikleri zaman bu nimetlerin, sadece Allah tarafından kendilerine verildiğini anmaları ve Allah'ı tesbih etmeleri: “Sübhânellezî sahhara lenâ hâzâ ve mâ künnâ lehû mukrinîn; Bunu bizim hizmetimize veren Allah'ın şânı yücedir. O bunu bize boyun eğdirmeseydi biz bunu hizmetimize yanaştıramazdık" demeleri gerekir.

 

İnsan gemi ile veya hayvan sırtında bir yerden bir yere gider. Ayetin sonunda: "Biz Rabbimize döneceğiz " cümlesiyle insanın ebedî seyahatine de işaret edilmektedir. Ruh, şu beden bineği üzerinde Rabbine seyahat etmektedir. Asıl yolculuk da Allah'a olan seyahattir.

 

“Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için ısınma(nızı sağlayan şeyler) ve daha birçok yararlar vardır. Ve onlardan kimini de yersiniz. Ve akşamleyin mer'adan getirdiğiniz,, sabahleyin mer'aya götürdüğünüz za­man onlarda sizin için bir güzellik de vardır. (Onların gidiş gelişleri size ayrı bir güzellik ve zevk verir). Ağırlıklarınızı öyle (uzak) şehirlere taşırlar ki, (onlar olmasa) canlar(ınız), büyük zahmetler çekmeden oraya varamazdanız). Doğrusu Rabbiniz, çok şefkatli, çok merhametlidir. Binmeniz ve süs için atlan, katırları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyler yaratmaktadır.” (16/Nahl, 5-8). Bu âyetlerde de, Allah'ın, insanlara lütufları arasında, yünlerinden giysiler ve çadırlar yaparak soğuktan korundukları; etlerinden, sütlerinden yararlandıkları ve daha birçok faydalar sağladıkları; otlağa gidip gelirken insanların hoşuna giden güzel bir görünüm sergileyen, insanların kendile­rini ve yüklerini uzak yerlere taşıyan hayvanlar yarattığı belirtilmektedir.

 

Son âyetin sonundaki süreklilik bildiren “yahluku (yaratmaktadır)” ifâdesinden, Allah'ın yaratmasının her zaman devam ettiği, her an yeni yeni canlılar yarattığı anlaşılmaktadır. Denizde ve karada irili ufaklı nice hayvanların yaratıldığı; haşerelerin, tek hücreli mikropların nasıl sür'atle üredikleri düşünülürse âyetin anlamı daha iyi kavranır.

 

Müfessirlere göre insanların, tüylerinden, sütlerinden yararlandık­ları; etlerini yedikleri hayvanlar: Deve, sığır, koyun ve keçidir. Yüce Allah, bunların etlerinden yararlanıldığını belirttiğinden etleri yenilir. Fakat sekizinci âyette zikredilen at, katır ve eşekleri binmek ve süs için yarattığını buyuruyor. Bunların etlerinden yararlanılacağını söylemiyor. Demek ki birinciler yararlanmak, ikinciler binmek ve süs içindir. Bundan dolayı bazı fakîhler bu âyetten at, katır ve eşek etinin haram olduğu anlamını çıkarmışlardır. Ebû Hanîfe ve Mâlik de bunlardandır. Taberî'nin rivâyetine göre bu görüş, İbn Abbâs'a dayanır: "Allah, 'Hayvanları da yarattı, onlarda sizin için ısınma ve daha birçok yararlar vardır ve onlardan kimini de yersiniz.' buyuruyor. Bu hayvanlar yemek içindir. 'At, katır ve eşek de yarattı ki binesiniz' buyurmuştur. Bu hayvanlar da binmek içindir." (Câmi'u'l-Beyân, 14/82)

 

Tabii bu, İbn Abbâs'm kendi anlayışı olabilir. Âyette atın, katırın, eşeğin etinin yenilemeyeceğine dair bir hüküm yoktur. Âyet bir vâkı'ayı dile getiriyor: İnsanlar, at, katır ve eşeği binmek ve süs için kullanırlardı. Bunları bir evin şânı, şerefi kabul ederlerdi. İşte âyette bindikleri, evlerinin süsü saydıkları bu hayvanları kendilerine Allah'ın verdiği belirtiliyor. Âyetin amacı helâl-haram belirtmek değildir. Taberî de âyette, bu hayvanların etlerinin haram olduğuna dair bir işaret bulunmadığını, el-Esved'in, at eti yediğini, evcil eşek ile katır etinin bu âyetle değil, peygamberin beyanıyla haram olduğunu söylüyor (Câmi'u'l-Beyân, 14/84)

 

Gerçekten bu hayvanların etleri haram olsaydı, konu ile ilgili olan ve muhtelif zamanlarda inmiş bulunan âyetlerde belirtilirdi. Kur'ân'da haram olan etlerin dört çeşit olduğu, birkaç kez yinelenmiştir. Bunlar: Ölü eti, akmış kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilen hayvanların etidir.

 

“Allah her canlıyı sudan yarattı: Onlardan kimi karnı üzerinde sürünerek yürür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi de dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü O, her şeyi yapabilendir.” (24/Nûr, 45). Bu âyette Allah’ın, yeryüzünde deprenen, debelenen her canlıyı sudan yarattığına, sudan yaratılan bu canlılardan kiminin karnı üzerinde süründüğüne, kiminin iki, kiminin dört ayak üzerinde yürüdüğüne dikkat çekiliyor ve Allah'ın, her şeyi yapabilecek güçte olduğu vurgulanıyor.

 

Hayvanların hepsinin bünyesinde su vardır. Daha önceki âyetlerde, bulutların oluşumu ve onlardan yağmurun nasıl yağdırıldığı anlatıldıktan sonra, burada hayvanların da sudan yaratıldığı; böylece suyun, gerek bitkilerin, gerek hayvanların en önemli hayat kaynağı olduğu belirtiliyor. Her canlının yaşamı suya bağlıdır ve hayatın temel kaynağı sudur. Canlıların çoğu nutfeden yaratılır. Hepsi demiyoruz, çünkü bölünme ile üreyen canlılar da vardır. Gerek sperm ve yumurta ile, gerek bölünme ile üreyen canlıların hepsinin temel elemanı sudur.

 

Karnı üzerinde yürüyen hayvanlar, tek hücrelilerden sürüngenlere kadar bütün canlıları kapsar. İki ayaklı, dört ayaklı hayvanlar yanında çok ayaklı hayvanlar da vardır. Âyette insanların en çok karşılaştıkları hayvanlara işaret edilmiştir. Çünkü insanlar, bilip gördükleri, tanıdıkları şeylerden ibret alırlar. Bu hayvanların anılması, Allah'ın yaratma gücüne dikkatlerini çekmek içindir.

 

Bu âyette hemen bütün hayvanlara genel bir işaret yapılmıştır. Fakat çeşitli sûrelerde insanların en çok karşılaştıkları hayvan türleri anılmış ve bunların yaratılıp yönetilmesinde Allah'ın kudreti vurgulanmıştır. Kur'ân'dan feyiz ve ilham alan İslâm bilginleri, bilimin çeşitli alanlarında olduğu gibi hayvanlar dalında da eserler yazmışlardır. Bunlar arasında Kazvînî'nin Acâibu'l-Mahlûkat'ı ve Demîrî'nin Hayâtu'1-Hayevân'ı çok ünlüdür.

 

 

 

 

Kur’an’da Dikkatimize Sunulan Bazı Hayvanlar

 

Sivrisinek

Be'ûd: Sivrisinek demektir. Kuran'da Allah sık sık insanları, doğayı incelemeye ve burada yaratılmış olan "âyetler"i görmeye çağırır. Çünkü evrendeki canlı-cansız tüm varlıklar, "yaratılmış" olduklarını gösteren işaretlerle doludur ve kendilerini "yaratan"ın/"yapan"ın güç, bilgi ve sanatını göstermek için vardırlar. İnsan, aklını kullanarak bu işaretleri görmek ve Allah’ı tanımakla sorumludur.

 

Tüm canlılar böyleyken, bir de Allah'ın özel olarak dikkat çektiği bazı canlılar vardır. Sivrisinek, bunlardan biridir. Kur’an’da sivrisinekten  şöyle bahsedilir: “Şüphesiz Allah, bir (dişi) sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu  bilirler; inkâr edenler ise, ‘Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?’ derler. (Oysa Allah,) Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidâyete erdirir. Ancak O, fasıklardan başkasını saptırmaz.” (2/Bakara, 26)

 

Âyete göre değersiz ve sıradan bir canlı gibi görülen sivrisinek bile aslında Allah'ın âyetlerini taşıması bakımından dikkat edilmesi, incelenmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir hayvandır. İşte bu nedenle de Allah "sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez."

 

İnsanların hakîr gördüğü sivrisinek, aslında yaratılış itibarıyla çok inceliklere, hikmetlere sahiptir. Onun için sivrisineğin mesel olarak anla­tılması, küçümsenmemelidir. Bunun anlatılmasıyla insan, o hayvancıktaki İlâhî kudreti düşünmeğe sevk edilmektedir. Sivrisineğin, göründüğünün çok üstündeki hassas yaratılışı ve işlevi üzerinde kısa açıklama yapalım:

 

Sivrisineklerle ilgili olarak genelde bilinen, onların kan emici yaratıklar oldukları ve kanla beslendikleridir. Oysa bu pek de doğru bir bilgi değildir. Çünkü sivrisineklerin tamamı değil sadece dişileri kan emer. Ayrıca dişilerin kan emme sebepleri beslenme ihtiyaçları değildir. Hem dişiler hem de erkeklerin besinleri çiçek özleridir. Dişilerin, erkeklerden farklı olarak kan emmelerinin tek nedeni, taşıdıkları yumurtaların olgunlaşmak için kanda bulunan proteinlere ihtiyaç duymalarıdır. Başka bir deyişle dişi sivrisinek sadece türünün devamını sağlamak için kan emer.

 

Sivrisineklerin diğer özelliklerine geçmeden önce bir noktanın sürekli hatırda tutulmasında fayda vardır. Allah’ın âyette dikkat çektiği bu canlıdaki kusursuz tasarım, şuurlu ve bilinçli davranışlar incelendiğinde sivrisineklerin tesadüfen oluşamayacakları gerçeği açıkça görülmektedir. Sivrisinekler de yeryüzündeki bütün canlılar gibi Allah tarafından yaratılmışlardır.

 

Sivrisineğin en olağanüstü ve hayranlık uyandırıcı özelliklerinden bir tanesi de gelişim sürecidir. Bir canlının küçük bir kurttan, çeşitli değişiklikler geçirerek sivrisineğe dönüşümünün kısa öyküsü şöyledir:

 

Kanla beslenen ve olgunlaşan sivrisinek yumurtaları, yaz ya da sonbahar aylarında, nemli yaprakların üzerine veya kurumuş gölcüklere dişi sivrisinek tarafından bırakılırlar. Anne sivrisinek ilk önce karnının altındaki hassas alıcılar yardımıyla, zeminde yumurtalar için uygun koşullar arar. Gereken özelliklere sahip bir yer bulduğunda yumurtlamaya başlar. Uzunlukları 1 milimetreyi dahi bulmayan yumurtalar tek tek ya da gruplar halinde olmak üzere sırayla dizilirler. Bazı türler ise yumurtalarını bir sal oluştururcasına birbirine yapışmış şekilde bırakırlar. Bu yumurta gruplarının bazılarında 300 kadar yumurta bulunur.

 

Anne sivrisineğin özenle yerleştirdiği beyaz renkli yumurtalar hemen koyulaşmaya başlar ve bir-iki saat içinde de tamamen simsiyah hale gelirler. Bu koyu renk, böceklerin ve kuşların kendilerini fark etmelerini engellediğinden yumurtalar için önemli bir koruma sağlar. Yumurtalardan başka bazı larvalar da bulundukları mekana göre renk değişimine uğrarlar ve bu sayede korunurlar.

 

 Çeşitli etkenlerden faydalanarak renk değiştirmek oldukça karmaşık kimyasal işlemlerin sonucunda gerçekleşir. Elbette ki sivrisineklerin değişik evrelerindeki renk değişimlerinden ne yumurtaların, ne larvaların, ne de anne sivrisineğin haberi yoktur. Bu canlıların böyle bir sistemi kendilerinin oluşturması ya da bu sistemin tesadüfen ortaya çıkmış olması da söz konusu değildir. Sivrisinekler ilk ortaya çıktıkları andan itibaren bu sistemlerle birlikte yaratılmışlardır.

 

Yumurtadan Çıkış: Kuluçka dönemi tamamlandığında kurtçuklar hemen hemen aynı zamanda yumurtadan çıkmaya başlarlar. Aralıksız bir şekilde beslenen kurtçuklar süratle büyürler. Kısa bir zamanda derileri daha fazla büyümelerini engelleyecek kadar gerginleşir. Bu ilk deri değişimi zamanının geldiğinin bir göstergesidir. Bu evrede, oldukça sert ve gevrek olan deri kolayca kırılır. Sivrisinek kurtçuğu, gelişimini tamamlayıncaya kadar iki kez daha deri değiştirecektir.

 

Kurtçukların beslenmesi için tasarlanmış olan yöntem oldukça ilginçtir. Kurtçuklar, tüylerden oluşan yelpaze biçimindeki iki uzantıyla su içinde küçük girdaplar oluşturarak, bakteri ve diğer mikroorganizmaların ağızlarına doğru akmalarını sağlarlar. Su içinde başaşağı duran kurtçukların solunumu ise dalgıçların kullandığı "şnorkel" benzeri bir hava hortumuyla sağlanır. Vücutlarında salgılanan yapışkan bir salgı da suyun hava aldıkları deliklerden içeri kaçmasını engeller. Görüldüğü gibi bu canlı, birçok hassas dengenin birarada işlemesi sayesinde yaşamını sürdürmektedir. Hava hortumu olmasa sivrisinek kurtçuğu yaşayamayacak, yapışkan salgı olmasa hortum suyla dolacaktır. Bu iki sistemin birbirinden farklı zamanlarda oluşması sivrisineğin bu evrede ölmesi demektir. Bu da sivrisineğin bütün sistemleriyle eksiksiz ortaya çıktığını yani yaratıldığını kanıtlar.

 

Kurtçuklar bir kez daha deri değiştirmişlerdir. Son deri değiştirme diğerlerinden oldukça farklıdır. Bu evrede kurtçuklar gerçek bir sivrisinek olmak için son aşama olan "pupa" dönemine girmişlerdir. İçinde bulundukları kılıf iyice gerginleşmiştir.  Bu da pupanın artık bu kılıftan kurtulma zamanının geldiğini gösterir. Kılıfın içinden öylesine farklı bir canlı çıkar ki, bunların aynı canlının farklı gelişim evreleri olduğuna inanmak gerçekten zordur. Görüldüğü gibi bu değişim, ne kurtçuğun, ne dişi sivrisineğin tasarlayamayacağı kadar karmaşık ve hassas bir işlemdir...

 

Bu son değişim sırasında bir boru aracılığıyla suyun üstüne uzanmış olan solunum delikleri kapanacağından, hayvan havasız kalma tehlikesiyle yüz yüze gelir. Ama yeni çıkan canlının solunumu artık bu kanaldan değil, baş tarafında beliren iki boru aracılığıyla yapılacaktır. Bu yüzden kılıf değiştirmeye başlamadan önce bunlar su yüzüne çıkar. Pupa kozasının içindeki sivrisinek artık iyice gelişmiş tir.  Bir anten biçimindeki duyargaları, hortumları, ayakları, göğsü, kanatları, karnı ve başının büyük bölümünü kaplayan gözleri ile sivrisinek artık uçmaya hazırdır.

 

Pupanın kozası baş taraftan yırtılır. Bu aşamada en büyük tehlike kozanın içine su girmesidir. Ancak yırtılan kozanın baş tarafı, sineğin kafasının su ile temasını engelleyecek yapıda özel bir yapışkan sıvıyla kaplanmıştır. Bu an çok önemlidir; en ufak bir rüzgar bile suya düşüp ölmesine yol açacağı için sivrisinek suya sadece ayakları değerek çıkmak zorundadır. Bunu başarır.

 

Acaba ilk sivrisinek böyle bir dönüşümü geçirecek "yeteneğe" nasıl ulaşmıştır? Bir kurtçuk, kendi kendine, üç kez deri değiştirip bir sivrisineğe dönüşmeye "karar" mı vermiştir? Elbette hayır, açıktır ki, Allah'ın örnek verdiği bu canlı özel olarak bu şekilde yaratılmıştır. Sivrisineğin "kan emme" tekniği ise akıllara durgunluk verecek kadar detaylı yapıların birlikte işlemesiyle oluşan kompleks bir sisteme bağlıdır. Hedef üzerine konan sivrisinek, hortumundaki dudakçıklar aracılığıyla önce bir nokta seçer. Sivrisineğin bir şırıngaya benzeyen iğnesi özel bir kılıfla korunmuştur. Kan emme işlemi sırasında işte bu kılıf iğneden sıyrılır.

 

Deri, sanıldığı gibi iğnenin basınçla deriye batırılması yöntemiyle delinmez. Buradaki asıl görev, bıçak keskinliğindeki üst çene ve üzerinde geriye doğru eğimli dişlerin bulunduğu alt çeneye düşmektedir. Alt çene testere gibi ileri-geri hareket eder ve deri üst çenenin yardımıyla adeta kesilir. Açılan yarıktan içeri sokulan iğne kan damarına ulaşınca delme işlemine son verilir. Sivrisinek artık kan emmeye başlayacaktır.

 

Ancak bilindiği gibi insan vücudu, damarlardaki en ufak bir zedelenme karşısında kanı anında pıhtılaştırarak, o bölgedeki kan akışını durduran bir enzime sahiptir. Aslında bu enzimin sivrisinek için büyük bir problem oluşturması gerekmektedir. Çünkü sineğin açtığı deliğe de vücut anında tepki gösterecek, o noktadaki kan hemen pıhtılaşmaya başlayacak ve yara onarılacaktır. Tabii ki bu da sivrisineğin hiç kan emememesi demektir.

 

Ama sivrisinek için bu sorun tamamen ortadan kaldırılmıştır. Sivrisinek kan emmeye başlamadan önce, vücudunda salgıladığı özel bir sıvıyı soktuğu canlının damarında açtığı deliğin içine bırakmaktadır. Bu sıvı, kandaki pıhtılaşmayı sağlayan enzimi etkisiz hale getirir. Böylece, pıhtılaşma sorunu olmadan, sivrisinek besinine ulaşabilir. Sivrisineğin soktuğu yerde oluşan kaşıntı ve şişmeye neden olan da  işte bu pıhtılaşmayı engelleyici sıvıdır.

 

Bu, kuşkusuz olağanüstü bir işlemdir ve karşımıza şu soruları çıkarır:

1) Sivrisinek, insan vücudunda bu tür bir pıhtılaştırıcı enzim olduğunu nereden bilmektedir?

2) Bu enzime karşı kendi vücudunda bir salgı geliştirmesi için, enzimin içeriğini (kimyasını) bilmek zorundadır. Bu nasıl olabilir?

3) Böyle bir bilgiye ulaşsa(!) bile, nasıl olup da kendi vücudunda böyle bir salgı üretip, bunu iğnesine aktaracak "teknik donanım"ı oluşturabilir?

 

Aslında bütün bu soruların cevabı basittir: Sivrisinek bunların hiçbirini başaramaz. Ne bunun için gerekli akla, ne kimya bilgisine, ne de salgıyı üretecek "laboratuvar" donanımına sahiptir. Bahsettiğimiz varlık, bir kaç milimetre büyüklüğünde akılsız ve bilinçsiz bir sinektir, o kadar!... Onu böyle inanılmaz, olağanüstü ve hayranlık verici bir sisteme sahip kılan ise, insanı da sivrisineği de yaratan, “göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbi olan” Allah’tır. (Cavit Yalçın, Düşünen İnsanlar İçin, s. 6-13, Vural Yayıncılık, İstanbul, 1997)

 

Dişi Sivrisinek: “Şüphesiz Allah bir dişi sivrisineği de, onun üstündekileri de örnek vermekten çekinmez.” (2/Bakara, 26). Birçok Kur’an mealinde “dişi sivrisinek” diye tercüme ettiğimiz ifade sadece “sivrisinek” olarak tercüme edilmektedir. Arapçada dişilik bir kelimeyle değil; kelime içindeki bir takıyla (tâ’u’t-te’nis/müennes tâ’sı ile) ifade edilir. Bazı meal verenler bu dişilik takısını tercümelerinde vurgulamayıp, kelimeyi sadece “sivrisinek” olarak çevirmişlerdir. Halbuki Kur’an’ın tek bir harfi bile yersiz değildir. Bun dişi sivrisinek örneğinde tekrar anlıyoruz.

 

Sivrisinekler genelde kan emen ve kan ile beslenen bir canlı türü olarak bilinmektedir. Bunu sebebi, insanların çevrelerindeki sivrisinekleri, kanlarını emmek için kendilerine yaklaştıkları zaman fark etmeleridir. Oysa sivrisineklerin sadece dişi olanları yumurtalarını beslemek için kan emer. Bu yüzden bizim tanıdığımız sivrisinek dişidir. Dişi sivrisinekler döllendikleri zaman, yumurtlayabilmek için bir ya da birkaç kez kan emme gereksinimi duyarlar. Yumurtalarının olgunlaşması için kanda bulunan proteinlere ihtiyaçları vardır. Az kan emmiş olan dişelerin yumurtalıklarındaki yumurtalar olgunlaşmaz. Emilen kan vücut ağırlığının yarısından çok olursa, yumurtalarda gelişme başlar. Sivrisinek türünün varlığı dişi sivrisineğin emdiği kana bağlıdır. Erkek sivrisinekler sadece dişileri döllemekle vazifeli oldukları için sadece çiçek özleriyle beslenirler ve eşlerini dölledikten kısa bir süre sonra ölürler.

 

Sivrisinekler hakkında detaylı bilimsel araştırmalar 1800’lü yıllarda yapılmaya başlanmıştır. Kur’an’ın indirilişinden 1200 sene sonra… (S. Alpsoy, Kur’an En Büyük Mucize, s.  86)

     

Tirmizî: "Eğer Allah katında dünyânın bir sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire bir içim su dahi vermezdi." (Tirmizî, Zühd 13) mealinde bir hadîs rivâyet etmiştir. Yine bir hadis rivâyeti şöyledir: “Kıyâmet gününde öyle iri yapılı, şişman adam getirilir ki Allah katında bir sinek kanadı kadar dahi ağırlığı (değeri) yoktur. İsterseniz 'Onlar için Kıyâmet gününde bir tartı koymayız' (18/Kehf, 105) âyetini okuyunuz." (Buhârî, Tefsîr, sûre 18; Müslim, Münâfikîn b. 2, h. 18; İbn Mâce, Zühd 3; İbn Hanbel, Müsned 5/154, 177)

 

Buhârî'nin anlatımına göre Abdu'r-Rahmân ibn Ebî Nu'aym demiş ki: "Ben Abdullah ibn Ömer'in yanında otururken kendisine sivrisineğin kanını (herhalde bu kanın temiz olup olmadığını) sordu. Ona nereli olduğunu soran Abdullah, adamın Iraklı olduğunu söylemesi üzerine şöyle dedi: ‘Şuna bak, bana sivrisineğin kanını soruyor. Kendileri Allah Resulünün kızının oğlunu öldürdüler, onu düşünmüyor da (sivrisineğin kanıyla ilgileniyor). Oysa Allah Elçisi onlar için "Onlar benim iki reyhânımdır!" dediğini işitmiş idim." (Buhârî, Fedâilu's-sahâbe 22, Edeb 18; Tirmizî, Menâkıb 30)

 

 

 

Balarısı

Arıların ürettiği bal dediğimiz maddenin insan vücudu için ne denli önemli bir besin maddesi olduğunu artık hemen herkes bilmektedir. Fakat bu değerli besin maddesini üreten arının olağanüstü özellikleri çok az kişi tarafından bilinir.

 

Arıların besin kaynağı bilindiği gibi çiçek özleridir. Ancak kış aylarında çiçek özü bulmaları mümkün değildir. Bu sebeple, topladıkları çiçek özlerini vücutlarındaki özel salgılarla birleştirerek, yeni bir besin maddesini yani balı üretir ve bunu kış için depolarlar.

 

Burada dikkat çeken nokta, arıların, ihtiyaçlarının  çok üzerinde bal depolamalarıdır. Tabii akla gelen ilk soru, arı için gereksiz zaman ve enerji kaybı gibi gözüken bu "aşırı üretim"den niçin vazgeçilmediğidir. Sorunun cevabı ise arının aldığı, âyette bahsedilen "vahiy"de gizlidir. Arılar yaratılışları gereği sadece kendilerine değil insanlara da bal yapmaktadırlar. Yani arılar da yeryüzündeki birçok canlı gibi insanların hizmetine sunulmuşlardır. Tıpkı hergün kendisine pek faydası olmamasına rağmen en az bir yumurta veren tavuk veya yavrusunun ihtiyacının çok üstünde süt üreten inek gibi...

 

Kovan İçindeki Mükemmel Organizasyon: Arıların kovan içi yaşantıları ve bal üretimleri de son derece ilginç bilgiler içerir. Biz, fazla ayrıntıya girmeden, arıların "sosyal yaşam"ını temel özellikleriyle tanıyalım. Arıların yapmaları gereken çok sayıda "iş" vardır ve mükemmel bir organizasyonla bu işlerin üstesinden gelirler:

 

Nemin Ayarlanması ve Havalandırma: Bala önemli derecede koruyucu özellik kazandıran kovan içi nem daima belli bir sınırda olmalıdır. Kovanın içindeki nemin normalin altında veya üstünde olması durumunda bal, hem besleyici hem de koruyucu özelliğini kaybedecek, yani bozulacaktır. Aynı şekilde kovanın ısısı da on ay müddetince tam 320 C olmak zorundadır. Kovandaki ısı ve nemin devamlı olarak gerekli sınırlarda tutulması için özel bir 'vantilatör grubu' görevlendirilmiştir.

 

Sıcak bir günde arıların kovanlarını havalandırdıkları kolayca görülebilir. Kovan girişi arılarla dolar, zemin tahtasına adeta kenetlenir ve kanatlarıyla kovanı yelpazelerler. Standart bir kovanda hava, bir taraftan girip öteki taraftan çıkması için zorlanır. Kovanın içindeki ekstra yelpazeciler de havayı dört bir tarafa sürerler. Kovan içi havalandırma sisteminin bir diğer yararı da, kovanı dumandan ve havadaki kirlilikten korumaktır.

 

Sağlık Sistemi: Arıların balın niteliğinin bozulmaması için gösterdikleri çaba sadece ısı ve nem ayarı ile sınırlı değildir. Kovanda, bakteri üremesine neden olan bütün olayları kontrol altında tutmak için mükemmel bir sağlık sistemi çalıştırılır. Bu sistem ilk olarak bakteri üretmesi ihtimali olan maddelerin ortadan kaldırılmasını hedefler. Sağlık sisteminin ana prensibi yabancı maddelerin kovana girmesini engellemektir. Bu nedenle kovanın girişinde daima iki nöbetçi bulundurulur. Bu tedbire rağmen içeri yabancı bir böcek ya da cisim girmişse, bunun en kısa zamanda kovandan uzaklaştırılması için arılar seferber olurlar ve bunu hemen dışarı atarlar.

 

Kovan dışına atılamayacak büyüklükteki yabancı cisimler için ise başka bir korunma mekanizması devreye girer: Arılar bu yabancı cisimleri “mumyalar”lar. Arılar böyle durumlar için "propolis (arı reçinesi)" adı verilen bir madde üretir ve bununla mumyalama işlemini gerçekleştirirler. Çam, kavak, akasya gibi ağaçlardan topladıkları reçinelere bazı özel salgılar ekleyerek üretilen arı reçinesi kovan içindeki çatlakların yamanmasında da kullanılır. Arılar tarafından çatlak üzerine sürülen reçine hava ile temasa geçtiğinde kuruyarak sert bir yüzey oluşturur, böylece her türlü dış etkiyi engeller. Arılar pek çok işlerinde bu maddeyi kullanırlar.

 

Bu noktada akla pek çok soru gelecektir. Propolisin özelliği, içinde bakteri barınamamasıdır. Bu da propolisi mumyalama işi için ideal bir madde haline getirir.  Arılar bu maddenin mumyalama için ideal bir madde olduğunu nereden bilmektedirler?  Belli seviyede bir kimya bilgisi ile, laboratuvarlarda ve teknoloji kullanılarak üretilebilecek bir maddeyi arılar nasıl üretmektedirler? Bir böcek öldüğünde bakteri üreyeceğini ve bunun mumyalama işlemi ile önleneceğini nasıl bilmektedirler?

 

Arının bu konu hakkında ne bir bilgisinin, ne de vücudunda bir laboratuvarın bulunmadığı açıktır. Arı sadece 1-2 cm.lik bir böcektir ve sadece kendisine Rabbi tarafından öğretileni yapmaktadır.

 

En Az Malzeme İle En Fazla Depolama: Balarıları küçük balmumu parçalarına şekil vererek, 30.000 arının yaşayabileceği ve birlikte çalışabileceği bir kovan inşa ederler. Kovan, herbir yüzünde yüzlerce küçük hücre bulunan balmumu duvarlı peteklerden oluşur. Bütün petek hücreleri tamı tamına aynı büyüklüktedir. Bu mühendislik harikası, binlerce arının birlikte çalışmasıyla yapılır. Arılar, bu hücreleri, besin depolamak ve genç arıların bakımı için kullanırlar.

 

Balarıları, petek hücrelerini milyonlarca yıldır (100 milyon yıl öncesine ait arı fosili bulunmuştur) altıgen şeklinde inşa ederler. Acaba neden sekizgen, veya beşgen gibi geometrik şekiller değil de özellikle altıgen seçilmiştir? Bu sorunun cevabını matematikçiler veriyor: "Birim alanın maksimum kullanımı için en uygun geometrik şekil altıgendir." Petekler altıgen yerine başka bir biçimde inşa edilseydi kullanılmayan bölgeler ortaya çıkacak, böylece daha az bal depolanabilecek ve kovandan daha az sayıda arı yararlanabilecekti.

 

Derinlikleri aynı olduğu sürece üçgen ve dörtgen hücrelerde de altıgen hücrelerdeki kadar bal depo edilebilirdi. Ancak bu şekillerden çevresi en kısa olan altıgendir. Aynı hacime sahip olmasına rağmen, altıgen hücreler için kullanılan malzeme üçgen veya dörtgen için kullanılandan daha azdır. Bu durumda şu sonuca varılır: Altıgen hücre, en çok miktarda bal depolarken, inşası için en az balmumu gerektiren şekildir. Karmaşık geometri işlemleri ile ortaya çıkan bu sonuç, elbette arılar tarafından hesaplanmış değildir. Bu küçük hayvanlar, altıgeni, yaratılışlarının bir gereği olarak, yalnızca kendilerine öğretildiği, bir başka deyişle "vahyedildiği" için kullanmaktadırlar.

 

Arıların altı köşeli hücreleri her yönden kullanışlı bir tasarımdır. Hücreler birbirine uygun ve duvarları ortaktır. Bu, yine en az balmumuyla en fazla depolamayı sağlar. Hücre duvarları oldukça ince olmalarına rağmen kendi ağırlıklıklarının birkaç katını taşıyabilecek güçtedirler. Arılar hücrelerin yan yüzeylerinin yanında, dip taraflarını da yaparken en çok tasarruf ilkesini göz önünde bulundururlar. Petekler, sırt sırta vermiş iki sıralı bir dilim şeklinde yapılır. Bu durumda iki hücrenin birleşim noktaları problemi doğacaktır. Bu sorun, hücre tabanlarının, üç eşkenar dörtgeni birleştirerek inşa edilmesiyle çözülmüştür. Peteğin bir yüzünde üç hücre yapılması, tabanın öteki yüzdeki bir hücre tabanının kendiliğinden yapılmış olması demektir. Taban eşkenar dörtgen şeklindeki balmumu plakalarından oluştuğundan, bu yöntemle yapılan hücrelerin dibinde aşağı doğru bir derinleşme görülür. Bu hücrenin hacminin, dolayısıyla da depolanacak balın miktarının artması demektir.

 

Petek Hücrelerinin Diğer Özellikleri: Bal arılarının petek inşası sırasında dikkat ettikleri bir başka özellik, hücrelerin eğimidir. Hücreler her iki yana doğru 13'er derece yükseltilerek yere tam paralel olmaları engellenir. Böylece bal, ağız kısmından akıp gitmez.

 

İşçi balarıları çalışırken birbirlerine halkalar şeklinde asılarak salkım biçiminde toplanırlar. Bundaki amaç, balmumu üretimi için gerekli olan ısının sağlanabilmesidir. Karınlarındaki torbacıklar saydam bir sıvı üretirler. Bu sıvı, dışarı sızar ve beyaz ince balmumu tabakalarını sertleştirir. Arılar, balmumunu ayaklarındaki küçük kancalarla toplarlar. Bu balmumunu ağızlarına koyarlar ve yumuşayıncaya kadar ağızlarında işlerler ve peteklerde onu şekillendirirler. Birçok arı birlikte hareket ederek, balmumunun yumuşak ve işlenebilir halde kalması için çalışma yerinin tam istenilen ısıda olmasını sağlarlar.

 

Peteğin inşasında çok ilginç bir nokta daha vardır: Peteğin yapılmasına kovanın üst kısmından başlanır ve aynı anda iki-üç dizi aşağı doğru örülür. Bir petek dilimi her iki yana doğru genişlerken, önce içerdiği iki sıranın tabanları birleşir. Bu iş gâyet uyumlu ve düzenli bir şekilde gerçekleşir. Öyle ki peteğin farklı iki ya da üç parçadan meydana getirildiğini farketmek mümkün değildir. Aynı anlarda değişik uçlardan yapılan petek dilimleri o kadar düzgündür ki, yüzlerce açı barındırmasına rağmen tek parça bir yapı izlenimi verir.

 

Bunun oluşabilmesi için, arıların başlangıç ve birleşme noktaları arasındaki uzaklıkları önceden hesaplayıp, hücrelerin boyutlarını ona göre planlamaları gerekir. Binlerce arının bu kadar hassas bir hesabı tutturabilmesi bilim adamlarını hayretler içinde bırakmıştır. İnsanların bile altından kalkamayacağı bu işi arıların düzenleyebileceklerini düşünmenin akılcı olmadığı ortadadır. O kadar ince bir hesap ve ayrıntılı bir organizasyon vardır ki, bunu kendi kendilerine başarmaları mümkün değildir.

 

Öyleyse arılar bunu nasıl başarmaktadırlar? Evrim taraftarlarının bu konuda söyleyecekleri tek şey, olayın "içgüdü" sayesinde başarıldığıdır. Ama bu içgüdü denilen, nasıl bir şeydir ki, aynı anda binlerce arıya hitap etmekte ve onların kollektif bir iş yapmalarını sağlamaktadır? Çünkü arıların her birinin kendi "içgüdüleri" ile böyle bir işe yönlendirilmeleri yetmez; yaptıkları işin birbiriyle uyumlu olması da gerekmektedir. Bu sebeple aynı merkezden gelen bir "içgüdü" ile yönlendirilmelidirler. Farklı noktalardan kovanı inşa etmeye başlayan, en sonunda da hiçbir açıklık kalmadan ve tüm altıgenler eşit olacak biçimde inşa ettiklerini birleştiren arılar, hiç şüphesiz ki aynı merkezden "içgüdü"sel mesajlar alıyor olmalıdırlar!....

 

Yaptığımız açıklamada kullandığımız "içgüdü" kelimesi aslında Yusuf Suresi’nin 40. âyetinde yer alan "kuru isim"lerden başka birşey değildir. Böylesine apaçık gerçekleri örtbas edebilmek endişesiyle  "kuru isimler" üzerinde ısrar etmenin bir faydası yoktur. Arılar, topluca tek bir yerden yönlendirilmekte ve böylece normalde asla yapamayacakları işleri başarmaktadırlar. Onları buna yönelten de ismi konulmuş fakat hiçbir tanımı olmayan içgüdüler değil, Nahl Suresi'nde bildirildiği üzere, "vahiy"dir. Bu küçük hayvanlar, kendilerini belirli bir görev için yaratmış olan Allah'ın, kendilerine verdiği "program"ı uygulamaktan başka bir şey yapmamaktadırlar.

 

Yönlerini Nasıl Tayin Ediyorlar? Arılar çoğu zaman yiyecek bulmak için uzaklara giderek geniş alanları taramak zorunda kalırlar. Kovanlarının 800 m. ötesine kadar uzanan bir alan içerisinde, kır çiçeklerinden bal özü ve çiçek tozu toplarlar. Çiçekleri bulan arı, bunların yerini haber vermek üzere kovanına döner. Ancak bu arı, kovandaki arkadaşlarına çiçeklerin yerini nasıl anlatacaktır?

 

Dans yoluyla!... Kovana dönen arı bir çeşit dans yapmaya başlar. Bu dans, diğer arıların, çiçeklerin yerini bulabilmeleri için kullanılan bir anlatım yoludur. Arının yaptığı tekrarlı dans, diğer arılara hedefe ulaşmak için gereken doğrultu, yön, uzaklık gibi bütün bilgileri eksiksiz olarak verir. Dans, arının devamlı olarak çizdiği "8" şeklinden ibarettir. Arı, sekizin ortasını, kuyruk kısmını titreterek zig-zaglar halinde çizer. Zig-zaglı yolun güneş-kovan arasındaki doğrultuyla yaptığı açı, çiçek kaynağının tam yönünü verir.

 

Kaynağın yönünü bilmek de tek başına bir işe yaramaz. İşçi arılar bal özü toplayabilmek için, ne kadar uzağa gitmeleri gerektiğini de "bilmeli"dir. Kovana dönen arı, diğer arılara, yine belirli vücut hareketleriyle çiçek polenlerinin bulunduğu uzaklığı "anlatır". Bunu gövdesinin alt kısmını sallayıp ani hava akımları oluşturarak belirtir. Diğer arılar da antenleri ile bu akımları algılayarak gidecekleri besin kaynağının uzaklığını tesbit ederler. Örneğin; 250 metre uzaklıktaki yeri "tarif etmek" için yarım dakikalık bir süre içinde vücudunun alt kısmını 5 kez sallar. Böylece belirtilen açı ve uzaklıkla hedefin yeri kesin olarak belirtilmiş olur.

 

Ama kaynağa gidiş-geliş süresi uzun süren uçuşlarda, arıyı yeni bir sorun bekler: Besin kaynağını sadece güneşe göre tarif etme yeteneğine sahip olan arı, kovana dönene kadar, güneş her 4 dakikada bir 1 derece yer değiştirir. Buna göre arı, yolda geçirdiği her 4 dakika için arkadaşlarına verdiği yönde bir derece hata yapacaktır.

 

Elbette arının böyle bir problemi de yoktur. Çünkü gözü yüzlerce minik altıgen mercekten oluşur. Her mercek tıpkı bir teleskopta olduğu gibi çok dar bir alanı görür. Günün belirli bir anında güneşe doğru bakan bir arı, uçarken sürekli olarak yerini bulabilir. Ayrıca arının bu hesabı, zamana göre güneşin verdiği aydınlığın değişmesinden faydalanarak yaptığı tahmin edilmektedir. Sonuçta arı, güneş ilerledikçe kovanda vereceği yönde düzeltme yaparak hedefin yönünü hatasız olarak belirler.

 

Çiçek İşaretleme Yöntemi: Balarıları, bir çiçeğin nektarının daha önce başka arılarca tüketildiğini konar konmaz anlar ve hemen çiçeği terk eder. Bu sayede hem vakit hem de enerji kaybından kurtulur. Peki arı çiçek üzerinde inceleme yapmadan nektarın tükendiğini nereden anlamaktadır?

 

Çünkü çiçekten faydalanan ve nektarı tüketen "arkadaşları" o çiçeği, özel kokulu bir damla bırakarak işaretlerler. Onlardan sonra gelen herhangi bir arı çiçeğe konar konmaz önceden bırakılan kokuyu alır ve çiçeğin işe yaramaz olduğunu anlayarak hemen başka bir çiçeğe yönelir. Böylece birden fazla arının aynı çiçekle zaman kaybetmeleri engellenmiş olur (Düşünen İnsanlar İçin, s. 26-33).

 

Dişi Bal Arısı: Kendisine verilen vahy/ilham sâyesinde bal yaptığı belirtilen arıdan bahseden 16/Nahl sûresi 68-69. âyetlerde arıyla ilgili dikkat çeken bir ifâde vardır. Arapçada iki çeşit fiil kullanımı vardır ve fiillerin bu kullanımından, öznenin erkek mi yoksa dişi mi olduğu anlaşılmaktadır. Bu âyetlerde arı için kullanılan fiiller, fiilin dişi için kullanılan şekliyle ifade edilmiştir. Böylece Kur’an’da bal yapımında çalışan arıların dişi olduğuna işaret edilmektedir.   

 

Her arının çok fazla görevinin olduğu arı kolonilerindeki tek istisnâ erkek arılardır. Erkek arılar ne kovanın savunmasına, ne temizliğine, ne besin toplamaya, ne de petek veya bal yapımına bir katkıda bulunurlar. Erkek arıların kovan içindeki tek fonkisoyonları kraliçe arıyı döllemektir. 17 Çiftleşme organları dışında diğer arılarda bulunan özelliklerin hemen hemen hiçbirine sahip olmadıkları için erkek arıların kraliçe arıyı döllemekten başka bir iş yapmaları da mümkün değildir.

 

Uzunluğu 1-3 cm. Arasında değişen arının vücudu; baş, göğüs ve karın olmak üzere üç bölümden oluşur. En arkadaki karın bölümü gövdenin öbür bölümlerinden daha uzundur ve halka biçimindeki bölütlerden oluşur. Âyette tekil dişi arıda "karınlar" olduğu vurgulanmaktadır. Âyetin Arapça metninde "butûnihâ" ifâdesiyle belirtilir. Kelimenin sonundaki "hâ" dişi ve tekil şahsı belirtir. Eğer çoğul dişi arılardaki karınlar vurgulanmak istenseydi bu ifâde "butûnihinne" olurdu. Böylece âyet arının bölütlü, parçalı karın yapısına da işaret etmektedir. Bu parçalı karın yapısıyla arı "karınların" sahibiolarak nitelenmektedir. Arıların bu karın yapısının iç kısmında birine bal torbası, diğerine de kursak adı verilen iki mide vardır.

 

Unutulmamalıdır ki, arılarla ilgili bu gerçeğin insanlar tarafından bundan 1400 sene önce bilinmesi mümkün değildir. Ama Allah bu gerçeği, Kur’an’ın bir mûcizesini daha gözlerimiz önüne sererek ortaya koymuştur (S. Alpsoy, Kur’an En Büyük Mucize, s. 85)

 

Bal Mûcizesi: Allah'ın küçücük bir hayvan kanalıyla insanlara sunduğu balın ne denli büyük bir besin kaynağı olduğunu biliyor musunuz?

 

Bal, fruktoz ve glukoz gibi şekerlerin yanısıra magnezyum, potasyum, kalsiyum, sodyum klorür, kükürt, demir ve fosfor gibi minerallere sahiptir. Nektar ve polen kaynaklarının niteliklerine göre değişmekle birlikte, balda B1, B2, C, B6, B5 ve B3 vitaminleri bulunmaktadır. Ayrıca bakır, iyot, demir ve çinko da az miktarlarda bulunur. Balın içeriğinde bunların dışında bazı hormonlar da vardır.

 

Bal, Kuran âyetinde vurgulandığı gibi, "insanlara şifa" olma özelliği taşımaktadır. 20-26 Eylül 1993'te Çin'de yapılan Dünya Arıcılık Kongresi'nde bilim adamlarının bal hakkındaki yorumları da bunu doğrulamaktadır: "Kongre'de, arı ürünleri ile tedavi konusu ağırlık kazandı. Özellikle ABD'li bilimadamları bal, arı sütü, polen ve arı reçinasının (propolis) birçok hastalığı tedavi ettiğini bildirdiler. Romanyalı bir doktor balı katarakt hastaları üzerinde denediğini ve 2094 hastadan 2002'sinin (% 95) bal sayesinde tam olarak iyileştiğini açıkladı. Polonyalı doktorlar ise arı reçinasının hemoroid, deri hastalıkları, kadın hastalıkları gibi birçok hastalığa iyi geldiğini tespit ettiklerini bildirdiler."  (Hürriyet, 19 Ekim 1993). Bilimde en ön sıraları alan ülkelerde arıcılık ve arı ürünleri artık başlıbaşına bir araştırma dalı durumundadır. Balın diğer yararları ise şöyle sıralanabilir:

 

Kolayca sindirilir: İçindeki şekerlerin bir başka cins şekere (fruktozun glukoza) dönüşebilme özelliği sayesinde bal, yüksek miktarda asit içermesine rağmen en hassas mideler tarafından bile kolaylıkla sindirilir. Aynı zamanda bağırsakların ve böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur.

 

Süratle kana karışır: Bal ılık suyla karıştırıldığında 7 dakika içinde kana karışır. İçerdiği serbest şekerlerden dolayı beynin çalışması kolaylaşır.

 

Kan yapımına destek olur: Bal, kan yapımı için vücudun gereksinim duyduğu enerjinin önemli bir bölümünü karşılar. Ayrıca kanın temizlenmesine de yardımcı olur. Kan dolaşımını hem düzenleyici, hem de kolaylaştırıcı yönde etkisi vardır. Damar sertliğine karşı önemli bir koruyu                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                          cudur.

 

İçinde bakteri barınamaz: Balın bakteri barınmasına olanak tanımayan özelliği "inhibine etki" olarak adlandırılır. Yapılan deneyler sulandırılmış balın bakteri öldürücü özelliğinin saf bala göre iki kat arttığını göstermiştir. İşin ilginci, arı kolonisine yeni dahil olacak kurtçukların, kendilerine bakmakla görevli arılarca -sulandırılmış balın bu özelliğini bilirmişcesine-sulandırılmış balla beslenmeleridir.

 

Arı Sütü: Arı sütü, kovandaki işçi arıların ürettiği bir maddedir. Çok besleyici olan arı sütünde şeker, protein, yağ ve birçok vitamin bulunur. Vücudun kuvvetsiz düştüğü durumlarda ve doku yaşlanmalarından ileri gelen bozukluklarda kullanılır.

 

Arıların ihtiyaçlarından çok fazla ürettikleri balı, insanlar için ve insanlara uygun olarak yaptıkları açıktır. Bu inanılmaz görevi "kendi başlarına" yapamayacakları da...

 

 

Örümcek

"Allah'tan başka veliler (dostlar, yönetici ve liderler) edin(ip onlara bağlan)anlar (kendisine) bir ev edinen örümceğe benzerler. Evlerin en çürüğü örümcek evidir. Keşke bilselerdi." (29/Ankebût, 41). Burada kâfirlerin kurdukları düzen ve sistemler, sürdürdükleri yönetimler son derece zayıf ve her an yıkılmağa ve çökmeye hazır olduğundan en zayıf bir yapı olan örümcek ağına benzetiliyor. Örümcek ağı bir ev ve barınak olarak ne kadar çürük ise, kâfirlerin tapındığı putlar, tutundukları tâğût ve düzenler o kadar âciz ve o kadar zayıftır.

 

Ankebût: Dişi örümcek demektir. Çoğulu anâkib'dir. Erkek örümceğe ankeb denilir Geceleri avlanan, ağının ipliklerine asılarak avını sabırla bekleyen, ağına düşen sinek ve benzeri haşerâtı sımsıkı sararak kanını emen örümcek, Câhiz'e göre olağanüstü bir yaratıktır. Çünkü yavruları, kendilerine herhangi bir şey öğretilmeden, doğar doğmaz ağ örmeyi bilir. Çok ayaklı ve çok gözlü bir hayvan olan örümceğin, akrep gibi zehirli olan türleri de vardır.

 

29/Ankebût sûresi, 41. âyette örümcek ağının, sığınanlar için çok gevşek olduğu, yani koruyucu olmadığı anlatılmaktadır. Aslında kapasitesine göre örümceğin yaptığı ağ, hayli sağlamdır. O kadar ki örümcek ağının iplikçikleri, aynı kalınlıktaki çelik telden güçlüdür. Bir örümceğin salgıladığı 0.007 mm. kalınlığındaki aminoasit zincirinden oluşan bir telin %22 uzama kapasitesi vardır ve 4 gram ağırlık taşıyabilir. Bunun iki katı kalınlığa sahip 0.011 mm. çapındaki ipek tel sadece %13 uzayabilir ve 3.8 gram taşıyabilir.

 

"Örümceğin, oldukça ince olmasına rağmen aynı kalınlıktaki çelik halatlardan çok daha sağlam olan ipliğinin taklidedilebilmesi için bilim adamları çalışmaktadırlar." (Düşünen İnsanlar İçin, s. 163)

 

Dişi Örümcek ve Evlerin En Çürüğü

29/Ankebût Sûresi, 41. âyetinde, sûreye ad veren ve âyette de geçen “ankebût” dişi örümcek anlamına gelir. Arapçada erkek örümceğin karşılığı “ankeb”dir. Âyette bahsedilen örümceğin özellikle dişi olmasının hikmeti ne olabilir? Örümcekler üzerinde yapılan detaylı incelemeler sonucunda dişi örümceklerle ilgili çok ilginç tespitler yapılmıştır.

 

Örümcek ağı, örümceğin cirmine oranla sağlam ise de insana göre zayıftır, dokunma ile yırtılabilir. Ayrıca âyette önemli bir incelik vardır: Birçok örümcek türünde dişi örümcek, çiftleşmeden sonra ağındaki eşini ve ağa düşen sinek ve böcekleri öldürür. Canlıların genelinde erkekler dişilere göre daha iri yapılı ve kuvvetlidir. Ama örümceklerin dişileri erkeklerine nazaran daha büyüktür ve bu yönleriyle istisnâ oluştururlar.

 

Canlılar evlerini sığınmak ve sıcaktan, soğuktan, düşmanlardan ve her türlü zarardan korunmak için inşâ ederken örümcekler, yok etmek, zarar vermek, evine yanlışlıkla uğrayanları yemek için inşâ ederler. Dişi örümcek, cinsel ilişkiye girdikten sonra kendi erkeğini de yemektedir. Genellikle erkek örümcek çiftleşmeden önce aç dişiyi savuşturmaya çalışır, ama dişiyi dölleme isteği baskın çıkar ve çiftleşme sırasında ölür. Dişi örümcek, türün devamı için gereken spermin yanı sıra, besinini de almış olur. Bu nedenle evlerin en güvenilmezi dişi örümceğin evidir; kendi erkeği için bile güvenilmezdir. Eğer erkek örümcek çiftleşmeden sonra kaçmayı başarabilirse ender şanslı erkeklerden biri olur, aksi takdirde dişisinin evi kendi mezarı haline gelir. 

 Demek ki dişi örümceğin yaptığı ev, en yakın dostuna bile güven sağlamamakta, tersine felâket getirmektedir. Can güvenliği bakımından dişi örümceğin evi nasıl felâket dolu bir sığınak ve aldanarak içine giren erkek örümcekler, yahut öteki böcekler için nasıl bir ölüm tuzağı ise, korunmak için Allah'tan başka evliyâ/dost edinmek ve sahte tanrılara sığınmak da öyle bir felâket tuzağıdır. İşte âyette tapanlarına bir felâket ve helâk tuzağı olan uydurma tanrılar ve sahte velîler/dostlar, içine giren erkek örümcekler ve öteki böcekler için bir felâket tuzağı olan dişi örümcek ağına benzetilmiştir. Bu ağa sığınanlar nasıl sonunda mahvoluyorsa, Allah'tan başkasına sığınanlar da sonunda öyle mahvolacaklardır. Bunun için âyette özellikle dişi örümcek (ankebût) zikredilmiştir. Gördüğümüz gibi Kur’an çok ince bir ayrıntı kullanarak yine çok ince bir ayrıntıya işaret ediyor. Hiç kimsenin bu küçük varlıkların dünyasından haberi olmadığı bir dönemde.

 

 

Dişi Karınca

“Karınca vâdisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: ‘Ey karınca topluluğu, kendi yuvarınıza girin! Süleyman’ın orduları siz farkında olmaksızın kırıp geçirmesin.” (27/Neml, 18). Kur’an Hz. Süleyman’ın ordularından bahsederken karıncalar arasında çok gelişmiş bir haberleşme sistemi olduğuna işaret eder. Bu ufacık canlıların insanı hayrette bırakan özel dünyaları üzerinde yapılan araştırmalar, karıncaların çok kompleks ve organize bir sosyal yaşantıları olduğunu ve bu organizasyonun gereği olarak aralarında inanılması zor bir iletişim kurduklarını göstermektedir.

 

Herhangi bir karıncaya, küçücük başındaki karmaşık duyu organlarıyla, milyonlarca hatta daha fazla sayıdaki kimyasal ve görsel sinyali yakalama kabiliyetiverilmiştir. Beyinlerinde 500.000 sinir hücresi bulunur, gözleri birleşiktir; antenlerini insanın burnunu ve parmak uçlarını hareket ettirdiği gibi hareket ettirir. Ağzının altındaki projeksiyonlar tadı algılar, kılları dokunmaya karşılık verir.

 

Kur’an’da özellikle karıncaların alarm verdiğine ve bunun dişi karınca tarafından yapıldığına dikkat çekilir. Karıncalar üzerinde yapılan araştırmalarda karınca kolonilerinin büyük bir kısmının dişilerden oluştuğu anlaşılmıştır. Erkek karıncalar olgunlaştıklarında sadece genç bir kraliçeyle çiftleşmek üzere görevlendirilmişlerdir. Erkek karıncalar bu çiftleşmeden kısa bir süre sonra ölürler. Koloninin bütün işini yapan işçi karıncalar kısır dişilerdir. Koloni, anne ve kızlarının hâkim olduğu bir dünyadır.

 

Bu durumda Hz. Süleyman’ın ordusunun yaklaştığını, nöbetçi ya da yiyecek toplayan karıncalar haber verdiyse, bunlar işçi olan dişi karıncalardır. Eğer bu haberi kolonideki en seçkin üye getirdiyse o da kraliçe karıncadır ve dişidir. Kur’an karıncaların genel olarak dişi olmalarına ve toplum halinde yaşamalarına, insanların bu gerçeği keşfetmesinden yüzlerce yıl önce dikkat çekmiştir (S. Alpsoy, Kur’an En Büyük Mucize, s. 89).

 

   

Köpek

Köpek, et yiyiciler grubunun köpekgiller familyasından evcil bir hayvandır. Hayvanlar içerisinde insana en yakın olan köpek, aynı zamanda hayvanların en zeki olanlarından biridir. Köpeğin gebelik süresi dokuz hafta olup bir batında altı ile on arasında yavru doğurur. İki yüzelli kadar çeşidi vardır. Köpekler kullanılışları bakımından koruyucu köpekler, av köpekleri, iş köpekleri ve süs köpekleri olarak bir tasnife tabi tutulabilir. İnsanlara bağlılıkları ile bilinirler. Köpekler, evleri korumak için kullanıldığı gibi, savaşlarda da onlardan istifade edildiği olmuştur. Ama en çok avcılıkta kullanılmaktadırlar.

 

Eski Mısır'da köpek kutsal sayılırdı. Onlar için mezarlıklar yapmışlar ve buraları birer kutsal mekan edinmişlerdi. Putperest Türklerde köpek kutsal sayılan hayvanlar arasında idi. On iki hayvanlı Türk takviminde yıllardan biri köpek yılıdır. Deyim olarak köpek, çok ağır ve onur kırıcı bir hakaret olarak kullanılır.

 

Köpek Beslemek: Av, ziraat, sürü, ev bekletme vb. sebeblere dayalı olarak köpek beslemenin câiz olduğu konusunda ulema ittifak etmiştir. Ancak hırsız korkusu gibi zaruri bir sebep olmaksızın evde bulundurulmasını hoş karşılamamışlardır (ibnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Bulak 1319, VI, 246; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Kahire 1386-89/1966-69, V, 226-227). Hz. Peygamber (s.a.s.) ziraat, koyun, ev bekletme, av gibi bir sebep olmaksızın köpek besleyenin sevabından her gün bir kırat (bir başka rivâyette iki kırat) eksileceğini (Buhârî, "Hars", 3, "Bed'ül-halk" 7, 17; "Zebâih" 6; Müslim, "Müsâkât" 51-60; Nesâî, "Sayd" 10- 14, 24), ayrıca içinde köpek bulunan eve meleklerin girmeyeceğini haber vermiştir (Buhârî, "Bed'ül-halk" 7, 17). Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) Cebrail ile, belli bir saatte buluşmak üzere sözleşmişler, ancak içeride bulunan köpek sebebiyle Cebrail gelmemiş ve köpeği farkeden Rasûlüllah derhal çıkarılmasını emretmiş ve köpek çıkarıldıktan sonra Cebrail'le görüşebilmiştir (Buhârî, "Bed'ü'l-halk" 7, 17, "Meğâzî" 12, "Libâs" 88,94; Müslim, "Libâs" 81-84; Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, Kahire 1934-62, XXXI, 210). Şâfiiler ihtiyaç yokken köpek edinmenin haram olduğu görüşündedirler (Nevevî, Şerhu'l-Müslim, Kahire 1347-49/1929-30, X, 236).

 

İçinde köpek bulunan eve meleklerin girmemelerinin sebebi onların pis kokmaları, pislik yemeleridir. Bundan dolayı gereksiz yere köpek edinen kimse evine melek girmekten mahrum bırakılmak sûretiyle cezalandırılmıştır (Nevevî, a.g.e., XIV, 84; Aynî, Umdetü'l-Kârî, Kahire 1348, XV, 139). Ayrıca aralarında köpek ve çan bulunan yolcularla meleklerin arkadaşlık etmeyeceği de Hz. Peygamber tarafından ifade edilmiştir (Müslim, Libâs, 103).

 

Hadiste geçen "kırat", lüzumsuz olarak köpek edinen mü'minin sevabından Allah katında mâlum bir miktarın eksilmesini ifade eder (Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VII, 131). Buradaki kırat konusunda ise farklı görüşler vardır. Bu fark insanlara eziyet konusunda birbirinden farklı iki tür köpeğe nisbetle yapılmış olabileceği gibi, köy-kent ayrımına göre de ifade edilebileceği belirtilmektedir. Zira, fazla insanın yaşadığı yerde rahatsız olanların sayısı da artmaktadır. Bunun yanında daha önce bir kırat olan ceza, ağırlaştırmak suretiyle iki kırat'a çıkarılmış olduğu üzerinde de durulmuştur (Nevevî, a.g.e., X, 239; Aynî, a.g.e., XV, 203).İhtiyaç olmaksızın köpek edinmenin yasaklanması konusunda özellikle durulması ve köpek besleme konusunda ağır bir müeyyidenin getirilmesi onun kudurganların % 92,5 kısmını teşkil etmesi ve kuduza yakalanma ve yayma konusunda hayvanlar içinde ilk sırada bulunmasından da kaynaklanabilir. Kuduzu, saldıran köpekler verebileceği gibi, kendisini sevdiren, serbestçe istediği insanı yalayan hatta kendine acındıranlar da aşılayabilirler. Bu durumdaki hastalık, tedbir almakta kusur ettirdiğinden çok daha tehlikeli olduğu düşünülürse bu konudaki titizlik daha kolay anlaşılır. Hiç evden çıkarılmayan veya diğer köpeklerle temas etmeyen köpekler bile evdeki kudurmuş olan bir kediden veya fareden de mikrobu alıp hastalığı yayabileceği gibi Ekinokok (kist idatik) hastalığını aşılamak cihetinden de tehlike arzeder. Kuduz, hayvanın yalnız ısırmasıyla değil yalaması veya salyasının bulaşmasıyla da sirayet edebilir (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VII, 133- 143)

 

Bu açıdan bakıldığında fukahânın köpeğin artığını necis sayması ve yaladığı kabın cumhura göre yedi, Ebû Hanîfe'ye göre üç defa yıkanmasının gerekli olduğu (Azîmâbâdî, Avnu'l Mabûd, Medine 1388/1968, I, 135) konusundaki görüşleri ve saldırgan köpeğin öldürüleceği konusunda ittifak'ın bulunması (Nevevî, a.g.e., X, 235; Avnî, a.g.e., XV, 202; ibn Cüzey, el-Kavânînü'l Fıkhiyye, Beyrut, ty., s 294) çok manidardır.

 

Köpeğin satışı: Hasan el-Basrî, Rabîa, Hammad b. Süleyman, Evzaî, Şafiî, Ahmed b. Hanbel, Dâvûd ez-Zâhirî, bir rivâyette imam Mâlik, köpek satışından elde edilen paranın haram olduğu görüşündedirler. Atâ b. Ebî Rabah, ibrâhim en-Nehâî, Ebû Hanîfe ve bazı Mâlikîlere göre kendisinden faydalanılan köpeğin satışı câiz ve parası mubahtır. Ebû Hanife ve Ebû Yusuf eğitimi kabul etmeyen saldırgan köpeğin satışını câiz görmemişlerdir (ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, İstanbul 1985, II, 105; İbnü'l-Hümam, a.g.e., Vl, 245; Tecrid-i Sarih Tercümesi, V l, 380).

 

Köpeğin Cinayetleri: İmam Ebû Yûsuf'a göre bir kimse köpeği, ısırmak üzere bir başka şahsın üzerine kışkırtır ve bunun neticesinde köpek bunu yaparsa kışkırtan bundan sorumludur ve diyetini öder. Çünkü köpeği bu şekilde kışkırtmak, onu insanın üzerine salıvererek telef olmasına sebebiyet vermek gibidir. Fetva bu görüşe göredir. Ebu Hanife'ye göre ise hareket, kışkırtma neticesinde değil köpeğin ihtiyarıyla meydana geldiğinden tazminat vermek gerekmez. Çünkü hayvanların kendiliğinden yaptığı cinayetler hederdir, tazmini gerektirmez (Kâsânî, Bedâyiu's-Sanayî, Kahire 1327-28/1910, VII, 273). Köpeğin, bulunduğu eve sahibinden izinli veya izinsiz olarak giren şahsı ısırarak telef etmesi halinde sahibine tazmin gerekmez (Kâsânî, a.g.e., VII, 273). Ancak köpeğin sahibi daha önceden uyarılmış ve oda ihmal etmiş ise zarardan sorumludur. (Ali Haydar, Dürerü'l Hukkâm, İstanbul 1330, II, 929; Mecelle, mad. 929).

 

Hanbelî hukukçuları izinle girilmesi halinde köpeğin yaptığı zarardan sahibinin sorumlu olduğu görüşündedirler (İbn Kudâme, el-Muğnî, Beyrut 1392-93/1972-73, X, 358). Nitekim Kadı Şuraylı da evin köpeği tarafından dağarcığı parçalanan şahsa, izinle girmiş olması halinde zararın tazmin edilmesi gerektiğini söylemiştir (İbn Hazm, el-Muhallâ, Kahire, ty., (Mektebetü Dâri't-Türâs), XI, 10). Isırıcı bir köpeği edinen şahıs gündüz yahut gece bir insanı veya hayvanı ısırması, elbiseyi yırtması vb. durumlardaki zarardan sorumludur (İbn Kudame, a.g.e., X, 358). Şâfiîlere göre ise sahipleri köpeğin tehlikeli ve zararlı olduğunu biliyorlarsa gerekli tedbiri almakla mükelleftirler. İhmal neticesi meydana gelecek zarardan sorumludurlar (Nevevî, a.g.e., XI, 225; Saffet Köse, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 395-397).

 

Kelb, Arapça’da erkek köpek demektir. Dişisine kelbe denilir. Çoğulu kilâb  ve kelîb’dir. Kelb, çok riyâzetli (açlık ve susuzluğa dayanıklı) vefâlı bir hayvandır. Yırtıcılarla behîme hayvanlar arasında bir yerdedir. Yırtıcılardan olsaydı insanlarla birlikte yaşamazdı, tam behîme (evcil hayvan) olsaydı et yemezdi. Fakat hadîste kelb (köpek) de behîmeden sayılmıştır (Müslim, Selâm b. 41, h.154)

 

Köpeklerdeki Güçlü Sezgi: Depremden sonra âfet bölgesindeki enkaz­ların altından birçok canlı çıkaran köpeklerin, depremi önceden sezinleyip olağanüstü biçimde havlayarak bunu anlatmaya çalıştıkları çok kimse tarafından bildirilen bir hakikattir. Çinli bilim adamları, bazı hayvanların, depremden önce garip dav­ranışlar sergilediğini ortaya çıkardı. Araştırmalarda bazı gelişmeler kayde­den bilim adamları, fareler üerinde yaptıkları deneylerde, bu hayvanların depremden hemen önce binaların dışına çıktıklarını ve insanlardan korkma­larına rağmen, ortalıkta koşuşmak gibi garip davranışlar sergilediklerini belirledi. Bilim adamları özellikle altıncı hisleri çok güçlü olan köpeklerin, depremden önce insanların duyamayacağı küçüklükteki sesleri duyarak havladıklarını ifade ediyorlar.

 

Mançurya'yı da Kurtarmışlardı: 1970’lerin sonunda büyük bir deprem felâketinin yaşandığı Mançurya'da, kent yöneticileri altıncı hissi kuvvetli olan hayvanların içgüdüle­rinde bir anormallik olduğunu tespit etmişlerdi. Tüm köpeklerin havlamaları üzerine harekete geçen kent yöneticileri, depreremden üç saat önce binaları boşaltmışlardı. Yerle bir olan kentte, binlerce insan köpeklerin havlamasını dikkate alan kent yöneticileri sayesinde ölümden kurtulmuştu. Hayvanların, sadece depremi değil, özellikle orman yangını ve fırtınalar gibi doğal âfetleri de önceden hissederek yer değiştirdikleri de ifade ediliyor.

 

İnançsız insanların psikolojik durumları, Kur’ân-ı Kerim’de sıcaktan bunalan kö­peğin durumuna benzetilmiştir: “Dileseydik elbette onu o âyetlerle yükseltirdik, fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu, tıpkı şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünür öğüt alırlar.” (7/A'râf, 176) âyetinde, Allah'ın âyetlerinden tamamen sıyrılıp şeytânın tuzağına düşerek aşağı­lanan kimsenin durumu, bitkinlikten dilini çıkarıp soluyan köpeğin duru­muna benzetilmektedir. Allah dileseydi, âyetleriyle o insanı yükseltirdi. Fakat o, ebediyyen yerde kalmayı yeğledi, yükselmek istemedi, keyfine uydu. Bu yüzden Allah onu âyetleriyle yükseltmedi. Çünkü yasası gereği Allah, irâdesini hayra kullanan kimseyi yükseltir. Kötülüğü yeğleyip, Allah'ın hükümlerini kabul etmeyeni yükseltmez. Bu adam, durmadan soluyup duran köpeğe benzer. Sıcakta köpeğin dilini çıkarıp soluması, bir bunaltı halini sembolize eder. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler de üstüne varılsa da, varılmasa da (kovalansa da, kendi haline bırakılsa da) sıcaktan bunalım içinde dilini sarkıtıp soluyon köpek gibi, bunalım içindedirler. Meşakkatleri olmasa da mutlu değillerdir. Çünkü imarısızlık, vicdanlarını rahatsız eder, bunalıma sokar (Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları, 8/100-102).

 

Ashâb-ı Kehfin Köpeği

“Uykuda oldukları halde sen onları uyanıklar sanırsın. Onları (uykuda) sağa sola çeviririz. Köpekleri de girişte iki kolunu (ön ayaklarını) uzatmış vaziyettedir. Onların durumunu görseydin, mutlaka onlardan dönüp kaçardın. Ve onlardan içine korku dolardı...” “Görülmeyene taş atar gibi: ‘Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir’ diyecekler; (Beştir, altıncıları köpekleridir’ diyecekler. ‘(Hayır,) Yedidir, sekizincileri köpekleridir’ diyecekler. De ki: ‘Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları bilen azdır. Onun için onlar hakkında, yüzeysel tartışma dışında, derin tartışmaya girme ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine bir şey sorma.” (18/Kehf, 18, 22)

 

Kehf 18'nci âyette, Mağarada uyuyakalan Ashâb-ı Kehfin köpek­lerinin de, Mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatarak uyumuş olduğu; 22'nci âyette de Ashâb-ı Kehfin öyküsünü anlatanlardan kiminin, bunların üç kişi olup köpekleriyle dört olduklarını; kiminin beş kişi olup köpekleriyle altı; kiminin de yedi kişi olup köpekleriyle sekiz olduklarını söylediği; gerçekte bunların sayısını ancak Allah'ın bildiği belirtilmekte; Hz. Muhammed (s.a.s.)e, bunlar hakkında kimseye bir şey sormaması emredilmektedir. Çünkü bu konuda söylenenler kesin bilgiye değil, tahmine dayanan rivâyetlerdir.

 

Avcı Köpeklerin Yakaladığı Hayvanlar Helâldir:

“Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyarlar. De ki: "Size iyi ve temiz şeyler helâl kılındı. Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı köpeklerin, sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın, Allah'tan korkun. Çünkü Allah, hesabı çabuk görendir.” (5/Mâide, 4) âyetinde de köpek isminden yapılmış teklîb kökünden ism-i fâil kipinin çoğulu kullanılmaktadır. Teklîb köpeklik öğretme, yani avcılık eğitimi verme demektir. Avcılık öğretme eylemi teklîb, bunu yapan mükellib, çoğulu mükellibîn'dir.

 

Köpeğin kendine has özellikleri vardır. İyi koku alır, iz sürer. Gece bekçilik yapar, gündüz buna ihtiyaç olmadığı zaman uyur. Uykuda bile kulağı hassastır ve dikkatlidir. Uyurken göz kapaklarını tam kapatmaz. Doğasında yaltaklanma, sevme, ülfet vardır. O kadar ki dövülüp kovulduktan sonra çağrılsa yine dönüp gelir. Sahibiyle oynarken incitme­yecek biçimde onu ısırır, dişlerini batırmaz. Öğretim ve eğitim kabul eder. Her durumda ekmek yediği evi bekler, korur. En çok uykuya gereksinim duyduğu zamanda bile uyanık durur. Daha çok gündüzleri uyur.

 

Her çeşit köpeğin eti haramdır. Köpek familyasından olan tilkinin etinin haram olup olmadığı tartışma konusudur. Köpek besleyen kimse ya onu yedirip doyurur veya hayvanın rızkını bulması için onu salıverir. Ya da ondan yararlanmak isteyen birine verir. Hapsedip açlıktan ölüme terk etmesi helâl değildir.

 

Peygamber (s.a.s.)'in av köpeği ve koyun köpeği beslemeğe izin verdiği hadîsler yanında köpeklerin öldürülmesini emrettiğini söyleyen hadisler de vardır. Ancak köpeklerin öldürülmesi hakkındaki emrin, bütün köpekler için değil; saldırgan, zararlı, kuduz köpekler hakkındadır. Yoksa zararsız köpekleri öldürmek câiz değildir.

 

Hz. Ebûbekir rüyâsında Mekke'den çıkan bir köpeğin, insanların üstüne saldırdığını gördü. İnsanlar ona yaklaşınca o köpek sırt üstü yattı ve iki memesinden süt damlamaya başladı. Bu rüyâsını haber verdiği peygamber (s.a.s.) buyurdu ki: "Köpekleri gitti, yararları gelmeye başladı. Bundan böyle onlarla karşılaşacaksınız; akrabalık hakkına sizden merhamet dileyecekler. Eğer Ebûsüfyân'ı görürseniz onu öldürmeyin!" Müslü­manlar Mekke'nin fethine geldikleri zaman bazıları çarpıştı, Peygamber'in dediği gibi oldu.

 

 

Büyükbaş Hayvanlar

Ne'am (çoğulu “en’âm”): Dilcilere göre ibil ve şât (deve, koyun)dur. Erkek ve dişiyi gösteren cins isimdir. Fakîh(hukukçu)lara göre ne'am deve, öküz, koyun ve keçiyi gösterir. Tekil olarak Mâide 95'nci âyette geçmektedir: “Ey inananlar, ihramda iken av öldürmeyin. Sizden kim kasden onu öldürürse, öldürdüğünün dengi olan bir ne'am (hayvan) cezası vardır ki (bu, öldürülene denk olduğuna) içinizden iki âdil kişinin karar vereceği, Kâbe 'ye varacak bir kurban; yahut yoksullara yedirme şeklinde keffâret; ya da buna denk oruçtur. Tâ ki böylece (o insan), yaptığı işin vebalini tadsın. Allah, geçmişi ajfetmiştir. Kim düşmanlık ederse Allah ondan öc alır. Allah, dâima galiptir, öc alandır." Çoğul olarak en'âm 7/A'râf, 179, 36/Yâsîn, 71, 25/Furkan, 44, 49; 35/Fâtır, 28, 20/Tâhâ, 54 gibi nice âyetlerde geçmektedir.

 

“İnsan şu yiyeceğine baksın. Biz suyu iyice döktük. Sonra toprağı güzelce yardık da, Orada bitirdik: dâne, Üzüm, yonca, Zeytin, hurma, İri ve gür bahçeler, Meyva ve çayır; Sizin ve hayvanlarınızın geçimi için.” (80/Abese, 32) âyetlerinde Allah'ın, insanlar ve hayvanlar için yağmur yağdırarak çeşitli bitkiler, ürünler yetiştirdiği vurgulanmaktadır. “Görmediler mi ellerimizin yaptıklarından kendilerine nice hayvanlar yarattık da kendileri onlara mâlik olmaktadırlar? Onları kendilerine boyun eğdirdik, onlardan bazıları binekleridir ve onlardan bazılarını da yerler.” (36/Yâsîn, 71-72) “Hayvanlarda da sizin için ibret vardır: Karınlarının içindekinden size içiriyoruz. Onlarda sizin için daha birçok faydalar var, aynı zamanda onlardan yersiniz. O(hayva)nların üzerinde ve gemiler üzerinde taşınırsınız.” (23/Mü'minûn, 21-22) âyetlerin­de de Allah'ın, kendi eliyle yarattığı en'âmı, insanlara boyun eğdirdiği, bunlardan kimine bindikleri; kiminin de sütünü içtikleri; tüyünden yararlandıkları; etini yedikleri; kendilerinden çok daha güçlü hayvanların üzerinde ve suyun üstünde akıp giden gemilerde taşındıkları; bütün bunların, Allah'ın lütfü olduğu; bunlardan ibret alıp bu ni'metleri kendilerine lütfeden Allah'a şükretmeleri gerektiği anlatılmaktadır.

 

Bu ve benzeri âyetlerde ne'am'm çoğulu olan en'âm, küçük, büyük baş hayvanlar anlamında kullanılmıştır. Bunlar gerçekten çok yararlı canlılardır. Demîrî'nin ifadesiyle bunlarda ne dâbbelerin huysuzluğu, ne de sibâ'(vahşî hayvanların ürkekliği vardır. İnsanların gereksinimini karşılamak için Allah bunlara yırtıcıların paralayıcı dişleri, sivri tırnkları; haşerâtın ısırgan dişleri ve sokan iğneleri gibi dişler ve iğneler vermemiş, bunları zorluklara, açlık ve susuzluğa dayanıklı ve uysal kılmıştır. Bunlara korunmaları için savunma silâhı olan boynuzlar vermiştir. Otla beslendikleri için bunların ağızlarını geniş yaratmış, keskin diş ve dâneleri öğütmek için de sert dişler vermiştir (Hayât, 2/367).

 

“Allah size, evlerinizi oturma yeri yaptı ve size hayvan derilerinden, göç gününüzde (yolculukta) ve ikamet gününüzde (oturma zamanlarınızda) kolayca kul­lanacağınız hafif evler (çadırlar, portatif evler) ve yünlerinden, yapağı­larından ve kıllarından bir süreye kadar (yararlanacağınız) giyilecek, döşenecek eşya ve geçimlik (ticâret malı) yaptı.” (16/Nahl, 80). Bu âyette de Allah'ın, insanlara olan çeşitli lütuf ve ni'metleri sayılmaktadır: İnsanlara ev yapma, hayvan derilerinden çadırlar, yünle­rinden, kıllarından, tüylerinden giysiler, ev eşyası, geçim araçları yapma olanağı vermiştir. Bunların hepsi Allah'ın insanlara lütfudur. İnsanların, kendilerine bu ni'metleri veren Allah'ın yanında, hiçbir yararı olmayan putlara da tapma-ları, elbette Allah'a karşı nankörlüktür.

 

 

Deve

İbil: Deve demektir. “Ve deveden iki, sığırdan iki. De ki: ‘İki erkeği mi haram etti, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin Rahimlerinde bulunan(yavru)ları mı? Yoksa Allah'ın size böyle vasiyyet ettiğine şâhidler mi oldunuz?’ (Allah, böyle tavsiye ederken siz O'nun yanında mıydınız?) Öyle bilmeden insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Allah o zâlim topluluğu doğru yola iletmez.” (6/En'âm, 144) “Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratılmış?" (Ğâşiye, 17). Bu âyetlerde Allah'ın yarattığı ibil'e dikkat çekilmektedir. Deve anlamına gelen ibil, çoğul bildiren bir cins ismidir. Dişil kabul edilir. Çünkü Arapçada insan dışındaki canlı isimlerinden, tekili olmayan çoğul isimler dişil kabul edilir. İbil'in tasgirine tâ getirilerek (übeyle: devecik) denilir. Çoğulu âbâl, nisbesi İbelî’dir. İbn Mâce'nin aktardığı bir hadîste Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "İbl sahibi için izzet (onur), ğanem (koyun, keçi) de berekettir. Atın alnına da Kıyâmet gününe dek hayr bağlanmıştır." (İbn Mâce, Ticârât 69)

 

Benâtu'l-leyl (gece kızları) sıfatıyla da anılan ibil’in (devenin) körpesine ba'îr denilir. Erkek ve dişisi de aynı adla anılır. Çoğulu  (eb'ire) ve (bi'rân)dır.  (şârık) ise yaşlı devedir. "Dediler ki: ‘Kralın su tasını kaybettik (onu arıyoruz). Onu getirene bir deve yükü (mükâfat) var. Ben buna kefilim" (12/Yûsuf, 72) âyetinin tefsirinde Mücâhid, ba'îri himâr (eşek) diye açıklamıştır. Bazı Araplar himâra ba'îr derlerse de bu, şâz bir söylemdir.

 

Arapçada deveye verilen isimler çoktur, fakat en fazla kullanılanlar ibil, cemel, ba'îr, nâka, hecin, fâlic ve buht'tur. İbil, çöl şartlarına uygun, hârika hayvanlardandır. İri gövdeli, uysal, üstüne yüklenen ağır yüklerle yerinden kalkabîlen, yükleriyle birlikte çökebilen, yularını farenin dahi tutup götürebileceği kadar uysal bir hayvandır. Sırtına hevdec denilen, insanın bütün eşyasıyla birlikte içinde rahatça oturabileceği bir oda yapılır. İşte bunun için "Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratılmış?" (Ğâşiye, 17) âyetinde bu hârika hayvanın yaratılışına dikkat çekilmektedir.

 

Deve, ağır bir yükle çok uzak mesafeyi, birkaç hafta bir şey yiyip içmeden ve günde 200 km.ye kadar yürüyerek katedebilen tek hayvandır. Deve, gerektiğinde besin olarak kullanılmak ve birtakım karmaşık kimyasal işlemler sonucu suya çevrilmek üzere yağ depolayan horgücü, tum fırtınalarına karşı özel perdelerle donatılmış burnu, çift sıra kirpikli gözleri, içi tüylü kulakları, dikenli bitkileri yemeğe uygun sindirim sistemi, aşırı sıcak ve soğuğa dayanma kabiliyeti ve bir defada 60 litre su içebilmesi gibi özellikleriyle Allah'ın kudretinin açık bir göstergesidir. Güçlü bir hâfızası olan deve, fırtınalarda kum tepelerinin yer değiştirmesine rağmen çöllerde yolunu şaşırmaz. Çölde haftalarca süren uzun yolculuklarda zor duruma düşen Araplar, devenin vücudundaki sudan yararlanırlar. Bizansa karşı Ebu Ubeyde'ye yardım için ordusunu çölden geçirerek Irak cephe­sinden Suriye cephesine intikal ettiren Hâlid ibn Velîd, bu sayede askerlerini büyük bir felâketten kurtarmıştır (Ahmet Önkal, Nebî Bozkurt, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 9/224).

 

“Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı? Göğe, nasıl yükseltildi? Dağlara; nasıl oturtulup-kuruldu? Yere; nasıl yayılıp-döşendi? Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca öğüt verici bir hatırlatıcısın.” (88/Ğâşiye, 17-21). Bu âyette üzerinde dikkatle düşünülmesi ve ibret alınması gereken bir hayvandan, “deve”den bahsedilmektedir. Deveyi “özel bir canlı” yapan, en ağır şartlardan bile etkilenmeyen vücut yapısıdır. Bu öyle bir vücuttur ki, açlık ve susuzluğa günlerce dayanır, günler boyu, sırtında yüzlerce kilogram ağırlıkla yol katedebilir. Devenin kurak ortamlar için özel bir yaratılışla var edildiğini ve insanın hizmetine verildiğini göstermektedir. Devenin bu özel yaratılışını yakından görelim:

 

Besin deposu hörgüç: Bir yağ yığıntısı şeklindeki hörgüç, Hecin devesinin kıtlık ânında periyodik olarak beslenmesini sağlar. Hayvan bu sâyede üç hafta su içmeden yaşayabilir. Bu sırada vücut ağırlığının % 33’ünü kaybeder. Aynı şartlar altında insan, vücut ağırlığının % 8’ini kaybeder ve 36 saat içinde vücut suyunu tamamen yitirerek (normal şartlarda) ölür.

 

Isıya karşı yalıtkan kürk: Bu kürk, vücudunu sıcağa ve soğuğa karşı koruyan, su kaybını azaltan kalın ve keçeleşmiş tüylerden oluşmuştur. Hecin devesi gündüzleri iç sıcaklığını 41 dereceye kadar çıkararak terlemeyi geciktirir. Böylece su kaybını engellemiş olur. Kalın kürkü sâyesinde Asya’nın yazın artı 50 dereceye varan sıcağına, kışın ise eksi 50 dereceye kadar ulaşan soğuğuna dayanabilir.

 

Kumdan korunan baş: Kirpikleri birbiri içine geçebilen bir sisteme sahiptir. Herhangi bir tehlike ânında otomatik olarak kapanırlar. İç içe geçen kirpikler, hayvanın gözüne en ufak bir toz tanesinin bile girmesine izin vermezler. Burun ve kulaklak, kum ve tozdan korunması için uzun kıllarla kaplıdır. Uzun boynu yerden üç metre yükseklikteki yaprakları bile yemesine imkân tanır.

 

Her türlü araziye uygun ayaklar: Ayaklar, esnek bir yastıkla birleşmiş iki parmakla donanmıştır. Hayvanın toprağı daha iyi kavramasını sağlayan bu yapı, yağımsı dört toptan oluşmuştur. Her türlü arazi şartlarına uygundur. Tırnaklar ayağı herhangi bir çarpışmadan dolayı oluşacak zararlardan korur. Dizler bir boynuz kadar sert ve kalın bir zardan oluşan nasırla kaplıdır. Bu nasırlar hayvan kumlara yattığında onu aşırı sıcak olan zeminden ve yaralanmalardan korur.

 

Açlık ve susuzluğa olağanüstü dayanma yeteneği: Deve, 50 derece sıcaklıkta 8 gün aç-susuz kalabilir. Bu süre içinde toplam ağırlığının % 22’sini kaybeder. İnsan, vücudunda bulunan suyun % 12’sini kaybettiğinde ölürken; deve, vücudundaki suyun % 40’ını kaybettiği halde ölmez. Devenin susuzluğa dayanıklılığının diğer bir sebebi de, gündüz vücut ısısını 41 dereceye kadar çıkartan bir mekanizmaya sahip olmasıdır. Bu sâyede gündüz aşırı çöl sıcağında su kaybını minimum seviyede tutabilmektedir. Soğuk çöl gecelerinde ise vücut ısısını 30 dereceye kadar düşürebilmektedir.

 

Mükemmel su kullanım ünitesi: Develer, 10 dakikada ağırlıklarının üçte biri oranında su içerler. Bu miktar kimi zaman 130 litreyi bulabilmektedir. Bunun yanı sıra deve, insana oranla 100 kat daha geniş alanı kaplayan bir burun mukozasına sahiptir. Hayvan, çok büyük ve kıvrımlı burun mukozası sâyesinde, havadaki nemin % 66’sını yutabilmektedir.

 

Besinlerden ve sudan maksimum istifâde: Hayvanların çoğu, böbreklerinde biriken üre kana karıştığı anda zehirlenerek ölürler. Oysa deve, vücudunda oluşan üreyi defalarca karaciğerinden geçirerek, sudan ve besinlerden maksimum derecede istifâde edebilmektedir. Devenin kan ve hücre yapısı da, çöl şartlarında uzun süre susuz yaşayabilmesini sağlayabilecek şekildedir.

 

Hücre duvarları, hücrelerinin fazla su kaybetmesini engelleyecek bir yapıdadır. Kan yapısı ise, devenin vücudunda su minimuma indiğinde bile kan akışında bir ağırlaşmaya imkân vermeyecek biçimdedir. Ayrıca kanında, susuzluğa dayanıklılığı artıran albümin enzimi, diğer canlılardan daha fazla miktarda bulunmaktadır.

 

Devenin bir başka destekleyicisi de hörgücüdür. Hörgüçlerde vücut ağırlığının beşte biri kadar yağ depo edilmiştir. Devede yağın tek bir noktada toplanması, vücudun -yağa bağlı olarak- her yerinde yoğun oranda su atılmasını engeller. Bu da devenin suyu minimum oranda kullanmasına sebep olur. Bir hörgüçlü deve, normalde günde 30-50 kilogram besinalabilirken, zor şartlarda günde sadece 2 kg. kuru otla bir ay boyunca yaşayabilmektedir. Devenin ağız ve dudak yapısı, ayakkabı köselesini delecek kadar sivri dikenleri bile rahatlıkla yiyebileceği şekildedir. Dört yüzlü midesi ve sindirim sistemi ise önüne çıkan her şeyi öğütebilecek kadar güçlüdür. Normalde yiyecek sınıfına girmeyen kauçuk gibi maddelerden bile istifâde etmesini bilir. Kurak ortamlarda bu özelliğin ne kadar değerli olduğu açıktır.

 

Hortumlara ve fırtınalara karşı önlem: Devenin gözleri iki kat kirpiklidir. Kirpikler, kapan gibi iç içe geçerek, gözü şiddetli kum fırtınalarına karşı tam bir korumaya alır. Develer ayrıca burun deliklerini de kum girmesini engellemek için kapatabilirler.

 

Kavurucu sıcağa ve dondurucu soğuğa karşı önlem: Bütün vücudunu kaplayan sık tüyler, çölün yakıcı goüneşinin hayvanın derisine ulaşmasına engel olurlar. Bunlar aynı zamanda soğukta da hayvanın ısınmasını sağlarlar. Çöl develeri 70 derecelik sıcaklıktan etkilenmezken, çift hörgüçlü develer, sıfırın altında 52 derecelik soğuklarda yaşayabilmektedir. Bu tip develer, 4.000 metrelik yüksek yaylalarda bile hayatlarını sürdürebilmektedirler.

 

Kızgın kumlar için önlem: Bacaklarına oranla son derece büyük olan ayakları da özel olarak “dizayn” edilmiş, hayvan kuma batmadan yürüyebilsin diye genişletilip yayılmıştır. Ayak tabanlarındaki özel kalın deri ise kızgın çöl kumlarına karşı alınmış bir tedbirdir.

 

Tüm bu bilgilerin ışığında düşünelim: Deve, kendi vücudunu çöl ortamına göre kendisi mi ayarlamıştır? Burun mukozasını kendisi oluşturup, tepesindeki hörgücü o mu meydana getirmiştir? Ya da hortum ve fırtınalara karşı göz ve burun yapısını kendisi mi tasarlamıştır? Kan ve hücre yapısını, devenin kendisi mi “su harcamama esası” üzerine düzenlemiştir? Vücudundaki tüylerin dokusunu o mu seçmiştir? O mu kendisini “çöl gemisi”ne dönüştürmüştür?

 

Deve -canlıların tümünde olduğu gibi- elbette ki bunları yapamaz. “Bakmıyorlar mı o deveye, nasıl yaratıldı?” (88/Ğâşiye, 17) âyeti, gerçekten de bu olağanüstü hayvanın varoluşunu en iyi biçimde açıklamaktadır. Deve de, diğer bütün varlıklar gibi yaratılmış, özelliklerle bezenmiş ve Allah’ın yaratmadaki üstünlüğünün bir işareti olarak yeryüzüne yerleştirilmiştir.

 

Deve, bu tür üstün fiziksel özelliklerle yaratılırken, insana hizmetle görevlendirilmiştir. İnsan ise, tüm varlık âleminin içindeki buna benzer yaratılış mûcizelerini görmek ve tüm varlıkların yaratıcısı olan Allah’ı bilip tanımakla, O’na ibâdet ve kulluk yapmakla… (Düşünen İnsanlar İçin, s. 37-42)

             

Ağırlıkları kaldırabilmesi için uzun boyunlu yaratılmış olan deveye, sabrından ve susuzluğa dayanıklığından dolayı sefînetu'1-berr (kara gemisi) denilmiştir. Hz. peygamber'in hayatının önemli bir kısmı deve sırtında geçmiştir. Küçük yaşlarında amcalarının yanında, gençliğinde ve Hz. Hatice'nin ortağı olarak ticaret kervanlarını yönettiği dönemde develerle yakından ilgilenmiş, peygamberlikten sonra da hicret, gazalar ve hac münâsebetiyle develerden yararlanmış, Medine'deki evini de devesinin çöktüğü yere yaptırmıştır.

 

Bir hadis rivâyeti şöyledir: “Deveye sövmeyiniz Çünkü deve, (diyet verilmek sûretiyle) kan akıtılmasını önler, kızlara da mehir olarak verilir.” (Hayâtu'l-Hayavân, 1/23. Bu hadîsin başka kaynağını bulamadım). Bu hadis rivâyeti, devenin değerine işaret etmektedir. Ayrıca peygamber (s.a.s.), tekrar edilmeyince, ezberlenen Kur'ân'ın bellekten gideceğini, bağlanmayan devenin kaçmasına benzetmiştir: "Muhammed'in nefsini elinde bulunduran Allah hakkı için Kur'ân, bağlı devenin çözülüp kaçmasından daha çabuk kaçar." (Müslim, Müsâfirîn b. 33, h. 231; Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 4; İbn Hanbel, Müsned 4/146, 150, 153, 397). İbn Ömer'in rivâyetinde ise: "Kur'ân bağlı deveye benzer. Deve, sahibi bağına dikkat ederse yerinde durur; dikkat etmezse seyplenip gider. Kur'ân sahibi (hâfız) da gece gündüz okursa onu belleğinde tutar; okumazsa unutur." (Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân 22; Müslim, Müsâfirîn 226; İbn Hanbel, Müsned 2/17, 23, 30, 64, 112)

 

Çeşitli yer ve toplumlara nisbetle farklı isimleri bulunan deve, son derece kindar bir hayvandır. Dişisiyle ancak senede bir kez ilişkide bulunur. Ancak anasına atlamaz. Rivâyete göre bir adam üstünü bir kumaşla örttüğü dişi devenin üstüne onun yavrusunu salmış. Erkek deve sonradan işin farkına varınca cinsel organını yaralamış ve kin beslediği adamı da sonunda öldürmüş. Benzeri bir olayda da işin farkına varan devenin intihar ettiği rivâyet edilir.

 

Cemel erkek deve demektir. Dişi deveye nâka denilir. Cemel'in çoğulu cimâl, ecmâl, cemâil, ve cimâlât gelir. Abdullah ibn Abbâs'a göre cimâlât, gemi halatı demektir.Sanki onun attığı kıvılcım, sarı gemi halatıdır"(Mürselât: 33/33) âyetinde cehennem ateşinin, halat gibi kalın kıvılcımlar attığı anlatılmaktadır.

 

A'râf Sûresinde ise devenin iriliği ile iğne deliğinin küçüklüğü ara­sında ilginç bir ilgi kurularak, inkârcı kâfirin cennete girmesinin imkân­sızlığı anlatılır: “Bizim âyetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmağa tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve deve, iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir! İşte suçluları böyle cezalandırırız.” (7/A'râf, 40)

 

Ebû Eyyûb, Ebû Safvân gibi künyeleri bulunan cemel, özellikle Cemel Olayı denilen bir va'aya adını vermiştir. Talha ile Zübeyr'in başını çektiği, Alî'ye karşı başkaldırı hareketinde, Hz. peygamber'in zevcesi Hz. Âişe, deve üzerindeki hevdeci içinde yönettiği bu başkaldırı hareketi Cemel Olayı (Deve Olayı) adını almıştır.

 

Nâka: Dişi deveye verilen addır. Çoğulu nevak tenvuk gelir. Fakat vâv üzerine damme ağır olduğundan vâvla nûn'a yer değiştirilerek evnuk demişlerdir. Eynuk, Eyânik ve niyâk şeklinde de çoğulları vardır. Ümmü Bevv, Ümmü Hâil, Ümmü Mes'ûd gibi künyeler taşıyan nâkaya Bintu'l-fahl ve bintu niyâk da denilir. Yüce Allah, Salih Aleyhisselâm'a mûcize olarak bir nâka vermiştir: “Biz onlara, kendilerini sınamak için dişi deveyi göndereceğiz. Hele  sen  onları  gözetle,  sabret.  Onlara,  suyun  aralarında paylaştırılacağını, (bir gün devenin ve bir gün de kendilerinin su içme nöbeti olacağını) haber ver; içme sırası kiminse o gelip suyunu alsın. Bir arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağı çekip (deveyi) kesti. Ama azabım ve uyarılarım nasıl oldu?” (54/Kamer, 27-30)

 

91/Şems, 11-15. âyetlerde de azgınlığın, Semûd kavmini, yalan­lamağa ve sonunda helake sevk ettiği bildirilmektedir. İçlerinde türeyen en azgın biri (Kaddâr ibn Sâlif) veya onların en azgın grupu, bütün kavmi bozarak azdırmış, peygamber'i yalanlamağa sevk etmiş; kendilerine gelen, Allah’ın elçisi Hz. Salih, bir mûcize olarak ortaya çıkarılan deveye ve onun su içme hakkına dokunmamalarını söylemiş; fakat onlar onu yalanlamışlar, peygamberliğini kabul etmemişler; deveyi ayaklarından biçerek öldürmüş­ler. Bu günâhları yüzünden Allah onların başlarına azap kırbacını indirip onları yerle bir etmiştir.

 

Şems sûresi, 14. âyette Semûd kavminin kestiği bildirilen nâka, kavmin mûcize istemeleri üzerine Hz. Salih 'e mûcize olarak verilmiş olan devedir. Müfessirler bu devenin kayanın içinden çıktığını söylerler ve devenin vasıfları, öldürülmesi hakkında hayli ayrıntılara girerler ki bu ayrıntıların sağlam bir temeli yoktur (Câmiu’l-Beyan, 30/214; Fethu’l-Kadîr, 5/449).

 

Hadîslerde de nâka çok geçer. Bunlardan ikisi şöyledir: "Bir adam, yıllarıyla bir deveyi getirip: Bu, Allah yolunda sadakadır, dedi. Peygamber (s.a.s.): “Buna karşılık sana Kıyâmet gününde yediyüz yularlı deve verilecektir” buyurdu." (Müslim, İmâret 131; Nesâ'î, Cihâd 46; Dârimî, Cihâd 12; İbn Hanbel, Müsned 4/121, 5/274)

 

"Bir adam da Peygamber {s.a.v.)e gelip: Yâ Rasûlallah, devemi salıverip Allah'a tevekkül edeyim (mi?) dedi. Peygamber (s.a.s.): “Hayır, önce onu bağla, sonra Allah'a tevekkül et!” dedi. (İbn Adî, el-Kâmil, Beyhakî, es-Sünen). Tirmizî, Enes'ten garîb bir rivâyet olarak nitelediği bu hadîsi biraz farkla şöyle vermektedir: "Bir adam geldi, 'Yâ Rasûlallah, dedi, onu bağlayıp mı tevekkül edeyim, yoksa salıverip mi tevekkül edeyim?' Peygamber (s.a.s.): 'Bağla da tevekkül et' dedi." (Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâmet 60)

 

Bedene: Çoğulu budun yahut (budn)dür. İri, bedenli hayvanlar olduğu için büyük baş hayvanlardan deve ve sığıra beden denilir. Fakat Nevevî'ye göre bedene, kurbanlık yaşına gelmiş deveye denilir. Dilcilere göre bu isim, hem deve, hem sığır için kullanılır. Ancak Müslim'de bulunan bir hadîs, bu adın, sırf develere özgü olduğunu gösterir: "Cuma günün olunca melekler mescidin kapısında durur, ilk gelenleri yazarlar. En erken gelenbir bedene kurban etmiş sevabı alır. İkinci gelen bir sığır kurban etmiş sevabı alır. Üçüncü gelen, boynuzlu bir koç kurbanı sevabını alır. Dördüncü gelen bir tavuk sadaka vermiş sevabı alır. Beşinci gelden bir yumurta sadaka vermiş sevabı alır. İmam Minbere çıkınca melekler defterlerini kapatıp hutbeyi dinlerler" (Buhârî, Cum'a 31; Müslim, Cum'a 24; Nesâ'î, İmame 59, Cum'a 13-14; İbn Mâce, İkamet 82; Dârimî, Salât 193; İbn Hanbel, Müsned 2/239, 259, 272, 280, 457, 460, 505)

 

Hac Sûresinde, Kâbe'ye takdîm edilen bedene'nin çoğulu budn geçmektedir: "Biz o kurbanlık develeri de size Allah'ın (dîninin) işaretlerinden yaptık. Onlarda sizin için hayır vardır. Onlar ön ayaklarını sıra halinde yere basmış durumda iken üzerlerine Allah'ın adını anın (da boğazlayın) yanları yere düş(üp canları çık)ınca da onlardan yeyin, kanâat eden (fakîr)e de; isteyen(fakîr)e de yedir in. O(kocaman hayva)nları, size böyle boyun eğdirdik ki şükredesiniz. Onların etleri ve kanlan Allah'a ulaşmaz. Fakat sizin takvanız O'na ulaşır. Allah onları size böyle boyun eğdirdi ki, sizi doğru yola ilettiği için O'nun büyüklüğünü anasınız. (Ey Muhammed), güzel davrananları müjdele." (22/Hacc, 36-37)

 

Kâbeye ilk bedene kurbanı takdim eden, İlyâs ibn Mudar'dır. Bu zâtın, Kâbe yıkıldıktan sonra İbrâhîm Makamını ilk kuran kişi olduğu söylenir.

 

Râhile Yola gitmeğe, yük taşımaya uygun, güçlü dişi deveye râhile denilir. Deve üzerinde bu bilgiyi verdikten sonra Demîrî, deve üzerine yapılan meselleri (deyimleri, atasözlerini) verir. Bu deyimlerden biri de Hz. peygamber'in şu sözüdür: "İnsanlar deve gibidir. Yüz tane deve olur da içinde bir tane râhile (yük taşıyan, işe yarayan) biri olmaz." (Râhile, yük taşıyan, güçlü, güzel devedir. Hadîs, insanlar içinde güçlüklere dayanabilen, halinden memnun insan az olduğunu anlatmaktadır.) (Buhârî, Rikak 35; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 232; Tirmizî, Edeb 82; İbn Mâce, Fiten 16; İbn Hanbel, Müsned 2/7, 44, 70, 88, 90, 121-123, 139'). Hadisteki bu ifâde, insanlar içinde halinden memnun olanın çok az olduğunu anlatır.

 

 

At

Feres: At demektir. At sürüsü anlamına gelen  tekilidir. Feres'in çoğulu efrâsdır. Atın çok ismi vardır. Cevâd, hisân da at demektir. Tabii bu isimlerin her biri, atın bir çeşidini gösterir. 38/Sâd, 33. âyette Süleyman (a.s.)'ın, kendisine verilmiş olan ciyâd (sâf kan Arap atların)ı yoklayıp okşadığı belirtilir.

 

“Binmeniz ve süs için atları, katırları ve eşekleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyler yaratmaktadır.” (16/Nahl, 8). Bu âyette Allah'ın, insanların binmeleri, kendilerine süs ve san olmak için atlar, katırlar, eşekler yarattığı ve daha bilmedikleri nice şeyler yaratmakta olduğu belirtilmektedir. “Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, salma atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük, insanlara süslü (cazip) gösterildi. Bunlar, sadece dünyâ hayâtının geçi­midir. Asıl varılacak güzel yer, Allah'ın yanındadır.” (3/Âl-i İmrân, 14). Bu âyette de el-haylu'l-musevveme: İnsana doğal olarak sevdirilen şeyler arasında anılmaktadır. Hayl: bir şeyi düşünmek, sûretini hayalinde taşımak demektir. Herhalde sür'atle koşup gözden kaybolarak hayali düşüncede kaldığından atlara hayl adı verilmiştir. Hayl, hem at sürüsü, hem de güzel, yahut işaretli anlamlarına gelir. el-Haylu'l-musevveme otlağa salınmış atlar, yahut çok güzel veya işaretlenmiş, damgalanmış atlar anlamına gelir. Âyette at sevgisinin doğuştan gelen bir tutku olduğu belirtilmektedir. Şimdi at sevgisinin yerini otomobil sevgisi almıştır.

 

“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihâd için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız.” (8/Enfâl, 60). Bu âyette müslümanlara, Allah'ın ve müslümanların, bilinen ve bilinmeyen düşmanlarını korkutmak, sindirmek, İslâm’a başkaldırmalarını önlemek için gerekli at ve her türlü kuvvet hazırlamaları, bu uğurda Allah için mal harcamaktan geri durmamaları emrediliyor ve Allah yolunda harcadıklarının, eksiksiz olarak kendilerine verileceği vurgulanıyor.

 

Âyette, bilinen ve bilinmeyen Allah düşmanlarını korkutmak, onların müslümanlara saldırı cesaretlerini kırmak için elden geldiğince kuvvet hazırlanması emredilmektedir. Kuvvet, savaş için gerekli her şeydir. Bir zaman at, ok, yay, kılıç, kalkan savaş aracı idi. Peygamber (s.a.s.) zamanında savaş bunlarla yapıldığından âyette genel anlamda söylenen kuvvet yanında özellikle savaş için bağlanan atların hazırlanması emredilmiş; Peygamber (s.a.s.)’in hadîslerinde de savaş için at beslemenin fazileti üzerinde durulmuştur. Bundaki amaç sadece at hazırlamak değil, zamanın gereğine göre savaş aracı hazırlamaktır. At burada kuvveti temsil etmektedir. Zaten Peygamber (s.a.s.): "İyi bilin ki kuvvet atmaktır!" (Müslim, İmâret 167; Ebû Dâvûd, Cihâd 23; Tirmizî, Tefsîr, sûre 8; İbn Mâce, Cihâd 19; Dârimî, Cihâd 14; İbn Hanbel, Müsned 4/157) sözünü üç defa yineleyerek atım tarzındaki silâhların önemini belirtmiştir.

 

Allah'ın Elçisi, ata binmek, ok atmak gibi savaş eğitimleri yapmaya teşvik etmiş: "Atınız, bininiz, atmanız, binmenizden daha iyidir!" (Ebû Dâvûd, Cihâd 23; Nesâ'î, Hayl 8; İbn Mâce, Cihâd 19; Dârimî, Cihâd 14) hadîsleriyle de atış eğitiminin önemini vurgulamıştır. Başkalarına saldırmak için değil, fakat saldırıyı önlemek için savaşa hazırlıklı olmak gerekir. "Hazır ol cenge eğer, ister isen sulh-u salâh." İslâmın amacı özgürlük ve barışı korumaktır.

 

“Allah'ın, onlardan Elçisine verdiği ganimetlere gelince, siz (onu elde etmek için) üzerine ne at, ne de deve sürdünüz. Fakat Allah, elçilerini, dilediği kimselerin üzerine salar (onlara üstün getirir). Allah her şeyi yapabilir.” (59/Haşr, 6) âyetinden de atın bir savaş aracı olduğu ve savaşta at kullanmanın, bir külfet ve masrafı gerektirdiği, bu tür harcamaları yapmanın elbette bir ağırlığı olacağı anlaşılır.

 

Berâ ibn Âzib'in rivâyetine göre sahâbîlerden biri, Kur'ân okuyordu, yanında da bir kısrak bağlı idi. Adamın üst tarafında peyda olan bir bulut gittikçe yaklaşmağa başladı. O kadar ki at ürktü. O sahâbî, olayı Peygamber'e anlattı, Peygamber (s.a.s.): "O sekînedir, Kur'ân için inmiştir!" dedi (Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân 11; Müslim, Müsâfirîn 240-241).

 

Aslında bu olay, Buhârî'nin kaydettiği, Useyd ibn Hudayr'in menkıbesi olarak aktarılan olaydır. Şöyle ki: "Useyd, bir gece Bakara veya Kehf Sûresini okuyordu. Atı da yanında bağlı idi. O Kur'ân okurken atı, yerinde şahlanmaya başladı. Useyd sustu, at sakinleşti. Useyd, atın, hemen yanıbaşında bulunan oğlu Yahya'yı çiğneyeceğinden korktuğu için okumayı kesti. Oğlunu beriye çekerken başını kaldırıp göğe baktı, gökte bir ışık kümesi gördü. Sabahleyin olayı anlattığı Allah'ın Elçisi ona: “Ey Hudayr oğlu oku(saydın, ey Hudayr oğlu oku(saydın)” dedi. Useyd: Yâ Rasûlallah, atın, Yahya'yı çiğneyeceğinden korktum, onun için gidip çocuğu aldım, başımı kaldırıp göğe baktım, gökyüzünde bulut gölgesi gibi bir şey içerisinde kandiller gibi bir ışık kümesi gördüm. Bu beyaz gölge tabakası içinde bulunan ışık kümesi, göğe doğru çekildi, artık onu göremez oldum. Allah'ın Elçisi (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Onlar ne idi, biliyor musun?” Useyd: Hayır, dedi. Allah'ın Elçisi buyurdu ki: “Onlar meleklerdi. Senin sesine gelmişlerdi. Eğer okumaya devam etseydin, sabaha dek seni dinlerlerdi. İnsanlar da (sabahleyin) bakıp onları görürdü. İnsanlardan gizlenmezlerdi.” (Buhârî, Fadâilu'l-Kur'ân, Bâbu Nüzûli's-Sekîneh)

 

Tarihten önceki dönemlerden beri Asya ve Avrupa'nın çeşitli yerlerinde yabanî halde yaşayan atların, evcilleştirilerek insan hizmetinde kullanılması, büyük bir evrim.sayılır. Zîrâ ot yiyen hayvanlar arasında adale gücü en fazla, doğal zorluklara en dayanıklı, değişik iklimlerde yaşayabilen ve sürekli hızda rakipsiz olan at, tarihi ve sosyal hayatta olduğu gibi din, edebiyat ve sanat alanlarında da büyük gelişmelere imkân vermiştir. İlk defa at sayesinde fark edilen sür'at kavramı, mesafelerin kısalması ve kazanılan zaman dolayısıyla insanlığa derin bir zihniyet değişikliği getirmiş, özel bir meharet ve cesaret isteyen ata binme işi, at üstünde olana, yayalar üzerinde egemenlik kurma yolunu açmıştır.

 

Ülke, nüfus miktarı, idare bakımlarından dar sınırlar içinde kapalı eski site devleti sınırlarını aşarak kıtalara yaygın, çok uluslu ve o nisbette hukukî toleransa sahip geniş imparatorluklar kurma şartlarını hazırlamış ve atın özellikle savaş aracı olarak kullanılması dünya savaş tarihinde, orduların makineleştirildiği ikinci dünya savaşına kadar "at çağı" dönemini başlatmıştır. Atın ehlîleştirilmesi, günümüzde uzay çalışmaları kadar uygar bir atılım olarak görülmektedir. Tarihte ilk defa atı kimlerin evcilleştirdiği üzerinde çeşitli varsayımlar öne sürülürse de bunu ilk defa Türklerin yapmış olması kuvvetle muh­temeldir.

 

At Eti: Kur'an-ı Kerîm'de atlardan savaş aracı olarak söz edilir. “Allah, binmeniz ve süs hayvanı edinmeniz için atları, katırları ve merkepleri yarattı” (16/Nahl, 8). Hz. Peygamber, Kur'an'da haram olduğu bildirilen hayvanların dışında, bazı hayvan isimleri vererek veya vasıflarını belirterek bu konuda yasaklar koymuştur.

 

Câbir (r.a.)'den rivâyete göre, şöyle demiştir: "Nebî (s.a.s.), Hayber gününde bizi katır ve merkep (eti yemek)'ten menetti. Bize atı yasaklamadı" (Buhârî, Cihad, 130; Meğâzî, 35, 62; Zebâih, 27, 28; Ebû Dâvûd, Cihâd, 45, 63, 98; At'ime, 33; Nesâî, Hayl,1; İbn Hanbel, VI, 346).

 

Diğer yandan Hz. Peygamber'in at etini yasakladığına dair de birtakım rivâyetler gelmiştir (Ebû Dâvûd, At'ime, 25; Nesâî, Sayd, 30; İbn Mâce, Zebâih, 14).

 

Yukarıdaki delillere göre, İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed, İmam Şâfiî ve İmam Ahmed b. Hanbel, prensip olarak at eti yemenin câiz olduğuna hükmetmişlerdir. Ebû Hanîfe ise bu konuda, yasak bildiren hadisleri de dikkate alarak at etinin tenzihen mekruh olduğunu söylemiştir. Mâlikîlerin meşhur görüşüne göre ise, at eti yemek haramdır (Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 196, 198; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, I, 455).

 

Hadiste at etinin yasaklanması necis (pis) oluşundan dolayı değil, zamanında cihat aracı olduğu için hürmetendir. Bu yüzden onun artığı da necis sayılmamıştır (İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1987, XV, 234; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, Kahire, (t.y),III, 254, 255; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühû, Dimeşk, 1405/1985, III, 508, 509;  Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 174).

 

At Sütü: Eti yenen hayvanların ve insanın sütü temizdir. Domuz, merkep, katır gibi eti haram kılınan hayvanların sütü ise necis olup, yenilemez. Atın sütüne gelince, bazı âlimler, bunun içilmesinde bir sakınca yoktur, demişlerdir. Çünkü atın sütünün içilmesinde savaş vasıtasını zayıflatma yoktur. Diğer yandan bazı hadislerde at etinin yasaklanması, onun necis (pis) sayılmasından değil, önemli bir savaş aracı olmasından dolayıdır. Fıkıh kaynaklarında had cezaları açıklanırken at sütü için mubah denilmiş, bu sütü içenin cezası hakkında; "Beng gibi, kısrak sütü gibi mubah olan bir şeyden olan sarhoşluk, had cezasını gerektirmez" ifadeleri kullanılmıştır.

 

Ebû Hanîfe'ye göre at etinin mekruh sayılmasının illeti, atın bir savaş aracı olması, savaşa ara verilmesin, ordunun gücü azalmasın diyedir. Bu yüzden, bu kerâhet onun sütüne sirayet etmez. Yani onun sütü helâldir. Zaten atın etini meşrû sayanlara göre, sütünün de meşrû olması asıldır (İbn Mâce, Zebâih, 12; Ebû Dâvud, At'ime, 25; Nesâî, Sayd, 30; A. b. Hanbel, VI, 346; İbn Âbidîn Terc., XV, 234, 235, XVI 70, 71; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühû, I,144, 145; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 174).

 

 

Ebâbil Kuşları

Kâbe'yi yıkmak üzere büyük bir orduyla gelen Yemen valisi Ebrehe'nin ordusuna saldıran kuşlara ebâbil kuşları denir. Ebâbil, Arapça'da "bölükler, sürü, sürüler" demektir. Kelime, Kur'ân-ı Kerim'de Fil sûresinin üçüncü âyetinde geçmektedir. Fil sûresinde olay şöyle anlatılmaktadır: "Görmedin mi Rabbin fil sahiplerine ne yaptı? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üstlerine sürü sürü kuşlar gönderdi. Onlara çamurdan sertleşmiş taşlar atıyorlardı. Nihâyet onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı." (105/Fîl, 1-5)

 

Bu olay Hz. Peygamber'in doğduğu yıl olmuş ve orduda bulunan fil/fillerden dolayı Araplar arasında "Fil Vak'ası", geçtiği yıl ise "Fil Yılı" olarak meşhur olmuştur. Olay kaynaklarda şöyle zikredilmektedir:

 

Habeşistan Kralı Necâşi Ashame'nin, Yemen'e hükümdar tâyin ettiği Ebrehe b. Sabbah el-Eşrem, Mekke'ye giden kervan ve Kâbe ziyaretçilerini çekmek ve San'a şehrini ticaret merkezi haline getirmek üzere burada Kulleys veya Kalis denilen bir tapınak (kilise) yaptırdı. Ancak tapınağa gelen olmadığı gibi Fukaym kabilesine mensup bir Arap veya bir grup Arap kiliseye girerek pislediler. Bunu öğrenen Ebrehe çok kızdı ve Kâbe'yi yıkacağına yemin etti. Büyük bir ordu ve gayet iri cüsseli "Mamud" adlı fili önde olduğu halde Mekke'ye yöneldi. M.S. 570 veya 571 yılında altmış bin asker ve on yahut dokuz fille yola çıktı. (İbnü'l-Esir, el-Kâmil fi't Târih, Nşr: Tornberg, Beyrut 1965, I, 442).

 

Ebrehe yolda Yemen kralı Zû Neferi bozguna uğrattı, ardından Has'amlıları yendi ve bunların Nufeyl b. Nubeyb adındaki liderinin hayatını bağışlayarak kendisine Mekke'ye gidişte rehber yaptı. Taif'teyken Sakif'liler tanrıları Lât'ı korumak uğruna Ebrehe ile işbirliğine yanaşıp Ebû Regal'i ona rehber olarak verdiler. Ebrehe'nin fillerin desteğindeki muazzam ordusunun karşısında hiçbir ordu dayanamadı ve Kureyş'liler bu gelişe bakarak Kâbe'nin yıkılacağına kesin olarak inanmaya başladılar.

 

Mekke yakınında Mugammes denilen yerde Ebrehe ordusu çadırlarını kurdu ve çevredeki Mekke'lilere âit develeri yağmaladılar. Burada, Ebû Regal öldü. Develerin içinde Abdülmuttalib'in de iki yüz devesi vardı. Ebrehe'nin elçisi Hınata el-Himyeri Mekke'ye giderek Kureyş'lilerin ileri gelenleriyle görüştü ve "Kâbe'yi tavaf etmeyi bıraktıkları takdirde onlara saldırmayacaklarını" söyledi. Onlara sadece Kâbe'yi yıkmak için geldiklerini, kendileri ile savaşmayacaklarını bildirdi (İbnü'l-Esir, a.g.e., s.443).

 

Abdülmuttalib, "Biz onunla savaşmak istemiyoruz, buna gücümüz de yetmez. Orası Beytullah'tır, eğer korursa O (Allah) Harem'i korur" dedi; develerini görüşmek üzere Ebrehe'nin yanına vardı. Abdülmuttalib'e iyi davranan ve önce onu takdirle karşılayan Ebrehe, Abdülmuttalib develerini isteyince şöyle dedi: "Seni ilk gördüğümde gözüme büyük bir şahsiyet olarak görünmüştün. Ama sen Kâbe'nin korunmasını isteyeceğin yerde develerinin peşine düşünce gözümden düştün." Abdülmuttalib, "Ben develerin sahibiyim. Kâbe'nin de sahibi var, O onu korur" dedi.

 

Abdülmuttalib develerini alıp Kureyş'lilerin yanına döndü, onlara olup biteni anlattı ve hepsi, muhtemel bir katliâma karşı Mekke'den ayrılıp dağlara çekildiler. Sabaha karşı Ebrehe, Mekke'ye ilerledi. Mamud denilen büyük fil, şehre yaklâşınca yere çöküverdi; kalkması için çok uğraştıkları halde kalkmadı. Öteki fillerin de, Kâbe yönünde sürüldüklerinde yere çöktükleri, başka bir yöne yöneltildiklerinde koşarak kaçmaya çalıştıkları görüldü. Bu mûcizeyi olayın sıhhati Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Kusva adlı devesinin Mekke yakınlarında çökmesi olayında, Nebi (s.a.s.)'in söylediği sözlerle sâbit olmuştur: Devesi çökünce Rasûlullah'ın ashâbı, "Deve çöktü" dediğinde, Rasûlullah; "Hayır, Kusva çökmedi, yalnız onu 'Fili engelleyen' engelledi" buyurmuştur. Buhâri ve Müslim'de, Rasûlullah (s.a.s.)'in Mekke'nin fethi günü şöyle dediği nakledilmektedir: "Yüce Allah filleri Mekke'ye girmekten alıkoydu. Ama Rasûlünü ve mü'minleri oraya gönderdi. Dün olduğu gibi bugün de oranın hürmeti iâde olmuştur. Dikkat edin, hazır olan olmayana bildirsin. "

 

Ebrehe ordusu Mekke'ye girerken deniz tarafından, dahâ önce o bölgede hiç görülmemiş, kırlangıca benzer kuş sürüleri bir anda ortaya çıkarak Ebrehe ordusuna saldırdılar. Gaga ve pençelerinde taşıdıkları taşları ve çamurdan balçıkları askerlerin üzerine bıraktıklarında onlar, kurumuş, paramparça olmuş ağaç yaprakları gibi dağıldılar. Rehberleri Nufeyl kaçtı, askerler kuş saldırısında telef olup feci şekilde öldüler; yolda kalanlar, geriye dönenler de helâk oldular. Mekke'liler bu mûcizeyi dağlardan seyrederken Allah'ın irâdesi karşısında hayret ve dehşet içindeydiler. Ebrehe, bu saldırıda etleri parçalanmış, çürümüş halde San'aya dönerken, Hasm kabilesinin yaşadığı bölgede göğsü ikiye yarılarak acıklı şekilde öldü (Kadı Beydâvî, Envârü't-Tenzil, Fil Sûresi tefsiri).

 

Kuşlar ve attıkları taşlar hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bu olay Rasûlullah'ın dünyaya geldiği yılda vukû bulduğundan, Peygamberimizin ilk mûcizelerinden sayılmıştır. Muhammed b. İshak ve İkrime o yıl çiçek hastalığının Mekke'de yaygınlaştığını söylemişlerdir. Muhammed Abduh (v. 1905) bu rivâyetlerden hareketle Kur'ân'da geçen "Tayran Ebâbile" ifâdesiyle kastedilenin "sinekler" olduğunu ayaklarında salgın hastalık mikrobu taşıyan sinek sürülerini Allah'ın, Ebrehe ordusuna Mûsâllat kıldığını belirtmektedir. Yeryüzünün en ihtişamlı ordusu ve hayvanları (filleri) ile gelen Ebrehe ve ordusunu Allah, bir ibret olsun diye gözle görülemeyen küçük canlılarla mikroplarla helâk etmiştir. Bu görüşü yukarıda zikrettiğimiz gibi daha önce ilk siyercilerden Muhammed b. İshak da kaydetmiştir.

 

Bu tefsirde önemli olan husus; Muhammed Abduh, Reşid Rıza, ve diğer bazı müfessirlerin, Allah'ın, olağanüstü, fevkalâde, harikulâde mûcizesi ile bu Allah düşmanı orduyu helâk edişini dile getirmeleridir. Tefsirlerde kuşların mâhiyeti hakkında değişik görüşler bulunmaktadır. İbn Abbas ile Dahhak, Ebâbil'i "birbiri arkasından gelenler" diye yorumlamışlardır. Hasan-ı Basri ile Katâde, "çok" mânâsına; İbn Zeyd "çeşitli, sağdan soldan gelenler" mânâsına; Mücâhid, "toplu halde arka arkaya gelen" mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Kuşların, bölük bölük, karışık türde oldukları anlaşılmaktadır. Rivâyetlerde kuşlar; kırlangıca, kekliğe, sığırcığa, yarasaya, hatta "zümrüdü anka"ya benzetilmektedir .

 

"Siccil" kelimesi, taş ve çamur demektir. Yahut, çamurla sıvanmış taş anlamına gelir. "Asf" kelimesi, ağaç yaprağı anlamına gelir. Haşerelerin ağaç yaprağını yiyip ufalttıklarında yaprak yenik yenik hale gelir ki, sûrede anlatılmak istenen budur.

 

Sûrenin anlamı; Allah'ın, Kâbe'nin müdafaasını müşriklere bırakmadığını, saldırganları alışılmadık şekilde helâk ettiğini bize anlatmaktadır. Fil olayı, Müzdelife ve Mina arasındaki Muhassab vadisi arasında bulunan Muassıb'da meydana gelmiştir. Müslim ile Ebû Dâvûd, Câbir'den rivâyetle onun şöyle dediğini yazarlar: "Rasûlullah Müzdelife'den Mina'ya hareket ettiği zaman Muassıb vadisin de hızlanmıştı." İmam Nevevî bunu şöyle izah etmiştir: "Ashâb-ı Fil olayı burada cereyan etmiştir. Onun için, sünnet olan, hacıların buradan hızla geçmesidir" (Mevdûdî, Tefhimul Kur'an Trc: Muhammed Han Kayanı ve diğerleri, İstanbul 1988, VII, 238)

 

İmam Mâlik de Hz. Peygamber'den, "Müzdelife durma yeridir, ama Muassıb vadisinde durulmamalıdır" hadisini nakleder. Müşrik Kureyşlileri bu olay o kadar etkilemiştir ki, üç yüz altmıştan fazla Kâbe putunu unutup yedi yahut on sene Allah'a tapmışlardır. Fil sûresin de Allah, Ashâb-ı Fil'in acı âkıbetinin fecâatine sadece ana hatlarıyla değinmiş ve müşriklere, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in dâvetine karşı çıktıklarında, onların başlarına gelebilecek acıklı azabı hatırlatmıştır (M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 1-2).

 

Bakar: Öküze verilen cins ismidir. Dişi ve erkek için kullanılır. Tekili “bakara”dır. Tekilinin sonuna gelen tâ, te'nîs (dişil) tâsı değil, birlik bildiren tâdır. Bakar'ın çoğulu bakarâttır. Ancak Kâmil 'in açıklamasına göre sığırın erkekle dişisini ayırdetmek için erkeğe bakar, dişiye bakara denmiştir. Bâkır ise çobanıyla birlikte sığır sürüsüdür. Alî Zeyne'l-âbidîn'in oğlu Muhammed, ilmin derinlikleri içine girebildiğinden dolayı “Bâkır” sıfatıyla anılmıştır.

 

Bakar (öküz), güçlü, çok yararlı, çift tırnaklı ve geviş getiren memeli bir hayvandır. Burulmamış erkeğine boğa, dişisine inek, burulmuş erkeğine öküz, yeni doğmuş yavrusuna buzağı, bir yaşına kadar olan yavrulara dana, iki yaşına kadar olanların erkeğine tosun, dişisine düve denilir. Öküz, eskiden koşum hayvanı olarak çok kullanılırdı. Ancak traktörün çıkmasıyla öküze olan ihtiyaç yok denecek kadar azaldı. Şimdi sığır daha çok kesim için yetiştirilmektedir.

 

Allah onu insanın hizmetine verdiği için, çok güçlü olmasına karşın, yırtıcı hayvanlar gibi güçlü bir silahla donatılmamıştır. Sığırın evcilleş­tirilmesi, 4500 yıl kadar gerilere gider. Önceleri açlık günleri için yedek et rezervi sayılan sığırlar, daha sonra özellikle sütü için yetiştirilir oldu. Öküzün çeşitleri vardır. Camus, öküzün daha irisi ve daha güçlüsüdür. Dişi camusun sütü de daha boldur. Kur'ân-ı Kerîm'de önce 12/Yûsuf Sûresinin 43 ve 46. âyetlerinde Yûsuf (a.s.) dönemindeki Firavun'un gördüğü rüyâ'nın anlatımında geçer. En'âm Sûresi, 144-146. âyetlerde de zikredilir.

 

Bakara Sûresinde, vukubulmuş bir cinayet olayında katilin ortaya çıkarılması için İsrâîloğullarına bir sığır kesmelerinin emredildiği anlatılır:

 

Bakara Olayı

Bakara sûresine de bu adın verilmesine sebep olan “bakara olayı” Bakara sûresi, 67-73.  âyetlerde açıklandığı üzere, Hz. Mûsâ döneminde meydana gelmiştir. Tefsirlerde geçtiği şekilde olay şöyle gelişmiştir: İsrâiloğulları içinde zengin bir adam vardı. Bunun da bir kızı ve fakir bir yeğeni vardı. Yeğeni amcasından kızını istedi. Adam kabul etmedi. Genç de buna kızarak “yemin ederim, amcamı öldürüp malını da kızını da alacağım” dedi. Delikanlı amcasına gelerek; “amca, şuraya tâcirler/satıcılar gelmiş, onlara gidelim de bir şeyler satın alayım. Seni yanımda görürlerse bana mal verirler” dedi. Amcası da geceleyin yeğeni ile birlikte çıktı. Yeğeni yolda onu öldürüp evine döndü. Sabah olunca da, hiçbir şey bilmiyormuş gibi amcasını aramaya başladı. Bulamayınca akşamki yere doğru gitti. Birkaç kişi amcasının başında toplanmıştı. Onlara: “amcamı siz öldürdünüz” diyerek diyetini istedi. Ağlayıp üstünü başını yırtmağa başladı.

 

Durumu Hz. Mûsâ’ya arz etti. Hz. Mûsâ da onlara diyet vermelerini emretti. Onlar da; “Yâ Mûsâ, biz katil değiliz; Rabbine duâ et, katili meydana çıkarsın” dediler. Mûsâ (a.s.) da onlara bir inek kesmelerini, etinden bir parçayı maktûle dokundurmalarını söyledi. Onlar da “böyle şey olur mu?” diye garipsediler. Hz. Mûsâ’nın bu talebinden kurtulmak ve başlarından savmak için ineğin nasıl bir inek olduğunu sordular. Her seferinde Hz. Mûsâ’ya karşılık vererek bu emri hemen yerine getirmekten kaçındılar. Çok uzun tereddütlerden sonra vasıfları yukarıdaki ilgili âyetlerde belirtilen ineği bulup kestiler. Etinin bir kısmını maktûle dokundurunca maktûl dirilip kendisini yeğeninin öldürdüğünü söyledi ve tekrar düşüp öldü. Bunun üzerine katile miras vermediler; bu olaydan sonra da bu hüküm devam etti.

 

Tefsirlerde anlatılan bu olay, Kitab-ı Mukaddes’te de geçmektedir (Sayılar, 7/63-68; Tesniye, 21/1-9). Bu olayda, öldükten sonra dirilmeye açık işaret olduğu gibi; yahudileşen İsrâiloğullarının Mısırlılardan görerek benimsedikleri sığıra tapma olayının kaldırılması, tanrılaştırılan sığırın kesilip âcizliğinin vurgulanması vardır.             

 

 

Buzağı

Icl: İneğin yavrusu(buzağı)dır. Çoğulu ucûl  gelir. Tekili için iccûl , bunun çoğulu olarak da acâcîl ,dişisi için de içle denilir. Deylemî'nin Müsned'inde Hz. peygamber'in: "' Her ümmetin bir içli vardır, bu ümmetin içli de dînâr ve dirhemdir" dediği rivâyet edilmiştir (Hayât, 2/16).

 

Kur'ân-ı Kerîm'de icl kelimesi, İsrâîloğullarıyla ilgili olarak geçmektedir: “Mûsâ kavmi kendisin(in, Rabbi ile mülakata gitmesin)den sonra kendilerinin zinet takımlarından yapılmış böğürmesi olan bir buzağı heykelini (tanrı diye) benimsediler. Görmediler mi ki o, ne kendilerine söz söylüyor, ne de onlara yol gösteriyor? Onu benimsediler ve zâlimler(den) oldular. Ne zaman ki (pişmanlıklarından ötürü) başları elleri arasına düşürüldü ve kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını gör(üp anla)dılar, dediler ki: ‘Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, elbette ziyana uğrayanlardan oluruz!’ Mûsâ, kavmine kızgın ve üzgün bir halde dönünce: ‘Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız? Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?’ dedi, levhaları yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): ‘Anamın oğlu, dedi, bu insanlar beni hırpaladılar, az daha beni öldürüyorlardı. (Ne olur) Düşmanları üstüme güldürme, beni bu zâlim kavimle beraber tutma!’ (Mûsâ): ‘Rabbim, dedi, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetinin içine sok, merhametlilerin en merhametlisi sensin!’ Buzağıyı (tanrı diye) benimseyenlere, muhakkak Rablerinden bir öfke ve dünyâ hayatında bir alçaklık erişecektir! İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız. Ama kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip inananlar(a karşı), mu­hakkak ki Rabbin, o (tevbe ve ima)ndan sonra, elbette bağışlayan, esirgeyendir.” (7/A'râf, 148-153)

 

Hz. Mûsâ, kavmini kurtarıp Filistin'e getirdikten sonra, Allah'ın buyruğu ile Tûr-i Sînâ'ya çekilmiş, orada kırk gün kalıp gece gündüz ibâdetle meşgul olmuştu. Bu ibâdet ile ruhsal olgunluğunu tamamlamış, Allah'ın bizzat hitabını işitmiş, kendisine Tevrat levhaları verilmişti. Fakat Mûsâ'nın Tur'da bulunduğu sırada toplumu, kuyumcu Sâmirî'nin yaptığı altun buzağıya taptı. Kavminden bazıları, Mûsâ'nın yerine vekil bıraktığı Harun'un sözünü dinleyip tevhîdden ayrılmamıştı ama diğerleri altun buzağıya tapınışlardı.

 

Mûsâ döndüğü zaman kavminin durumuna esef etmiş, "Ardımdan ne kötü davrandınız!" demiş, öfkesinden elindeki Tevrat levhalarını yere atmış, kavminin sapmasına engel olmadığı için kardeşi Harun'un başından tutup çekmiş. Fakat kardeşinin, kabahatli olmadığını, düşmanları üstüne güldürmemesini, kendisini zâlimlerle bir tutmamasını söyleyip özür dile­mesi üzerine onu bırakıp hem kendisi, hem de kardeşi için Allah'tan af ve mağfiret dilemiştir.

 

Tâhâ Sûresinde İsrâîloğullarını kimin kandırıp altun buzağıya tap­mağa yönelttiği anlatılmaktadır: "Seni kavminden çabucak ayrıl(ıp gel)meğe sevk eden nedir? (Niçin onları hemen bırakıp geldin) ey Mûsâ ?’ (dedik). Dedi: ‘Onlar benim arkamdan geliyorlar, ya Rabbi razı olasın diye sana çabuk geldim.’ (Allah): ‘Biz senden sonra kavmini sınadık. Samiri onları saptırdı’ dedi. Bunun üzerine Mûsâ, çok kızgın ve üzüntülü bir halde kavmine döndü: ‘Ey Kavmim, dedi, Rabbiniz size güzel bir vaidde bulunmamış mıydı? (Ayrılış) süre(m) mi size uzun geldi? Yoksa Rabbinizden bir gazabın üstünüze inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden caydınız (beni izleyip gelmediniz)’ Dediler ki: ‘Kendi malımızı harcamak sureti ile senin sözünden çıkmadık.’ Fakat o milletin (yani Mısırlıların) süs (eşyas)ndan bize yükletil(ip taşıtıl)mıştı. Onları (ateşe) attık. Aynı şekilde Samiri de attı. Onlara, böğürmesi olan bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Dediler ki, ‘Bu sizin de tanrınız, Mûsâ'nın da tanrısıdır, fakat o unuttu.’ Onlar görmüyorlar mı ki o (buzağı) kendilerine bir söz söyleyemez; ne bir zarar, ne de yarar veremez? Önceden Harun, kendilerine: ‘Ey kavmim, andolsun siz bununla sınandınız. Rabbiniz, o çok esirgeyen (Allah)dır. (Gelin) Siz bana uyun, emrime itaat edin!’ demişti. (Hayır,) Dediler: ‘Mûsâ bize dönünceye kadar buna tapmaktan vazgeçmeyeceğiz!’ (Mûsâ) ‘Ey Harun, oların saptıklarını gördüğün zaman sana ne engel oldu (da önlemedin)?’ dedi. ‘Neden bana uymadın (niçin benim yolumu takibetmedin, benim yaptığım gibi kızıp onların sapmalarına mani olmadın)? Emrime karşı mı geldin?’ dedi (ve kardeşinin sakalından tutup çekmeğe başladı). (Harun, kardeşini yumuşatabilmek için): ‘Ey anamın oğlu, dedi, sakalımı, başımı tutma. Ben senin İsrâîloğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın diyeceğinden korktum (da onun için idare yoluna gittim).’ (Bu defa Mûsâ, Samiri'ye döndü): ‘Ey Sâmirî, ya senin kasdın nedir,inedir bu yaptığın senin)?’ dedi. (Samiri): "Ben dedi, onların görme­diklerini gördüm. Elçinin izinden bir avuç aldım, onu attım; nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi.’ (Mûsâ): ‘(Defol)! git dedi. Artık hayat boyunca sen: 'Bana dokunmayın' diyeceksin sana va'dedilen bir ceza var ki ondan asla şaşırılmayacaksın (mutlaka o cezanı tam zamanında bula­caksın). Şimdi durup taptığın tanrına bak. Biz onu yakacağız, sonra onu ufalayıp denize savuracağız.’ ‘Tanrınız ancak kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. O'nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır.” (20/Tâhâ, 83-98)

 

Hz. Mûsâ, Firavun'un helakinden sonra otuz gece Rabbine ibâdet etmeyi adamış, yerine kardeşi Harun'u bırakarak Tûr'a gelmiş, orada ibâdete çekilmiş, otuz geceyi de kırka tamamlamıştır. Allah, huzurunda ibâdetle meşgul bulunan Mûsâ'ya, niçin hemen kavmini bırakıp çabucak geldiğini sormuş; o da kavminin, ardından gelmekte olduğunu; Rabbi memnun etmek için çabucak O'nun huzuruna koştuğunu söylemiştir. Allah da Mûsâ'ya, kendisinden sonra kavmini sınadığını, Sâmiri'nin onları yoldan çıkardığını bildirmiştir. Durumu öğrenen Mûsâ, esefle kavmine gelmiş: "Ey Kavmim, dedi, Rabbiniz size güzel bir vaidde bulunmamış mıydı? (Ayrılış) süre (m) mi size uzun geldi? Yoksa Rabbinizden bir gazabın üstünüze inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden caydınız (beni izleyip gelmediniz)?" demiş.

 

İsrâîloğulları, özür dileme tarzında bu buzağıyı kendi mallarından değil, Mısırlılardan emanet alıp getirdikleri zînet eşyasından yaptıklarını söylemişlerdir. Mısır'dan kaçacakları sırada Mısırlılardan zînet eşyası, yardım almışlar, bunları beraberlerinde getirmişlerdi. Başkasının malını almanın günâhından kurtulmak için Sâmirî'nin teşvikiyle bunları ateşe atmışlar, Sâmirî de kendi elindekini atmış ve bu altun ve gümüş eşyayı eritip, havanın girmesiyle ses çıkaran bir buzağı heykeli yapmıştır. İbn Abbâs'ın rivâyetine göre Sâmirî, buzağıyı o şekilde yapmış ki heykelin arkasından giren rüzgâr, ağzından ses çıkarıyormuş. İsrâîl oğullarına: "İşte sizin de, Mûsâ'mn da tanrısı budur, fakat o unuttu" demiş. 88'nci âyetin sonundaki "fî'linin zamîri Mûsâ'ya da, Sâmirî'ye de gidebilir. Birinci takdirde unutan Mûsâ, ikinci takdirde Sâmirî'dir. Yani Sâmirî, "İşte sizin de, Mûsâ 'nın da tanrısı budur, dedi de (Allah'ın birliğini veya Mûsâ'va verdiği sözü) unuttu" demektir.

 

Maymun:

Kırd: Maymun demektir. Çoğulu kurüd , dişili kirde (âiy), künyesi Ebû Hâlid, Ebû Habîb, Ebû Halef, Ebû Reyyân'dır. Abdullah ibn Abbâs ve talebesi İkrime şöyle demişler: "Allah, her şeyi güzel, sağlam yaratmıştır. Maymunun poposu güzel değil ama sağlamdır. Güzellik dereceleri farklı da olsa bütün hayvanlar güzeldir."

 

Maymun bir defada on-oniki yavru doğurur. Erkeği, dişisini çok kıskanır. Demîrî, bu hayvanın çoğu hallerinin insana benzediğini belirtiyor: İnsan gibi güler, oynar, oturur, eliyle bir şey tutar. Eli, parmakları, tırnakları vardır. Eğitim kabul eder, insanlarla arkadaş olur. Dört ayak üzerinde yürüdüğü gibi iki ayak üzerinde de yürür. Gözlerinin alt kapağının kirpikleri vardır. Diğer hayvanların hiçbiri böyle değildir. Bu hayvan, tıpkı insan gibi iyi yüzme bilmediği için suya düşünce boğulur. Şehvetlidir, eşini kıskanır. Bunlar (yani kadına düşkünlük ve eşini kıskanmak) insana özgü iki değerli özelliktir (Hayâtu'l-Hayavân, 2/20)

 

“Kibirlerinden dolayı kendilerine yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik.” (7/A'râf, 166). Bu âyette sınırı aşıp Allah'ın yasağını çiğneyen bazı Yahudilerin, maymun kılığına sokuldukları anlatılmaktadır. Aynı husus, Bakara 65-66. ve Mâide 60. âyette de anılmaktadır:

 

“İçinizden, Cumartesi günü(avlanma yasağı)nı çiğneyenleri elbette bilmişsinizdir; işte onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik. Ve bunu, önündekilere ve ardından geleceklere ibret bir ceza, (Allah'ın azabından) korunanlara da bir öğüt yaptık.” (2/Bakara, 65-66). Bu âyetlerde de Cumartesi yasağına uymadıkları için Allah'ın gazabına uğrayıp maymun kılığına sokulmuş olan Yahûdî cemâatinden söz edilmektedir.

 

Tefsirlerde anlatıldığına göre İsrâiloğullarına, Cumartesi denizde avlanma yasaktı. Deniz kıyısında bulunan bir köy halkı, Cumartesi çok miktarda gelen balıkları avlamak için şöyle bir çareye başvurdular: Cumartesinden önce denize attıkları ağlarını, Cumartesinden sonra topla­dılar. Yahut Cumartesi, çokça gelen balıkları yakalamak için bir kanal açtılar. Kanala gelen balıklar, su azalınca tekrar denize dönemiyorlardı. Köylüler de ertesi gün, kanalda kalan balıkları yakalıyorlardı (İbn Kesîr, Tefsîr, 1/106). Böyle bir hîle ile Allah'ın yasağını çiğniyorlardı. Allah da yasayı çiğneyen bu insanları, cezalandırıp maymunlar kılığına soktu.

 

Bir insanın şeklinin değiştirilip bir hayvan biçimine sokulmasına mesh denilir. Müfessirlere göre eski uluslarda mesh olurdu. Bu, bozulan insanlara, Allah tarafından verilen bir ceza idi. Ancak bunun gerçekten insanın maymun kılığına sokulması mı, yoksa ahlaken bozulup maymun gibi taklitçilik ve aç gözlülük durumuna düşürülmesi mi olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Eğer âyet, ahlâkî bir dejenerasyona (bozulmaya) işaret ise bu, her zaman ve hur ulusta olur. İnsanlar nefislerinin zebunu oldukları zaman şeklen değil, fakat sîreten yani huy ve karakter itibariyle herhangi bir hayvanın karakterine girmiş olurlar. Bunlar şeklen insan görünseler de mânâda hayvan mertebesindedirler.

 

Eğer âyet, şeklen bir değişim bildiriyorsa o takdirde bazı insanların, bozula bozula maymun kılığına dönmüş olmaları düşünülebilir. Ancak eski milletlerde vukubulduğu söylenen bu şeklî dönüşüm {mesh ) olayı  bu ümmetten kaldırılmıştır. Yalnız insan, ahlâkını korumalıdır ki insan ahlâk ve sıfatından çıkıp herhangi bir hayvanın huy ve sıfatına bürünmesin, nefsinin tutsağı olmasın.

 

Müfessirlerin çoğu, bu insanların görünürde meshedilip maymun kılığına sokulduklarını söylemişlerse de Mücâhid ve yandaşları, meshin ma'nevî olduğunu, onların şekillerinin değil, gönüllerinin (ruhlarının) maymun kılığına sokulduğunu söylemişlerdi (Mefâtîhu'1-Ğayb, 15/40; İbn Kesîr, Tefsir, 1/105-106).

"Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayan(hükümlerini uygulamayanların durumu, Kitâblar taşıyan eşeğin durumu gibidir." (62/Cum'a, 5) âyetinde de Tevrat'ın hükümleri uyarınca hareket etmeyenler, Kitâb taşıyan eşeğe benzetilmektedir. Bu âyetten de onların eşeğe ve maymuna benze­tilmelerinin, bir kınama ve ma'nevî durumlarını anlatma amacını taşıdığı anlaşılır.

 

Maymun taklitçidir, düşünce ile hareket etmez, ancak gördüklerini taklid eder. İşte düşünmeden, gördükleri her hareketi taklidedenler de görünüşte olmasa bile gerçekte maymun huyuna, karakterine girmiş, maymun sîretine bürünmüş olurlar. Bazı İsrâiloğlu kabileleri, Allah'tan gelen bunca âyetleri düşünmeden, sıradan insanlardan gördükleri kötü hareketleri taklit ettikleri için maymun karakterini almış, maymun sîretine büründürülüp süründürülmüşlerdir. Böylece hak yoldan çıkanların ne kötü bir sonuca düşeceklerine dair dünyâ uluslarına ibret olmuşlardır.

 

“De ki: ‘Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah kim(ler)e la'net ve gazab etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytâna tapanlar yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır.” (5/Mâide, 60). Bu âyette de İslâmın gelişmesini istemeyen, müslümanlar aleyhine kötü propagandalar yapan Yahûdîlere, Allah katında asıl yeri kötü olanların, Allah'ın la'net ve gazabına uğramış, putlara tapmış; bazıları Allah tarafın­dan maymun, domuz ve tâğûta tapar yapılmış kimseler olduğu belirtilmiştir.

 

Müfessirlere göre bu âyette de kıredeh (maymunlar) haline getirildiklerinden söz edilenler, Cumartesi avlanma yasağını çiğneyen Yahûdî cemâatidir. Hanâzîr (domuzlar) ile kasdolunanlar da İsâ'ya inen sofrayı inkâr edenlerdir. Başka rivâyete göre de her iki mesih de Cumartesi yasağını çiğneyenlere yapılmıştır. Bunların gençleri maymun kılığına, yaşlıları do-muz kılığına sokulmuşlardır (Mefâtûhu'l-Ğayb, 12/36).

 

 

Keçi:

Ma'z: Keçi dediğimiz, yay boynuzlu, geviş getiren, kıllı, kısa kuyruklu, otçul hayvandır. Çoğul bildiren ma'z'in tekili mâiz’dir. Dişisine mâize denilir. Erkek keçiye teyyis (teke) denilir. Diğer hayvanların yiyemediği besinlere ulaşabilir ve bitkice çok fakir ortamlarda yaşayabilir. Maltız keçisi gibi bol süt veren ırkları vardır. Ankara keçisinin de tiftiği çok makbuldür.

 

En'âm Sûresinin 143'ncü âyetinde koyunu ve keçiyi Allah'ın yarat­tığı; bunlar üzerinde bir yasak koymadığı belirtilmek sûretiyle insanların, kendi düşünceleriyle bu havyanlar hakkında koydukları bazı yasaklamalar kınanmaktadır. Bezzâr ve İbn Kani'in çıkarımlarına göre, rivâyette Hz. peygamber: "Keçiye iyi bakın, eziyet veren şeylerini giderin. Çünkü o. cennet hayvanlarındandır" demiştir. Keçi, cildinin kalınlığı, sütünün çokluğu bakımından koyundan üstün tutulur.

 

 

 

 

Dâbbetu’l-Arz

Yer hayvanı, kıyâmetin büyük alâmetlerinden biri. Debb ve debîb; hafif yürüme ve debelenme demektir. Hayvanlar ve çoğunlukla haşereler için kullanılır. İçkinin bedene yayılması ve bir çürüklüğün etrafına sirayeti gibi hareketi gözle görülmeyen şeyler için de kullanılır. Dâbbe de debelenen, hareket eden demektir. Şu halde tren, otomobil, bisiklet vb. şeylere lügate göre dâbbe denebilirse de ıstılahta daha çok hayvanlar için kullanılır.

 

"Allah bütün canlıları (her dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah şüphesiz her şeye kaadirdir." (24/Nûr, 45) âyetinden anlaşılacağı üzere her hayvana dâbbe denir. "Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." (11/Hûd, 6) âyetinden de anlaşılan budur.

 

"Dâbbetü'l-Arz" da; kıyâmetin kopmasına yakın, ortaya çıkacağı bildirilen ve kıyâmetin büyük alâmetlerinden olan bir yaratıktır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Söylenmiş olan (tehdit edildikleri şey) başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler." (27/Neml, 82) buyrulmaktadır. Bu âyetten anlaşılan, dâbbenin bir hayvan-ı nâtık yâni konuşan bir canlı olduğudur. Râğıbü'l-İsfahânî, yukardaki âyete dayanarak şöyle demektedir: "Dâbbe, tanıdığımız hayvanlara benzemeyen bir hayvandır. Ortaya çıkması kıyâmete yakın bir dönemde olacaktır. Bir de denildi ki: Bununla, câhiliyyede hayvan mertebesinde olan kötü insanlar kasdedilmiştir.

 

Müfessirler yukardaki âyete (27/82) dayanarak "Dâbbetü'l-Arz"ın kıyâmete yakın bir zamanda ortaya çıkacağını söylerler. İbn Ömer'e göre, "dâbbe"nin çıkması hadisesi, dünyada iyiliğe emreden ve kötülükten sakındıran hiçbir fert kalmadığı zaman vuku bulacaktır. İbn Merdûye'nin Ebu Saîd el-Hudrî'den rivâyet ettiği bir hadîse göre, aynı şeyi bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kendisinden Ebu Saîd de duymuştur. Bu da, insanın başkalarını iyilik yapmaya teşvik ve kötülükten sakındırma (emr bi'lma'rûf, nehyi ani'l-münker) vazifesini terkettiği zaman Allah'ın, kıyâmetin hemen öncesinde son ihtar vazifesini görmek üzere bir "dâbbe" meydana çıkaracağını gösterir. Mâmafih onun tek bir hayvan mı, yoksa bütün yeryüzünü istilâ edecek bir hayvan türü mü olduğu açık değildir.

 

Akaid kitaplarına, kıyâmetin alâmetlerinden biri olarak geçmiş olan "Dâbbetü'l-Arz" hakkında Peygamber (s.a.s.)'den şöyle rivâyet edilir:"İlk çıkacak kıyâmet alâmeti, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alâmetlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir."

 

"Üç şey vardır ki bunlar çıktığı zaman, daha önceden iman etmeyen hiçbir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez: 1- Güneşin batıdan doğması, 2- Deccâl ve 3- Dâbbetü'l-Arz."

 

"Dâbbe, yanında Hz. Mûsâ (a.s.)'nın asâsı ve Hz. Süleyman (a.s.)'ın mührü olduğu halde çıkacaktır. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle mühürleyecek. İşte o dönemde yaşayan insanlar biraraya gelecekler ve mü'minler, kâfir belli olacaktır"

 

Bu konudaki rivâyetler pek çoktur, ancak hiçbiri mütevâtir olmadığından, kıyâmet gibi tamamen gaybî olan bir meselede delil olamazlar. Bunun için, "Dâbbetü'l-Arz"la ilgili teferruâtı bir yana bırakıp, Cenâb-ı Allah'ın bizi bununla ilgili olarak Kur'ân-ı Kerim'de bildirdikleriyle yetinmemiz, işin iç yüzünü ve mahiyetini O'na havale edip dabbetü'l-arz'ın kıyâmete yakın zuhur edeceğine iman etmek en doğru yoldur. Bununla birlikte: "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O'ndan başkası onları bilemez... " (6/En'âm, 59) (Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 351)

 

 

Domuz

Hınzır: Domuz demektir. Demîrî'ye göre Arapçada Ebü Cehm, Ebû Zür'a, Ebû Dulef, Ebû Utbe, Ebû Kadim vb. künyeler taşır. Kendisinde bir yandan ehlîlilk, bir yandan da yırtıcılık özelliği vardır. Çok şehvetli bir hayvandır. Onsekiz aylık olan erkek domuz, ergen olur. Dişisi de altı ay gebelikten sonra yavrusunu doğurur. Domuz, en üretken hayvanlardandır.

 

 

Domuz Eti: İslâm dini birtakım hayvanların etlerini yemeyi serbest bırakmışken, bazılarını yasaklamıştır. Meşrû kılınan veya yasaklanan hayvan çeşitleri incelendiğinde insan sağlığı için yararlı hayvanların etinin meşnî, zararlı olanların ise yasaklanmış olduğu anlaşılır. İşte domuz da beslenme tarz, görünüşü, insanı tiksindiren tabiatı ve bünyesinde, etini yiyenlere geçebilen trişin vb. zararlı unsurlar taşıması nedeniyle yasaklanmıştır.

 

Kur'ân'ı Kerîm'de Allah domuz etini kesin şekilde haram kıldığını beyan etmiştir: "Allah sizlere yalnız leşi, kanı, domuz etini, bir de Allah'tan başkası adına kesilenleri haram kıldı" (2/Bakara, 173; 16/Nahl, 115). Şu âyette de domuzun çirkin hâline işaret edilmiştir: "...Allah kime lânet eder ve gazabına uğratırsa ve kimlerden de maymunlar, domuzlar ve tağûta kullar yaparsa, işte bunlar, makamları en kötü, yolları da en sapık olanlardır" (5/Mâide, 60).

 

Câbir b. Abdillah'tan, Allah Rasûlünün Mekke'nin fethi yılında Mekke'de iken şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Şüphesiz Allah ve Rasûlü şarabın, ölü hayvan etinin, domuzun ve putların alım-satımını haram kılmıştır" (Buhârî, Büyü' 112; Tecrîd-i Sarih Tercümesi VI, 537, 538)

 

Domuz eti diğer birçok dinlerde de yasaktır. Meselâ yahudilerin kitabı Tevrat'ın tesniye bölümünde yenilmesi yasak olan hayvanlar sıralanırken "... ve domuz... çünkü tırnaklıdır fakat geviş getirmez. O size murdardır bunların etinden yemeyeceksiniz ve leşlerine dokunmayacaksınız" (Tevrat, Tesniye, bab, 14/8) denilmektedir.

 

Allah insanlara rızıkların güzel ve temiz olanlarından yemeyi ve buna karşılık da şükretmeyi emretmiştir. Helâl yemek duânın ve ibadetin kabulüne sebeptir. Haram yemek ise bunların geri çevrilmesine sebep olur. Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar, şüphesiz Allah temizdir, ancak temiz olanı kabul eder. Şüphesiz Allah, müminlere, peygamberlere emrettiği şeyleri emretmiştir. Allah şöyle buyurmuştur: Ey peygamberler, güzel rızıklardan yiyin, sâlih amel işleyin, ben sizin yaptıklarınızı bilirim " (23/Mü'minûn, 51). Yine buyurdu: “Ey iman edenler, size rızık olarak verilenlerin temiz olanlarından yiyiniz.” (20/Tâhâ, 81). Sonra Allah Rasûlü, uzun yolculuğa çıkan, saçı başı karışmış, toza batmış, ellerini göğe kaldırmış, ey Rabbim, ey Rabbim, diye dua eden bir adamı zıkretti: "Bu kimsenin yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, haramla beslenmiş, duası nasıl kabul olunsun?" (Müslim, Tirmizî, Ahmed b. Hanbel)

 

Âyette şöyle buyrulur: "O, pis olan bütün şeyleri insanlara haram kılar." (7/A’'râf, 157)

 

Domuz etinin insana zararlı olduğu tıp tarafından da ortaya konulmuştur. Doktor Glen Shepherd, Washington Post gazetesinin 31 Mayıs 1952 tarihli nüshasında yazdığı bir makalede bu konuda özetle şunları yazmıştır: "ABD ve Kanada'da yaşayan insanların 1/6'nin adalelerinde, trişinli domuz eti yedikleri için, trişin kurtları vardır. Bunların çoğunda hastalık arazı görülmez. Yavaş yavaş iyileşir, bazıları da ölür. Bir kısmının sol tarafı felç olur. Hepsi de dikkatsizce domuz eti yemişlerdir. Bu hastalığın bağışıklık ve tedavisi yoktur. Ne antibiyotikler, ne de diğer ilaç ve aşılar bu küçük ve öldürücü kurda tesir etmez. Tek çare bu mikrobun bulaşmasını önlemektir... Trişinlerin sebep olduğu hastalığın belirtileri elliden fazla hastalığın belirtilerine benzer. Etleri tuzlama ve tütsüleme gibi metotlar trişinleri öldürmez. Mezbaha kontrolleri de trişinli etleri teşhis için yeterli değildir."

 

Bu konuda birçok araştırıcılar domuz eti yemeğe devam etmenin insandaki kıskançlık duygusunu zayıflattığını söylerler. Çünkü hayvanlar içinde dişisini kıskanmayan tek hayvan domuzdur. Diğer yandan beslendiği yerde her türlü pisliği yediği için, çevreye hoş olmayan bir koku yayar ve eti, proteindeki kimyevî maddeler bakımından düşük değerdedir. Domuz etinin trişin kurdundan temizlenmesi fennî bakımdan imkarısız görülmüştür. Yeryüzünün hıfzısıhha otoritelerinden Prof. Hirş bunu açıkça belirtmiştir.

 

İşte tıbbın bir kısım zararlarını ortaya koyduğu domuz etini yemek önceki bazı dinlerde yasaklandığı gibi İslâm'da da yasaklanmıştır (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, VII, 537 vd.; Yusuf el-Kardâvî, İslâm'da Helâlve Haram, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, 50-53; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 414).

 

 

 

 

Av ve Avcılık

 

Eti yenilsin, yenilmesin yaratılışı icabı vahşî olup insandan kaçan hayvana av; böyle bir hayvanı kaçmaz hale getirip yakalamaya da "avlama" denir.

 

İslâm'da gerek kara ve gerekse deniz hayvanlarını avlamak mubahtır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Size temiz olanlar helâl kılındı. Allah'ın size öğrettiği üzere alıştırıp yetiştirerek öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın." (5/Mâide, 4)

 

"Deniz avı size helâl kılındı." (5/Mâide, 96) (ayrıca bk. 5/Mâide, 1, 2, 94, 96). Ancak sadece eğlence maksadıyla avlanmak mekruhtur. Hac ve ihramdayken avlanmak haramdır. Av hayvanlarının bir kısmının eti yenir, bir kısmınınki ise yenmez. Bunlar ya derisi, yünü ve dişleri gibi kısımlarından faydalanmak için, ya da şerlerinden korunmak için avlanırlar.

 

Avlanan hayvanın etinin helâl olması için birtakım şartlar vardır. Bu şartların bir kısmı avcı, bir kısmı av hayvanı ve bir kısmı da av âletiyle ilgilidir.

 

1- Avcıda bulunması gereken şartlar a-Avcı; müslüman, mümeyyiz, âkîl veya Hristiyan ve Yahûdî gibi ehl-i kitaptan olmalıdır. Bunların dışındakilerin kestikleri hayvan yenmediği gibi avları da yenmez.

 

b- Avcı avına silâh atarken ya da onu yakalayacak hayvanı gönderirken besmele çekmelidir. Kasden besmeleyi terkederse av eti yenilmez.

c- Avcı silâhı ile vurduğu veya eğitilmiş hayvana yakalattığı avı elde etmek için başka bir şeyle meşgul olmayıp hemen harekete geçmelidir. Bazen atılan mermi ava isabet edip onu öldürmeyebilir. Bu nedenle avcının avını araması ve canlı olarak bulduğunda kesmesi gerekir. Aramayıp başka bir işle meşgul olur da sonra hayvanı ölü olarak bulursa eti yenilmez. Fakat oturup beklemeksizin ya da başka bir işle meşgul olmaksızın yaraladığı avını arayıp da ölü olarak bulursa eti yenir. (Meydanî, el-Lübab, III, 220)

d- Ava silâh atma veya avı yakalayacak hayvanı gönderme işi bizzat ehil olan avcı tarafından yapılmalı, ava ehil olmayan biri buna karışmamalıdır. Rasûlullah (s.a.s.), taşla, sapanla, sopayla avlanmayı yasak etmişlerdir. Müslim'de rivâyet edilen bir hadis şöyledir: "Taş ne avlar, ne de düşmanı yaralar. Ancak o, diş kırar, göz patlatır."

 

Avcı avını vurur ve fakat onu kaybederek bir müddet sonra bulur. Bununla ilgili olarak Adiy b. Hâtem (r.a.)'dan aşağıdaki hadisler rivâyet edilmiştir: "Okunu attığın zaman, suya düşmemiş olmak kaydıyla avı ölü bulursan ye... Aksi halde, suyun veya okun onu öldürdüğünü kestiremezsin." "Eğer onda bir yırtıcı hayvan izi bulamaz ve "senin okunun onu öldürdüğüne hükmedersen ye..." "Okunu attıktan üç gün sonra avı kokmadan bulursan ye..."

 

Avcılıkta dikkat edilmesi gerekli hususların başında elbette merhamet ve ihtiyaç gelmektedir. İhtiyacı için avlanan bir müslüman merhameti elden bırakmamalı, hayvanların üreme ve yavrulama zamanlarında avlanmamalıdır. Av hayvanlarının nesillerini kurutacak, tabiatın dengesini bozacak bir avcılık, mümini vebâle sokar.

 

2- Av hayvanında aranan şartlar:

a- Avlanan hayvan, eti yenen cinsten olmalıdır. (bk. Eti Yenen Hayvanlar)

b- Yaratılışı icabı vahşî olup evcil olmamalıdır.

c- Haşeret cinsinden olmamalıdır.

d- Deniz hayvanlarından ise balık cinsinden (tatlı veya acı su balığı) olmalıdır.

e- Hayvan av tesiri ile ölmüş olmalıdır. Avcı yaralanan avına ölmeden önce yetişirse kesmesi lâzımdır. Aksi takdirde eti yenilmez.

 

3- Av âleti: Av hayvanı ya eğitilmiş köpek, atmaca, doğan, şahin gibi hayvanlarla, veya ağ, tuzak kurmak gibi vasıtalarla, ya da yaralayıcı silâhla avlanır. Avlamada kullanılan hayvanlarda aşağıdaki şartların bulunması gerekir:

a- Ava salıverildiği zaman gitmelidir.

b- Av için yetiştirilmiş olmalıdır. Köpeğin eğitilmiş olması; üç defa yakaladığı hayvanı yememesi, doğan ve şahin gibi hayvanların da çağırıldığında geri dönmeleri ile bilinir.

c- Yakaladığı hayvanın etinden yememelidir.

d- Avı boğarak öldürmemelidir. Yaraladıktan sonra başka bir tesirle ölürse eti yenmez.

e- Avlama işinde ona eğitilmemiş tilki vb. başka bir hayvan yardım etmemelidir.

 

Av, günümüzde genellikle silâhla yapılmaktadır. Yukarıda belirttiğimiz gibi avcı ava silâh atarken besmele çekmeli, hayvanı vurunca hemen koşup yanına varmalı, ölmemiş ise kesmelidir. Yetişmeden silâhın tesiri ile ölmüşse bir şey gerekmez, eti yenir. (Meydanî, a.g.e. III, 217 vd.) (2)

 

 

 

Yırtıcı Hayvan:

Sebu': Yırtıcı hayvan demektir. Çoğulu esbu' vahşî hayvanı çok alan yere denilir. “Kestikleriniz hariç, yırtıcı hayvanın yediği hayvanların eti size haramdır.” (5/Mâide, 3) âyetinde yırtıcı hayvanın parçaladığı hayvan etinin haram olduğu bildirilmektedir.

 

Sebu' adı, bütün yırtıcı hayvanları kapsar. Aslan, kaplan, kurt, tilki vb. ne kadar yırtıcı hayvan varsa hepsi bu adın altında toplanır. Onun için Kur'ân'daki hayvanlar üzerinde tez yapmak isteyen kimse, Kur'ân'ın bu adla işaret ettiği bütün yırtıcı hayvanları inceleyebilir. Sebu' lafzıyla bütün yırtıcı hayvanlara, tayr lafzıyla bütün kuş türlerine, behîme lafzıyla dört ayaklı bütün hayvanlara ve dâbbe lafzıyla da tek hücreli, çok hücreli, iki ayaklı, dört ayaklı veya çok ayaklı bütün canlılara işaret etmiş olan Kur'ân, böylece bütün biyoloji âlemine dikkat çekmiş, hayvanların hepsinden genel ifade ile söz etmiştir.

 

 

 

 

Kuş:

Tayr: Kuşlar demektir, tekili tâirdir. Kuş deyince hatıra uçmak gelir. Kur'ân-ı Kerîm de, insanın dikkatini, havada kanatlarını açıp yumarak uçan kuşlara çekmekter: “Göğün boşluğunda, O'nun emrine boyun eğdirilmiş olan kuşlara bakmadılar mı? Onları Allah'tan başka tutan yoktur. Şüphesiz bunda, inanan bir kavim için âyetler (Allah'ın büyüklüğüne işaretler) vardır.” (16/Nahl, 79); “Üstlerinde (kanatlarını) açıp yumarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları (havada) Rahman'dan başkası tutmuyor. Doğrusu O, her şeyi görmektedir.” (67/Mülk, 19). Bu iki âyette insanların üstlerinde kanatlarını açıp yumarak uçan kuşları düşünüp Allah'ın büyüklüğünü ve birliğini anla­maları; zira onları havada tutanın Allah'tan başkası olmadığı; Allah'ın her şeyi görüp bildiği vurgulanmaktadır.

 

“Görmedin mi göklerde ve yerde olan kimseler, kanatlarını çırparak uçan kuşlar Allah'ı tesbîh ederler? Her biri kendi duasını ve teşbihini bilmiştir. Allah da onların ne yaptıklarını bilmektedir...” (24/Nûr, 41). Bu âyette de göklerde ve yerde bulunan tüm canlıların, kanatlarını açıp (yumarak) uçan kuşların Allah'ı tesbîh ettiği; her birinin kendine özgü tesbîhi bildiği; Allah'ın da herkesin ne yaptığını bildiği vurgulan­maktadır.

 

Kuş türlerinin havada küme küme uçuşları, tam bir sosyal olaydır. Halk arasında "Her kuş kendi zümresiyle uçar" sözü, kuşların kendi ara­larında sosyal sınıflar oluşturduklarını ve toplumsal yaşadıklarını belirtir. Nitekim “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, (onlar da) sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz Kitâbda hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır. Sonra (onlar), Rableri(nin huzuru)na toplanacaklardır.” (6/En'âm, 38) âyeti de yeryüzünde yürüyen canlıların ve uçan kuşların her türünün de insanlar gibi belli kurallara göre hareket eden birer topluluk oluşturduklarını bildirmektedir. Onlar da insanlar gibi sınıf, sınıftır. Yürüyen veya sürünen hayvanlardan her tür bir ümmet, kuşlar bir ümmet, insanlar bir ümmettir.

 

Kuşların biyolojisi de olağanüstülükleri içerir: Bazı türlerde görkemli çiftleşme öncesi gösterileri, değişik biçimde ve çeşitli malzemeyle yuva yapımı, büyük uzaklıklara göç vb.

 

"Kuşların çiftleşme gösterileri de ilgi çekicidir. Bu gösteriler sırasında bazı cennet kuşları baş aşağı asılır. Erkek firkateyn kuşu, gagasının altındaki kırmızı "torbayı" şişirir. Çiftleşme gösterisinde aktif olan, genellikle erkektir: İnsan duygularıyla söylersek, sanki dişiyi baştan çıkarmaya çalışır. Tepeli dalgıç da erkek ve dişi, suda karşı karşıya durur, başlarını sallayıp tepeliklerini dikleştirirler. Erkek lirkuşu, kocaman kuyruğunu sırtına yatırır, öyle ki vücudu bu kuyruğun altında tamamen kaybolur. Yenikaledonya'daki bahçe kuşu, bir çeşit çardak yapar, dişisine vermek üzere yanma birtakım süslü şeyler yığar." (Memo Larousse I, s. 103, Aydın Kitaplar, İstanbul, 1991)

 

Tüy tek başına kuşları belirtmeğe yeter. Gerçekten de kuş dışındaki hayvanlarda tüy yoktur. Kuşta ön üyeler kanatlara dönüşmüştür. Uçma yetisi birtakım anatomik karakterleri gerektirir (içi boş kemikler, hava keseleri, vb.) Kuş, henüz bütün sırları bilinmeyen olağanüstü bir uçucudur.

 

Kuşlar belli zamanda ve birlikte göç ederler. Fakat bunlar aynı yerden göçe başlamazlar. Çünkü hepsi aynı yerde bulunmaz. Çoğu tür, önce belirli bir yerde toplanır, sonra hep birlikte göçe başlarlar. Ama bu zamanlamayı nasıl yapmaktadırlar? Bu denli düzenli bir sistemin kendi kendine oluşması düşünülebilir mi?

 

Kuşlar uçmak için büyük enerji harcarlar. Harcanan bu enerjiyi karşılayabilmek için kara ve denizdeki tüm canlılardan daha çok yakıta ihtiyaç duyarlar. Meselâ 3.000 km.lik Hawai-Alaska mesafesini katedebilmek için birkaç gramlık, minik "sarısalkım kuşu", yolculuğu boyunca 2.5 milyon kez kanat çırpmak zorundadır. Buna rağmen 36 saat gibi uzun bir süre havada kalabilmektedir. Bu yolculuğu sırasındaki sürati ise saatte ortalama 80 km.dir. Bu kadar yorucu bir uçuş sırasında, kuşların kanındaki asit miktarı aşırı derecede artar ve yükselen vücut ısısı nedeniyle de kuş bayılma tehlikesiyle karşılaşır. Bazı kuşlar bu tehlikeyi karaya inerek engellerler. Peki engin denizlerin üzerinde göç edenler nasıl kurtulacaktır? Onun denizin üzerinde iken inebileceği bir kara parçası bulması imkânsız gibidir. Kuşbilimci Wörner Nachtiyall, bu durumda kuşun kanatlarını mümkün olduğu kadar açıp, kendini bırakarak serinlediğini gözlemiştir.

 

Göçmen kuşların metabolizmaları bu işi kaldıracak kadar güçlüdür. Meselâ en küçük göçmen kuş olan "Kolibrin"in vücudundaki metabolizma hareketi, bir filinkinden yirmi kat daha fazladır. Bu sebeple kuşun vücut sıcaklığı, 62 dereceye ulaşır.

 

Uçuş Teknikleri: Kuşlar, böyle zorlu uçuşlar için uygun bir tarzda yaratılmış olma­larının yanında, bir de elverişli rüzgârlardan faydalanmalarını sağlayacak yeteneklerle donatılmışlardır. Meselâ leylek, yükselmekte olan ılık hava akımlarıyla 2000 metreye kadar çıkar, ardından kanat çırpmaksızın bir sonraki ılık hava akımına doğru süzülür. Kuş sürülerinin bir başka uçuş tekniği ise "V" şeklindeki uçuştur. Bu sayede önde giden güçlü ve büyük kuşlar, karşı hava akımına karşı bir çeşit kalkan oluşturarak, daha zayıf olanların işlerini kolaşlaş-tırırlar. Uçak mühendisi Dietrich Hummel bu şekilde bir organizasyonun, sürü genelinde %23 tasarruf sağladığını ispatlamıştır.

 

Mükemmel Duyma Yeteneği: Kuşlar göçleri sırasında hava olaylarına da dikkat ederler. Örneğin, yaklaşan bir fırtınanın odağına girmemek için yollarını değiştirirler. Kuşların bu özelliğini araştıranlardan ornitolog Melvin L. Kreithen bazı kuşların atmosferde çok uzak mesafelere yayılan son derece küçük frekanslı sesleri işittiklerini saptamıştır. Bu sayede göçmen kuş, bulunduğu yerden çok uzaktaki bir dağın üzerinde patlayan fırtınayı veya yüzlerce km. ileride, denizin üzerindeki gök gürültüsünü işitebilmektedir. Ayrıca kuşların göç yollarını, hava şartlarının tehlikeli olduğu bölgelerden uzak tuttukları da bilinmektedir.

 

Yön Algılama: Kuşlar, binlerce km.lik uçuşları sırasında, pusula, harita, ya da benzeri yön belirleyicilerden yoksun olarak nasıl doğru yönü bulmaktadırlar?

 

Yapılan araştırmalarda dünyânın manyetik alanının, özellikle kuş türleri üzerinde etkili olduğu; kuşların, yerin manyetik alanından yararla­narak yönlerini bulmalarını sağlayan oldukça gelişmiş bir "manyereseptör" (manyetik alan algılayıcısı) sistemine sahip oldukları anlaşılmıştır. Bu sistem sayesinde kuşlar, göç sırasında dünyânın, değişen manyetik alanını hissederek, yönlerini belirlemektedirler. Deneyler, göçmen kuşların, man­yetik alandaki %21ik bir değişimi bile algıladıklarını göstermiştir. (Cavid Yalçın, Düşünen İnsanlar İçin, s. 145-151 -özetle-)

 

Hz. peygamber, kuşların rızıklarını aramak üzere sabahleyin yuvala­rından çıkıp dolaşmalarını, tevekküle (Allah'a güvenmeğe) örnek vermiştir: "Siz, hakkıyla Allah'a tevekkül etseydiniz O, kuşları beslediği gibi sizi de beslerdi. Sabahleyin kursağı boş çıkan kuşlar, akşamleyin tok dönerler." (İbn Mâce, Zühd 14; Tirmizî, Zühd 33; İbn Hanbel, Müsned 1/30, 52)

 

Bu hadîs, bir yandan Allah'a tevekkülün önemini anlatırken, bir yandan da kuşların çalışkanlığına ve çalışmanın önemine dikkat çekmek­tedir. Zîrâ kuşlar, tevekkül edip de yuvalarında kalmıyorlar, rızıklarını aramak üzere yuvalarından çıkıp dolaşıyor, aradıkları rızıklarına ulaşıyor­lar. Sabahleyin karnı aç çıkan kuşlar, akşamleyin kursağı tok olarak dönüyorlar. İşte tevekkül budur. Allah'ın, rızkını vereceğine güvenerek çalışmak, rızkın sebeplerine yapışmaktır.

 

 

 

Zi'b: Zi'b, erkek kurt anlamına gelir, dişisine zi'be denilir.

Çoğulu ziâb, zü'bân, kıllet cem'i ez'üb gelir. Seyyid, Serhan, Amles isimlerini de taşıyan kurt, aslan gibi açlığa dayanıklıdır. Saldırganlığına rağmen bulamadığı zaman sabreder. Çok uluyan bir hayvandır.

“(Ya'kûb) Dedi ki: "Onu götürmeniz beni üzer; korkarım ki, sizin haberiniz yokken onu kurt yer!" Dediler ki: "Biz bir topluluk olduğumuz halde onu kurt yerse, o zaman biz tamamen beceriksiz kimseleriz, demektir!" Nihayet onu götürüp de kuyunun dibine atmağa topluca karar verdikleri zaman biz, Yûsuf a: "Andolsun sen onların bu işlerini, hiç farkında olmayacakları bir sırada kendilerine haber vereceksin!" diye vahyettik. Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler. "Ey babamız, dediler, biz gittik, yarışıyorduk; Yûsuf u yiye­ceğimizin yanında bırakmıştık. Onu kurt yemiş! Ama biz doğru söylesek de sen bize inanmazsın!" (12/Yûsuf, 13-17) âyetlerinde, Yûsuf'u kıskanan kardeşlerinin, onu kıra götürüp kuyuya attıkları ve babalarına döndüklerinde kendileri kırda yarışırken Yûsuf'u kurt götürmüş olduğunu söyledikleri anlatılmaktadır.

 

 

Vahşî Hayvanlar

 (Vuhûş): Vahşî Hayvanlar demektir. Tüm yabanî hayvanların ortak adıdır. Çoğulu vühûş. Yaban eşeği, yaban öküzü, yabanî insan denilir. "Vahşî hayvanlar haşrolunduğu zaman" (81/Tekvîr, 5) âyetinden, vahşî hayvanların da Kıyâmet olayında salıverileceği, yahut İlâhî Mahke­meye getirileceği anlaşılmaktadır. Hayvanların haşredilmesi konusunda üç görüş vardır:

Birine göre Kıyâmet günü hayvanlar da diriltilir, birbirlerinden haklarını alırlar, sonra toprak olurlar. İkincisine göre hayvanların haşri, Kıyâmetin dehşeti sırasında hepsinin ölmesidir. İnsanlardan ve cinlerden başkası diriltilip mahşere getirilmez. Bu görüş İbn Abbâs'a atfedilir. Üçüncüsüne göre hayvanların haşri, Kıyâmetin dehşetinde bir araya toplanması ve birbirine karışmasıdır (Câmi'u'l-Beyân, 30/67; et-Teshîl, 4/180).

Taberî de son anlamı tercih etmiştir. Gerçekten bu anlam daha uygundur. Çünkü âyetlerin amacı, Kıyâmetin korkunçluğunu belirtmektir. O günün korku ve telâşı içinde en kıymetli develerin dahi başıboş bırakılacağını, artık kimsenin malına sâhip olamayacağını, çevrelerine toplanan vahşî hayvanları kovalamayacağını anlatmaktır. İnsanlar, mallarını, hayvanlarını korumak, develerinin, koyun­larının parçalanmasını önlemek için vahşî hayvanları kovalarlardı. Ama o gün mal mülk düşünmediklerinden, ortalığa yayılan vahşî hayvanları kovalamazlar.

 

Bu arada "Vahşî hayvanlar haşredildiği zaman" âyetinde insanlar gibi bütün canlıların da diriltilip, İlâhî Mahkemede birbirlerinden ve insanlardan haklarını alacaklarına da işaret vardır. Ancak diriltilen hayvanların tekrar öldürülmesinin hikmetini anlamak güçtür. Müslim'in rivâyet ettiği hadîste boynuzsuz koyunun, boynuzludan hakkını alacağı belirtilmiştir:

 

Ebûzer (r.a.) diyor ki: "Biz Allah'ın Elçisi(s.a.s.)in huzurunda idik. İki keçi birbirine tos vurdu. Allah'ın Elçisi: Niçin dövüştüklerini biliyor musunuz? diye sordu. Hayır, dedik. Fakat Allah biliyor ve aralarında hüküm verecektir, buyurdu." (İbn Hanbel, Müsned 5/162, 173). Ebû Hüreyre'den rivâyet edilen bir hadîste Allah'ın Elçisi (s.a.s.): "Kıyâmet gününde boynuzsuz hayvan, (kendisine tos vuran) boynuzlu hayvandan hakkını alacaktır" (İbn Hanbel, Müsned 2/235, 301) buyurmuştur. Hz. peygamber'in şöyle bu­yurduğu da rivâyet edilmiştir: "Yüce Allah'ın yüz rahmeti vardır. Onlardan sadece birini yaratıklara ayırmıştır. İşte yaratıklar o bir rahmet fle birbirlerine acır, şefkat ederler. Onunla vahşî hayvanlar yavrularına acırlar. Kendi yanında bulunan doksandokuz rahmeti ile de Kıyâmet gününde kullarına acır (onlara merhamet eder)." (Hayâtul-Hayavân, 2/411)

 

Ağaçları, meyveleri, suları, ırmakları olan cennetin, cıvıl cıvıl kuşlar­dan, renk renk, her biri ayrı bir güzellikte hayvanlardan boş olması, pek zevke uygun düşmez. Nitekim Enes ibn Mâlik'in rivâyet ettiği bir hadîste peygamber (s.a..) şöyle buyurmuştur: "Cennette buht(uzun boyunlu, makbul deve)ler gibi kuşlar vardır, cennetin ağaçlarında beslenirler Ebubekır (r.a.): 'Yâ Rasûlâllah, onlar ne güzel kuşlar!' dedi. Buyurdu ki: 'Onların yeyimi, kendilerinden daha güzel, daha hoştur! Bu sözünü üç kez yineledi ve: 'Ey Ebûbekir senin de onları yiyenlerden olmanı umarım' dedi." (el-Fethu'r-Rabbânî, 24/188)

 

Bureyde el-Eslemî'nin rivâyetine göre de: "Peyğamber(s.a.s.)e bir adam geldi: 'Yâ Rasûlâllah, ben atları severim, cennette at var mıdır?' dedi. 'Alllah seni cennete soktuktan sonra kırmızı yakuttan ata binmek iste sen, binersin ve biner binmez seni dilediğin cennete götürür' buyurdu. Kendisine bir başka adam geldi: 'Yâ Rasûlâllah, cennette deve var mıdır?' dedi. 'Ey Allah'ın kulu, Allah seni cennete sokarsa, orada canının çektiği, gözünün hoşlandığı her şey senin için var olur' buyurdu." (el-Fethu'r-Rabbânî, 24/203)

 

Bezzâr ve İbn Kani'in çıkarımlarına göre Hz. peygamber'in: "Keçiye iyi bakın, eziyet veren şeylerini giderin. Çünkü o, cennet hayvanlarındandır" demiş olduğunu yukarıda anmıştık. Bu hadîsler, cennette çeşit çeşit kuşların, atların, develerin, koyunla­rın, keçilerin ve insanın görmek istediği her çeşit hayvanın bulunacağını ifâde etmektedir. Bunlardan daha kesin olarak yüce Allah Vakıa Sûresinde cennetlik­lerin ni'metlerini sayarken, 21'nci âyette: "Canlarının çektiği kuş etleri" yiyeceklerini buyurmaktadır. Demek ki cennette kuşlar var ki kuş etleri de vardır. O halde hayvanların toprak olacağındaki haberler, Kur'ân'ın ruhuna ve hadîslere terstir.

 

Bizce bazı müfessirlerin sandıkları gibi hayvanların haşri, sadece öc veya hak alıp sonra toprak olmak için değildir. Dünyâda bulunan hayvanlar, âhirette de daha mükemmel biçimde var olacaklardır. Ruh taşıyan her şey, bu âlemden o âleme intikal eder. Ruh ölmez. Bedeninden ayrılan her ruh, kendisine özgü, kendi düzeyindeki bir rûhânî âleme gider. Hayvanlar da kendi düzeylerindeki hayvanlarla beraber olur. Âhiret hayatı, dünyâ hayatının uzantısı, daha mükemmeli; hayâtın gölgesi değil, ger­çeğidir. Burada var olan her canlı, orada da vardır. Orada hayvanların, birbirinden haklarını aldıktan sonra toprak olacakları hakkındaki rivâyet doğru değildir. Yüce Allah, sadece hayvanların birbirinden haklarını alması için onları diriltip sonra toprak etmez. Toprak olacaklarsa haklarını alsalar ne yararı var? Bu, İlâhî hikmete uygun değildir. Ruh, maddeden soyut­lanınca ölmez, toprak olmaz. Ölüm, şu dünyâdaki maddeye özgüdür. O âlemde ölüm yoktur, orası ölümsüzlük âlemidir. Nitekim yüce Allah: "Orada ilk ölümden başka ölüm tadmazlar" (44/Duhân, 56) buyurmuştur. Orada ölüm yok ise dirilmiş olan hayvanlar da bir daha ölmeyecektir. Gerçeği Allah bilir.

 

 

 

Sinek:

Zübâb: Sinekler anlamında çoğul bildiren bir cins ismidir.Tekili zübâbe ve zibbân Demîrî'ye göre zübâb, en aptal hayvanlardandır. Çünkü kendini helake (ölüme) atar. Bataklık yerlerde ürer. Zübâb, Hac Sûresinde putların zayıflığını belirten bir meselde geçer: “Ey insanlar, size bir temsil verildi, onu dinleyin: O Allah'tan başka yalvardıklannız (var ya), onların hepsi bir araya toplamalar, bir sinek dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar: İsteyen de âciz, istenen de.” (22/Hacc, 73)

 

Taberânî ve İbn Ebî'd-Dunyâ'nın, Ebû Umâme'den nakline göre peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Mü'mine, kendisini korumak için yüzaltmış melek görevlendirilmiştir. Onu, mukadder olmayan olaylardan korurlar. Meselâ gözü koruyan yedi melek vardır: Sıcak yaz gününde sinekler bal çanağındaki balı nasıl savunursa onlar da gözü öyle savunurlar. Eğer size görünseler, onları her düzlükte ve dağda görürsünüz: Hepsi elini sermiş, ağzını açmış vaziyette (sizi beklemektedir). Eğer kul, bir göz açıp yumma kadar bir zaman kendi kendine bırakılsa şeytânlar onu kapar." (Kavzînî, Acâibu'l-Mahlûkat, 47; el-îmânu bi'l-Melâikeh, s. 161; Hayâtu'l-Hayavân, 1/502)

 

 

Hayvanlarla İlgili Doğaya Aykırı Uygulamalar:

 

“(O şeytân) Ki Allah ona la'net etti ve o da, ‘Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım.’ dedi. Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim: Hayvanların kulaklarını yaracaklar; onlara emredeceğim: Allah'ın yaratışını değiştirecekler! Kim Allah'ın yerine şeytânı dost tutarsa, muhakkak ki açık bir ziyana uğramıştır.” (4/Nisâ, 118-119). Bu âyetlerde la'netli şeytânın, Allah'ın birtakım kullarını yoldan şaşırtacağına, onları kuruntulara düşürüp hayvanların kulaklarını yarmağa, Allah'ın yaratışını değiştirmeğe yönelteceğine and içtiği belirtilmekte; Allah'ı bırakıp şeytâna uyanların, açık bir ziyana uğrayacakları vurgulan­maktadır. 119'ncu âyette belirtilen hayvanların kulaklarını yarma, Allah'ın yaratışını değiştirme şöyle olurdu: Bir dişi beş defa doğurur, beşinci yavru erkek olursa, bahire adını verdikleri o hayvanı putlarına adarlar, kulağını yarıp salıverirlerdi. Artık onu hizmette kullanmazlar, su ve otlaktan men etmezler, kesmezlerdi.

 

Hayvanın kulağını yarmak, hem hayvana eziyet, hem de onu çirkinleş­tirmektir. Allah'ın yaratışını değiştirme, doğal biçimi değiştirme, çirkin­leştirme anlamındadır. Tek Allah'a kulluk etmek demek olan İslâm da insanın doğal dinidir. Buna şirk karıştırmak, doğal dini bozmak anlamına gelir. Kur'ân: "Sen yüzünü Allah'ı birleyici olarak doğru dine çevir: Allah'ın insanları yarattığı fıtrata (doğaya) uygun olan dine. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din odur." (30/Rûm, 30) buyurmuştur. Bu, Allah'ın yarattığı doğayı değiştirmeyiniz, insanları doğal halinde bırakınız, demektir. Hz. peygamber (s.a.s.) de: "Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra onun ana babası, onu ya Yahudi, ya hırıstiyan, ya da Mecûsî yapar. Nasıl ki hayvan da organları tam bir hayvan doğurur. Hiç kulağı kesik görür müsünüz?" (Buhârî, Cenâiz Bâbu mâ kîle fî evlâdi'l-muşrikîn) buyurmuştur.

 

Allah'ın yaratışını değiştirme hakkında çeşitli sahabe ve tabiîlere atfedilen tefsirler vardır. Bunlara göre Allah'ın insanlığa uygun gördüğü tevhîd dinini değiştirmek, Allah'ın yaratışını değiştirmek olduğu gibi, hayvanların kulaklarını kesmek, organlarını sakatlamak, insanın doğal güzelliğini bozmak; kadının erkeğe, erkeğin kadına benzemesi gibi şeyler hep Allah'ın yaratışını değiştirmektir.

 

Hz. peygamber'in, hayvanları ve insanları iğdiş etmekten menettiği gibi (İbn Hanbel, Müsned 2/24), dövme yapanlara, yüzünün kıllarını çekenlere la'net ettiği rivâyet edilir (Buhârî, Tefsîr, Hadîd Sûresi). Hayvanların ve insanların kısırlaştırılması, Allah'ın yaratışına aykı­rıdır. Neslin devamı için Allah'ın açtığı üreme yollarını kapatmaktır. Kulak dilme, hayvanı sakatlamaktır. Döğüm yapma da insanı güzelleştirmez, çirkinleştirir. Böyle hayvanları ve insanları sakatlayan, doğal güzelliği bozan işlemler, âyetin delaletiyle haram olduğu gibi hadîslerle de yasak­lanmıştır.

 

Ancak yüzün kıllarını çekmek gibi, özellikle kadınların yaptıkları bazı süslenmeleri haram sayan hadîslerin sağlığı üzerinde düşünrmek gerekir. Çünkü güzelleşme, özellikle kadının ihtiyacıdır. Allah'ın Elçisi, yas zamanı dışında kadınların süslenmelerine müsâade buyurmuştur, da Hz. Âişe'nin anlattığı bir hadîs ilginçtir: Hz. peygamber (s.a.s.), sakalını boyardı (Ebû Dâvûd, Libâs, bâb fi’l-mesbûğ bi's-sufrati). Bir yere gitmiş olan kim­senin, evine geceleyin arısızın çıkıp gelmesini hoş görmez, kadınlara taranıp süslenme fırsatı tanınmasını emrederdi. (Buhârî, Nikâh, bâb lâ yatruk ehlehû leylen; Müslim, İmaret, b. 56, h. 180). Câbir ibn Abdullah diyor ki: "Biz Allah'ın Elçisi ile beraber bir gazadan döndük. Medine 'ye geldiğimizde evimize gitmek istedik. Buyurdu ki: 'Durunuz, yatsı vakti evlerimize girelim ki saçı tozlanmış, karışmış olan kadınlar taransınlar, kocası yanında bulunmayan kadınlar kıllarını gidersinler." (Müslim, İmâret, b. 56, h. 181)

 

Demek ki âyette kötü görülen şey, süslenmek, güzelleşmek değil, Allah'ın yarattığı doğayı değiştirecek biçimde doğal durumu bozmak, doğal güzelliği çirkinleştirmektir. Hz. peygamber (s.a.s.), hayvanın yüzüne damga vurulduğunu görünce, her canlının en güzel yerinin yüz olduğunu, damga vurarak yüzü çirkinleştirmemelerini, mutlaka damga vurmak gerekiyorsa yüzüne değil, kalçasına vurmalarını buyurmuştur.

 

 

Hayvanlar Çift Yaratılmıştır:

 

“Ne yücedir O (Allah) ki toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri yaratmıştır.” (36/Yâsîn, 36). Bu âyette bitkileri, hayvanları ve daha bilmedikleri nice şeyleri çift: erkekli dişili yaratan Allah'ın şânının yüceliği vurgulanıyor. “Subhâne”: Ne yücedir, eksikliklerden uzaktır, anlamına gelir.

 

Dünyâda her şey alternatifli, zıtlı, erkekli, dişilidir. İnsanlar erkekli, dişili olduğu gibi ağaçların, bitkilerin çiçekleri de öyledir. Bütün maddelerin temeli olan atomlarda da bu çiftlilik görülür: Pozitif elektrik yüklü çekirdek ve onun çevresinde korkunç sür'atle dönen negatif elektrik yüklü elek­tronlar. "Âlemdeki her şeyin bir benzeri veya zıddı bulunur: Ruh ve beden; madde ve kuvvet; cevher ve araz; enfüs ve âfâk; yer ve gök; karanlık ve aydınlık; dünyâ ve âhiret. Elektrik bile pozitif ve negatif diye ikiye ayrılır. Ancak burada asıl kasıt, bütün âlemin yaratıklarını anlatmak değil, bir şerîk ve nazîri bulunan bütün eşlerin, bütün çiftlerin yaratılmış olduğunu, yaratılmışların da yaratıcı olamayacağını anlatarak yaratıcının nezâhet ve birliğini ispat etmektir. Bundan başka ezvâc tabir olunmasında diğer bir nükte daha vardır ki insan hayatı için önceki ni'metlerden daha önemli olan evlenme ni'metinin yaratılmasına işaret ile şükre teşvik ifâde eder." (Hak Dini Kur'ân Dili, 5/4028)

 

Her ağaç, her bitki ancak erkek ve dişi tohumlarının birleşmesiyle ürün verir. Ağaçların çoğunda erkek ve dişi organlar vardır. Bazı türlerde de erkek ve dişi organlar ayrı ağaçlardadır. Ağaçların çoğunda erkek ve dişi aynı çiçekte bulunur. Bazılarında ise ayrı çiçeklerde olur (el-Cevâhir fî Tefsîri’I-Kur’an, 7/80-81). Yüce Allah, yalnız bitkileri değil, bütün canlıları böyle çiftli, erkekli dişili yaratmıştır.

 

“Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Sizin için kendinizden çiftler, hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. Bu(düzen içi)nde sizi üretiyor. O'na benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.” (42/Şûrâ, 11). Allah, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. İnsanlara, yine kendilerinden zevçler yarattığı gibi hayvanlardan da zevçler yaratmıştır. Onların da erkeği, dişisi vardır. Allah, insanları, hayvanları zevçlerin (karşıt çiftlerin) birleşmesiyle, anne rahminde yaratmaktadır. Bitkiler de yine bu çiftleşme ile yaratılır. Tozlanma ile erkek tohum, dişisini aşılar, bundan ürünler oluşur. Bu düzeni koyan ve yürüten Allah'ın benzeri gibi kudretli, hikmetli hiçbir varlık yoktur, O işitendir, görendir.

 

 

Hayvanlara Merhamet

 

“De ki: ‘Göklerde ve yerde olanlar kimindir?’ ‘Allah'ındır’ de. O, rahmet etmeyi kendi üstüne yazmış (acımayı kendisine prensip edinmiş)tir. Sizi elbette varlığında şüphe olmayan Kıyâmet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini ziyana sokanlar, inanmazlar.” (6/En'âm, 12). Bu âyette göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın, rahmeti kendisine prensip edinmiş olduğu; insanları vukubulacağında kuşku ol­mayan Kıyâmet gününde toplayacağı, o gün inançsızların, canlarına yazık edecekleri belirtilmektedir.

 

Rahmet, kalbdeki acıma duygusudur. Bu duygu, sahibini, acınan objeye karşı lütuf ve ihsana sevk eder. Allah'ın kuluna rahmeti (acıması), kulun acıması gibi değil, kulunu esirgemesi, ona iyilik etmesi demektir. Âyetteki: "O, rahmet etmeyi kendi üstüne yazmış(acımayı kendisine prensip edinmiş)tir” cümlesi şu anlama gelir: Allah acımayı kendisine prensip edinmiştir. O'nun, inançsızlara, haksızlara fırsat vermesi, bu ezelî acıma prensibinin gereğidir. O, yaratıklarına acı­dığından dolayı inkarcıları ve haksızları hemen cezalandırmaz; doğru yola gelmeleri için onlara fırsat verir. Yine kullarına acımasından dolayı onları mutlaka Kıyâmet gününde toplayacaktır. Tâ ki herkes dünyâda yaptığının karşılığını görsün. Eğer dünyâda zulme uğrayan, âhirette hakkını almazsa; ömrünü sefalet içinde geçirmiş, Hak ve hakikate bağlı kul, âhirette sabrının ödülünü görmezse ona haksızlık olur. İşte Allah, rahmeti gereği insanları bir araya toplayacak, onlara dünyâda yapmış oldukları iyilik veya kötü­lüklerin karşılığını verecektir. Âhiret, Allah'ın rahmetinin eseridir. Cennet O'nun rahmetinin, cehennem gazabının görüntüsüdür.

 

Ancak Allah'ın rahmeti, gazabından fazladır, peygamber (s.a.s.): "Allah, yaratmayı bitirince 'Rahmetim gazabımı geçti' diye yazdı!" (Buhârî, Tevhîd 15, 22, 28, 55; Müslim, Tevbe 14-16; İbn Mâce, Zühd 35; İbn Hanbel, Müsned 2/242, 258) buyurmuştur. Allah, gazabının eseri olan cehennemi yedi kapılı (yani yedi bölümlü) (15/Hıcr, 44) rahmetinin eseri olan cenneti de sekiz kapılı yaratmıştır. (Cennetin sekiz kapılı olduğuna dair hadisler vardır: "Kim, 'Allah'tan başka tanrı yoktur, O birdir, ortağı yoktur; Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. İsâ Allah'ın kulu, cariyesinin oğlu, Meryem'e attığı kelimesi ve O'nun ruhudur. Cennet haktır, ateş haktır' derse Allah onu, cennetin sekiz kapısından hangisinden dilerse oradan cennete sokar." (Müslim, İmân 46); "Güzelce abdest alıp üç defa 'Allah'tan başka tanrı olmadığına, O'nun bir olup ortağı bulunmadığına tanıklık ederim. Muhammed'in, Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ederim' diyen kimseye, cennetin sekiz kapısı açılır, dilediği kapıdan girer." (İbn Mâce, Tahâret 57, 60; Cenâiz 57). Kezâ bakınız: Nesâ'î, Tahâret 108; Dârimî, Mukaddime 19; İbn Hanbel, Müsned 4/14).

 

Allah'ın rahmetinin, gazabından çok fazla olduğunu vurgulayan Peygamber (s.a.s.), İlâhî rahmetin genişliğini şu ilginç misalle anlatmıştır: "Allah rahmeti yüz parça yarattı, 99'unu yanında tuttu, yeryüzüne sadece bir parçasını indirdi. İşte bu bir parça rahmet iledir ki yaratıklar birbirine acımaktadırlar. At, süt emen yavrusuna engel olmaması için ayağını o rahmet sayesinde kaldırır." (Buhârî, Edeb 19). Bu hadîs, Allah'ın acımasının, yaratıkların acıma duygusundan 99 kat fazla olduğu anlaşılır. Namazın her rek'atinde okunan Fatiha Sûresinde Allah'ın, "âlemlerin rabbi" olduğu belirtildikten sonra O'nun çok kapsamlı rahmetini bildiren Rahman ve Rahîm sıfatlan vurgulanmaktadır.

 

Müslümanın en mühim özelliklerinden biri de merhametli (9/Tevbe, 128), yufka yürekli olmasıdır. Hz. Muhammed Aleyhisselâm, Allah'ın sıfatlarından olan "rahîm: çok merhametli" sıfatıyla anıldığı gibi sahâbîlerinin de öyle acıma duygusuyla dolu oldukları belirtilmiştir: "Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da birbirlerine karşı çok merhametlidirler." (48/Fetih, 29)

 

Yaratıcı Allah her şeyi istemiş, beğenmiş, yaratmıştır. Her şey, O'nun sonsuz koruması ve rahmeti altına sığınmış, yaşamasına devam etmektedir. Her işimizin başında Allahü Zülcelâl'in şu iki sıfatını anarak O'na iltica eder, O'ndan yardım bekleriz: Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm; Merhamet edip bağışlayan Allah'ın adıyla başlarım." Şu âyet dilimizden düşmez: "Allah koruyanların en hayırlısı ve acıyanların en merhametlisidir." (12/Yûsuf, 64)

 

Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiş: "Peygamber Aleyhisselam'ın huzuruna esirler getirildi. Bir kadın göğsünden sütü sağıyor, esirler arasında bulduğu bir çocuğu göğsüne yapıştırıp emziriyordu. Peygambar (s.a.s.) bize: "Bu kadının, çocuğunu ateşe atmasını sanır mısınız?" dedi. "Hayır, dedik, atmak elinde olduğu müddetçe atmaz. O halde, dedi, Allah kullarına, bu kadının çocuğuna karşı olan merhametinden daha merhametlidir."

 

Öyle Rahimdir Allah ki bu kadar hatâlarına, isyanlarına rağmen kullarının azıklarını kesmez, verir. Mahlûkatına bu kadar merhametli olan Allah, yaratıklarına başkalarının dokunmasına, zulmetmesine razı olur mu? Allah en küçük bir böceğinden dahi vazgeçmez. Allah’ın mahlûkuna acımak O’nun rızâsını kazandırır. "Yetimin başını okşayan kimse onun tüyleri sayısınca sevaba nâil olur."

 

Yalnız insanlara değil, canlı olan her varlığa acımak lâzımdır. Hayvan hakkı, insan hakkından daha mühimdir. Ağzı dili olmayan hayvanlara yapılan zulmü Allah affetmez. Gerçi İslâmda avlanmak mubahtır ama bu sadece birmenfaat için yapılabilir. Onu da ifrata götürmemek lâzımdır. Hayvanları döllenme za­manlarında avlamak günâhtır. Öldürme zevkini tatmin için masum hay­vanlara kıyanlar, şu hadîsteki uyarıyı düşünmelidirler: "Bir kimse haklı bir sebep olmadan bir serçeyi öldürürse o hayvan, Kıyâmet gününde feryad ü figanıyla Allah'a gelir ve: 'Yâ Rabbi, falan adam bir yararı olmadan (yokyere) beni öldürdü!' der." (Nesâ'î, Dahâyâ 42, Sayd 34; Dârimî, Adâhî 16; İbn Hanbel, Müsned 2/166). Hadîsin başka varyantlarında: "Her kim, bir serçeyi ya da ondan büyük bir hayvanı haklı bir neden olmadan öldürürse, Yüce Allah, Kıyâmet gününde onu ondan sorar.” Hayvanı öldürmek için haklı sebep nedir? diye sormuşlar. Peygamber: "Hayvanı kesip yemendir, başını kesip ortalıkta bırakman değildir!" buyurmuş (Nesâ'î, Dâhâyâ, 42 -men katele usfûran bi gayri hakkına-)

 

İhramlıya kara avını yasaklayan 5/Mâide 96. âyetin sonundaki "Huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkun!" ifâdesi, hayvanlara merhamet konusunda önemli bir mesaj vermektedir. Burada şöyle denmek isteniyor: Sizin yanınıza hayvanlar uçup konmakta, yanınızda toplanmaktadırlar. Onlara dokunmazsanız, Allah da sizi korur. Ama siz, yanınıza gelen hayvanlara dokunursanız, huzuruna gideceğiniz Allah size bunun hesabını sorar. Siz, o zayıf yaratıklara karşı nasıl güçlü iseniz, Allah da size karşı güçlüdür. Haksız yere yaratıklarını inciten, öldürenleri cezalandırır. İşte Allah'ın huzuruna gidip yaptıklarınızdan hesap vereceğinizi düşünerek, yanınıza sokulan hayvanlara dokunmayınız, canlara kıymayınız.

 

Bir menfaat temini veya bir zararın defi için hayvan öldürülebilir, ama burada da hayvana asla zahmet vermemek şarttır: "Bir menfaat temini, bir zarar defi bahis konusu olmadan, değil hayvan öldürmek, hattâ bir otu bile kesmek câiz değildir. Çünkü "Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile teşbih etmesin, fakat siz onların tesbihini anlamazsınız" (17/İsrâ, 44) buyuruluyor.

 

Kaldı ki serçeler, arılar, birçok böcekler, hattâ hor gördüğümüz solucanlar tarıma çok faydalar sağlar. Döllenmede, zararlı haşereleri öldürmede, toprağın oksijenlenmesinde büyük rolleri olur. Allah'ın bizim hizmetimize verdiği hayvanlar dövülmez. "Allah kullarına güçleri üstünde bir şey teklif etmez" (2/Bakara, 286). İnsanlar da böyle davran­malıdır. Hayvanın tahammülü ancak elli kilogramlık yükü çekmek ise ona altmış kilo yüklemek, merhametsizliktir.

 

Her zaman köylerde, şehir caddelerinde rastlıyoruz, burnumuzun kemikleri sızlıyor: Adam arabasına koşmuş zayıf bir at. Yükleyebildiği kadar da yüklemiş. Sonra dikmiş yokuşa. Hayvan zorlanır, omurga kemik­leri katlana katlana zorlanır, fakat götüremez. Kuvveti yetmez ki çeksin hayvancağız. Ama kızgınlıkla adam zavallı hayvanın sırtına, kalçalarına şimşek gibi kırbaçlar indirir. Ey insan, vurduğun, saatlerce sırtından inmediğin o hayvanın da bir ruhu var. Onun da Allah ile irtibatı var. Vurulan kamçılar, dürtülen zakutlar, Allah'ın hışmına değiyor da haberin yok.

 

Allah unutmaz, ihmal etmez, imhâl eder (bir süre fırsat verir). Gizli ve aşikâr her yaptığımızı bilir. Her amel, defter-i a'mâle kaydedilir, cezası, ya burada, ya da âhirette verilir. Şu Hadîs-i Şerifleri unutmamak gerekir: "Fahişe bir kadın, susuzluktan nerdeyse ölecek olan bir köpeğin bir kuyunun başında dolanıp durduğunu gördü. Pabucunu çıkarıp örtüsünü urgan yaparak, pabucuna bağladı. Onunla kuyudan su çıkarıp köpeği suladı. Bu yüzden affedildi.” (Müslim, Selâm b. 41, h. 154). Ebû Hüreyre'den gelen başka bir rivâyette hadîs şöyledir: "Yolda yürümekte olan susamış bir bir adam, yol üstünde gördüğü bir kuyuya inip su içti. Çıktığında susuzluktan soluyan, toprak yiyen bir köpek gördü. 'Bana ulaşan susuzyluk buna da ulaşmış' deyip kuyuya indi, pabucunu çıkarıp su doldurdu, ağzıyla da tutarak çıktı ve köpeği suladı. Allah ona teşekkür edip onu bağışladı.” ‘Ey Allah 'in Elçisi, bu hayvanlara iyiliğimizden ötürü bize sevap verilir mi?’ diye sordular. “Her ıslak ciğer sahibine yapılan iyilikten ötürü sevap vardır” buyurdu. (Müslim, Selâm b. 41, h. 153)

 

Ebubekir'in kızı Esma rivâyet ediyor: "Güneş tutulduğu gün, Peygamber (s.a.s.) namaz kıldı ve sonra dedi ki: Cehennem bana o derece yaklaştı ki: 'Ya Rabbi, dedim, ben de onlarla beraber miyim (yoksa)?' Birden bir kadın gördüm. (Esma diyor ki: Zannedersem, Peygamber şöyle devam etti:) O kadını bir kedi tırmalıyordu. (Peygamber): 'Bu nedir?' dedi. Dediler ki: '(Bu kadın) Kediyi hapsetti, kedi açlıktan öldü'." (Buhârî, Enbiyâ 54, Şirb 9. bablar). Abdullah ibn Ömer (r.a.) de Rasûlullah'ın şöyle dediğini naklediyor: "Bir kadın, açlıktan ölen bir kedi yüzünden azâbedildi. Bu yüzden cehen­neme girdi. Allah onu şöyle azarladı: 'Sen onu yedirmedin, sulamadın, yer yüzünde nasibini arayıp bulması için onu serbest de bırakmadın!" (Buhârî; Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 7/310-311)

 

"Benim, Mehmet isimli bir şoför komşum vardı. Biraz zenginledi. Bir gün kedi, evde bir leğen sütü içmiş veya devirmiş. 'Vay, bu kedi hırsızlık yaptı!' diye kızmış, benzini döküp kediyi cayır cayır yakmış.

Ben bunu duyunca bir gün kendisine :

Yahu, Mehmet sen ne yapmışsın? Hiç Allah'ın mahlûku yakılır mı? dediysem de

Aman hoca, dedi, siz de bu lâfları söyleye söyleye kulaklarımızı tırmaladınız. Ben böyle şeylere inanmam.

Aradan bir zaman geçti. Bir gün Mehmet otomobilini tamir için arabanın altına girmiş, uğraşıyormuş. Yanında da yanık sigarasını yere koymuş. Sigaranın ateşiyle benzin tutuşmuş ve Mehmet alevler içinde yanmış.

Hemen hastaneye kaldırmışlar. Duyunca sormağa gittim. Ama adam her şeyden habersiz, sadece bir noktaya gözlerini dikmiş, şöyle bağırıyordu:

Kediyi uzaklaştırın! Kediyi!.."

İşte böyledir. Mazlumun âhı zâlimde kalmaz.

 

Hayvanların Haşri

“Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadiyle uçan hiçbir kuş yoktur ki, (onlar da) sizin gibi birer ümmet olmasınlar (onların durumları, rızıkları, ecelleri takdir edilmiş, yazılmıştır). Biz Kitâbda hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır. Sonra (onlar), Rableri(nin huzuru)na toplanacaklardır.” (6/En'âm, 38). Yeryüzünde yürüyen canlılar ve uçan kuşların her türü de insanlar gibi birer ümmettir. Onlar da insanlar gibi sınıf, sınıftır. Yürüyen veya sürünen hayvanlardan her tür bir ümmet, kuşlar bir ümmet, insanlar bir ümmet, cinler bir ümmettir. Âyetin sonunda bütün canlıların, nihayet Allah'a götürüleceği belirtiliyor: “Sonra Rablerine haşredileceklerdir.” Bu ifâdeden Kıyâmet gününde yalnız insanların değil, hayvanların da diriltilip Allah'ın huzuruna götürülecekleri anlaşılır. Âhiret dünyânın özü, ruhudur. Her ruh sahibi o âlemde var olacaktır. "Vahşî hayvanlar haşrolunduğu zaman" (81/Tekvîr, 5) âyeti de bunu belirtiyor. Ebûzer (r.a.) diyor ki: "Biz Allah'ın Elçisi(s.a.s.)in huzurunda idik. İki keçi birbirine tos vurdu. Allah'ın Elçisi: Niçin dövüştüklerini biliyor musunuz? diye sordu. Hayır, dedik. “Fakat Allah biliyor, ve aralarında hüküm verecektir” buyurdu." (İbn Hanbel, Müsned 5/162, 173). Ebû Hüreyre'den rivâyet edilen bir hadîste Allah'ın Elçisi (s.a.s.): "Kıyâmet gününde boynuzsuz hayvan, (kendisine tos vuran) boynuzlu hay­vandan hakkını alacaktır" (İbn Hanbel, Müsned 2/235, 301) buyurmuştur.

 

Müfessirler, hayvanların dünyâda çektikleri elemlerin ödüllerini görmek, haklarını almak için haşredileceklerini, sonra toprak olacaklarını söylüyorlar. Bizce haşr, sadece öc veya hak alıp sonra toprak olmak için değildir. Dünyâda bulunan hayvanlar, âhirette de daha mükemmel biçimde var olacaklardır. Ruh taşıyan her şey, bu âlemden o âleme intikal eder. Ruh ölmez. Bedeninden ayrılan her ruh, kendisine özgü, kendi düzeyindeki bir rûhânî âleme gider. Hayvanlar da kendi düzeylerindeki hayvanlarla beraber olur. Âhiret hayatı, dünyâ hayatının uzantısı, daha mükemmeli; hayâtın gölgesi değil, gerçeğidir. Burada var olan her canlı, orada da vardır. Orada hayvanların, birbirinden haklarını aldıktan sonra toprak olacakları hakkındaki rivâyet doğru değildir. Yüce Allah, sadece hayvanlar birbirinden haklarını almak için onları diriltip sonra toprak etmez. Toprak olacaklarsa haklarını alsalar ne yararı var? Bu, İlâhî hikmete uygun değildir. Ruh, maddeden soyutlanınca ölmez, toprak olmaz. Ölüm, şu dünyâdaki maddeye özgüdür. O âlemde ölüm yoktur, orası ölümsüzlük âlemidir. Nitekim yüce Allah: "Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar" (44/Duhân, 56) buyurmuştur. (Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, KUBA Y., 8/40-160)

 

 

 

 

 

Eti İçin Hayvan Kesmek

 

İslâm'da eti helâlolan hayvanları şer'î ölçülere göre boğazlamaya hayvan kesmek diyoruz. Arapçada eti yenilen hayvanı kesmek ve boğazlamak anlamında kullanılan üç terim vardır. Bunlar zebh, nahr ve tezkiye kelimeleridir. Zebh; boğazlamak, hayvanın boğazına bıçak vurup damarlarını kesmek demektir. Boğazlanmış veya boğazlanacak hayvana da "zebîh" veya "zebîha" denir. Ancak bu terim daha çok sığır, koyun ve keçi gibi hayvanların çene altından meşrû şekilde kesimini ifade eder (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, t.y, XII, 3; el-Mevsilî, el-İhtiyâr, İstanbul 1984, cz. V, 9). Kur'ân-ı Kerîm'de bu çeşit kesime yer verilir: "Allah size bir sığır kesmenizi (zebhi) emrediyor" (2/Bakara, 67). "Ve İbrahim'e oğulunun yerine fidye olarak büyük bir (koç) kurbanlık verdik" (37/Saffât, 107).

 

Nahr; bir hâyvanı göğsü üzerinden bıçak vurup, boğaz damarlarını kesmek, demektir. Bu, deve cinsi hayvanın kesim şeklidir. Deveyi çene altından kesmek (zebh) mekruh olduğu gibi, koyun ve sığır cinsini de göğsü üzerinden kesmek (nahr) mekruhtur. Ancak bununla birlikte etleri yenilebilir (el Mevsilî, a.g.e., cz. V, 11; el-Fetâvâ-i Hindiyye, V, 288). Tezkiye ise, gerçek kesimi veya av tüfeği üzerine besmele çekmek gibi hükmî kesimi kapsamına alır.

 

Kesimin meşrûiyeti Kitap, Sünnet ve icmâ delillerine dayanır: "Ölü, kan, domuz, Allah'tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan yuvarlanmış, süsülmüş, canavar yırtılmış olup da ölenler, dikili taşlar üzerinde onlar adına kesilen hayvanlar. Üzerinize haram kılınmaştır" (5/Mâide, 3). "O halde Allah'ın âyetlere inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılan hayvanlardan yiyin" (5/Mâide, 5). İlk âyette sayılan hayvanlardan eti yenilenler, ölmeden önce yetiştirilerek meşrû şekilde kesilirse helâlolurlar.

 

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Hayvanı keseceğiniz vakit, bıçağı keskinletiniz ki onu rahat ettiresiniz" (İbn Mâce, Zebâih 3). "Hayvan kan akıtan her şeyle kesilir. Üzerine de Allah'ın ismi anılırsa o kesileni yiyiniz. Yalnız diş ve tırnak müstesnadır. Sebebi şudur diş bir kemiktir, tırnak ise Habeşlilerin kesme âletidir" (Buhârî, Zebâih 15; Tecrid-i Sarih Tercümesi, VII, 426)

 

Kesimin Meşrû Sayılması İçin Gerekli Şartlar:

a. Kesenin müslüman veya ehl-i kitaptan olması. Âyette; "... ancak usulüne göre kestikleriniz müstesnâ" buyurularak, mü'minlere hitab edilmiştir (el-Mevsili, a.g.e, cz. V,10). "Bugün size temiz olanlar helâlkılındı. Kitap verilenlerin (Ehl-i Kitabın) yemeği size, sizin yemeğiniz de onlara helâldir" (5/Mâide, 5).

 

İslâm, kestiğinin yenilmesi konusunda ehl-i kitabı yani Hristiyan ve yahudileri müşrik ve münkirlerden ayrı tutmuştur. Çünkü ehl-i kitap temelde vahye, peygamberliğe ve genel anlamda dinin aslına inandıkları için mü'minlere daha yakındır. "Ehl-i kitabın yemeği" ifadesi, onların her türlü yemeğini kapsamına alır. Kestikleri hayvanlar da buna dahildir. Ancak leş, akan kan ve domuz eti gibi bizzat haram olanlar bundan müstesnadır. Bunlar haramdır. Diğer yandan kestikleri hayvan üzerine Mesîh, Üzeyir, haç ve benzeri, Allah'tan başkasının ismini zikretmemeleri de gereklidir (el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanayî, V, 45; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, cz.1, 365 vd; el-Cezîrî, Kitabü'l-Fıkh alel-Mezâhibi'l-Erbaa, 11, 22 vd.; el-Kardâvî, İslâm'da Helâl ve Haram, terc. Ramazan Nazlı, İstanbul 1967, s. 64 vd.).

 

b. Besmele çekmek: İslâm, bir hayvanı keserken üzerine Allah'ın adının anılması prensibini getirmiştir. Başka ilâh anılarak, putlar adına veya kasten besmele terkedilerek kesilen hayvanın etini haram kılar. "Kesilirken üzerine Allah'ın adı anılmayan hayvanları yemeyiniz" (6/-En'am, 121). Hz. Peygamber (s.a.s.): "Allah'ın adı anılarak, kanı akıtılan hayvanın etini yeyiniz"(Buhârî, Zebâih, 20) buyurmuştur. Hz. Aişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Bir grup insan Allah Rasûlüne gelerek şöyle dediler: Bazı kimseler bize et getiriyor. Fakat biz, bu kesilen hayvanın üzerine Allah'ın adının anılıp anılmadığını bilmiyoruz". Hz. Peygamber cevaben: "Üzerine besmeleyi çekip, ondan yiyiniz" buyurdular (Buhârî, Zebâih, 21; İbn Mâce, Zebâih 4).

 

Âyette, üzerine Allah'ın adı anılmayanı yememek emredilirken, bazı hadislerde konuya esneklik getirilmesi, değişik görüşlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. İslam hukukçularının çoğunluğuna göre, hayvanı keserken besmele hatırlanırsa, çekmek farzdır. Fakat unutulduğu zaman eti yenilir. Bunlara göre sadece kasden terkedilince, kesilen hayvanın eti yenmez. İbn Abbas'tan rivâyet edildiğine göre, bir gün hayvan kesen, fakat besmeleyi unutan birisinin durumu sorulduğunda şöyle demiştir: "Aziz ve Celîl olan Allah'ın adı, her müslümanın kalbinde mevcuttur. Onun kestiğini yeyiniz" (Buhârî, Zebîrih, 9; Ebû Dâvûd, Sayd, 2; el Kasânî, a.g.e., V, 47; Mevsılî, cı. V, 9).

 

Şâfiîlere göre, hayvan kesilirken üzerine besmele çekmek sünnettir. Âyette, haram kılınan şeyler; leş, akıtılmış kan ve domuz eti olarak sayılmış, kesilirken besmele terkedilen hayvan zikredilmemiştir (el-En'âm, 6/145). Hz. Peygamber bu üç şeyin dışındakilerin haram kılındığını söylemekle yükümlü tutulmuştur. Kesilen bir hayvanın haram olması, üzerine Allah'tan başkasının adını anma yüzündendir (el-Kâsanî, a.g.e., V, 46).

 

Mâlîkî ve Zâhirîler ise "Kesilirken üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanların etini yemeyiniz" (6/En'âm, 121) âyetinde unutma veya terketmeden söz edilmediği için, besmeleyi mutlak olarak farz kabul ederler. Bu prensiple çelişen Hz. Âişe'nin naklettiği yukarıda zikrettiğimiz hadisi de neshedilmiş sayarlar (Muhammed Fevzî, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dimaşk 1977-79, s. 663, 664).

 

c. Kesim şekli: Hayvanın nefes ve yemek borusu ile iki şah damarının (vedec) kesilmesi gerekir. Ebû Hanîfe'ye göre, bunlardan üçünün kesilmesi yeterlidir. Ebû Yusuf'a göre ise, nefes ve yemek borusu ile iki damardan en az birinin kesilmesi gerekir (el-Mevsılî, cz. V, 110, el-Fetâvâ-i Hindiyye, V, 287).

 

Kurban niyetiyle Allah rızası için, usûlüne göre kesilen büyük ve küçük baş hayvanın sevabı, istenilen bir müslümana bağışlanabilir. Mezar ve türbelere veya bir kimseyi karşılamak için kesilecek kurbanda Allah'a ortak koşma belirtilerinden sakınmak gerekir. Kurban bir takım nimetlere kavuşmanın şükrü olarak Allah rızası için kesilir. Misafire ikram etmek için hayvan kesimi câizdir. (3)

 

 

 

 

Hayvan Etlerinden Yiyeceklerin Helâl ve Haramlığı

 

İslâm, beden ve ruh sağlığına büyük çapta önem vermiş, sıhhati korumayı ibadet kabul etmiş, sağlığı zedeleyici özelliği bulunan maddelerin eğlence, gıda ve tedavi için alınmasını haram kılmıştır.

 

Yiyecek ve içecekler konusunda tarih boyunca toplumların ve bazı filozofların düşünce ve davranışları farklı olmuştur; bunları ifrat, tefrit ve itidâl ölçüleri içinde toparlamak mümkündür. Hayvanın da insan gibi can taşıdığını, kıymaya hakkımız bulunmadığını ileri sürerek et yemeyi haram sayan Brehmenler ile bazı filozoflar ifrâta gitmişlerdir. "Vejetaryen" denilen et yemeyen, eti kendine haram sayan anlayış da bazı çevrelerce bir ayrıcalık ve inanç gibi değerlendirilir.   Umumiyetle bitkiler, hayvan ve insanlar için; hayvanlar, bazı hayvanlar ile insanlar için; insanlar ise Allah'a kulluk için yaratılmıştır; tabiî nizam budur.

 

Brehmenler, tefrit yönünü alırken ifrâta kaçanlar da olmuştur: “Ağızdan giren değil; çıkan onu pisler” diyen Pavlos’a dayanarak yeme içme sınırını çok geniş tutan hıristiyanlar da aşırıya sapmışlardır. Meşrû yoldan elde edilen temiz ve faydalı şeyleri helâl kılan İslâm ise itidâli temsil etmektedir (2/Bakara, 168).

 

Kur’ân-ı Kerim’de haram olan yiyecekler, bazı âyetlerde özetlenerek, bâzısında ise teferruâta girilerek ifade edilmiştir. Birinci çeşit âyetlerde “boğazlanmadan ölmüş (murdar) hayvan, vücuttan akmış kan, domuz ve Allah’tan başkası adına kesilmiş hayvanlar” (2/Bakara, 172-173; 6/En’âm, 145) olmak üzere haram yiyecekler dört adettir. “Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilenler, -canları çıkmadan önce kesmemişseniz- boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvanlar tarafından yenmiş olanlar, dikili taşlar üzerine boğazlananlar ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı; bunlar fâsıklıktır.” (5/Mâide, 3) Bu âyette etleri haram olan hayvanların on çeşit olduğunu görüyoruz. Ancak bunlardan beşinci ilâ dokuzu arasındakiler, “boğazlanmadan ölmüş hayvan” mefhumuna dâhildir. Dördüncü ve onuncusu ise, “Allah’tan başkası adına kesilen” nevi içinde yer almaktadır.                     

 

Allah ve Rasûlü, bazı yiyecek ve içecekleri, bazı giyecekleri, bir kısım iş ve davranışları haram kılmış, yasaklamışlardır. Bunların bir kısmının hikmetini, haram kılınış sebeplerini açıklamışlar, bazılarını ise açıklamamışlardır. Açıklanan ve deneyerek zararlarını anladığımız nice haram ve yasaklardan uzaklaşmanın, birey ve toplum halinde insanların faydasına, iyiliğine olduğunu, ebedî saâdetlerini hedef aldığını görünce, insaflı bir düşüncenin şu neticeye varması zarûrî oluyor: “Aklımız ve bilgimizin kavrayabildiği bunca haramda, bu ölçüde büyük hikmet ve faydalar olduğuna göre, aynı kaynaktan gelen diğer yasakların da -şimdilik bilgimiz dışında kalan- hikmetleri olacaktır."

 

İnsanların yasaklama ve engellemeleri -en azından başlangıçta- zararı çekmeden önce değil; zararı denedikten ve acıyı çektikten sonra olabilmektedir. İnsanın ruh ve beden sağlığı üzerindeki çalışmalar, insanlık tarihi kadar eskidir.  Meselâ bin  yıllık  âmiyâne  tecrübe  ve  otuz yıllık da ilmî  araştırma  sonunda  bir  yiyecek  veya  içeceğin  insan  sağlığı  için  zararlı  olduğu anlaşılırsa, bu zarar bu kadar uzun bir zaman sineye çekilmiş olmaktadır. Daha önce aynı şekilde bilmek imkânı olsaydı elbette tedbirler de o zaman başlayacak, zarar asgariye inecekti. Durum böyle olunca ihtimaliyet hesabı -bilimsel ölçülere göre zararını bilemediğimiz, fakat- ciddî (müslümanlar açısından en temel) bir kaynağın zararlı veya haram olduğunu bildirdiği şeyden çekinmemizi gerektirir.

 

Böyle bir ihtimali hiçe saymak ve zararını bilimsel olarak bilemediğimiz bir şeyi sakınmadan yemek için insanlığın, bilinebilecek her şeyi bilmiş, meçhûlü kalmamış olması gerekir. Halbuki doğu ve batının ilim adamları, insanlığın bildiğinin, bilmediği yanında denizden bir damla, güneşten bir ışıncık kadar olduğunu itiraf etmektedirler.

 

Haram Yiyecekler:

Bu genel değerlendirmeden sonra, haram yiyecekleri teker teker ele alabiliriz: 

 

1- Kendiliğinden Ölmüş -Murdar- Hayvan (Meyte): Meyte’den maksat, insanlar tarafından yenilmek üzere kesilerek öldürülmüş olmayıp müdâhalesiz ölen kara hayvanıdır. Haram kılınış hikmeti için şunlar kaydedilebilir:

a- Tarih boyunca insanlar bundan tiksinmiş ve bütün semâvi din sâlikleri böyle hayvanları yememişlerdir.

b- Müdâhalesiz ölen hayvanlar, genellikle şiddetli zayıflık, zehirlenme ve mikrobik hastalıklar sebebiyle ölürler. Bunların yenmesi tehlikeli neticeler doğurabilir.

c- İnsanlar bu hayvanları yemeyince yaşayan kuşlar ve hayvanlar gıda bulma imkânına kavuşurlar.

d- Murdar ölen hayvanı yiyemeyeceğini bilen sahibi, onun bakım ve tedavisine dikkat eder, kendi haline bırakmaz.              

 

2- Akmış Kan: Hayvan şer’î usulüne göre boğazlanınca vücuttaki kanın büyük bir kısmı dışarıya akar; az bir miktar da ince damarlarda kalır. İşte bu dışarıya akan kanı yemek, içmek haramdır. İnce damarların içinde, dalak, ciğer gibi organlarda kalan kan ise akmış sayılmadığından, et ve sakatat ile birlikte yenilebilir.

 

3- Domuz: Domuz, doğası gereği pislik, ekşimiş, kokuşmuş nesneler yiyen, pislik içinde yüzen, pis kokan bir hayvandır. Bu sebeple de eti, başta trişin ve tenya olmak üzere birçok mikroba yuvalık etmektedir. Bu hayvanı özel bakıma tâbi tutmak ve etini tıbbî kontrolden geçirmek suretiyle muhtemel zararın önlenebileceği iddiasına karşı iki şey söylenebilir:

a- Bu tedbirler her zaman, her yerde ve her yiyen tarafından alınamaz, alınamamıştır.

b- Genel değerlendirmede de işaret edildiği üzere, domuzun haram kılınmasının hikmeti, bizim bugüne kadar bildiklerimizden ibaret değildir. Dün bilinmeyenler bugün biliniyor; yarınlar da bugünün meçhullerini -kısmen de olsa- aydınlığa kavuşturacaktır.

 

4- Allah’tan Başkası Adına Kesilenler: İnsan hayatına ancak Allah Teâlâ son verir. Hayvanların hayatına son vermek, yine Allah’ın kudreti ve irâdesiyle olmakla beraber insanlar, faydalanmak için öldürme fiilini işlerler. Bu faaliyete izin veren de Allah Teâlâ’dır. Hayvanı öldürürken O’nun ismini anmak, bu izni tazelemek, ölümün O’nun kudret ve irâdesiyle olduğunu hatırlamaktır. Putlara, uydurma mâbutlara kesilen, bunların adı anılarak boğazlanan hayvanlar yenmez; çünkü yaratan ve öldüren Allah’tır. Putlara ve tanrılaştırılan liderlere kesilen hayvan, O’nun iznine ve ismine dayanmamıştır. Bu yasak, aynı zamanda putperestliğin kökünü kazımak ve tevhidi perçinlemek hikmetini taşır.

 

5- Meyte Sayılanlar: İlgili âyet, boğazlanmadan, başka sebeplerle öldürülen ve ölen hayvanların da yenmeyeceğini ifade ediyor. Bunların haram oluş hikmeti, meyteninki ile ortaktır. Ayrıca hayvan artığını yemek, insanın yüce vasıflarına ters düşmektedir.

 

6- Diğer Kara Hayvanlarından Helâl ve Haram Olanlar: Yukarıda meâli verilen âyet, sarih ve kesin olduğu için âlimler, zikredilen dört şeyin haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunların dışında kalan hayvanlara gelince: Kur’an’da Rasûl-i ekrem’i kast ederek “onlara temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri de haram kılar” (7/A’râf, 157) buyrulur. Burada pis şeyler diye tercüme edilen “el-habîs”in tefsirinde müctehidler ihtilâf etmişlerdir. Bazı müctehidlere göre habîs, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldıklarıdır; yani haram oldukları hakkında âyet veya hadis bulunan şeylerdir; Bu sebeple haşarât, kurbağa, yengeç, kaplumbağa gibi hayvanlar haram değildir.

 

Ebû Hanîfe, Şâfiî gibi müctehidlere göre ise, “habîs”, umumiyetle insanların (veya Kur’an inzâl olduğu sırada Arap toplumunun) tiksindiği, iğrendiği şeylerdir; dolayısıyla yukarıda sayılan canlılar ve benzerleri haramdır. Pislik ve leş yiyen hayvanlar da “habîs”ler içinde değerlendirilmiştir. Hz. Peygamber, Hayber günü ehlî eşek etini yasaklamıştır (Buhâri, Megâzi 38; Zebâih 27, 28; Müslim, Nikâh 30). Bu nass sebebiyle cumhûra göre ehlî eşek ve katır haramdır. At, Ebû Hanîfe’ye göre helâl değildir, İmameyn’e ve Şâfiî’ye göre helâldir. Rasûlullah (s.a.s.)’ın “Bütün köpek dişli yırtıcılar ile yırtıcı pençesi olan kuşları yemeyi” yasakladığı rivâyet edilmiştir (Müslim, Sayd 15, 16; Ebû Dâvud, Et’ıme 32; Tirmizî, Sayd 9-11). Hanefîler, bu hadiste geçen “sibkâ” kelimesini et yiyenler şeklinde anlamışlar ve bu çeşit hayvanları haram saymışlardır. İmam Şâfiî “insanlara saldıran ve parçalayan” şeklinde anladığı için tilki ve çakalı istisnâ etmiştir. İmam Mâlik, yırtıcılar için haram yerine, mekrûh tabirini kullanmıştır.

 

7- Deniz Hayvanları: Ulemânın ekseriyeti, deniz hayvanlarının tümünün helâl olduğu görüşündedirler. Ancak karada yaşayan ve yenmesi haram olan insan ve domuz, köpek, ayı gibi hayvanların ismini taşıyan deniz hayvanlarında ihtilâf etmişler; bazıları bunların helâl olmadığını ifade etmiştir. İmam Mâlik’e göre yalnızca deniz domuzu mekruh; diğerleri helâldır. Deniz hayvanları için helâl sınırını çok geniş tutan bu görüşün delili âyetlerdir: “Taze et yemeniz, takındığınız süsleri edinmeniz ve Allah’ın bol nimetinden faydalanmanız için denize -ki gemilerin onu yara yara gittiğini görürsün- boyun eğdiren de O’dur...” (5/Mâide, 96)

 

Hanefîlere göre, deniz hayvanlarından yalnızca -bütün çeşitleriyle- balık helâldır. Bu hayvanın boğazlanması gerekmez. Kendiliğinden ölen yenmez. Dalga, taş, havasızlık, avlanma gibi sebeplerle öleni yenir, diğer deniz hayvanları ya iğrençtir, yahut da -boğazlanmadığı için- meyte hükmündedir.

 

"Ehlî eşekler, onların atları, katırları, vahşi hayvanlardan her bir kesici dişi (köpek dişi) olan, kuşlardan da pençeleri olanlar haramdır." (Ebû Dâvud, Et'ıme 26, hadis no: 3790, 33, hadis no: 3806; Nesâî, Sayd 30, 31; Buhârî, Zebâih 29; Müslim, Sayd 12-16; Tirmizî; Et'ıme 1,hadis no: 1477, 1478, 1479; İbn Mâce, Sayd 13, hadis no: 3232, 3234)

 

 

 

Hayvanları Putlaştırıp Onlara Tapmak
 

Hayvanlara Tapmanın Menşei: Özellikle muvahhid bir mü’minin selim aklı, insanın nasıl olup da Yaratıcısını bırakıp, basit bir maddeden ibaret taşa, demire, betona; bunlardan yapılmış heykele/puta ya da kendinden daha âciz, daha düşük yaratıklar olan hayvanlara taptığını anlamakta zorluk çekebilir. Anlayamamasında da haklıdır; ancak unutulan bir şey var, o da; müşriklerin müslümanlar gibi olmadıkları, akıllarını kullanmayıp hayvanlaştıkları ve hatta hayvandan daha aşağı seviye göstermeleri. Ancak Allah'a ibâdet/kulluk yapan kimse, aklını vahiy ve fıtrat istikametinde kullanıp Allah'tan başkası önünde eğilmez;   izzetli, onurlu, şahsiyetli ve özgür olabilir. Ancak mü’min, yeryüzünde halife olduğunu, diğer yaratıkların insan için yaratılıp onun emrine boyun eğecek şekilde hizmetine verildiğini kabul ederek, buna teşekkür/şükür için sadece Allah'a ibadet ve itaat edilmesi gerektiğine inanır.

 

Allah'a teslim olup sadece O’na kulluk yapmamak için olmadık gerekçeler üretmeye kalkan insanın, fıtratındaki inanma ihtiyacını doğru yöne kanalize edemeyince ne kadar alçaldığının bir örneğidir hayvanlara tapmak. Sonu şirkle, hayvanlara tapmayla  sonuçlanan bu tavır, tevhidin hayata yeterince aksettirilemediğinden, tavhidî bilinç ve yaşayıştan tâvizler verilerek giderek unutulmasından ve bu boşluğun başka şeylerle doldurulmasından oluşmuştur. Tabii ki, imtihan için verilen irâdenin şeytan, hevâ/kötü arzular gibi soyut ve zâlim/müşrik yöneticiler gibi, egemen güçler gibi somut saptırıcıların da  rolü olmuştur, olacaktır.

 

En büyük ahmaklık ve aşağılık olan hayvana tapma ile sonuçlanacak yol, büyük bir ihtimalle, tevhidden önemsiz görülen sapmalarla, küçük tâvizlerle başlamıştır. Şirke meyil de, bazı varlıklara gerektiğinden fazla değer vermekle başlamış, tevhidden tâviz veren insanlar, görmedikleri için uzakta kabul ettikleri Allah'a böyle aracılarla ulaşabilecekleri saflığına kapılmıştır. Giderek bazı basit maddî varlıkları, elleriyle yaptıkları heykelleri, ya da değersiz bir hayvanı sevgi veya korkunun, ya da her ikisinin yöneltildiği bir kutsal varlık olarak düşünmüşlerdir. Başlangıçta sadece birer sembol olarak gördükleri totemlerini, kutsallaştırarak tanrısal bazı özellikleri olan, küçük tanrı, yarı tanrı ve tanrı  kabul etmeye başlamışlardır. Sonu esfel-i sâfilîn olan çıkmaz yola insan, tevhidden ve selim akıldan küçük sapmalarla sürüklenmiştir. İnsan, animizm denilen carısız varlıklarda bir ruh kabul etme anlayışını, şeytanî teorilerle hayal ve zanna dayalı yorumlarla totemleştirip kutsallaştırmıştır. Bundan sonrası, kendiliğinden gelmiş ve insana gerçek anlamda hiçbir fayda ve zarar veremeyecek, yol gösteremeyecek basit varlıkların putlaştırılmasına geçilmiştir.     

 

 

Bazı hayvanları kutsal kabul edip onlara tapmak, çok eskidir ve totem anlayışından türediği kabul edilir. Birçok ulus, farklı hayvanları kutsal saymış, nice ulus ve kavim de hayvanları tanrı kabul etmiştir. Özellikle eski Mısır, hayvana tapmanın bütün çeşitlerini yüzyıllar boyunca sürdürmüş bir ülkedir.  Eski Mısır’da öküzlere, ineklere, kedilere, leyleklere, timsahlara, farelere, su aygırlarına tapılmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, bazı hayvanların zararından kaçınmak ve korunmak için o hayvanlara tapınılmış, bazıları da üstün özellikler vehmedilerek kutsallaştırılmıştır. Ünlü tarihçi Herodotos, kulakları ve ön ayakları mücevherlerle süslü kutsal timsahlar gördüğünü yazmaktadır.

 

Bazı arkeologlar, yaptıkları kazılarda kutsal boğaların yerleştirilmiş olduğu sandukalar içinde özel mezarlar bulmuştur. Anlaşılıyor ki, tevhid dininden uzaklaşan eski insanlar için hayvan, insandan çok daha esrarlıydı. Milâttan önce 6. yüzyılda Mısır’a saldıran İranlılar, savaş taktiği olarak ordularının önüne kedilerle leylekleri yerleştirmişlerdi. Mısırlılar, karşılarında tanrılarını görünce onlara karşı silâh kullanma gücünü gösteremediler. Hindistan’da ineklere, timsahlara, fillere ve maymunlara; Finlandiya ve Kuzey Sibirya’da ayılara; Pasifik okyanusunda kertenkeleye; Afrika’da aslanlara ve yılanlara; Girit’te boğalara tapılmıştır. Birçok eski Yunan klanları hayvan adları taşımaktadır.

 

Tarihsel süreçte hayvan tapımı, hayvan-tanrılardan hayvan başlı tanrılara, onlardan da tanrıların arkadaşı hayvanlara geçildiğini göstermektedir. Mısır tanrıları çeşitli hayvanlarla simgelenmiştir. Ptah ve Osiris, Apis öküzünde belirmektedir. Hathor inek, Horus leylek, Ganeş fil, Toth maymun, Kepre bokböceği kafalıdır. Yunan tanrılarının yanlarından hiç ayırmadığı çeşitli hayvanlar vardır; Zeus’un kartalı, Athena’nın baykuşu, Apollon’un kertenkelesi bu gibi tanrı arkadaşı-hayvanlara örnektir.

 

Yunan tanrılarının çoğu çeşitli serüvenlerinde çeşitli hayvan kılıklarına girerler. Meselâ, Zeus kuğu kuşu kılığına girerek Leda’yı, boğa kılığına girerek Europa’yı kaçırır; İo inek kılığına girerek dünyayı dolaşır. Hint tanrıları ve Buda, çeşitli avatar’larında değişik hayvan kılıklarına bürünürler. Mısır inançlarında tanrı Ra, bir yumurtadan kaz biçiminde  çıkar  ve  uçmaya  başlar, onun uçuşuyla göğün karanlığı aydınlanır ve yeryüzü canlanır. Slav inançlarında Vseslaviç kimi yerde kurt, kimi yerde kartal kılığına girer; bir savaşta da sansar kılığına girip düşmanın silâhlarını kemirir, bütün ordusunu karınca kılığına sokup düşmana saldırtır.

 

Çeşitli inançlarda tanrılık niteliğindeki gerçek hayvanların yanında, tasarlanmış mitolojik hayvanlar da vardır. Çinlilerin ejderleri, Hintlilerin naga adlı çok kafalı yılanları, makara adlı deniz canavarları, garuda adlı acaip kuşları bu hayal ürünü hayvanlardandır. (4)      

  

Çok eski zamanlardan günümüze kadar çeşitli hayvan türleri, dinî açıdan ya ibâdet objesi ve aracı olarak saygı görmüş veya bir kütle ilgili kabul edilmiştir. Mitolojilerde bolca işlendiği gibi, hayvanların bilgeliğini, sihir veya kehânetteki fonksiyonlarını açıklamaya yönelik çok sayıda efsanenin bulunduğu bilinmektedir.

 

Hayvanlarla ilgili dinî inançların, tarihin çok eski devirlerinden beri var olduğu bilinmektedir. Özellikle tabiat üstü güç taşıdıklarına ilişkin inançlar Neolitik dönem öncesinde insanlarla aralarında geçen mücadelenin başlangıcına kadar çıkarılabilir. Tarih öncesi dönemlerdeki avlanmaya dayalı yaşama biçiminde insanların hayvanları yakından tanımaları bu konudaki dinî inançlar yönüyle hayvanlara saygı duyulması yolunun açılmasına sebep olmuştur. İnsan ve hayvan arasındaki bu ilk ilişkinin sonucunda oluşan inançlar, hayvanın kanı içerisinde bulunduğuna inanılan bir ruh (can) fikri etrafında biçimlenmiştir. Buna göre ruh bir anlamda kanda ikamet eden maddemsi bir varlıktır.

 

Özellikle Sâmî kavimlerde görüldüğü haliyle kan, ruh veya hayat bahşedici bir unsur olarak kutsaldır ve boş yere akıtılmaz veya ancak belli dinî amaçlarla akıtılabilir. Bundan dolayı kan serpme, törenlerin vazgeçilmez rüknüdür. Aynı şekilde Sâmî kavimlerle sınırlı kalmayan inşâ edilmiş bir mekânın, kutsal sayılan bir alanın, yeni inşâ edilen bir yapının veya bir nesnenin hayat kazanması ya da uğur getirmesi için hayvan kanı akıtılması geleneği de bu inançla yakından ilgilidir. Öte yandan kanın yeni bir hayat bahşettiği inancıyla (İslâm dışı) kurban fikri arasında da yakın bir bağ vardır ve kanlı kurban kavramının oluşmasına zemin hazırlayan başlıca unsurlardan biri budur. Hatta işlenen bir suçun, kan dökmekle, yani yeni bir hayat bahşetmekle telâfi edilebileceği inancı da hayvan kurban etme fikrini pekiştirmiştir denilebilir.

 

Günümüzde hâlâ geçerliliğini sürdüren, kültürlü kültürsüz hemen her ülkedeki câhiliyye insanını etkileyen fallara konu olan burçlar da, çoğunlukla hayvan adlarını alan burçlar aracılığıyla gündeme getirilmektedir. Günümüzde bazı ilkel topluluklarda da sıkça rastlanan bir başka inanç ise, hayvanın kehânet veya falcılıkta kullanılmasıdır. Genel olarak tarih boyunca hayvanların kehânette kullanılması ikiye ayrılmaktadır.

 

a) Hayvan hareketlerini gözlemek. Buna göre kuş, yılan, balık, bazen deve, koyun vb. hayvanların hareketlerine bakarak istenilen şeyin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda bir kehânette bulunulur. Özellikle totemlerden seçilen bu “kâhin hayvanlar”ın, tabiat üstü yetenekleriyle kabile fertlerine mesaj iletecekleri inancına dayanan bu kehânette bilhassa hayvanın gidiş istikameti, çığlığı veya izi değerlendirilmiştir. İnsanlara öğüt veren “bilge hayvanlar” mitosu da bu inançla ilgilidir.

 

b) Hayvanların iç organlarına bakarak gelecekte vuku bulacak şeyleri önceden kestirmek. Bedenin merkezî organı olarak düşünülen karaciğer, birtakım bölgelere ayrılarak bu bölgeler üzerinde görülen şekillerin hayalî yorumuna dayanılarak gelecekten haber vermeye çalışılmıştır. Bu tip kehânetlerde zaman zaman kalp, kemik, böbrek gibi başka organlar da kullanılmıştır. Bazen bu organlar kötü güçleri uzaklaştırma veya tılsım gibi sihrî amaçlar çerçevesinde de değerlendirilmiştir.

 

Bu bağlamda bir başka inanç biçimi de totem ve hayvan arasındaki münasebet sonucunda ortaya çıkmıştır. Kabilenin hayatını sürdürmesine katkıda bulunan veya kabilenin varlığını tehdit eden hayvanlar totem sayılmış, ayrıca bu hayvan totemler kabilenin veya fertlerin şahsî sembolleri haline getirilerek insanlar arasında bir nevi iletişim sistemi oluşturulmuştur. Diğer taraftan totem sayılan hayvanın gücüne kavuşabilmek için o hayvanın hareketlerine benzetilerek yapılan danslar da özellikle şaman konumundaki insanların öteki âleme geçmek için başvurdukları temel metodun dayanağını teşkil etmiştir.

 

Yakındoğunun zengin hayvan varlığı, dinî inançlara doğrudan doğruya yarısımıştır. Batı İran ve Anadolu’dan Mısır’a, Mezopotamya’dan Kafkasya’ya kadar uzanan bu geniş coğrafyada geliştirilen hayvanlarla ilgili inançlar birbirine çok benzemektedir. Bunun en önemli sebebi, fauna içinde yer alan ortak hayvanların sayıca fazla olması ve bölgedeki göç güzergâhlarının aynı yolları izlemesidir. Bununla birlikte farklı coğrafyalarda aynı hayvanlara daima aynı rol ve sembolik değerlerin yüklendiği söylenemez.

 

 

“Icl”in/Buzağının Putlaştırılması

Kur’an, İsrâiloğullarının “ıcl”e/buzağıya, daha doğrusu buzağı/dana şeklinde temsil edilen heykele taptıkları bir zamanın olduğunu bildirir. Buzağıya tapınma, eski dünyada geniş bir alana yayılmıştı. Hindistan’da İndra, Mısır’da Ammon, Sümerlerde ve Filistin’de Baal ismi verilen tanrı heykelleri boğa şeklindeydi. Babil’in ay tanrısı Sin “güçlü Enlîl buzağısı”, Ur’un ay tanrısı, Nannar ise “göğün güçlü genç boğası, Enlîl’in en üstün oğlu” diye nitelenirdi. Yunanistan’da Zeus da boğa şeklinde temsil edilmiştir. Kısaca, tanrıyı boğa şeklinde temsil etmek, Hindistan, İran, Sümer, Babil, Filistin, Fenike, Mısır ve dünyanın birçok yerinde görülür.

 

Allah, İsrâiloğullarını Hz. Mûsâ vasıtasıyla tevhide eriştirdiği halde, onlar civarın/çevrenin tesiriyle putçuluğa özenip meyletmişlerdi. “İsrîloğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine: ‘Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tanrı yap!’ dediler. Mûsâ, ‘Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz’ dedi. Şüphesiz bunların (Amalika kavminin) içinde bulundukları (din) yıkılmıştır ve yapmakta oldukları da bâtıldır. Mûsâ dedi ki: ‘Allah sizi âlemlere üstün kılmışken ben size Allah’tan başka bir tanrı mı arayayım?” (7/A’râf, 138). İsrâiloğulları, bu âyette belirtildiği gibi Firavun’un zulmünden apaçık bir mûcize ile kurtulup denizi geçtikten sonra, buzağıya tapan Amalika kavmine rastladılar, kendi peygamberlerinden, onların tanrıları gibi, buzağı şeklinde bir tanrı yapmasını istediler. Hz. Mûsâ onların teklifini reddetti ve onları cehâletle suçladı.  

 

Henüz Hz. Mûsâ aralarında iken, altın buzağı heykeli yaparak ona tapmaya başlayıp tevhidden dönmüşlerdi. “(Tûr’a giden) Mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürmesi olan bir buzağı heykelini (yapıp tanrı) edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? Onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular.” (7/A’râf, 148) (Benzer âyetler için bkz. 20/Tâhâ, 85-98 ) Hz. Mûsâ’nın Tûr’da Rabbi ile mülâkatı esnasında İsrâiloğullarından Sâmirî adında bir sanatkâr, zînet takımlarını toplayarak bir buzağı heykeli yaptı ve ‘sizin de Mûsâ’nın da tanrısı budur. Fakat Mûsâ tanrısını unuttu’ dedi. Sâmirî, buzağıyı öyle bir ustalıkla yapmıştı ki, İbn Abbas’ın rivâyetine göre, heykelin arkasından giren rüzgâr, ağzından ses çıkarıyor; rüzgâr estikçe böğürmeye benzer bir ses duyuluyordu. “Buzağıyı (tanrı) edinenlere, mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. İşte Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.” (7/A’râf, 152)    

 

Şimdiki muharref Tevrat, buzağıyı yapmayı Hz. Hârun’a nisbet eder (Kitab-ı Mukaddes, Çıkış 32. bap). Kur’an, bu işin doğrusunu söyleyerek bu peygamber hakkındaki iftirayı düzeltir. Allah’ın emriyle Hz. Mûsâ’nın İsrâiloğullarından bir sığır (buzağı, boğa vs.ye şâmildir) boğazlamalarını istemesi üzerine, onların gösterdiği mukavemet meşhurdur (2/Bakara, 67-71). Bu emir, şu hikmete mebnî olmalıdır: Allah Hz. Mûsâ ümmetini çevrenin şirkinden temizlemek istiyordu. Fakat, her şeye rağmen, yahûdilerin bundan kurtulamadıklarını, Kur’an belîğ bir şekilde ifade eder: “Küfürleri yüzünden buzağı (sevgisi) kalplerine sindirildi.” (2/Bakara, 93). Apaçık âyetlerden, delillerden sonra, onların buzağıyı benimsemelerini takbih eder, kınar: “Eh-i Kitap senden, kendilerine gökten bir Kitap indirmeni istiyor. Onlar Mûsâ’dan, bunun daha büyüğünü istemişler: ‘Bize Allah’ı apaçık göster’ demişlerdi. Zulümleri sebebiyle hemen onları yıldırım çarptı. Bilâhare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler. Sonra da onları affettik. Ve Mûsâ’ya apaçık delil (ve yetki) verdik.” (4/Nisâ, 153)

 

İsrâiloğullarının, zaman zaman buzağıya tapınmaya döndüklerini, Kitab-ı Mukaddes’te de görüyoruz. Peygamber Hoşea, buzağıya tapan yahûdilerle mücadele eder (K. Mukaddes, Hoşea, 8/5-6). Sâmiriye bölgesinde 7. İsrâil kralı Ahab (M.Ö. 874-853) devrine ait bir kitâbe üzerinde, tanrı adı için çok mânidar bir isim bulunmuştur: Egelyo (Boğa); yani yahûdilerin tanrısı Yahova, bir boğadır. Kur’an’ın buzağıyı yapma işini Sâmirî’ye nisbet etmesiyle egel (icl) kelimesine, bu münasebetle dikkat çekmek gerekiyor. Yahova’nın bir boğa şeklinde temsil edilmesine de çok rastlandığı belirtilir.

 

Kur’an, bu sapmadaki manasızlığa ve mantıksızlığa temas etmektedir:  “...O buzağının kendilerine söz söylemediğini ve yol da göstermediğini görmediler mi? Onu tanrı olarak benimseyip kendilerine yazık ettiler.” (7/A’râf, 148). Bir başka yerde, bu tanrının “fayda da zarar da vermediği” (20/Tâhâ, 89) bildirilir. Hz. Mûsâ’nın dilinden şöyle denilir: “Durup üzerinde titrediğin tanrına bak! Onu yakacağız, sonra da onu parça parça edip denize atacağız. Sizin tanrınız ancak kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır; ilmi her şeyi kuşatmıştır.” (20/Tâhâ, 97-98) (6)

 

Deylemî’nin Müsned’inde Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Her ümmetin bir ıcl’i vardır; bu ümmetin ıcl’i de dînâr ve dirhemdir (küçük ve büyük paradır).” (Hayâtu’l Hayevân, 2/16; naklen, S. Ateş, Kur’an Ans. 8/92)

 

 

Sığırın Kutsallaştırılıp Tanrılaştırılması

Bilindiği gibi, İsrâil oğulları, Mısır’dan çıktıktan sonra, çölde su içmek için indikleri bir vahada ineğe tapan bir toplumla karşılaştılar. Bu toplumun Amalika kavmi olduğu belirtilir. Tevhidi tebliğ eden Hz. Mûsâ’ya ve vahye inandıkları halde, onlar civarın/çevrenin tesiriyle putçuluğa özenip meylettiler. “İsrîloğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine: ‘Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tanrı yap!’ dediler. Mûsâ, ‘Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz’ dedi. Şüphesiz bunların (Amalika kavminin) içinde bulundukları (din) yıkılmıştır ve yapmakta oldukları da bâtıldır. Mûsâ dedi ki: ‘Allah sizi âlemlere üstün kılmışken ben size Allah’tan başka bir tanrı mı arayayım?” (7/A’râf, 138). Zaten, kendilerini köle edip ülkelerinden çıkaran Mısır’lıların tanrılarından biri inek anlamına gelen Hotor’dur. Gözleriyle görüp şâhid oldukları asa ve özellikle deniz mûcizeleriyle kendilerini kölelikten ve her çeşit zulümden kurtaran Allah’a tapmak yerine; kendilerini köleleştiren Mısırlıların ilâhlarına tapmak gibi iğrenç bir nankörlük işlediler.

 

Boğa: Hayvanlara tapmanın en önemli örneklerinden biri olan boğayı kutsal ve ulûhiyetin simgesi saymak, hemen bütün tevhid dışı inançlara sahip ilkel inançlarda yer alır. Boğa, yaratıcı tanrının veya tanrının yaratıcılığının sembolü ve kutsal hayvanı olarak kabul edilirdi. Sümerler arasında güçlü yapısından dolayı boğa, fırtına tanrısının kutsal hayvanı ve aynı zamanda kozmik düzenin sembolü kabul edilmiştir. Sümerlerde boğa, erkek-insan başlı olarak da tasvir edilmiştir. Ayın hilâl şeklindeki görünüşü ile boğanın boynuzları birbirine benzediği için Sümerler bu hayvanla ay arasında da ilişki kurmuşlardır.

 

Bütün mitolojilerde olduğu gibi, Asur-Bâbil kültünde de boğa güç, bereket ve dölleyiciliğin, erkeklik gücünün sembolü olarak görülür; ayrıca büyük kapıların iki yanına koruyucu heykelleri konurdu. Bu heykellerle, Tevrat’ta cennetin yolunu bekledikleri söylenen Kerûbîler (Tekvin, 3/24) arasında benzerlik bulunduğu ileri sürülmüştür. Tevrat’a göre boğa, güç ve kudret sembolü olarak kabul edilmekte (Sayılar, 23/22; Tesniye, 33/17; Mezmurlar, 22/12), ulûhiyeti temsil için seçilmektedir. Hz. Mûsâ Sina’da iken kavmi buzağı yapıp ona tapmış (Çıkış, 32/4), on kabilenin ayrılışında kral Yeroboam, Bethel ve Dan’da yaptığı mâbedlere birer boğa heykeli dikerek bu tapınmayı yeniden tesis etmiştir (1. Krallar, 12/28-29). Mısır’da, boynuzları arasında bir güneş diski taşıyan boğa başının bereket sembolü ve Osiris’le ilintili olarak, ölüm ve yeniden doğuş tanrısı gibi kabullenildiği de bilinmektedir.  

 

Hititler, boğaya hem tapıyor, hem de etini yiyorlardı; kanını da tanrılarına sunmaktaydılar. Hititler’de gök, Urartular’da savaş tanrısının kutsal hayvanı boğadır. Mısır’da ise bu küt, özellikle delta bölgesinde yaygındır ve Apis adı verilen boğa – tanrı, tanrı Ptah ile Osiris’in bedenleşmiş şekli kabul edilmiştir. Boğanın kutsallığı, bütün müşrik Sâmî dinlerinde süregelerek Antikçağ Yunan ve Roma inançlarına kadar gelmiştir. Boğa, eski Yunan’da Zeus’un, Roma’da Jupiter’in simgesidir. Eski İran’da da yaygın olan boğa kültü, Mitraizmde tanrı Mitra’nın kutsal hayvanı olarak görülürdü. 

 

Genel olarak göçebe toplumlar, büyük baş hayvan besiciliği ile uğraşmaktaydılar. Onun üretim işlevindeki rolünün bilinci altında olmaları nedeniyle, boğa bir çoban tanrısı olarak tabulaştırılıyor ve sürünün tanrılaşmış önderi oluyordu. Yaratıcı gücün sembolü kabul edilen boğanın, bronzdan yapılmış başlarının, dinî törenlerde bir mızrak veya sopa üzerine takılarak taşınması olayı, ilk olarak M.Ö. 3. binden itibaren, Anadolu’da görülmüş ve dinsel amblemlerin prototipi olmuştur.

 

Neolitik çağdan itibaren, boğa ve şimşek ilişkisi, mutluluk göstergesi ve atmosferik tanrılarla ilişkili tutulan semboller arasına girmişlerdir. Bu bakımdan boğanın böğürmesi, tarıma dayalı toplumlarda, bereketin habercisi olan gök gürültüsü ve yağmur getiren fırtına ile eşdeğer tutulmuştu.    

 

Öküz: Eski Mısır inançlarındaki Apis öküzleri ilâhî gücü simgeler ve bu öküzün tanrı niteliğinde olduğuna inanılır. Yine Hz. Mûsâ döneminde Amalika kavminin sığır heykellerine taptıklarını Kur’an ve tefsirlerden öğrenmekteyiz. Amerika yerlilerinden İnka’lar da öküze tapmışlardır. Hititlerin tanrısal öküzü Hurris, İbrânîlerin kutsal boğaları, Hitit’lerden önce Anadolu’da yaşamış olan çeşitli ulusların Seris ve Hurra adını taşıyan boğaları, Girit boğası, sığıra tapmanın ne kadar yaygın olduğunu gösterir. Sığırı kutsal sayma anlayışının günümüz Anadolu’sunda bile hâlâ sürdüğü görülür. Anadolu’da pek çok evin kapılarına boynuzlu hayvan başları asılır ve o başın ya da boynuzun eve birçok kötülüklerin girmesine engel olacağına inanılır.

 

Apis Öküzü: Alnında ay biçiminde ak bir leke bulunan kara öküz. Eski Mısır’da güneş diski ve kıvrılmış kobra suretlerini taşıyan bir boğa şeklinde tasavvur edilen kutsal varlık.Eski Mısır’ın şirk inançlarından biri olarak, hayvanları tanrı sayma yerine, bazı hayvanların tanrıların ruhlarını taşıdığına inanılırdı. Apis öküzleri, bu inancın en gelişmiş örneğidir. Alnında beyaz bir ay, dil altında bir domuzlan ve sırtında akbabalardaki gibi lekeler bulunan bu kara öküze Mısır dilinde Hapi denirdi ve onun, tanrı Ptah’la tanrı Osiris’in ruhlarını taşıdığına inanılırdı. Yaşarken güneş tanrısı Ptah’ın ruhunu taşıyan Apis öküzü, ölünce Osiris-Apis oluyordu. Mumyalanır ve serapeum denilen özel bir mezara gömülürdü. Ölünce, yerine bu renklerde yeni bir Apis bulununcaya kadar yas tutulurdu. Sağken bir tapınakta özenle beslenen Apis öküzüne, özellikle Menfis’te tapılmıştır. Başlangıçta Nil tanrısı Hapi biçiminde olan Apis, muhtemelen bereketle ilişkili bir tanrı kabul edilirdi.

 

Eski İran’da Mazdeizmin çıkışı da öküz ve ineklere bağlanır. Göçebeler öküz ve ineklerin değerini bilmiyorlar, onları horluyorlardı. Öküzün ruhu, içine düştüğü kötü durumu gökyüzüne haykırmakta, bir koruyucu bulmak için yalvarmaktaydı. İşte Zerdüşt böyle bir ortamda bir tarım reformcusu olarak ortaya çıktı ve Mazdeizmi ekonomik ve toplumsal bir temele oturttu. 

 

İnek: Üretkenliği ve besleyiciliği dolayısıyla eski dünyanın pek çok yerinde önemli bir kült hayvanı olan inek, özellikle Hindistan’da giderek bir inanç sistemine kaynaklık etmiştir.   Veda’lar çağında tapılmıştır. Hindistan’da inek kültünde, inekle yeryüzü, gök, güneş şuaları, konuşma ve ilâhi söyleyen kişi arasında mistik bir ilişki kurulur. Yeryüzünün, ineğin altında bulunduğuna inanılmaktadır. Bazı efsanelerde yeryüzü inek şeklinde gösterilmiştir. Hint kültüründe ineğin öldürülmesi haram olup Mahabharata’da ineği öldüren kişinin hayvanın vücudundaki kıl sayısı yıl kadar cehennemde kalacağı belirtilmiştir. İnek tabusu, Hindistan’da varlığını hâlâ sürdürmektedir. Müslümanlarla mecûsîler arasındaki birçok savaş, ineğin kesilmesi yüzünden çıkmıştır. Eski Mısır’da da kutsal sayılmış, gökyüzü ayaklarını yeryüzüne dayamış bir inek olarak tasvir edilmiştir. Gökyüzü-tanrıçası Hathor ya da Nut da inek biçiminde tasarımlanırdı. İskandinav mitolojisinde de gece bir inektir.          

 

İstanbul boğazına batılılar Bosphor (Bosfor) derler. Bosfor, Yunanca inek geçidi anlamına gelir. Kudurmuş hamamböceği şeklindeki Hera’dan kurtulmak için İo, bosfordan atlayarak asya topraklarına bu boğazdan geçmiştir. Yunan mitolojisine göre, Zeus’un Hera’nın kıskançlığından korumak için, beyaz bir inek veya öküz biçimine soktuğu sevgilisi İo, Bosfor’dan yani İstanbul boğazından Anadolu kıyısına bir sıçrayışta aşıp geçtiği için boğaza Bosphoros (inek -veya öküz- geçidi) denilmiştir.

 

Boynuz: Boynuz, eski çağ kültür ve mitolojilerinde mânevî yükseliş ve güçlülüğün sembolü olmuştur. Aynı zamanda koç boynuzunun güneş; boğa boynuzunun ise ay benzeri bir özyapıya sahip olduğu varsayılmaktaydı. Yunan-Roma mitolojilerinde bereket ve mutluluğun bir sembolü olarak yerleştiğini gördüğümüz bu boynuzun içi, aşırı bolluk anlamında, buğday daneleri ve dışarıya taşmış meyvelerle doludur. Hitit tanrıları da boğa boynuzlu olarak gösterilmişlerdi.

 

Tarihte pek çok örneği bulunan ve adına Latince corniculum denilen boynuzlu miğfer, özellikle geç devirlerde Galyalılar’ın ve Vikingler’in sembolü haline gelmiştir. Büyük İskender Mısır’ı fethettiği zaman, halkın sevgi ve saygısını kazanabilmek için, baş tanrı Amon’un oğlu olduğunu iddia etmiş ve böylece, zaten binlerce yıldan beri firavunların tanrılığına inanmış olan Mısır halkına, kendisinde ilâhî bir güç bulunduğunu kolaylıkla kabul ettirmiştir. Tanrı Amon’un koç başlı olduğuna inanıldığı ve heykelleri boynuzlu yapıldığı için, İskender de mânen boynuzlu farzedilmiş ve ölümünden sonra adına bastırılan paralarda/sikkelerde koç boynuzlarıyla resmedilmişti.

 

Özellikle boğa boynuzu, tarihin ilk günlerinden  beri  güç  kuvvet  sembolü  olarak  kabul edilmiş ve bu sebeple eski uygarlıkların hemen hepsinde tanrı ve mukaddes yaratık tasvirleri boynuzlu yapılmıştır. Boynuzun güç sembolü olarak klasik müslüman kültürüne de girdiği görülmektedir. Nitekim Celâleddin Rûmî’nin Mesnevi’sinde, Hz. Mûsâ’nın ağzından Firavuna hitaben şöyle denilmektedir: “Sivri, keskin boynuzların nice ciğerler deldi; işte şu asam da senin küstah boynuzunu kırdı.”

 

Son asırlarda Avrupa’dan dünyaya yayılan karısı tarafından aldatıldığını bilen koca için kullanılan  “boynuzlu” tâbirinin eski boynuz kültü ile herhangi bir münasebeti mevcut değildir. Bu tâbir, semizleşmelerini temin gayesiyle kısırlaştırılan horozların, diğerlerinden ayırt edilebilmeleri için ve artık döğüşemeyeceklerinden dolayı işlerine de yaramayacak olan mahmuzlarının kesilerek ibiklerine takılması (fes püskülü gibi) ve boynuza benzeyen bu mahmuzlar sebebiyle bu horozlara “boynuzlu horoz” denilmesinden (mahmuzlu horoz denilemez; çünkü o zaman mahmuzu kesilmemiş horozlar akla gelir) kaynaklanmakta olup “dişisini kıskanmayan, onun uğruna döğüşmeyen erkek” mânâsında kullanılmaktadır. Avrupa’daki bu “boynuzlu” tâbirinin fazla eskilere gitmemesi gerekir. Çünkü eskiden beri bilinse ve kullanılsaydı, Michelangelo (1475-1564), bu çirkin manayı göz önünde tutar ve ünlü Hz. Mûsâ heykelini boynuzlu yapmazdı.

 

Daha çok mitolojik metinlerde teşhis edilebildiği kadarıyla eski Yakındoğuda hayvanlarla ilgili diğer köklü inançlar şu şekilde sıralanabilir:

 

Aslan: Aslan, bütün Yakındoğu medeniyetlerinde koruyucu bir figür olarak kullanılmış ve şehir, saray veya tapınak girişlerine normal şekliyle yahut sfenks ve grifon (yarı kartal yarı aslan şeklinde mitolojik bir kuş) gibi karışık yaratıklar halinde yerleştirilmiştir.

 

Yılan: Yılan, Mezopotamya’da derisini değiştirmesi sebebiyle sürekli yenilenen sonsuz hayatı, gelişmiş içgüdüsü dolayısıyla da bilgeliği ve dişiliği sembolize eder; Mısır’da ise tanrı-kral firavunun simgesidir. Hindistan’da yılan canavar Vritra kaosu temsil eder.

 

At:  Hindistan’da ilâhî atlar (asvin) güneşin taşıyıcısıdır. Eski Türk kültünde de atlar önemli bir yer tutar.

 

Ayı: Japonya’da Aynular arasında yaygın bir ayı kültü vardır. Bu ülkede hayvanlarla ilgili olarak sayılamayacak kadar çok ve çeşitli kehânet ve sihir sistemleri geliştirilmiştir.

 

Deve: Deve, dayanıklılığı dolayısıyla sabır ve irâdeyi temsil ederken özellikle Sâmî kavimler arasında kurban ve kehânet amacıyla kullanılmıştır.

 

Kedi: Mısır’daki önemli kült hayvanlarından bir de temizlik, özgürlük, egoizm ve şehvetin sembolü olan kedidir. Ana tanrıça Bast, kedi başlı bir kadın şeklinde tasvir edilir; mumyalanarak gömüldüğü bilinen kedi, ayrıca tanrıça İsis’in de kutsal hayvanıdır.

 

Maymun: Maymun, Mısır’da insan dilini anlayan kutsal bir hayvan olarak saygı görmüş, şafakta çıkardığı sesler güneş tanrısına duâ etmesi şeklinde yorumlanmıştır. Tasvirî sanatta bilgelik tanrısı Toth, bir maymun şeklinde yapılırdı. Maymun, hayvanlara tapmanın geçerli olduğu hemen bütün bölgelerde kutsal sayılıp tapınılan hayvanlardan biridir. Bununla birlikte, en çok eski Mısır’da kutsal kabul edilir. Bilgelik tanrısı Toth’un maymun biçiminde cisimleştirilmesi bunu göstermektedir.

 

Maymun kültünün en fazla Hindistan’da önem kazandığı görülür. Burada maymun, tanrı Hanuman adını almış ve özellikle Ârî öncesi yerli halklar arasında tapınılmıştır; en büyük tapınağının Benâres’te olduğu bilinmektedir. Ramayana destanının beşinci kitabında maymun, ilâhlar veya kahramanlar arasında aracılık yapan tabiat üstü güçlere sahip bir varlıktır; ayrıca Rama’ya karşı gösterdiği sadakatten dolayı dostluğu sembolize eder. Çin halk inançlarında ise maymun, uğur getirici bir hayvan olarak bilinir. Sun wu –K’ung adıyla tanınan bir maymun, kahramanlıkları dolayısıyla meşhurdur. Öte yandan maymun, çelişkili bir şekilde hilebazlığın ve çirkinliğin de sembolü sayılır. Java’da ve komşu bölgelerde kısırlığı iyileştirceği inancıyla maymunlara çeşitli takdimeler sunulur.   

 

Kartal: Kartal, bütün Yakındoğuda kudreti ve hâkimiyeti sembolize eder. Bütün coğrafyalara yayılan ilkel kabullerden, câhiliyye inançlarından kartalla ilgili olanları şöyle özetleyebiliriz: Başlıbaşına kuvvet ve yücelik sembolü, göklerin hâkimi ve tüm gök yaratıklarının kralıdır. Kartal, göğün en üst katında bulunur ve onun kapısını korur. Diğer geniş kanatlı olan yırtıcı kuşlar gibi tanrısal bir güce sahiptir. Yeryüzünün üstünde uçarak onu kötülüklerden korur. Orta Asya Yakut Türkleri, kartal üzerine ant içiyorlardı. Türk büyüklerinin çoğunun ismi kartal benzeri yırtıcı bir kuş olmuştu. Kartal, gözlerini kırpmadan güneşe bakabilen bir kuş olduğundan, onun ateşin bile üstesinden geleceğine inanılmıştı. Hız ve kapıcılığından dolayı yıldırımla, uzun süre yaşaması sebebiyle sağlıklı hayatla da özdeşleştirilmiştir. Başı sola dönük olan kartal, kötülük ve faydasızlığı; sağa dönük olan ise iyilik ve verimlilik ifade etmektedir. Kartal, yılanın baş düşmanıdır. Kötü ruhları simgeleyen bu yaratıkları öldürücü gücünden dolayı, sevilen bir kuş olmuştur. İslâm öncesi Türklerde şamanların babası olarak nitelenirdi.

 

Çift başlı kartal: İlkin Hititlerde görülür. Orta Asya’da Gaznelilerin de kullandığı bir amblemdir. Selçukluların bunu, bir imparatorluk amblemi olarak, Bizans’la temasa geçmeden çok önceleri kullanmakta oldukları kesindir. Bizans’a gelince, onların bazen tek, bazen çift başlı olan kartal motifini Selçuklulardan uyarlamış olmaları büyük bir ihtimaldir. Çift başlı kartalın toplumların birbirlerini etkileyen kültürleri sonucu ortaya çıkıp yayıldığı akla yakın gelmektedir. Ancak, kartal motifinin  Hitit ve Selçuklularda diğerlerine oranla daha yaygın bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Çift başlı olan kartal, her iki yönden gelebilecek tehlikelere karşı uyanık olur ve onları zamanında önleyebilir; iki baş, kartala bu türden çoğaltılmış güç vermektedir. Hitit kartalında baş üzerinde kulak yoktur ve kanatları daima açık durumdadır. Selçuklu kartalı, başlara birer kulak eklemiş, böylece ona gecelerin yırtıcı kuşu olan puhu kuşunun en güçlü vasfı olan, geceleyin duyma yeteneğinin verilmesi amaçlanmıştır. Çünkü kartal, karanlıkta görme duygusundan yoksundur.    

 

Roma’da imparator ölümlerinde yapılan gömü törenlerinde havaya bir kartal uçuruluyordu. Çünkü kartal, ölünün gökteki tanrılara giden ruhunu simgeliyordu. Vaftiz  sembolü  görüldüğünden, ilk hıristiyanlar, vaftiz yapılan teknelerin üzerine bir kartal motifi işlemekteydiler. Kartalın uçuşu, bazı fanatik zümrelere göre, Hz. İsa’nın göğe çıkışı ile özdeşleştirilir. Hıristiyanlıkta Elie (Hızır)’ye ithaf edilmiş kabul edilen kartal, hıristiyanlara göre adaletin güçlü olan erdemini simgeler. Uzaklara sabit bir şekilde bakışı ile, etrafında olup bitenlerden habersizmiş gibi görünür ama onun her şeyi gördüğü ve bildiği kabul edilir. 

 

Güvercin: Güvercin, özellikle Yakındoğuda saflığı ve ruhu sembolize ediyordu. Güvercin, hemen her coğrafyada görülen anlayışa göre, suçsuz/günahsız mâsum  insanların  ruhu olduğuna inanılan bir kuştur. Tasavvuf inançlarında güvercin, evliyanın/ermişlerin ruhudur; her ermiş uyurken ruhu bir güvercin olarak bedeninden çıkar ve bütün kutsal yerleri dolaşır. Halk inançlarına göre Hızır, güvercin kılığına girer ve insanların karşısına çıkar. Hıristiyanlara göre güvercin, kutsal ruhtur.

 

Elimizdeki Tevrat’a göre, Nuh tûfanı sırasında, çevrede kara olup olmadığını anlamak için Hz. Nûh’un, gemisinden uçurduğu kuş güvercindir. Güvercin bir kara parçası bulduğunu belirtmek için ağzında bir zeytin dalıyla dönmüş, gemideki canlıların ve özellikle insanların karaya çıkıp hayatlarını sürdürebilmeleri de böylece sağlanabilmiştir. Bundan ötürü, güvercin, tûfanı gerçekleştiren Allah’la insanlar arasında bir barışı simgelediğine inanılır, ağzında zeytin dalı bulunan güvercin, uluslar arası barış simgesi kabul edilir.  

 

Yakındoğuda kutsal sayılan veya bir kültle ilişkilendirilen diğer önemli hayvanlar şu şekilde sıralanabilir: Timsah (Mısır), inek (Sümer, Asur-Bâbil, Mısır), karga (Asur-Bâbil), keçi, geyik ve özellikle iri balıklar başta olmak üzere balık türleri, sinek, baykuş ve koyun (bütün Mezopotamya; Mısır’da büyük tanrı Amon koç başlı idi.

 

Zerdüştî gelenekte bütün hayvanlar iyi ve kötü olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bündahişn’e göre iyi hayvanları yaratan Hürmüz, kötü hayvanları yaratan ise Ehrimen’dir. Starestan adlı geç dönemlere ait bir Zerdüştî eser, iyi hayvanları faydalı, kötü hayvanları ise zararlı olmalarına bağlar. Bu araştırmalar, zerdüştîlerin iyi hayvanları faydalı, kötü hayvanları ise zararlı olmalarından yola çıkarak sınıflandırdıklarını gösterir. Zerdüştîlikte gece cinlerini kovduğuna inanılan horoz ve insanları her türlü kötülükten koruyan köpek en gözde hayvanlardır; ayrıca domuz ve kartal da kutsallığa sahiptir. Ehrimen’in yarattığı kötü hayvanların başında ise karınca, kertenkele ve yılan gelir.

 

Zerdüşt dininde inek ve köpek kutsaldır. Bazı Hindu dinlerinde hayvanı keserek veya başka şekilde öldürmek de yasaktır. Eski Mısır dini, hayvana tapma şeklinde idi: Apis öküzü bu konuda hayli meşhurdur. Mısır’da ayrıca timsah ve kartala da tapılırdı. Aşağı Mısır’da köpek aynı durumda idi. Tanrı sayılan bu hayvanları öldürmek, idamı gerektirirdi. Eski Yunan inancına göre “yer altı”nı üç başlı bir köpek (Cerberos) beklerdi.

 

Uzakdoğuda, Yakındoğudakine benzer biçimde ortak bir fauna coğrafyası vardır. Hayvan kurbanı fikri, Uzakdoğuda azalmış, fakat tamamen ortadan kalkmamıştır. Bununla birlikte Hindistan’da Budizm, Çin’de Taoizm ve Konfüçyanizm’in getirdiği tabiata yönelik hayat tarzı ve vejetaryen kültür, hayvan kurbanı fikrinin gelişmesini ciddi olarak engellemiştir. Bu bölgede tanrılara hayvan kurbanı yerine; daha çok meyve, çiçek ve sebze yemekleri sunulmakta, bunlar törenle heykellerin önüne veya kutsal mahallere bırakılmaktadır. Ayrıca hayvanla ilgili inançlar takvimde, hatta günün belli saatlerinin temsilinde kullanımına varıncaya kadar pratik hayatla bütünleşmiştir.

 

Uzakdoğuda dinî-sembolik değeri yüksek hayvanların başında fil gelir. Zekâsı dolayısıyla fil, Hindistan’da bilgelik tanrısı (Ganeş) olarak saygı görmüştür. Mahabharata’yı ilham eden de odur. Hindû folklorik inancında yeryüzü yedi filin üzerinde durmaktadır; bazı inançlara göre kuyruğundaki kılların koruyucu tılsım özelliği vardır. Budist kutsal metinlerinden Lalitavistara’da Buda’nın ana rahmine düştüğünde bir fil şeklinde olduğu nakledilmektedir; bundan dolayı fil, Buda’nın yeryüzüne gelişini sembolize eder. Çin’de ise bu hayvan güç, zekâ ve ölümsüzlüğün sembolüdür; Çin Hindi’nde de özellikle beyazı kutsal ve uğurlu sayılmaktadır.          

 

Çin’de turnalar, uzak mesafelere uçabilme kabiliyetleri ve uçuş sırasındaki düzenlilikleri dolayısıyla hasret ve iletişimin, aralarındaki hiyerarşik yapıyı sürekli biçimde korudukları için de baba ile oğul arasındaki ilişkinin, Japon adalarında ise halkın güvenlik ve huzurunun sembolü olarak görülmüştür.

 

Köpek: Eski Çin coğrafyasında her şeyden önce kötü cinleri kovaladığına inanılan köpek, özellikle Güney ve Batı Çin’de uğurlu bir hayvan kabul edilmiştir. Korkutuculuğundan dolayı Japonya’da tapınak girişlerine köpek heykelleri konurdu. Hindistan’da ise köpeğin yağmur yağmasında fonksiyonu olduğu düşünülürdü. Grekler arasında en popüler kahramanlardan biri, öbür dünyayı koruduğuna inanılan üç başlı köpek Cerberus’tur.

 

Kaplumbağa: Uzakdoğunun dinî inançlar açısından önemli bir başka hayvanı olan kaplumbağanın Çin kozmolojisinde güçlü bacakları ve dayanıklı kabuğuyla dünyayı sırtında taşıdığına inanılmış, kabuğunun sertliğiyle evrenin sürekliliğinin, çok yaşamasıyla da uzun ve sağlıklı ömrün sembolü olmuştur. Çin’de erken tarihlerden beri kaplumbağanın kabuğu üzerindeki şekillere bakılarak kehânette bulunma geleneği yaygındır. Hindistan’da ise kaplumbağa tanrı Vişnu’nun ikinci enkarnasyonudur; ayrıca yerli geleneklerinde kaplumbağa kurbanı mevcuttur.

 

 

Grek ve Roma dinleri, büyük oranda yerli Avrupa halklarının öğretileriyle Doğu ve Mısır menşeli dinlerin karışımı mâhiyetindedir; bundan dolayı hayvanlar üzerine geliştirilen inançlar da aynı karışım sürecini yarısıtır.

 

Fransa ve İspanya’daki mağaralarda tesbit edilen tarih öncesi duvar resimlerinden anlaşıldığı kadarıyla yerli Avrupa halkları arasında özellikle boğa, ayı, kurt, tilki ve yaban domuzu ile ilgili çok sayıda kült oluşturulmuş, Grek ve Roma dinleri de büyük oranda bu mirası devralmıştır. Domuz, Greklerde tanrıça Demeter’in ve kahraman Atalante’nin, Romalılar’da savaş tanrısı Mars’ın kutsal hayvanıdır. Ayı: Grek mitolojisinde Artemis, Arkadyalı Prens Callisto’yu ayıya çevirir.

 

Kuzey Avrupa’nın yerli mitolojisinde tanrı Odin, ayı suretine girer. Cermen kabilelerinde arı ölülerin ruhlarını taşır. Mısır’da kutsal kabul edilen kedi, Grek ve Roma topraklarına taşınmış ve tanrıça Diana’nın kutsal hayvanı olmuştur. Yunus Balığı, Grekler arasında sevgi ve yardımlaşmanın sembolü kabul edilmiştir; deniz tanrısı Poseidon’un kutsal hayvanı da yunustur. Grekler’de ilâhî bilginin tanrıçası olan Pellas Athena’nın ve Roma’daki bilgelik tanrıçası Minerva’nın kutsal hayvanı baykuştur. Ayrıca, gerek Grekler ve gerekse Romalılar arasında hayvan kurbanı ve hayvanla ilgili kehânetlerin hayli gelişmiş olduğu bilinmektedir. (7) 

 

 

 

Eski Türkler’de Hayvanlarla İlgili İnançlar
 

Eski Türkler’de hayvanlarla ilgili inançlar, on iki hayvanlı takvimden şamanların vecd halinde yukarı âleme çıkmasına aracı olduklarına inandıkları hayvanların konumuna kadar uzanan geniş bir yelpazede yayılmıştır. Tarih öncesi dönemlerden beri göçebe Türk hayatının hayvancılığa dayalı olması, bu inançların oluşmasını derinden etkilemiş ve büyük bir kısmının İslâmiyet’i kabul ettikten sonra dahi özellikle sanatta ve folklorda yaşamasına yol açmıştır.

 

Eski Türk dünyasında geliştirilen hayvanlarla ilgili temel inançların totemizmle ilişkili olduğu kanaati yaygındır. Kabile mensuplarının kendisinden türediğine inanılan ve onları akrabalık bağlarıyla birbirine bağlayan totemler, tipik göçebe karakterini yarısıtacak şekilde hayvanlardan seçilmiştir. Öte yandan animizme dayalı bir dinî yapı arzeden eski Türk inançları, hayvanla insan arasındaki farklılığı ya ortadan kaldırmış veya en aza indirmiştir. Bu homojen kozmolojik anlayışta insanlar ve hayvanlar kolayca birbirine dönüşebilmekte veya klasik şaman âyinlerinde olduğu gibi hayvanlar insanların bir başka âleme geçmesinde aracılık fonksiyonunu üstlenmektedir. Kabilenin toplumsal sembolü sayılan en gözde hayvanlar arasında kurt, kartal ve geyik yer almaktadır. Bu hayvanların klasik totem tanımına uyacak şekilde üstlendikleri bir başka fonksiyon da  “rehber hayvan”  olmalarıdır. Buna göre totem olan bu hayvanlar, kabilenin göç edeceği herhangi bir yere doğru onlara öncülük edip yol gösterir.

 

Kurt: Eski Türklerde ata ve kutsal kabul edilen hayvan, kurttur. Kurdun kutsallığı, bozkırların korkulu bir hayvanı olarak, özellikle hayvan sürüleri için büyük tehlike teşkil etmesi dolayısıyla, ona karşı duyulan korku ile karışık bir saygı hissinden ileri geldiği anlaşılıyor. Bozkurtun, Göktürk’lerin atası olduğuna inanılır. Orta Asya Türklerinde Boz renkli kurt inancı, ilkel totemciliğin kalıntısıdır. Hemen bütün Türk boyları bir bozkurttan türediklerine inanırlar. Değişik biçimleri bulunan bu inancın en yaygın olanı şudur: Çok eski çağlarda Türkler bir saldırıya uğramış, bu saldırıda sadece küçük bir erkek çocuk sağ kalmış. Dişi bir bozkurt, onu büyütmüş ve ondan gebe kalmış. Türkler bu yarısı insan yarısı kurt atadan türemişler. Türklerin kurt totemi, hem olağanüstü bir güçlülük, hem de ilâhî/kutsal bir nitelik taşıdıkları yolundaki inançlarını temellendirir.

 

Örnek olarak, kurt soyundan gelme Türk hakanı Asena, Yunan tanrıları gibi, yellere ve yağmurlara egemendir; onlara dilediğini yaptırabilecek ilâhî bir gücü vardır. Türklerin bu inancı, öteki Orta Asya ırklarına da yayılmıştır. Moğolların, soyundan geldiklerine inandıkları erkek bozkurta borte-çine adı verilir. Moğol inancı, ulusunun soyunu, bu bozkurtla dişi ak geyiğin çiftleşmesine bağlar. Bu birleşmeden doğan Bataçihan’ın ataları olduğuna inanırlar. Yine, bilindiği gibi Roma’nın kurucusu sayılın tanrı oğulları olan Remus ve Romulus adındaki ikiz kardeşleri bir kurt emzirip beslemiştir. Yerleşecek toprak arayan Samnit’lere de bir kurt kılavuzluk etmiştir. İskandinav mitolojisindeki Loki’nin oğlu Fenris de bir kurttur. Tanrı Votan’ın yanında da her zaman iki kurt gezer. Yine İskandinav mitolojisine göre, güneşle ay, peşlerine iki tane vahşi kurt takıldığından, uzayda durup dinlenmeden koşmak zorundaymışlar.   

 

Eski Türklerde çok eskilerden beri bir kartal kültünün mevcut olduğunu biliyoruz. Selçukluların günümüze kadar ayakta kalmış birçok medrese, künbet ve câmii mimarisinde, özellikle kapı ve duvarlardaki motiflerde bazen aslanlarla birlikte çift başlı kartal motifine çokça rastlanır. Araştırıcılara göre, kartal, güneş (daha ziyade Gök) tanrının sembolü sayılmıştır. Yuvasını sarp vadilerde yalçın kayalar üzerine yapan ve çok yükseklerde uçabilen kartalın böyle telakki edilmesi, eski Türk bozkır hayatında büyük yeri olan avcılık dolayısıyla bazı kuşlara da yaygınlaşmıştır.          

 

At: Hayvanların üstlendiği bir başka önemli görev de kurban inancıyla ilgilidir. Eski Türkler arasında en yaygın kurbanlık hayvan attır. Göktürk kağanı Bumin’in kardeşi İstemi öldüğünde at kurban edilmiştir. Atın insanları kötü ruhlardan ve büyülerden koruduğuna inanılır. Başkırtlar, Tulgar adını verdikleri mitolojik kanatlı atın kendilerine yukarı âlemden haber getirdiğini düşünürlerdi. Atın yukarı âlemle aşağı âlemi birleştirici fonksiyonu Anadolu Türkmen geleneklerinde uzunca bir zaman varlığını sürdürmüştür. Efsaneye göre Babaîler isyanının lideri Baba İlyas, Amasya Savaşında ölmemiş, atına binerek gökyüzüne çekilmiştir. Anadolu’da sıkça rastlanan at mezarları, bu inancın uzantısıdır.  

                                                            

Eski Türk inançlarında kuş motifi de çok yaygındır. Kartal, hem totem hem de gök tanrının sembolüdür. Macarlar arasında Turul adını alan kuş, Macar milletini kuran Arpad’a yol göstermiştir; aynı kuşa Tuğrul adıyla Orta Asya Türkleri arasında da rastlanmaktadır. Başkırt folklorunda semrük denilen mitolojik kuş, Hint-İran geleneğindeki simurgdur. Mitolojik bir sürüngen olan ejder motifi, eski Türkler’de kaosun ve bazı yörelerde aynı zamanda yeryüzünün sembolüdür. Çok eski zamanlardan beri bir ongun (totem) olarak saygı gören aslan ve kaplan ise, güç ve cesareti temsil etmiştir; ayı da aynı özelliğe sahip kabul edilir.

 

 

 

Arabistan Câhiliyyesinde Hayvanlarla İlgili İnançlar
 

Arabistan yarımadasında dişi ilâhların etkinliğine (lât, Menât, Uzzâ, Aster/Zühre) ve uzak geçmişteki ana ağırlıklı aile yapısına bakılarak, ortak Semitik dinî kültürün ana soylu bir aile sistemiyle yakından ilişkili olduğu söylenebilir. Böylece câhiliyye toplumundaki “kızların tanrılara kurban edilmesi” ve adak merasimlerinde özellikle dişi hayvanların seçilmesi (bahîre, hâm, vasîle...) geleneği daha açık biçimde anlaşılır. Öte yandan bazı itirazlar olsa da ortak Sâmî mirasın bir başka önemli özelliği de totemizmdir. Buna göre her kabile özellikle hayvanlardan seçilen totemler etrafında yapılanmıştır. Bununla birlikte eski İbrânîler’de olduğunun aksine câhiliyye Araplarının bu totemlerden türediğine dair hiçbir inanç yoktur; bu totemler ortak hayvan-ata değil; daha ziyade bir işaret ya da kabile sembolü niteliğindedir. Bu tip totemik inançlara Kur’an da îmâda bulunur. Nûh kavminin önemli tanrılarından (71/Nûh, 23) Yeğûs (aslan), Yeûk (at) ve Nesr’e (kerkenez kuşu, kartal, akbaba) câhiliyye Arapları da tapıyorlardı. Bunlardan Nesr, Talmut ve bazı meşhur eserlerde Arap tanrısı Neshra diye geçer; Nesr, akbaba (Türkçe Kitab-ı Mukaddes’te “kartal”) anlamıyla Eski Ahid’de sıkça anılır (Meseller, 30/17; Hoşea, 8/1).

 

Bu inancın etkisiyle pek çok Arap kabilesinin totem hayvan adıyla adlandırıldığı görülmektedir. Benî Esed (aslan oğulları), Benî Kureyş (köpek balığı oğulları) gibi. Ayrıca Nabatîler arasında balıklardan seçilme çok sayıda totem mevcuttu ve özellikle bunların en çok sevileni olan yunus adına tapınaklar inşâ edilmişti. Ayrıca kişi adları arasında pek çok hayvan adı bulunuyordu.

 

Kur’an’da ve câhiliyye şiirinde rastlanan bilgilerden, kurban veya adak olarak kullanılan hayvanların başında deve ve koyunun geldiği öğrenilmektedir. İlk doğan hayvanların kurban edilmesine “fera’” adı verilirdi. Ayrıca receb ayında putlara “atîre” denilen bir kurban sunulurdu. Kur’an’da işaret edilen develer ve koyunlar adak özelliklerine göre bahîre (deve), sâibe (deve), vasîle (koyun) ve hâm (deve) adını alırdı (5/Mâide, 103; 6/En’âm, 139, 143, 144). İslâm öncesi şiirlerden anlaşıldığı kadarıyla hayvanlar bazı maddî ve mânevî değerlerin sembolü olarak düşünülüyordu. Meselâ baykuş ölümün habercisi veya intikam için yeryüzüne dönmüş bir insanın ruhu idi. Horoz cömertliğin, kertenkele ihânetin, toy kuşu aptallığın, aslan cesaretin, koç kahramanlığın, karga gecenin ve kederin, deve  sabır  ve  dayanıklılığın,  at  savaşçılığın  ve gücün sembolüydü. Deve, at, koyun, inek ve arıda bereket (uğur) vardı; köpek, kedi, karga ise uğursuz hayvanlardandı.

 

Câhiliyye döneminde pek çok hayvan, kehânet ya da falcılıkta kullanılıyordu. Câhiliyye Araplarının özellikle hayvan hareketlerinin gözlenmesi türünden kehânetlerde usta oldukları bilinmektedir. Mekke’de bu amaçla çok sayıda kuş yetiştirilirdi. Câhiliyye folklorunda belki de mesh inancının bir uzantısı olarak gûl veya cinlerle ilgili bazı hikâyeler bulunmaktadır. Buna göre bir nevi cin olan gûlün zaman zaman hayvan kılığına girerek ıssız yerlerde insanlara saldırdığına inanılırdı. Gûl (gûlyabâni) ile ilgili bâtıl inançlar, sonraları bazı müslümanların kültüründe de varlığını sürdürmüştür. (8)

 

 

 

Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
 

Hayvanları kutsallaştırma ve hatta onlara tapma, eski câhiliyye dönemlerinde, insanlığın ilkel dönemlerinde mi kaldı zannediliyor? Okullarda ve “câhil”lerin eserlerinde, Dinler Tarihi diye resmî söylemlere uygun bazı ders kitaplarında yazılıp okutulduğu gibi; ilk insanların dini şirk değildi; insan kendi kendine din kavramını icat etmiş, yavaş yavaş geliştirmiş de değildi. Tabiat güçlerini kutsallaştırmakla din ihtiyacını tatmin etmeye başlamış, korkularını bununla yenmiş  ve sonra hayvanları tanrı kabul etme aşamasına geçmiş, çok tanrılı dinlerden kademe kademe tek yaratıcı fikrine yönelmiş değildi. İlk insan, bilindiği ve tüm müslümanların inandığı gibi ilk İslâm peygamberi idi ve tevhid dinini Allah’tan aldığı vahiy doğrultusunda diğer insanlara bildirmiş ve uygulamıştı. İnsanlar, uzun dönem muvahhid olarak yaşadıktan sonra; tevhide gereken önemi vermekte ihmalkâr davranıp dünyevîleştikleri, yönetici ve varlıklı kişilerin saptırmaları karşısında gerekli tavrı gösteremedikleri için, yavaş yavaş putçuluğa kaymışlar ve halifesi olarak yaratıldıkları eşyanın ve hayvanların kulları haline gelmişlerdir.

 

Tarihte nasıl tevhid önemsenmeyip egemen çevrenin ve müşrik yöneticilerin etkisi ve yönlendirmesiyle, insan kendi şerefini unutup, basit maddeden ibaret heykellere ve  kendinden çok zayıf hayvanlara tapmaya başladı ise, günümüz câhiliyyesinde de benzer durum söz konusudur. Küfür ve şirk cephesinde değişen bir şey yoktur. Savaş yaparken, ön safa karşıdaki düşmanın taptığı veya kutsal saydığı hayvanları koyarak, düşmanları kendi tanrılarına karşı silâh kullanma gücünü gösteremeyince kolaylıkla mağlûp eden açıkgöz savaş taktikleri tarihte kalmış olabilir. Ama günümüzde yine hayvanlar savaşlara konu olabilmektedir. Amerika’nın Irak’a saldırmasının haklılığı olarak Saddam’ın petrol kuyularını sabote etmesi sonucu petrole batmış karabatak kuşu, tv.lerde bıkılmadan onlarca defa gösterilir.

 

Ankara’nın en merkezî alanında Eti’lerin boynuzlu geyiğinin heykeli bulunur ve nice insana göre şehrin sembolü kabul edilir. İstanbul’da Kadıköy’ün göbeği Altıyol’da Apis öküzü şeklinde bir boğa heykeli vardır;  hem de Sâmirî kadar usta olmayan bir heykeltraşın elinden çıkmıştır; yani böğürmesi bile olmayan dolayısıyla sanat eseri bile sayılamayacak basit bir heykel!

 

Toplumun en fazla ilgilendiği alanlardan birinin politika, diğerinin futbol olduğunu kabul etmeyen herhalde yoktur. Politik partilerin tamamına yakınının  sembollerinin  hayvan  olduğunu görüyoruz. Futbol klüplerinin de çoğunun bir hayvanla sembolize edildiğine şahit oluyoruz. Bozkurt, hâlâ bazılarınca kutsal bir semboldür, Türklere çıkış yolunu göstermeye devam eder. At, eski Türklerin kutsadığı bir hayvan olduğu gibi, günümüzde nice fedâkârlıklara da kır at için katlanılır. İslâm’a irtica adıyla karşı çıkanlar, yahudi kültürünün açık etkisinin görüldüğü “barış güvercini”ni partileri için amblem ve sembol olarak kullanır. Bu arada arı ve yunus balığını unutmamak gerekiyor; eski partilerden birinin sembolü koç, bir diğerinin de horoz olduğunu da hatırlatalım. Tabii, bu kadar hayvanların sembollüğüyle sürüye dönen yere bir çoban gerekecektir; Çoban Sülü’ler sürüleri gütmek için otuz sene işbaşında kalır.

 

Aslan Galatasaray, Sarı Kanarya’yı yutmaya çalışır; derken Kara Kartal hücuma geçer. Bazı oyuncular, timsah yürüyüşüyle Gul sevincini sembolize eder. İstanbul Boğaları, Denizli Horozları ve Bursa Timsahları da birbirlerini yemeye/yenmeye çalışırlar. Olay, iş dünyasına da sıçrar; Uzakdoğunun aslanları varsa, bizim de Anadolu kaplanlarımız vardır. Cinciler, falcılar hâlâ hayvanlardan yararlanarak kehânetlerde bulunur. İşporta usûlü şans çekilişi yapan bazı tezgâhlar, şans çekilişi için güvercin ve tavşan gibi hayvanları kullanır. Baykuş, uğursuz kuş olma inancına konu olmaya devam ederken, bazılarının başına yine talih kuşu konar. Bazı ev ve işyeri kapılarına Anadolu’da hâlâ at nalı, koç başı veya boynuz asılır. Ev ve işyerinin kaza ve belâya uğramaması için kan akıtılması ve kanın binaya, insanın alnına sürülmesi gerektiği inancı devam eder. 

 

Tasavvufî konuşmalarda kedi ve çoğunlukla köpek, müslüman için örnek alınması gereken onun özelliklerinin taşınması istenen hayvan özelliğini sürdürmeye devam eder. Tasavvufta, sûfî olmadığı halde sûfîlerin arasında bulunan kimseye kıtmîr denir.  Kıtmîr, ashâb-ı Kehf’in, köpeğinin adı olarak meşhurdur. Dervişler ve müridler, bir köpek sadâkati ile şeyhlerinin kapısında beklemeyi ve ulumayı en büyük şeref bilirler (S. Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 315). Nakşîliğin kurucusu Bahâeddin Nakşbend, A. Geylânî’nin türbesine şu ibarenin yazılmasını emretti: “Pirlerin kapısında köpek ol, eğer Hakk’a yakın olmak istersen. Zira aslanlardan daha şereflidir, Geylânî’nin kapısındaki köpek.” (a.g.e. s. 315-316).   Bazı gözü yaşlı hocalar, ismi Kıtmîr diye meşhur olmuş köpek olmayı arzuladığını sık sık vurgular. Fakir gariban vatandaşlardan bazıları çıkar, “doğuda insan olmaktansa, Hindistan’da inek olmayı tercih ederim” der. Avrupa’da hayvanlara verilen değerin burada insanlara verilmediğini görenlerden kimi, eğer reenkarnasyon gerçekse,  ikinci olarak Avrupa’da bir ev köpeği olarak dünyaya gelmek istediğini belirtir. Çünkü sosyetenin Paris’ten getirttiği mama ile beslenen lüx salonlarda yaşatılıp özel kuaförlere götürülerek sık sık bakımı yaptırılan sosyete köpeği için harcanan parayı gariban rüyasında bile görememektedir.

 

Süsleme sanatlarında çiçeklerle hayvanlar yine başrolü oynamaya devam ederler. İnsanlara yine  Kumru, Ceylân, Âhu (ceylân), Dudu (papağan), Aslan, Alpaslan, Kartal, Şahin, Doğan, Tuğrul (ak doğan), Esed (aslan) gibi isimler konulmaya devam edilir. Soyadlarının önemli bir bölümünü hayvanlar teşkil eder. Aslan gibi cesur insanımız arı gibi, karınca gibi çalışkandır. Öyle değil mi ya, aslan yatağından belli olur. Sözü uzatmak ve ona buna sataşmak zararlıdır; Çünkü bülbülün çektiği dili belâsıdır. Katır gibi inatçı olmaktansa; kuzu mûnis olmak daha az zararlıdır. Bilindiği gibi yürük at, yemini kendi arttırır. Balık kavağa çıkınca doğan  aslan parçası çocuğun, kaz gibi aptal değil; tilki gibi kurnaz olduğu, şahin bakışlarından anlaşılmaktadır. 

 

Hümanizmin, insancıllığın modası geçti, şimdi insanlar, hayvancıl takılmaktadır. Hayvan hakları savunucuları sık sık medyaya konu olur. Koyunların kurban olarak kesilmesine barbarlık diyen barbarlar çıkıyor, hayvan hakları için sokağa dökülüyor.  Denilebilir ki, akrabaların  haklarını  savunmak suç mudur? Doğru; onlar, maymundan türemişlerdir; Orta Asya Türkü gibi kurttan değil. Zaten insanı da, konuşan hayvan, düşünen hayvan diye tanımlamıyorlar mı? Vejetaryen modası genişleyeceğe benzemektedir; hayvancıllar, helâl et yerine haram birayı tercih etmekteler. Bazı hayvanlarca, maskara maymunun, insanın atası olarak kabul edilmesi, onu kutsallaştırmak kabul edilebilir.   

 

Günümüzde Sığıra Tapma: Günümüzde hâlâ sığırlara tapıldığını, özellikle Hindistan’ın bazı bölgelerinde ineğin kutsal kabul edilip dokunulmazlığı olduğunu biliyoruz. Bir Hintli’nin inek ve onun ferci hakkında dört ciltlik bir kitap yazdığını söylersek, gerisini siz tahmin edebilirsiniz. İnsan, ancak bu kadar aşağılara yuvarlanabilir (95/Tîn, 5). Kur’an, kalbi olduğu halde fıkhetmeyen, akletmeyen, kulakları olup da hakkı duymayan, gözleri olduğu halde hakkı görmeyen, yani iman etmeyen kimselerin hayvan gibi, hatta daha aşağı olduğunu haber verir (7/A’râf, 79). İnsanlık şerefini unutup hayvanlara (ineğe, inek fercine, fareye, bokböceğine varıncaya kadar) tapan, dolayısıyla kendisini kutsallaştırdığı hayvanlardan daha aşağıda kabul eden canlıların varlığı, heykellerin ve hayvanların kullarının günümüzde bile bulunması,  Kur’an’ı nasıl doğrulamakta, Kur’an’ın evrensel ve çağlar üstü kitap olduğunu nasıl ispatlamaktadır? Kur’an’ın en uzun sûresi olan Bakara sûresine bu adın verilmesine sebep olan bakara ve ıcl’e tapma olayının tarihsel ve güncel ve de evrensel boyutları değerlendirildiğine, olayın sadece Mısır civarında ve Hz. Mûsâ dönemine has tarihî bilgi olarak değil; her dönem ve her coğrafyaya şâmil bir problemin vurgulanması olarak görüyor ve Kur’an’a saygımızın bir kat daha arttığına inanıyoruz.

 

  Hindistan’da, câmiiye giren ineği kovalayan müslümanların, dokunulmaz tanrıya dokunup onun rahatını bozdu diye öldürülmesine hâlâ devam edilmektedir. Tabii et ihtiyacı veya kurban için bir sığır kesmeye görsün bir müslüman; tanrıya uzanan eller kesilecektir. İneğin kutsallığı günümüzde de sürdürülür. İnek, ana yola çıkmışsa, trafiği altüst edebilir. Tren yoluna yatınca, ineğin özgür isteğine kimse müdâhale etmeden, seslenmeden insanlar, tanrılarının yoldan kalkmak için keyfini bekleyecektir. İnek tanrı, trafiğe, günlük hayata müdâhele etmektedir; gel de Hindistan’da laikliği uygula bakalım! Ama laikler Hindistan’daki ineğe müdâhale edilmesinin gerektiğini savunmazlar; onlara göre, ineğe ve inekliğe müdâhale eden müslümanlara tavır alınmalıdır sadece.        

 

Eski dönemlerde sığıra tapılmasında temel espri, onun bereketi, bolca süt ve et verdiği için rızkı/gıdayı temsil etmesidir. Günümüzde de sosyalistler emeği, kapitalistler ekmeği, eskilerin ineği sembol kabul etmesi gibi kutsallaştırırlar. Bu anlayışa göre dünya, sadece Allah’a kulluk için yaratıldığımız, âhiretin tarlası bir sınav alanı değil; geçim dünyasıdır. Ekmek parası için her yol mubahtır. Bu inanca göre elbette çalışmak ibâdettir; namaz gibi başka ibâdetlere gerek yoktur veya geçim endişesinden ona sıra gelmemektedir. İhtilâl paşası Evren, kendisini devlet başkanı seçtirdikten sonra yaptığı halka karşı bir konuşmasında şu örneği veriyordu: Bir rafta ekmek varsa, onu almak için boyu yetişmeyen bir kimse, başka bir şey yok ve sadece Kur’an varsa, onun üzerine basar ve ekmeği alır; ama yukarıdaki Kur’an’ı almak için ekmeğin üzerine ayağını basamaz. Çünkü ekmek, halkın da anlayışına göre kutsaldır, hem de Kur’an’dan daha kutsal! Ekmek, günümüzde rızkı, bereketi, maddî doyumu, materyalizmi simgelemektedir; eskiden sığırı kutsal sayanların da gerekçeleri bunlar idi. Ekmek parası kazanacağım diyerek her yolu mubah gören ekmeği/geçimi kutsallaştıran insanın durumu, ineği kutsal gören insandan pek farklı değildir.   

 

“Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Hâlâ akıllanmaz mısınız?” (21/Enbiyâ, 67)

 

 

 

 

 

 

Batılılara Göre Köpek, Çocuktan Çok Daha Önemli
 

İngiltere’de ülke çapında bir araştırma yapıldı. Araştırmanın neticesi, evli çiftler arasında şok tesiri yaptı. Psikologlar, psikiyatrisler ve doktorlar tarafından yapılan bu araştırma sonucunda, evli her 100 kişiden 60’ının beslediği kedi, köpek, balık ve kuş gibi ev hayvanını, karısı veya kocasından daha çok sevdiği anlaşıldı. Bu insanların, hayvanlarına, eşlerinden daha fazla ilgi gösterdikleri de araştırmayla tesbit edildi.

 

İslâm, insana neyi ne kadar ve niçin sevmesi gerektiği şuurunu verir. İnsan, İslâm’ın tevhîdî öğretilerinden bağını koparınca, sevmesi gerekeni gerektiği gibi sevmeyecek, sevilmeyecek şeylere gönlünü verecek, sevgide aşırıya gitmenin problemlerini yaşayacaktır. Neyi ne kadar sevmemiz gerektiğini bize tevhid öğretir. Sevginin kaynağı olan insan gönlü, Allah’ın elindedir. Müslümanlara imanı sevdiren, onu gönüllere süs yapan; küfrü, fıskı ve isyânı çirkin gösteren ancak Allah’tır (bak. 49/Hucurât, 7). Peygamber sevgisinde bile aşırılığın   putlaştırma olduğunu ve insanı şirke götürüp kâfir ettiğini (5/Mâide, 17, 72, 73) belirten Kur’an, “insanlardan bazısının, Allah’tan başkasını Allah’ı sever gibi sevdiğini, böylece bu sevgisiyle Allah’a şirk koştuğunu” (2/Bakara, 165) ifâde eder. Tarih boyunca insanların kendinden daha aşağı yaratılmış varlıklara ve hayvanlara taptığını biliyoruz. Modern hayatta da bunun farklı biçimlerde hâlâ devam ettiğini de görmemek mümkün değil. Bunun bir örneği olarak; insanlardan tevhîdî iman, mânevî duygular, aile kudsiyeti, sadâkat ve vefâ gibi üstün hisler koparılıp atılınca, onlardan doğan boşluk hayvan sevgisi ile doldurulmak isteniyor. Bir zamanlar hümanizm (insanı yüceltmek) moda idi, insanseverlik, insancıllık bâtıl bir din şekline gelmişti. Şimdi bir adım daha ileri (geri) gidilerek, hayvancıllık, hayvanseverlik modası başladı; bir din şeklinde. Hayvan yüzünden insanı dövecek, öldürecek boyutlara taşındı. Hayvan haklarını savunmak ve hayvanları sevmek ayrı bir şey, hayvan sevgisini putlaştırmak ayrı bir şey. Biz, ikincisini eleştiriyoruz. En güzel şekil ve kıvamda yaratılan insanoğlu, İslâmî inançtan yoksun kalınca dört ayaklılardan daha hakîr duruma düşüveriyor.

 

Batıda her yerleşim biriminde köpekler için kuaförler, özel bakım evleri, oteller, lokantalar, mezarlıklar, şampuanlar, losyonlar, parfümler, kremler var. İstanbul’un Batılılaşmış sosyete semtlerinde de bunların hemen hepsi bulunabiliyor. Amerikalıların köpek mamalarına ayırdıkları bir günlük para ile Afrika’da aç insanlar bir yıl rahat karınlarını doyururlar. Ama Batılıların gözünde Afrikalı bir insanın köpek kadar kıymeti yoktur. USA Today gazetesinin “İstatistiklere Bakış, Milleti Yönlendirir” adlı köşesinde ABD’de köpeklerin yiyeceğine harcanan paranın, insan yavrusu bebeklere harcanandan daha fazla olduğu bildirildi. Bakım zahmeti çok, anne ve baba adayının özgürlüğünü kısıtlıyor, eğlencesine ve zevklerine engel oluyor gibi (hayvandan daha aşağı düşüncelerle) çocuk edinmek istemeyen Batılı, evlât sevgisinin boşluğunu köpeklerle gidermeye çalışıyor. Birkaç çocuğu olan aileler gibi nice ailenin üç-beş köpek beslediği de oluyor. Çocuksuz aile, mirasısçısı da köpekleri oluyor. Köpeklerine yüz binlerce dolar miras bırakan insanların sayısı hayli fazla. Meselâ, Hollanda’da, kimlik kartı olan, yani evlerde sahipleriyle yaşayan köpeklerin sayısı, insan nüfusundan daha fazla. Allah için ibâdet etmeyen insan, sabah namazı vakti kalkıyor, sokakta-parkta köpek gezdiriyor. Ona hizmet ediyor, bakımını yapıyor, onu mutlu etmeye çalışıyor. Allah’a kul olmak istemeyenler köpeklere kul oluyor. Türk insanı da köpeklere kul olanlara özeniyor, onların kulluğunu ister tavırlara devlet yönlendirmesiyle zorlanıyor. Kendi araştırmalarına göre bazı Batılılar başka ihtiyaçları için de bu köpeklerini kullanıyor. O yüzden olacak, yalnız yaşayan bayanların çoğunlukla erkek köpekleri tercih ettikleri gözleniyor.   

 

Sokaklarda köşe başlarında kayıp köpek ilanlarından geçilmiyor. Bulanlara verilecek  ödül, çok sıfırlı rakamlarla uzaktan göze batacak şekilde ilan ediliyor. Acı sirenlerle trafikte yol açan üç ambulanstan ikisinin, bir köpeği özel tedavi merkezine götürmek üzere seferber olduğunu Batıda yaşayanlar iyi bilir. Zaten devletler, köpeklerin sağlık sigortalarını mecbur eden, onların problemlerini çözmeye yönelik çok sayıda kanun çıkarmak zorunda kalıyor. Türk işçilerinin “sokaklara kimse çöp atmaz, yalasanız yalanacak şekilde tertemizdir sokaklar, caddeler, kaldırımlar…” diye öve öve bitiremedikleri kaldırımlar, parklar köpek pisliğinden zor geçilecek şekilde olduğunu nedense görmezden geliyor. Hindistan’ın ineğe verdiği değerle, Batılıların köpeğe verdiği değer arasında büyük çapta paralellik olduğu belirtilir. Batının insana verdiği değer mi? Cevabı için Guantenamo’ya, Afganistan’a, Iarak’a, Filistin’e, Çeçenistan’a, Bosna’ya, Afrika’ya… bakıverin; Batılıların orada yaşayan insanlara revâ gördüklerine. Ebu Gureyb zindanlarına, CIA uçaklarıyla taşınan uluslararası hapishanelere, işkence merkezlerine…

 

Bu köpek sevgisinin arka planında, insanın sevmeye ve sevilmeye ihtiyacının da önemli bir payı var. Bencil ve materyalist Batıda sadâkat ve vefâ duygularının insanlar arasında kolay kolay görülememesinin rolü büyük. İnsanları kazıklayan ve insanlardan birçok kazık yiyen kişi, sâdık bir dost, ihânet etmeyecek vefâlı bir arkadaş denilince aklına hemen köpek geliyor. İnsanın kalbinden yüce duygular silinince, “dört ayaklılardan daha aşağı” damgası alınlarına vurulunca, köpeklerin kıymeti artıyor. “Arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözünü Batılıları daha iyi tanımak için de, onların en iyi arkadaş ve dostlarının itler olduğundan yola çıkarak  kullanabiliriz. Bu münâsebetle Peygamberimiz’den Ebû Zerr’in rivâyet ettiği bir hadis rivâyetini hatırlayalım: “Kıyâmet yaklaştığında, bir kimsenin köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten daha câzip gelir.” (Taberânî; Tahâvî).

 

 

 

İçgüdü mü, İlâhî Program mı?
 

Canlılar Âlemindeki Hârikulâdelikler, Ona Basit Bir İsim Takmakla Anlaşılmaz: Dakikada yüzlerce mantık işlemi yapan, binlerce bilgi ünitesi depolayabilen bilgisayarlar, günümüz insanının en fazla dikkat ve hayranlığını çeken yeniliklerden biridir. Fakat şunu hatırdan çıkarmamalıdır: “Hiçbir zaman, hiçbir kompütür kendi kendine düşünmez. Onun düşünmesi demek, uzmanlarca hazırlanmış emirleri izlemesi ve gereken işlemleri otomatik olarak yapmasıdır.” Hangi işlemi nasıl ve ne şekilde yapacağı uzmanlar tarafından tesbit edildikten sonra, bu bilgiler bilgisayarın hâfızasına yerleştirilir. Daha sonra bilgisayar, dakikanın binde biri gibi bir zamanda, çözülecek problem için lüzumlu bilgiyi hâfıza kısmı içinden bulur, çıkarır ve lüzumlu matematik-mantık işlemlerini yaparak kontrol edip neticeyi gösterir.

 

Elektronikte olduğu gibi, doğa bilimleri alanında araştırmalar da derinleşmiştir. Bunun neticesinde canlılar âlemindeki göz kamaştırıcı sırlar, düşünebilenleri âdeta büyülemektedir.  Isısı kutup soğuğu ile tropikal bölgeler sıcağı arasında değişen her yerde, karlı tepelerden tutun da okyanusların derinliklerine varıncaya kadar dünyanın her köşesindeki bütün hayvanlarda görünen hayat faâliyetleri, araştırmacıları hayrete düşürmektedir.

 

Bir arının, yuvasını en dakik ve inca mimarî hesaplara göre yapması, bir örümceğin, ağını en sağlam şekilde örmesi, termit böceği ordularının gökdelenlerini inanılmaz mükemmellikte inşâ etmesi, bir tırtıl sineği veya bir sivrisineğin operatör doktor gibi çalışması karşısında hayret etmemek mümkün değil gerçekten. İlk bakışta şuurlu davranış hissini veren bu tarz hareketler, aslında organizmalarda verâset (kalıtım) yoluyla nesilden nesile geçmektedir. Tıpkı göz rengi, vücut yapısı, kanat şekli vs. gibi bir karakter olup, sonradan kazanılmış değildir. Meselâ; yumurtasından henüz yeni çıkmış ufacık örümcekler, tamamen düzgün örülmüş ağlarını dokumayı, annelerinin nasıl yaptığını görmedikleri halde aynı işi aynı mükemmellikle başarmaktadırlar. Bu mükemmellik insanı hayrete sevkedecektir. Hayret ise hayranlığa…

 

Hayranlık hissedecek olgunluğa varamamış olan kimseler, çevrelerindeki mükemmellikleri basitleştirmek arzusu içindedirler. Fikirler arzuların üzerine binince hârikulâdeliklere basit bir isim verilerek geçiştirilmektedir. Derinlemesine düşünmeyi engellemek için kullanılan bu basit ve soğuk kelimelerden biri de “içgüdü”dür. Bu konudaki düşüncesini Wolfgang Bechtle, şu cümlede özetliyor: “İçgüdü kelimesini kullanmayı sevmem. Bu kelime daha çok insanî bir gurur ifâde etmekte, hayrete düşmemizi engellemektedir.”

 

Pek çok şuursuz hayvanın birkaç gün içinde ortaya koyduğu eserler, yıllarca ilim tahsil etmiş ihtisas sahibi bilim adamlarını geride bırakmaktadır. Hayvanlar ölçüp biçmeyi, statik hesaplarına uygun şekilde yuvalarını inşâ etmeyi düşünmeden, otomasyon olarak yapmaktadır. Aynen bir bilgisayar gibi, kafasının içindeki bölümde programlanmış emirleri takip etmekte ve yapılması gereken işleri programa göre en üstün şekilde uygulamaktadırlar. Örümcek, mimarlık fakültesini bitirmemitir. Tırtıl sineğinin cerrahlık öğrenimi yapmasına imkân yoktur. Arı, geometri ilmini tahsil etmemiştir. Fakat buna rağmen, bütün bu ilimleri biliyormuşçasına hareket etmeleri, ancak bu havyaların dünyaya gönderilmeden önce, onları dünya şartlarınagöre programlanması ile izah edilebilir.

 

Otomasyon Sistemi: İlâhî sevk ile hareket eden hayvanları, otomasyon sistemi ile çalışan fabrikatlara benzetebiliriz. Fabrikadaki otomasyon sistemi insan eli ile düzenlemekte ve bilgisayarların yapacakları işlemlere göre programlanması yapılmaktadır. Sistem bu tarzda düzenlenirken, bilgisayarın, nerede, hangi işlemin yapılması için ne çeşit emirler vereceği ayarlanmaktadır.

 

Bütün, işlem ve kontrollerin, bilgisayarlar tarafından yapıldığı, “imalât hattı” yanında çalışan hiçbir insanın bulunmadığı sistemlere “full otomasyon” sistemi denilmektedir. Full otomasyon sistemi ile çalışan bir fabrikaya giren bir insanın takdir ve hayranlık hislerinin coşmaması mümkün değildir. Seri üretim, yükleme, boşaltma, taşıma gibi fonksiyonların hiç insan eli değmeden zincirleme olarak yapıldığını gördükten sonra bütün bu fevkalâde faâliyetlerin daha önceden hâfızada programlandığını düşünecek ve o programcıyı içinden tebrik edecektir. Çünkü, nerede, hangi işlemin yapılması için ne çeşit emirler verileceğini şuursuz mâdenî cihazların programlayamayacağı açıktır. Ayrıca otomasyon sisteminin bir gâyeye yöneltilmiş olması, her ne kadar fabrikada yönetici görünmese bile, yöneticinin varlığını ortaya koymaktadır.

 

Kim Programlamış? Bir arı, bir örümcek, bir tırtıl, topraktaki maddeler ve suyun belirli bir kompozisyonundan teşekkül etmiştir. Ne arı, ne örümcek, ne de diğerleri akıl ve ilim sahibi değildir. Organizmada yer alan su ve topraktaki hiçbir elementin de ilim ve akıl sahibi olduğunu kabul etmek, zâten mümkün değildir. Yalnız insanlarda ilim tahsil etmek ve ilmin ışığında akıl yürütebilmek kabiliyeti vardır. Fakat şu da kesindir ki, belirli konularda hayvanlar akıl düzenine insanlardan daha çok yakındır. Âdeta insanlardan daha akıllıca hareket etmektedirler. Meselâ; ortalama 36 günlük ömrü olan arı, bazı profesörlerin yanıldığı hesapların tatbikatını şaşmaz bir doğrulukla yapmaktadır. Termitler termitaryum denilen gökdelenlerini inanılmaz mükemmellikte inşâ etmektedir. Bütün hayvanların kâinat ile olan münâsebetlerindeki âhengi sağlayacak program en mükemmel şekilde hazırlanmıştır.

 

Hayvanların belirli hayat devrelerinde görülen bizi durup düşünmeye sevkeden icraatların programlanmasını acaba kim yapmıştır? Hava mı, su mu, toprak mı? Kendileri mi? Yoksa, ilmi ezelden ebede uzanan, sonsuz kudret ve rahmet sahibi olan Allah mı?

 

Full otomasyon sistemi ile çalışan bir fabrikanın programlaycısını tebrik eden her akıl sahibinin, yeryüzündeki sayısız hayvanların akıllara durgunluk veren hârika faâliyetlerini programlayan Allah’ı takdir ve tâzim etmesi gerekmez mi? Akıl ve ilimden uzak hayvanların âlimâne, dâhiyâne icraatları içgüdü-dışgüdü gibi kelimelerle değil; ancak İlâhî program ile izah edilebilir. İçgüdü gibi kelimelerle olayı ifâde eden zihniyet, konuyu Allah’a bağlamamak, bu muhteşem özelliklerin yaratıcısının Allah olduğunu düşündürmemek için böyle demektedir. Bilinçsiz müslümanlar da düşünmeden bu kalıplaşmış ifadeleri tekrarlamakta sakınca görmemekteler.

 

Hayvanlar Âleminde Temizlik: Hastalığı önleyecek tedbirlerin başında temizliğin geldiğini hepimiz biliriz. Temizlik kurallarının çok küçük yaşlardan beri insanlara öğretilmesi lâzımdır. Halbuki hayvanların çoğu ebeveyninden görmemesine rağmen temizlik bilgilerine sahiptirler.

 

Birçok kimse, ev hayvanlarının dışındaki bütün hayvanları pis zannetmek hatasına düşerler. Gerçekten temiz sayılamacak domuz gibi istisnâî hayvanlara bakıp bütün hayvanları suçlamak doğru değildir. Çünkü hükümler istisnâî hallere göre değil; ekseriyete göre verilir. Allah, hayvanların hepsini temizlik bilgileri ile birlikte dünyaya göndermiştir. Temizlikle ilgilenmeyen hayvan hemen hemen yok denecek kadar azdır. Ve bu nizam, dünya kurulalıdan beri devam etmektedir. Meselâ yeraltındaki sarayında yatıp kalkan porsuk, pis hayvanlardan sayılmasına rağmen, gerçekte hayvanların en temizlerinden biridir. Kürkünü daima temiz tutmakta ve sık sık değiştirdiği bir yeri tuvalet olarak kullanmaktadır. İninde birikmiş çöpleri dışarıya taşıyarak yuvasına uzak bir bir yere yığmaktadır.

 

Kürklü hayvanlar, postlarını temizlemek için çok kere garip usullere başvururlar. Meselâ; tilki, ağzına koca bir yosun demeti almakta ve bununla suya girmektedir. Bütün vücudunu yavaş yavaş suya gömmekte, bu arada yalnız ağzı ile ağzında tuttuğu yosunlar dışarıda kalmaktadır. Postundaki bütün pireler bu durumda boğulmamak için yosun demetinin üzerine çıkmaktadırlar. İş bu dereceye gelince, tilki pireli yosunları atmakta ve temizlenmiş vaziyette soğuk sudan çıkmaktadır.

 

Filler derilerini temizlemek için çamurların içinde yuvarlanırlar. Hortumları bu arada onlara duş görevi görür. Bahçe hortumu gibi vücutlarının çeşitli yerlerine su fışkırtırlar. Bazen vücutları çamurla kaplanırsa da kuruyan çamur çok geçmeden dökülür ve bütün pislikleri beraberinde götürür. Aslan, kaplan ve bütün büyük yırtıcı hayvanlar, ev kedileri kadar temizdirler. O yüzden “aslan yattığı yerden belli olur” denir. Kürklü küçük hayvanların çoğu, vakitlerinin büyük bir kısmını tuvaletlerine, temizlik ve bakımlarına ayırırlar. Meselâ sıçanlar, uyanık kaldıkları zamanın yarısında kürklerini dişleri ve ayakları ile sistematik bir sûrette temizlemekle meşgul olurlar.

 

Foklarla gergedanlar kuvvetli masaj taraftarıdırlar. Bu maksatla taşlara sürtünerek vücutlarını zamanla ayna gibi cilâlarlar. Samur, yaşlı ağaç gövdelerinin içinde kendine bir oyuk oymakta ve güzel kürkündeki son toz taneciği de düşünceye kadar bunun içinde yuvarlanmaktadır. Dişleri olan bütün hayvanlar, ağızlarının bakımına önem verirler. Kurdun dişleri çirkin bir sarı renkte olabilir. Ama bu renk, o dişlerin doğal rengidir. Yoksa daima temiz tutulan bu dişlerde besin artığı arasanız bulamazsınız.

 

Tuvaletlerine, bakımlarına özellikle düşkün olan kurtlar, tüylerini pirelerden ve bitlerden temizleyen toz banyosu yaparlar. Hemen hemen bütün kuşlar suya girerek yıkanmakta ve esâret hayatında bile bu alışkanlıklarından vazgeçmemektedirler. Ayrıca kuşların çoğunun kuyruk çevresinde küçük bir yağ guddesi vardır. Hayvan yıkanıp temizlendikten sonra, bunun sâyesinde tüylerini yağlayıp yumuşatır. Kuşların yuvalarının temizliğine de diyecek yoktur. Yuvasını pisleten kuş yoktur denilse yeridir. Yavrularının temizlikle ilgileri olmadığı müddetçe, anne bunların pisliğini gagasıyla toplar ve yuvasından aşağıya atacak yerde, biraz öteye uçtuktan sonra uygun yere bırakır.

 

Hayvanlarda Doktorluk: İnsanın, hastalandığında ilk yapacağı iş, muhakkak bir doktora veya bir hastahaneye müracaat etmektir. Hayvanların hastalandığında ne yaptıklarını düşündük mü? Onların kendilerini muâyene edip tedavi edecek doktorları yoktur tabii. Fakat yapılması gerekeni de en güzel şekilde yapabilirler. Çünkü yaratılışları ile birlikte, hastalıklardan korunma ve tedavi hususunda ihtiyaçları olan bilgilerle programlanmışlardır. Büyük bir hayvanat bahçesinin müdürü şöyle diyor: Hayvanlardan birisi hastalanır da rahatsızlığının ne olduğunu anlayamazsak, doğup büyüdüğü memlekette yetişen her türlü bitkiyi getirip önüne koyarız. O çoğu zaman kendisine lâzım olan ilâcı bulur çıkarır, onu yer ve iyileşir. Ancak bu usûl fayda vermediği takdirde veteriner çağırmayı düşünürüz.

 

Doğa bilginleri, hayvanların hastalık veya yaralanma karşısında çok mantıkî davrandıklarını ve tatbik ettikleri metodların da en modern tıbbî buluşlar ayarında olduğunu belirtmekteler. Doktor Wilbur Pearson’a göre; hayvanlar en amansız hastalıklarla ne şekilde mücâdele etmek gerektiğini mükemmelen bilmekteler. Meselâ doktorlarımız vitaminin vücuda lüzumunu yeni yeni anladıkları halde, onlar vitaminlerden çoktandır faydalanmaktaydılar. Hayvanlar bundan başka güneş ışınlarının bazı ağrılara ne kadar faydalı olduğunu bilirler. Bazı hallerde de dinlenmenin ve gölgenin lüzumuna göre davranırlar. Temizlik hususunda hassâsiyetle durmakta, kırılmış kemikleri yerine koyabilmekteler.

 

İlkbahar gelince bütün hayvanlar, inekler, koyunlar, atlar, keçiler niçin çayırlara akın ediyorlar dersiniz? Bütün kış boyunca yedikleri samanla artık yetinmez oluyorlar da ondan. Dışarıda bulabildikleri yeşillik az olsa da, bütün gün otlayarak aldıkları besini belki de yarım saat içinde yiyebileceklerdir. Fakat bunun bir rolü olmuyor. Acaba hayvanlar yeşilliğin A vitaminin kaynağı olduğunu mu keşfetmişler? Dr. Pearson’un tetkikleri akılsız hayvanların akıllı insanlardan daha akıllıcave düzenli bir hayat sürdüklerini ortaya koymuştur. Yırtıcı bir hayvan, avını parçaladığı zaman, ilkönce karaciğerini yemeyi tercih eder. Karaciğer ise vücudun vitamin bakımından en zengin olan kısmıdır. Aynı zamanda güneş ışığının D vitaminini meydana getirdiğini ve bunun kemik hastalıklarına çok faydası olduğunu da göz önünde tutarlar.                           

 

Hayvanların yaratılışları ile birlikte Yaratıcısı tarafından yapılan programa uygun hareket etmeleri hayvanların çok seyrek hastalanmalarının başlıca sırrıdır. Hayatı büyük ölçüde idare eden bu programlar sâyesinde, hastalanan bir hayvan ilk başvurulacak ilâcın müshil olduğunun farkındadır. Bir kediyi veya köpeği ot yerken görmüş olabilirsiniz. Otlar onlara müshil etkisi yapar. Hem et hem de meyve yiyen bir kısım ayıların bildikleri bir cins böğürtlen onlar için en mükemmel müshil ilâcıdır. Ayıların kış uykusundan kalkar kalkmaz ilk yaptıkları iş bu böğürtlenlerden bulup yemektir. Yalnız bitkiyle beslenen geyikler, sindirim cihazlarının aşırı faâliyetini önlemek için, meşe gibi ağaçların ince kabuklarını ve dallarını yerler.

 

Hayvanlar gerektiği zaman çok sıkı bir perhiz takip etmesini de bilirler. Ateşi olan bir hayvan, derhal serin, havadar, gölgeli ve su kıyısında bir yere çekilir. Orada sessizlik içinde oturarak çok az yer ve her zamankinden fazla su içerler. Ateşimiz olunca doktorlar bize de aynı şeleri tavsiye etmezler mi? Romatizma ağrıları çeken bir hayvan, kendine derhal güneşli ve kuru bir yer arar. Doktorların yakın bir zamanda ortaya çıkardıkları bir gerçeği, ısının romatizma gibi hastalıkları meydana getiren toksinleri (zehirleri) vücuttan attıklarını, hayvanlar programlama neticesinde bilmektedirler.

 

Bazı vahşi hayvanlar ise yaralandıklarında mağaralardaki sarımsı şap parçaları ile yaralarını itinayla ovuşturmakta ve böylece kanamayı durdurmaktadırlar. Çünkü şapın sıkıştırıcı ve kanamayı durdurucu özelliği vardır. Yılanların en büyük düşmanlarından biri olan mangoların yılanlarla mücâdelesi hemen hemen her zaman mango tarafından kazanılmaktadır. Fakat mangonun bazen mağlûp olduğu da olur. Yerli halk, zehirli yılan tarafından ısırılan mangonun derhal ormana daldığı ve bazı bitki köklerini panzehir olarak yediğini söylerler.

 

Hayvanlar âlemindeki bu kabil hârikulâdelikleri içgüdü kelimesiyle bir çırpıda izah etmek mümkün müdür? İçgüdü en kısa tarifiyle “hayvanların doğuştan getirdikleri, irsî özellikte bir türe mahsus çoğu kere hayatî önemi hâiz davranış modelleri”dir. Fakat bu tarifle bu davranışlar izah edilebilir mi? Yapılan şey burada, birtakım hayret verici davranışlara bir isim vermekten ibâret oluyor. The World Book Encyclopedia’nin içgüdü ile ilgili maddesinde şöyle deniliyor: “Birçok psikologlar artık anlayamadıkları kompleks davranışlar için içgüdü olduğunu söylemekle onu hiç de izah etmiş olmadıklarını biliyorlar. Genellikle içgüdü kelimesi ‘henüz anlaşılamayan davranışlar’ı ifâde ediyor. Filozof John Dewey’in dediği gibi ‘bir davranışın içgüdü olduğunu söylemekle; uyku ilâcı, uyku getirici özelliğinden dolayı insanı uyutur, demek arasında bir fark yok.”

 

“İnsanların mâhiyetini anladıkça büyülendikleri bu program; Dünya ve içindekileri yaratan Yüce Allah’ın ilim, hikmet ve irâdesiyle yazılmıştır” hükmü, bütün bilimsel araştırmaların ışığında açıkça görünmektedir. (9)

 

 

 

Edebiyatta Hayvan; Fabller ve Hayvan Masalları
 

Fabl: Daha çok öğretici bir gâyeye yönelik, ahlâk dersi vermek isteyen hayvan hikâyeleri bu adla anılır. Eğitim ve  öğretimde kullanılan fabllerde konu oldukça kısa olup kahramanlar insan karakter v edavranışlarına sahip hayvan, bitki ve cansız varlıklardan meydana gelir. Çok defa olağanüstü masal unsurlarıyla örülü olayların anlatıldığı fabllerde olaylar insandan başka varlıkların başından geçiyormuş gibi gösterilir.

 

Eski Türk edebiyatında “kıssadan hisse” adı verilen bu türün geniş örneklerine Sâdî’nin Bostan ve Gülistan ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden başlayarak birçok eserde rastlamak mümkündür. Fabl türünde sayılabilecek en dikkate değer bir örnek de XV. asır şâirlerinden Şeyhî’nin Harnâme’sidir. Hesiod, Aisopos (Ezop), Fhaedrus ve La Fontaine gibi isimler dünya fabl edebiyatının en tanınmış yazarlarıdır. Doğuda ise Kelile ve Dimne adlı kitabıyla Hint yazarı Beydeba ün kazanmıştır. Fabl türü yeni Türk edebiyatında da belirlir bir yer tutar. Şinasi’nin başlangıçta La Fontaine’den yaptığı birkaç tercümeden sonra kendi yazdığı bazı manzum fabl örnekleri, Ahmed Midhat Efendi’nin Hümâyunnâme adıyla Kelile ve Dimne tercümesi, Kıssadan Hisse adıyla birkaç fıkrayı fabl şekline sokması; Orhan Veli ve Sabahattin Eyüboğlu’nun başarılı La Fontaine tercümeleri anılabilir. (Hüseyin Karatay’ın Avrupa Görmüş Maymun adlı eseri de müslümanca bir bakış açısıyla yazılmış fabl denemesi türündendir) (Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y., c. 3, s. 137-138).

 

Hayvan Masalları: Kahramanları hayvan olan masallardır. Bütün hayvanlar masallarda yer alabilir. Bazen insanların da görüldüğü bu masallarda hayvanlar insanlar gibi konuşur ve onları temsil ederler. Bazılarında açıkça söylenen, fakat hepsinde bulunan bir ders vardır. Bu tür masalların en eskileri anonimdir. Daha sonraları bazı şâirler tarafından nazmedilip edebî bir havaya büründürülmüştür. Bu işi yapanlar arasında Greklerden Aisopos (Ezop) (M.Ö. 620-560), Latinlerden Pheadrus (M.Ö. 50-15), Fransızlardan Jean La Fontaine (1621-1695)’i sayabiliriz. İslâm dünyasında da hayvan masallarına sık sık mürâcaat edilmiş, çeşitli kitaplar yazılmıştır. Aslı Sanskritçe olan Kelile ve Dinme, İranlı şâir Feridüddin Atar (1193-1235)’ın nazmettiği Mantıku’t-Tayr ve bunun Türkler tarafından yapılan tercümelerini sayabiliriz. Tanzimat döneminde Şinasi, Recaizade Mahmud Ekrem gibi şairler, tercüme ve telif yoluyla türkçeye hayvan masalları kazandırmışlardır. (Hayvan masallarının ille şiir tarzında, fabl türünde yazılması da gerekmez. Ama en meşhurları nazımla yazılmıştır.) Modern masal araştırmacılığında hayvan masallarının özel bir yeri vardır (Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y., c. 4, s. 184).

 

Günlük hayatta ve edebiyatın hemen her dalında “hayvan” çokça yararlanılan bir konudur. Hikâye ve masalların vazgeçilmez ögelerinden birini hayvanlar oluşturur. Halk deyimlerinde ve atasözlerinde hayvanlardan çokça örnekler verilir. Günlük konuşma dilinde mecaz olarak, simge olarak hayvanlardan çokça bahsedilir. İnsanlar, sevdiklerini de kızdıklarını da hayvanlara benzetirler. Hem sevgi ve hem de hakaret, hem övgü hem de sövgü ifadesi olarak hayvan ve türleri devreye girer.

 

Biraz kabalık yapan bir adam gördüğümüzde, ya da bir kimse akılsız, beceriksiz bir davranış sergilediğinde, hayvanlara hakaret olur mu, diye düşünmeyiz ve hemen damgayı basarız: “Hayvan!” Kaba bir adam bizde “ayı”yı çağrıştırır, obur bir adam “öküz”ü. Bazı insanların “domuz” gibi arsız, “eşek” veya “katır” gibi inatçı, ya da “deve” gibi kindar, “tilki” gibi kurnaz veya hilekâr olduğunu söyleriz. Bunun yanında sevdiğimiz insanı da hayvanlara benzettiğimiz olur. Çocuklar “kuş” gibi cıvıldar, bazıları “bülbül” gibi şakır, cesur kahramanlara “aslan” deriz. Hakaret amaçlı çokça kulandığımız “köpek” cinsinin sadâkat gibi erdemlerini de örnek göstermekten kaçınmayız. Yılanı tıpta sembol kabul ederiz. Hayvanlara muhtacız, onlarsız hayallerimiz, simge ve imgelerimiz ne kadar eksik olurdu. Meselâ “Bülbül” olmasa Divan Edebiyatı olur muydu? Bunlarla yetinmeyip “at”lara kanat takıp pegasus diye bir hayvan hayal ederiz. Bazıları kadın başlı aslan vücutlu heykeller yapar, adına sfenks takar. Boynuzlu “at”lar hayal eder. Büyük bir hayvan hayal edip masalların başrollerinde yer veririz. Büyük “goril” hayal eder, King Kong filmlerini çevirtiriz. Ağzından alevler fışkıran yedi başlı “ejderha”ları gündeme getiririz. Yaramaz çocukları “canavar”larla korkuturuz. Akşam dinlediği masala gerçekten daha çok inanan çocuk, dere kenarında gördükleri “kurbağa”nın, aslında bir prens olduğundan ve yeniden insan olmak için bir öpücük beklediğinden çok emindir. Çocuklara, hatta gençlere model kahramanlar da hayvanî özellikleri ağır basanlardan seçilmektedir artık modern çağda; Batman (yarasa adam), spiderman (örümcek adam) uydurma film karakterleri değil; gerçek kahramanlardır sinema çocuklarının gözünde. Korkunç kahramanlardan mı hoşlanıyorsunuz? Alın size wolfman (kurt adam). Sinemanın meşhur ettiği bu hayal kahramanlarını sayarken, ormanda hayvanlar tarafından büyütülen tarzanı ve hayvan arkadaşlarını da unutmayalım.     

 

Nedir bu hayvanların bizim elimizden ve dilimizden çektiği. Bunca hizmetin karşılığı bu mu olmalıydı? Bülbül ya da muhabbet kuşu güzel öttüğü için insanlar tarafından hapse mahkûm edilir, orman saraylarından alınır, evlerdeki kafeslerde yaşatılır. Şirin mi şirin, rengârenk desenli küçük balık, güzelliğinin cezasını evlerdeki akvaryumların dar alanında zindan hayatı yaşayarak çeker ve doğal köşkü olan denizinden mahrum edilir. Gece boyunca hiç uyumadan sahiplerine bekçilik yapan ve gerektiğinde hayatını bile fedâ etmekten çekinmeyen köpek, bu hizmetlerine takdir bile görmez, hâlâ hakaretlere ve bazen tekmelere muhâtap olur. Hayvanat bahçesinde yaşamaya mahkûm edilen hayvanlar da ayrı bir konu. İbret tarafı, canlı zooloji dersi öğretmenleri oluşları işin hoş tarafları. Ama, doğal ortamlarından koparılıp insanlarla iç içe yaşamak zorunda bırakılan yabanî hayvanlar, herhalde bundan memnun olmasa gerek. En çok da maymunlar bu bahçede ziyaretçi toplar. İnsanlar, kendilerini çok gülünç kabul ediyorlar ki, kendilerine benzemeye çalışan, kendini taklit eden maymunu komik ve eğlenceli buluyorlar. Çarşılar, caddeler de nazîre yaparcasına insanat bahçesi halini almış, düşünmüyorlar. İnsana benzemeye çalışan hayvan komik oluyor da; hayvana benzeyen, onlar gibi çıplak ve onlar kadar özgür olmak isteyen, onlar gibi namazsız-oruçsuz yaşayan insanlar komik, trajikomik olmuyor mu dersiniz?  

 

Oyun ve eğlence etmesi yetmez, nice çirkin insan nice hayvanı çirkin kumarlarına da âlet eder. Keyif ve kumar için horoz dövüştürür, sadistçe zevk alır. Deve güreşlerinin modası çoktan geçmiştir. Atlar artık kumar için altılı ganyan vb. adlarla yarıştırılır. Büyü malzemesi olarak kullanılmaktan kurtulamaz masum hayvanlar; Kara tavuk, kara kedi, kara kurbağa veya beyaz at gibi hayvan türleri bu çirkin harama âlet edilir.

  

Aslında hayvanlar, insanların sadece yardımcısı değil; aynı zamanda dostudur. Atın kahramanlığı, köpeğin sadâkatı, kedinin sahibini arayış ve buluşu herkes tarafından kabul edilir. Fıtratı bozulmamış çocuk, hayvanları candan sever, oyuncaklarının çoğunu hayvanları simgeleyen oyuncaklardan seçer. Hayvan masallarıyla büyür, onlarla eğitilir, ahlâkî erdemleri onlar aracılığıyla öğrenir.

 

Bazı Doğu toplumlarında hâlâ geçerli olduğu gibi, eskiden insanlar, takvimlerini oluştururken de hayvanları unutmazlardı; ay adlarını hayvan cinslerinden oluştururlardı. Burçlara ad olarak çoğunlukla hayvanları kullandıkları gibi.   

 

 

 

Hadis-i Şeriflerde Hayvanlarla İlgili Konular
 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Bir adam yolda, yürürken susadı ve susuzluğu arttı. Derken bir kuyuya rastladı. İçine inip susuzluğunu giderdi. Çıkınca susuzluktan soluyup toprağı yemekte olan bir köpek gördü. Adam kendi kendine: "Bu köpük de benim gibi susamış" deyip tekrar kuyuya inip, mestini su ile doldurup ağzıyla tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah onun bu davranışından memnun kaldı ve günahlarını affetti." Rasûlullah'ın yanındakilerden bazıları: "Ey Allah'ın Rasûlü! Yani bize hayvanlar (a yaptığımız iyilikler) için de ücret mi var?" dediler. Peygamberimiz (s.a.s.): "Evet! Her "yaş ciğer" (sahibi) için bir ücret vardır" buyurdu." (Buhârî, Şirb 9, Vudû 33, Mezâlim 23, Edeb 27; Müslim, Selâm 153, h. no: 2244; Muvatta, Sıfatu'n Nebi 23, h. no: 2, 929-930; Ebû Dâvud, Cihâd 47, h. no: 2550)

 

Açıklama: Bu rivâyet "her yaş ciğer sâhibi" canlıya iyi muamele etmeyi ve bu meyânda su vermeyi teşvik etmektedir. Ancak bâzı âlimler, Rasûlullah(s.a.s.)'ın, köpeklerin öldürülmesiyle ilgili olarak verdikleri emri nazar-ı dikkate alarak şöyle bir yorum ve kayıt getirmişlerdir: "Bu hadis, Benî İsrâil'de olan bir durumu hikâye etmektedir. İslâm ise köpeklerin öldürülmesini emreder. "Her yaş ciğer sahibi için" sözü, zararı olmayan bazı hayvanlara mahsûstur. Zîra, hınzır gibi öldürülmesi emredilen bir hayvanın zararını artırmak üzere kuvvetlendirilmesi câiz değildir." Nevevî: "Öldürülmesi emredilen hayvanın öldürülmesi husûsunda Şâri'in emrine uyulur. Harbî kâfir ve mürted gibi, öldürülmesi emredilen hayvanlar kelb-i akûr ve hadiste zikri geçen beş çeşit hayvan (yılan, akrep, keler, karga, fâre) ve benzerleri" der. Bâzı âlimler de şunu söyler: "Hadisin âmm olan hükmü muhterem hayvanlarla sınırlandırılm-alıdır. Onlar da öldürülmesi emredilmemiş olan hayvandır. İşte bunların sulanmasından sevap hâsıl olur. Keza yiyecek verilmesi gibi başka çeşit ihsanlar sebebiyle de sevap hâsıl olur. Hayvanın sâhipli veya sâhipsiz olması, kendinin veya başkasının olması farketmez."

 

İbn't-Tîn der ki: "Hadisi hiç tahsis etmeden âmm şekliyle almak da mümkündür. Yani köpek gibi zararlılara da önce suyu verir, sonra yine öldürür. Çünkü öldürme işini güzel yapmakla ve müsle'ye (eziyete) yer vermemekle emrolunduk."

 

Bu hadisle istidlâlde bulunanları reddetmek sadedinde: "Bu hâdise, öyle bir kimsenin fiili ki, o zât iktidâ edilen birisi mi, değil mi bilinmez" diyen de olmuştur. Ancak bu itiraza şu cevap verilmiştir: "Biz, mücerred mezkûr fiille amel etmeyiz. Bilakis eğer "Bizden öncekilerin şeriatı bizim için de şerîattır" görüşünde isek, yine de onlardan rivâyet edilen her şeyi hemencecik kabullenmeyiz. Bakarız, eğer şeriatımızın imamı onu medhetme makamında nakletmişse ve herhangi bir kayıtla kayıtladığı da bilinmezse o zaman istidlâl sahih olur."

 

Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler:

Tek başına ve azıksız seyahate çıkmak câizdir. Ancak bu cevaz, şeriatimizde, kişinin nefsi hakkında helâk olma korkusuna düşmediği duruma hastır. İnsanlara ihsanda bulunmaya teşvik var. Şöyle ki: Köpeği sulama işi günahların affına medar olabiliyorsa, Müslümanı sulamak daha ziyâde affa ve mağfirete medar olur.

 

Müşriklere tasaddukta bulunmak câizdir. Bu da sadakaya muhtaç müslümanın olmaması şartına bağlıdır. Aksi takdirde, sadakaya müslüman ehaktır (daha çok hak sâhibi). Kezâ muhterem bir hayvanla bir insan eşit derecede muhtaç olsalar, insan ehaktır. Su dağıtmak büyük hasenattan biridir

 

Bir diğer rivâyette şöyle denmiştir: "Fâhişe bir kadın, sıcak bir günde, bir kuyunun etrafında dönen bir köpek gördü, susuzluktan dilini çıkarmış soluyordu. Kadıncağız mestini çıkararak (onunla su çekip köpeği suladı). Bu sebeple kadın mağfiret olundu." (Müslim, Tevbe 155, h. no: 2245)

 

İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah(s.a.s.) buyurdular ki: "Bir kadın, eve hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme gitti. Kediyi hapsederek yiyecek vermemiş, yeryüzünün haşerâtından yemeye de salmamıştı." (Buhârî, Bed'ü'l-Halk 17, Şirb 9, Enbiyâ 50; Müslim, Birr 151, h. no: 2242)

 

Açıklama:

1- Burada azaba dûçar olan kadının kâfir olduğu ve kedinin ölümüne sebep olduğu için azâbının artırıldığını te'yid eden delîl olduğu gibi; kadının mü'min olduğunu, bu fiili sebebiyle azaba maruz kaldığını teyid eden karine de mevcuttur. Şârihler her iki ihtimal üzerinde de durmuşlardır.

 

2- Hadis, eziyet etmemek kaydıyla evde kedi beslemenin câiz olduğuna delil kabûl edilmiştir. Kedi mânasında emsâli hayvanların da yiyecek ve içeceğine dikkat etmek kaydıyla evde beslenebileceğine de bu hadis delil kabûl edilmiştir (İ. Canan, K. Sitte, 7/271).

 

 Abdullah İbn Câfer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın kazâ-i hâcet yaparken geri tarafından istitar (perdelenme) için en ziyâde tercih ettiği sütre, bir bina veya bir hurma kümesi idi. Bir seferinde Ensârdan bir zâtın bahçesine girdi. Orada bir deve vardı. Deve Rasûlullah (s.a.s.)'ı görünce inledi ve gözlerinden yaşlar aktı. Aleyhissalâtu vesselâm deveye yaklaştı ve gözyaşlarını sildi. Hayvan sâkinleşti. "Bu devenin sâhibi kim?" diye sorarak ilgi gösterdi. Ensâr'dan bir genç: "O bana aittir ey Allah'ın Rasûlü!"  deyip ortaya çıkınca Hz.  Peygamber  onu payladı: "Allah'ın sana mülk kıldığı bu deve hakkında Allah'tan korkmuyor musun? Bak! Bu bana şikayette bulundu. Sen bunu acıktırıyor ve fazla çalıştırarak da yoruyormuşsun." (Ebû Dâvud, Cihâd 47, h. no: 2549)

 

Açıklama:

Bu rivâyet, Rasûlullah (s.a.s.)'ın hayvanlara karşı müşfik ve merhametkâr olduğunu, onların durumlarıyla da ilgilendiğini göstermektedir. Ayrıca insanların, hayvanları ilâhî bir emânet bilerek iyi davranmaları gerektiği, bilhassa gıdalarına ve onlara terettüp eden hizmetlerine dikkat etmeleri şart olduğu, aksi takdirde uhrevî mesuliyet getireceği ifâde edilmektedir. Bu hûsusları te'yid eden rivâyetler çoktur.

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Hayvanlarınızın sırtını minberler yerine koymayın. Şurası muhakkak ki tek başınıza güçlükle gidebileceğiniz bir yere sizi götürmeleri için Allah onları sizlere musahhar (hizmetçi) kıldı. Arzı da sizin (durma yeriniz) kıldı, öyleyse ihtiyaçlarınızı (duran hayvanının sırtında değil) arz üzerinde görün." (Ebû Dâvud, Cihâd 61, h. no: 2567)

 

Açıklama:

1- Rasûlullah (s.a.s.) burada, hayvana binmiş vaziyette iken, durdurup uzun müddet konuşmayı yasaklamaktadır. Çünkü minber mescidlerde sırf konuşma yapmak üzere çıkılan husûsî bir mekândır. Durmuş halde olan hayvanın üzerinden inmemek onu fazlasıyla yoracak ve dolayısiyle bineğe eziyet edilmiş olacaktır.

 

Ancak şunu da belirtelim ki, bilhassa hacc bahsinde geçtiği üzere, Rasûlullah (s.a.s.) bineğinin üzerinde hutbe irâd etmiştir. Ancak bu bir ihtiyaç ve maslahat sebebiyledir. Çünkü etrafını saran büyük bir kitleye hitabetmiştir. Yere inmesi hâlinde herkesçe görülemeyecek, yeterince işitilemeyecek idi. Şu halde benzeri durumlarda maslahata binâen hayvanın üzerinden inmeden hitabet câizdir. Hattâbî nehyin, maslahat olmaksızın, hayvanın üzerinde uzun müddet konuşup onu yormaya râcî olduğunu belirtir (İ. Canan, K. Sitte, 7/273)

 

Abdurrahman İbn Abdullah, babası Abdurrahman (r.a.)'dan rivâyet eder ki şöyle demiştir: "Biz bir seferde Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber idik. Rasûlullah bir ara bir ihtiyacı için yanımızdan ayrıldı. O sırada hummara denen bir kuş gördük, iki tane de yavrusu vardı. (Kuş kaçtı) yavrularını aldık. Kuşcağız etrafımıza yaklaşıp çırpınmaya, kanatlarını çırpıp havada inip çıkmaya başladı. Rasûlullah (s.a.s.) efendimiz gelince: "Kim bu zavallının yavrusunu alıp onu ızdıraba attı? Yavrusunu geri verin!" diye emretti. Bir ara, ateşe verdiğimiz bir karınca yuvası gördü. "Kim yaktı bunu?" diye sordu. "Biz!" dedik. "Ateşle azab vermek sâdece ateşin Rabbine hastır" buyurdu." (Ebû Dâvud, Cihâd 122, h. no: 2675, Edeb, 176, h. no: 5268)

 

Açıklama:

1- Ahterî, "hummara"ya kaya kuşu dendiğini, başı kızılca olup serçeye benzediğini belirtir.

2- Hattâbî der ki: "Hadis, eşek arısı denen arının ocağını yakmanın mekruh olduğuna delâlet etmektedir. Karınca yuvasını yakmakta özür daha azdır, zîrâ, bunun zararını başka yolla defetmek mümkündür." İlâveten der ki: "Karınca iki çeşittir: Biri zararlıdır, bunun saldırısını defetmek câizdir. Diğer çeşidi zararsızdır. Bunlar uzun ayaklı olanlardır. Bunların öldürülmesi câiz değildir." Nitekim bâzı hadislerle karıncanın öldürülmesi sarîh olarak yasaklanmıştır (İ. Canan, K. Sitte, 7/274-275)

 

Muhammed İbn İshak kendisine Ebû Manzûr denen Şamlı bir zattan naklediyor, bu da amcasından, o da Hadır'ın kardeşi Âmiru'r-Râm'dan nakletmiştir. Âmir der ki: "Bizim için bayraklar ve sancaklar yükseltildiği zaman memleketimizde idik. Ben: "Bu nedir?" diye sordum.

"Rasûlullah (s.a.s.)'ın sancağı!" dediler. Yanına gittim. Bir ağacın altında oturuyordu. Ashâbı da etrafını sarmıştı. Ben de yanlarına oturdum. Bir ara Rasûlullah (s.a.s.) hastalıklardan ve dertlerden bahsedip dedi ki:

"Mü'mine bir hastalık gelir, sonra da Allah ona şifa verirse, bu hastalık onun geçmiş günahlarına kefâret, geri kalan hayatı için de bir öğüt olur. Şâyet münâfık hastalanır, sonra da âfiyet verilirse o, sahibi tarafından bağlanıp sonra da salıverilen fakat niçin bağlandığını, niçin salıverildiğini bilmeyen bir deve gibidir."

Aleyhissalâtu vesselâm'ın etrafında oturanlardan biri:

"Ey Allah'ın Rasûlü, eskâm (hastalıklar) nedir? Ben asla hiç hastalanmadım?" diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.):

"Kalk! sen bizden değilsin" buyurdu." (Ebû Dâvud, Cenâiz 1, h. no: 3089)

 

Açıklama:

1- Teysîr müellifi, hadisi taktî yaparak aktarmış. Yani Ebû Dâvud' daki aslında hadisin devamı var. Esâsen rivâyetin sadedinde olduğumuz bâbla ilgili olan kısmı, terkedilen, yani Teysîr'e alınmayan kısmıdır. Biz bu nakilde, bir hata olabileceğine hükmederek rivâyetin arkasını aynen kaydetmeyi gerekli bulduk:

"... Biz bu şekilde Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanında otururken üstünde kisâ bulunan bir adam, elinde -üzeri sarılı- bir şey olduğu halde geldi ve:

"Ey Allah'ın Rasûlü! dedi, seni görünce buraya yöneldim. Gelirken bir ağaç kümesinin yanından geçiyordum ki kulağıma kuş yavrularının sesleri geldi. Hemen onları alıp kisâmın içine koydum. Derken anneleri gelip başımın üstünde dönmeye başladı. Ben de yavrularının üzerini annelerine açtım, kuş gelip üzerlerine konmaz mı! Ben de kisamı tekrar üstlerine kapayıverdim. Şimdi onlar işte burada benimle beraberler" dedim. Rasûlullah (s.a.s.):

"Onları hemen bırak!" diye emretti. Ben de bıraktım. Ama anneleri yavrularını terketmedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) Ashâbına sordu:

"Şu yavruların annesindeki şefkate şaşıyor musunuz?"

"Evet!" dediler.

"Beni hak ile gönderen Zât u Zülcelâl'e yemin olsun. Allah'ın kullarına karşı rahmeti, yavruların annesinin yavrularına karşı taşıdığı şefkatten fazladır. Onları götür aldığın yere koy, anneleri de berâber olsun!" dedi. Adam da onları tekrar geri götürdü."

2- Tîbî der ki: "Mü'min hastalanır ve tekrar sıhhate kavuşursa kendine gelir ve anlar ki, bu hastalık geçmiş günahlarının bir neticesidir. Derhal pişman olur, artık bir daha geçmişe dönmez. Böylece bu ona bir kefâret olur."

Hadis münâfığın hastalıktan ders almayacağını, tevbeye yönelmeyeceğini, hastalığının ne geçmişteki hataların affı husûsunda, ne de gelecekte günah işlememek hususunda bir fayda te'min etmeyeceğini ifâde etmektedir. Bunlar, âyet-i kerîmenin ifâdesiyle, "Hayvanlar gibidir, hatta daha da beterdir, onlar gâfillerdir" (7/A'râf, 179)

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Peygamberlerden birini bir karınca ısırdı. O da (öfkelenerek) karıncanın yuvasının yakılmasını emretti ve yakıldı. Allah Teâla ona şöyle vahyetti: "Seni bir karınca ısırmışken, sen tesbih eden bir ümmeti yaktın." (Buhârî, Cihâd 152, Bed'ü'l-Halk 14; Müslim, Selâm 148, h. no: 2241; Ebû Dâvud, Edeb 176, h. no: 5265; Nesâî, Sayd 38, h. no: 7, 210, 211)

 

Açıklama:

1- Bu peygamberin Hz. Mûsâ (aleyhisselâm) olduğu rivâyetlerde gelmiştir. Hadisin bazı vecihlerinde, zikri geçen peygamberin bir ağacın altına indiği, istirahat sırasında karıncanın ısırdığı, bunun üzerine, eşyalarını ağacın altından çıkartıp karınca yuvasını yaktırdığı tasrîh edilir.

2- Hadisin bir vechinde Cenâb-ı Hakk'ın peygambere: "Tek karınca yaksan ya!" diye vahyettiği belirtilir.

3- Bu hadisin ifâde ettiği hüküm üzerinde ulemâ ihtilâf etmiştir. Bazıları buna dayanarak karıncanın öldürülebileceğini, yakma suretiyle ceza verilebileceğini söylemiş, diğer bâzıları da başka delillere dayanarak bu hükümlere karşı çıkmıştır. Söz konusu ihtilâfı İbn Hacer şöyle açıklar:

"Bizden öncekilerin şeriati bizim için de mûteberdir, yeter ki bizim şeriatimizde onu nesheden bir hüküm gelmiş olsun. Husûsen bu önceki şeriati istihsan eden bir ifâde şâriimizin lisanından sâdır olmuşsa" prensibidir. Lakin, şeriatimizde ateşle azab vermek yasaklanmıştır. Nevevî der ki: "Bu hadis karıncaları öldürme cevazının ve ateşle azab verme cevazının, zikri geçen peygamberin şeriatinde mevcut olduğuna hamledilir." Zîra, hadiste görüldüğü üzere, karıncaları yakan peygambere onları öldürdüğü veya yaktığı için itab (azar) gelmemiştir, bilakis itab birden fazla karıncayı öldürdüğü içindir. Ama bizim şeriatimizde hayvanı ateşle yakmak, şartına uygun olarak kısasta câizdir, onun dışında câiz değildir. Keza, Sünen'de kaydedilen İbn Abbâs (r.a.) hadisine göre, "Rasûlullah (s.a.s.) arı ve karıncayı öldürmeyi yasaklamıştır." Nevevî'den başkası meselâ Hattâbi, karınca öldürme yasağını Süleymânî cinsi ile kayıtladılar. Begavî merhum der ki: "Zerr denilen küçük karıncalar öldürülebilir." Bunu el-İstiksâ sâhibi Saymerî'den nakleder. Hattâbî de buna hükmetmiştir. "Öldürme ve yakmanın zikri geçen peygamberin şeriatında câiz olduğu" da münâkaşa götüren bir husûstur. Zîra böyle olsa idi, karıncanın tabiatı eza vermek olunca, asla peygamberin şahsen itab görmemesi gerekirdi. Kâdı İyaz da şöyle der: "Bu hadis her ezâ veren canlının öldürülmesinin câiz olduğuna delildir. Denilir ki bu kıssanın bir sebebi var: O da, mezkûr peygamber, günahları sebebiyle Allah'ın helâk ettiği bir köye uğramıştı, bir ara taaccüp ederek durdu ve: "Ey Rabbim, bunların içinde çocuklar, hayvanlar ve günah işlemeyenler de var" dedi, sonra da bir ağacın altına indi, müteakiben bu kıssa başından geçti. Böylece Allah, onu: "Ezâ verici olan şeyin, ezâ vermemiş olsa bile öldürüleceği, evlâdının da eza yapacak yaşa gelmese bile öldürüleceği" husûsunda uyarmış oldu."

 

Kâdı İyaz'dan bu nakli yaptıktan sonra İbn Hacer, ihtiyatlı bir ifâde ile Kâdı İyaz'ın hükmüne iştirak eder: "Evet zâhir olan bu, eğer kıssa sâbit (ve sahih) ise, çıkacak nihâi hüküm budur, velhasıl (rivâyette zikri geçen peygamber), yaptığı fiil sebebiyle değil, bilakis kendisine cevap olarak ve helâkin bu yuvadaki bütün karıncalara teşmîl edilmesinin hikmetini izah için itâb edilmiştir. Böylece ona, bu hâdise bir örnek yapılmıştır. Yani, şâyet helâk olmaya müstehak olan birisi, başkalarıyla karışırsa ve bunun helâki için diğerlerini de ihlak etmek gereği taayyün ederse, hepsinin ihlâkı câiz olur. Bunun nazîreleri vardır. Küffârın müslümanları siper edinmeleri vs. gibi... Vallâhu sübhânehû a'lem (gerçeği Allah bilir)."

 

İbn Hacer, aynı mevzuya, başka âlimlerden nakillerle açıklık getirmeye devam eder. Kirmânî der ki: "Karınca mükellef değildir; öyleyse âyet-i kerîme mûcibince kısas misliyle olması gerekirken: “Cezâu seyyietin misluhâ; Bir kötülüğün karşılığı aynı şekilde bir kötülüktür" (42/Şûrâ, 40). Hadiste nasıl olur da tek bir karıncanın yakılmasının câiz olacağına işâret edilir?" Sonra bu soruya, "O peygamber nezdinde yakmanın câiz olma" ihtimaliyle cevap verir.

 

Arkadan der ki: "Bu sözümüz şöyle bir mülâhaza ile reddedilebilir: "Yakmak câiz olsaydı, bu peygamber yaktığı için zemmedilmezdi." Buna cevaben deriz ki: "Kadri yüce olanlar, evlâ olanı terkedip câiz olanı yaptıkları için bazan zemmedilirler." İbn Hacer, burada peygamber hakkında zemm kelimesini kullanmanın uygun düşmediğini, itâb denmesi gerektiğini belirttikten sonra Kirmânî'nin evlâ olan'la neyi kastetmiş olabileceğini belirtme sadedinde Kurtubî'nin mülahazasını kaydeder: "Bu hadisin zahirinden çıkan mâna şudur: "Allah zikri geçen peygamberi, kendisine ezâ eden bir karınca sebebiyle onun mensup olduğu bütün karınca ailesini helâk ederek nefsinin intikamını aldığı için itâb etmiştir. Halbuki ona evlâ olanı, sabretmek ve müsâmaha göstermek idi. Sanki ona şu husus vâki olmuştur: "Bu karınca nevi insanoğlu için ezâ vericidir, insanın hurmeti, karıncanın hurmetinden büyüktür." Bu nokta-i nazar yalnız kalsa ve bazı itirazlardan sâlim olmasa da itâb edilemez." Kurtubî, mütâlaasını şöyle noktalar: "Söylediğimiz hususu te'yîd eden bir husûs, peygamberlerin ismet (günahtan korunmuş olmaları) prensibidir. Onların fiillerini değerlendirirken bu prensibe temessük etmek, bunu esas almak gerekir. Unutmayalım ki, onlar Allah'ı ve Allah'ın ahkâmını bilmede ve Allah'tan korkmada bütün insanlardan daha ileridirler."

 

4- Ulemadan bir kısmı hadisin son cümlesine dayanarak hayvanların tesbihi meselesini değerlendirmiş ve: “Ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdihî; Yedi semâ, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih ederler, O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız..." (17/İsrâ, 44) âyetinde ifâde edilen tesbihi, hakikaten yaptıklarını söylemiştir.

 

Görüldüğü üzere İslâm ulemâsı, ilk nazarda İsrâilî bir kıssa gibi gelen Rasûlullah (s.a.s.)'ın bir hadisini, çok yönlü ve dakik tahlillere tâbi tutmuştur. Bundan hareketle hangi haşerâtın, hangi şartlarda öldürülebileceği, yakılabileceği husûsunda dînin hükmünü tesbite çalışmıştır. Bu hassasiyete, günümüzün zararlılarla mücadele tedbirlerinde yer verilmediği için, çevre sağlığı için zarurî olan tabiî dengenin bozulduğunu, bunun da telâfisi zor olan bir kısım başka mahzurlar getirdiğini görüyoruz. Zararlı haşeratı ilaçlama sûretiyle öldürme yerine, onları bertaraf eden başka haşeratın ziraati fikrinin gelişip tatbikata konmaya başladığı günümüz şartlarında, dînimizin "öldürülmesi câiz olan hayvanlar", "öldürülmesi haram olan hayvanlar" ve bu zikredilenler dışında kalan hayvanlar bahsinin yeniden gündeme getirilmesi, tahlîl edilmesi bir zarûret hâlini almıştır. Bu vesile ile, buğday biçildikten sonra, kalan anızların yakılmasındaki hukûkî mahzûru hatırlatmada fayda var. Anızların yanması sırasında, öldürülmesi câiz olmayan -ve hatta karınca gibi açıkça yasaklanmış olan- nice hayvan itlaf edilmektedir. Hayvanlar hukuku açısından ancak zulüm kelimesiyle ifâde edilebilecek bu davranışın cezası, tabiî dengenin bozulması felâketi ile verilmektedir. Denge bozukluğunun getirdiği mahzurları telafi etmek için yapılan nice masraflar, sarfedilen emekler, maruz kalınan zehirlenmeler, çevre kirliliği, birbirini zincirleme tâkip eden müteakip cezalar olmaktadır (İ. Canan, K. Sitte, 277-279).

 

Âişe (r. anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Rıfk bir şeye girdimi onu mutlaka tezyîn eder, bir şeyden de çıkarıldı mı onu mutlaka çirkin kılar." (Müslim, Birr 78, h. no: 2594; Ebû Dâvud, Cihâd 1, h. no: 2578, Edeb 11 h. no: 4808)

 

Açıklama:

Ebû Dâvud'un bir rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) bu sözü, henüz binmeye alıştırılmamış bir deveyi, Hz. Âişe'ye binip kıra gitmesi için verdiği zaman söylemiştir. Deve henüz binilmeye alışmadığı için bir kısım huysuzluklar, aksilikler yapabilecektir. Rasûlullah devenin o hallerine karşı en iyi muamelenin rıfkla, tatlılıkla mukabele etmek olduğunu belirtme sadedinde: "Ey Âişe! Buna rıfkla muamele et, zira rıfk nereye girse onu zinetli kılar (güzelleştirir), nereden de çıkarılırsa onu kusurlu kılar" buyurur.

 

Âişe (radıyallâhu anhâ) bir başka rivâyette şunu söyler: "Kendisinde dikbaşlılık olan bir deveye bindim. (Hırçınlık etmeye başlayınca ilerigeri sürmeye başladım. Bunun üzerine Rasûlullah(s.a.s.): "Rıfkla, tatlılıkla davran! diye müdâhale etti..." (Müslim, Birr 79, h. no: 2594)

 

Açıklama:

Hırçın ve dik başlı deve ile ilgili olan önceki rivâyetle bu rivâyet aynı hâdiseye de temas etmiş olabilir, farklı hâdiselere de. Her ikisinde de huysuz deveye (ve dolayısıyla huysuz hayvanlara) karşı takip edilecek terbiyevî tavrın tatlılık olacağını, rıfk olacağını takrir etmektedir. Bunda ısrarın gayesi, böyle durumlarda insanlarda tabiî bir insiyak olarak, bağırıp çağırma ve hatta dayakta ifâdesini bulan sertlik ve kabalığın fayda değil, zarar getireceğine irşaddır. (İ. Canan, K. Sitte, 7/293)

 

Ebû Hüreyre ve Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Deve, sığır veya davar sâhibi olup da, bunlardaki Allah'ın hakkını eda etmeyen herkese Kıyâmet günü, bu mallar, olduğundan daha çok ve mümkün olduğunca iri ve şişman olarak geleceklerdir. Adam, onlar için, düz ve geniş bir yere oturtulacak, hayvanlar bacakları ve tabanlarıyla onun üzerinden geçecekler. Geçiş sırasında boynuzlarıyla tosluyacaklar ve ayaklarıyla ezecekler. İçlerinde boynuzsuz veya boynuzu kırık biri bulunmayacak. Bu şekilde sonuncusu da onun üzerinden geçince, birincisi aynı geçişe tekrar başlayacak. Mahlûkatın hesabı tamamlanıp hüküm verilinceye kadar bu hâl devam edecek. Keza "kenz"e (hazineye) sâhip olup da ondaki (Allah'ın) hakkını ödemeyen herkese, Kıyâmet günü hazinesi, dazlak başlı bir yılan olarak gelecek, ağzını açıp peşine düşecektir. Yılan yaklaştıkça adam ondan kaçacak. Sonunda yılan ona: "Gizlediğin hazîneni al! Ben ondan müstağniyim!" diye bağırır. A-dam, neticede yılandan kaçma çaresinin olmadığını anlaşınca, elini ağzına sokar. Yılan da onu, aygırın (alafı) kemirmesi gibi kemiriverecek." (Buhârî, Zekât 3, Tefsir, Âl-i İmrân 14, Berâet 6, Hiyel 3; Müslim, Zekât 26, h. no: 987; Muvatta, Cihâd 3, h. no: 2, 444; Ebû Dâvud, Zekât 32, h. no: 1658, 1659, 1660; Nesâî, Zekât 2, 6, h. no: 5, 12-14)

 

Açıklama:

1- Bu rivâyet, Kur'ân-ı Kerîm'de, "kenz" yapanların Kıyâmet gününde karşılaşacakları fecî âkibetleri üzerine  gelen âyeti açıklayan bir hadistir. Âyet-i kerîme meâlen şöyledir: "...Altını ve gümüşü biriktirip yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu? İşte bunlara pek acıklı bir azâbı muştula. O gün bunlar, üzerlerinde (yakılacak) cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak. İşte bu, (denilecek), nefisleriniz için toplayıp sakladıklarınız! Artık saklayıp istifcilik ettiğiniz bu nesnelerin acısını haydi tadın!" (9/Tevbe, 34-35).

 

Âyet-i kerîme "kenz" edilen, yâni biriktirilip yığılan ve fakat Allah yolunda harcanmayan altın ve gümüşlerin âhiretteki korkunç âkibetini haber veriyor: Kıyâmet günü bu mallar, sâhibine verilecek ezada, azab vâsıtası olarak kullanılacaktır. Yani altın ve gümüşler ateşte kızdırılmış olarak vücudlar dağlanacaktır. Âyet, her devirde ve her yerde en mûteber servet yığma vâsıtası olan altın ve gümüşü misal vermektedir.

 

Sadedinde olduğumuz hadis at, deve,sığır, davar gibi hayvan nev'inden "kenz" edilen malların nasıl azab vâsıtası kılınacağını açıklamaktadır: "Bu hayvanlar, sâhiplerini mahlûkâtın hesabı görüldüğü müddetçe ayaklarıyla tekmeleyip çiğneyecek boynuzlarıyla toslayacak, ağızlarıyla dişleyip kemirecek. Müslim'in bir rivâyetinde, bu azâbın sâdece mahşerdeki hesap sırasında olacağı ve müddeten de dünya ölçüleriyle elli bin yıllık bir zamanı içine alacağı, ondan sonra da çok daha berbat bir âkibet olan cehenneme atılabileceği belirtilir. "...Herifin üzerinden (hayvanların) sonuncuları geçince öncekiler tekrar geçmeye başlar. Bu hâl, Allah kullarının arasında miktarı sizin senelerinizle ellibin sene olan bir günde hükmedinceye kadar böyle devam eder. Sonra ya cennete veya cehennneme giden yol kendisine göstirilir."

 

2- Sadedinde olduğumuz hadis, meâlini verdiğimiz âyet-i kerîmede sözü edilen "kenz" yapma, yani biriktirip yığma meselesine de açıklık getirmektedir. Bu mal veya üzerindeki Allah'ın hakkı'nı vermemek, o maldan Allah yolunda harcamamaktır.

Müslim'in bir rivâyetinde, Ashabtan biri: "Devenin hakkı nedir?" diye sorar. Rasûlullah (s.a.s.) şu cevabı verir: "Onu su başında (herkesin uğradığı yerde) sağmak, süt kovasını (üzerinden almak üzere ihtiyaç sâhibine) iâreten vermek, erkek develeri emâneten vermek (sütünden istifade etmeleri için dişi develeri karşılıksız olarak) menîha sûretinde vermek, Allah yolunda üzerlerinde yük taşımaktır."

 

Esâsen kenz, "mal ve serveti toplamak", biriktirmek, yığmak veya toprağa gömmek mânalarına gelir.

 

3- Selef ulemâsı, zikri geçen âyet ve hadisi değerledirmede ihtilâf ederler. Ekseriyet, bir kısım başka hadislere dayanarak kenz'den muradın zekâtı verilmeyen mal olduğunu söylemiş, zekât verilen mala kenz denemeyeceğini belirtmiştir. İbn Abbâs, İbn Ömer, Câbir, Ebû Hüreyre, Hz. Ömer vs. bu görüştedir.

 

Hz.Ali'nin bir fetvâsına göre 4000 dirhemden fazla mal, zekâtı verilsin verilmesin kenz'dir. Bazıları ihtiyaçtan fazla mala kenz demiştir. Kenz'le bunun lügat mânasını anlayan bazıları, zikri geçen âyetin, zekâtın farziyetiyle neshedildiğini ileri sürmüştür. Yarıdan îtibaren meâlini kaydettiğimiz âyetin baş kısmında Ehl-i Kitâbın medâr-ı bahs edilmiş olmasını nazar-ı îtibâra alan bazıları da kenz âyetinin ehl-i kitaba baktığını söylemiştir (Süddî gibi).

 

Elmalılı Hamdi Efendi, âyetle ilgili yaptığı kısa açıklamada, âyetin kâfir, Müslüman herkese baktığını belirtmekten başka hangi sûretle olursa olsun, paranın tedâvülden çekilmesine de kenz diyecek bir yorumla karşımıza çıkmaktadır. Şöyle der: "..altın ve gümüşün hakkı, insanlığın menâfii nokta-i nazarından, hikmet-i hilkati vâsıta-i mübâdele, yani semen olarak, ibâdullah'ın hakîki ihtiyaçlarına sarfolunup tedavül etmek... olduğu halde bir takımları tutarlar, bunları toplar, meydan-ı tedâvülden çeker, gerek gömerek , gerek hazînelerde, sandıklarda veya herhangi bir yerde gizleyerek yığıp sımsıkı saklarlar ve bunları Allah yolunda sarfetmezler... nukûdun hakkını ta'til ve iptal eyleyenler, yok mu? Her kim olursa olsun gerek, o Ahbâr (yahudî âlimleri) ve ruhbandan ve onlara uyan gayr-i müslimlerden olsun ve gerekse zekâtlarını veremeyerek nakidlerini saklayan Müslümanlardan bulunsun artık bunları elîm bir azab ile tebşîr et... "

 

Elmalılı, ifâdesinin baş kısmında, altın ve gümüşün yaratılış hikmetinden alıkonmasını kenz'e dahil edecek bir ifâdeye yer verirken, cümleyi uzatarak, sonlarına doğru, tefsirlerde takarrur etmiş görüşle bağlar. Ve böylece açık seçik yeni bir fetva ortaya koymaktan kaçınır. Ancak ayet, tek başına alındıkta o mânada anlaşılmaktan uzak değildir.

 

4- Ebû Zerr-İ Gıfârî (r.a.)'nin Görüşü:

Kenz mevzuunda selefin ihtilâf ettiğini belirttik. İbn Ömer'in sözlerinde hülâsa edilen ve büyük ekseriyetçe benimsenen "zekâtı verilen mal, yedi kat yerin altına da gömülse, kenz değildir, zekâtı verilmeyen mal, meydanda da olsa kenzdir" görüşüne mukabil, "Âilenin nafakasından (zarûrî ihtiyaçlarından) fazlasına kenz" diyen görüş de vardır. Bu görüşü dahi bir kısım sahâbîler benimsemiş ise de, en ziyâde Ebû Zerr'e nisbet edilir. O, bunu âdeta siyasi bir doktrin yapmış, bu kanaati için mücâdele vermiştir. İbn Kesîr şöyle der: "Ebû Zerr (r.a.)'in mezhebine göre, "(Bakımına mecbur olunan) iyâlin nafakasından arta kalanı iddihâr etmek (biriktirmek) haramdır. O, bu istikâmette fetva veriyor, insanları bu tatbikâta teşvik ediyor, (teşvikle de kalmayıp) bunu emrediyor, buna uymayanlara karşı çok galiz ve sert davranıyordu. Hz. Muâviye onu faaliyetlerden men etti ise de, o bundan vazgeçmedi. Hz. Muâviye (r.a.), onun fitne çıkararak halka zarar vermesinden korktu. Emîru'l-mü'minîn Hz. Osman (r.a.)'a durumu yazarak şikayette bulundu. Mektupta Ebû Zerr'i yanına (Medîne'ye) çağırmasını taleb etmişti. Bunun üzerine Hz. Osman onu Medîne'ye davet etti. Tek başına Rebeze'de ikâmet ettirdi. Ebû Zerr (r.a.) Hz. Osman'ın hilâfeti sırasında orada vefat etti."

 

İbn'l-Esîr, bu meselede Ebû Zerr hazretlerinin ne derece samimi olduğunu anlamak için Hz. Muâviye'nin onu imtahan edişiyle alâkalı bir de vak'a kaydeder: "Hz. Muâviye, Ebû Zerr yanında (Şam'da) iken, sözüyle ameli birbirine uyuyor mu diye bir denemek istedi. Bu maksadla, bir gün, kendisine bin dinar parayı gönderdiği aynı adamı ona tekrar yollayarak şöyle dedirtti:

"Hz. Muâviye beni başkasına göndermişti, ben yanlışlıkla sana geldim, parayı bana geri getir!"

Ebû Zerr, bu durum karşısında şu cevabı verir:

"Yazık oldu! O para çoktan elimden çıktı. Ancak, bana tahsisatım gelince, onu sana öderim!"

 

Abdullah İbn's-Sâmit (r.a.), Ahmed İbn Hanbel'in Müsned'inde şunu anlatır: "Ebû Zerr'le berâberdik. Tahsisâtı getirildi. Berâberinde câriyesi de vardı. Cariye, ihtiyaçları için o parayı harcadı, geriye yedi (dirhem) kaldı. Cariyeye emrederek onu fülûsa çevirmesini (bozdurmasını) söyledi. Ben: "Evin ihtiyaçları, gelecek misafirler için biriktirsen!" dedim. Bana: "Dostum (Rasûlullah) şunu söyledi: "Keseye konup üzeri bağlanan her altın ve gümüş, -onu Allah yolunda dağıtıncaya kadar- sahibi üzerinde bir ateştir" diye cevap verdi."

 

Hz. Ebû Zerr'i, âyeti öyle anlayıp, herkes tarafından kendi anladığı şekilde anlaşılması için eyleme bile sevke zorlayan Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Uhud dağı kadar altınım olsa, bunu hemen dağıtırım. Yanımda, borcum için saklayacağım tek dinardan fazlası olduğu halde üzerimden üç gece geçmesi beni rahatsız eder." İbn'l-Esîr, Ebû Zerr'i bu hadisin tahrik etmiş olabileceğini söyler.

 

Ebû Saîd (r.a.) der ki: "Rasûlullah: "Allah'a fakir olarak kavuş, zengin olarak kavuşma" buyurdu. Ben: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu, benim için nasıl mümkün olur?" dedim. Bana: "İstenince ver. Rızık olarak geleni gizleme!" dedi. Ben: "Ey Allah'ın Rasûlü, bunu nasıl yapabilirim?" dedim. "Bu böyledir. Aksi takdirde ateş" buyurdu."

 

Bir başka rivâyette, iki dinar (veya iki dirhem) bırakarak ölen kimsenin cenazesi gelince Rasûlullah: "Bu iki, dağlamadır, arkadaşınızın namazını siz kılın" diyerek namaza katılmaz, memnuniyetsizliğini izhâr eder.

 

Bir defasında Ehl-i Suffe'den biri vefat edince çıkınında bir dinar çıkar. Rasûlullah: "Bu bir dağlama yarası" buyurur. Birkaç gün sonra bir başkası vefat eder, onun çıkınında iki dinar çıkar. Bu sefer: "İki dağlama yarası" buyurur.

 

İbn Kesîr'in Abdurrezzak'tan iktibâsen kaydettiği bir rivâyete göre, altın ve gümüşü Allah yolunda harcamadan biriktirenleri tehdîd eden âyet geldiği zaman, Rasûlullah: "Altın ve gümüş (Biriktirenler) kahrolsunlar!" buyurur ve bunu üç kere tekrar eder. Bu hal, Ashâba çok ağır gelir ve aralarında: "Hangi maldan edinmeliyiz?" diye birbirlerine sorarlar. Hz. Ömer atılarak: "Ben sizin için bunu öğrenceğim" der ve durumu Rasûlullah'a arzeder. Ashâb'ın, "Hangi maldan edineceklerini sormakta olduklarını söyler. Aleyhissalâtu vesselâm'ın cevabı şudur: “Zikreden bir dil, şükreden bir kalb, dînine yardımcı olacak bir zevce.”

 

"Ebû Zerr Hazretleri, kendisini Rebeze'de bulup: Burada ikâmet etmenizin sebebi nedir?" diye soran Zeyd İbn Vehb'e şu açıklamada bulunur:

"Biz Şam'da idik. Ben: "Altın ve gümüşü biriktirip yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar (yok mu) işte bunlara pek açıklı bir azâbı muştula!.." meâlindeki âyeti okumuştum. Hz. Muâviye: "Bu bizim hakkımızda değil, sadece ehl-i Kitap hakkındadır" dedi. Ben: "Hayır hem bizim, hem de onların hakkında" dedim... Derken bu hususta benimle Muâviye arasında ihtilâf büyüdü. Muâviye Hz. Osman'a yazarak beni şikâyet etti. Osman da bana yazarak yanına çağırdı. Ben de gittim. Medîne'ye gelince (meseleyi işitip, fazlaca büyütmüş olan) halk etrafıma üşüştü. Sanki beni önceden hiç görmemişlerdi. (Bu yersiz alâkadan rahatsız olup) durumu Hz. Osman'a şikâyet ettim. "Yakın bir yere çekil!" dedi. Ben, söylediğimden asla vazgeçmeyeceğim dedim."

 

Bu rivâyet, Hz. Ebû Zerr'in Rebeze'ye sürgün olarak değil, kendi isteği ile gittiğini göstermesi bakımından ehemmiyetlidir.

 

Netice olarak, âlimler, Selef'de görülen âyetle ilgili farklı yorumların temelde Rasûlullah'tan gelen farklı rivâyetlere dayandığını belirtirler. Rasûlullah'taki farklı davranışlar da İslâm'ın ve ilk İslâm cemiyetinin terakkî vetiresinden ileri gelmektedir. Başlangıçta umumî olan fakirlik sebebiyle, para biriktirmeyi yasaklamış ve bu hususta ısrar etmiş, titiz davranmıştır. Bilâhare, şahsi hayatında önceki titizliği devam ettirdiği halde, Ashâb'ın -maldaki zekât, sadaka gibi ilâhî hakları ödemek kaydıyla- tasarrufta bulunmasına izin vermiştir.

 

Ashab arasında ihtilaflı meselelerde, ümmete rehber olacak esas, ekseriyetin görüşüdür. Ferdî anlayışlarda ısrar etmek, İslâmî espiriye uymaz. Hz. Ebû Zerr'in görüşüne saygı duyulur, ama "İslam budur" denemez. Belki, "İslâm'a aykırı değil, dileyen tatbik edebilir, onu tatbik etmeyen ittiham edilemez" denebilir. Zîra, Ashab olsun, Tâbiîn olsun, zekâtını vermek kaydıyla para biriktirmenin câiz olduğunda ittifak ederler. Aralarında büyük zenginler bile çıkmıştır (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/334-337).

 

5- Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler:

Cenâb-ı Hakk, zekâtını vermeyenleri cezalandırmak üzere, hayvanları kıyâmet günü diriltecektir. Zekât vermeyenin karşılaşacağı bu durum, kasdının zıddıyla muamele görmekten başkabir şey değildir. Çünkü, adam malında mevcut olan Allah'ın hakkını vermeyerek, vermediği bu "hak"tan istifade etmeyi kasdetmişti. Âhiretteki bu mal cezâ olarak karşısına çıkmakla, kendisine fayda değil, tam aksine zarar verecektir. Maldaki Allah'ın hakkı, onun bir cüz'ü olduğu halde, malın tamamının buna saldırmasındaki hikmet, mezkur hakkın, malın tamamında mündemic olup, temyizi mümkün belli bir kısmı olmamasından dolayıdır. Ayrıca mal, zekâtı çıkarılmayınca tamamı kirli durumdadır.

 

Hadis, malda zekâttan başka bir "hak" daha bulunduğunu göstermektedir. Ancak, ulema hükme iki açıdan cevap vermiştir:

1) Bu tehdid zekâtın farz olmasından önceye aittir.

2) Hakdan murad, vâcib olan miktarı aşan kısımdır, bunun terki azab gerektirmez. Muhtemelen bu tehdîd, devenin sütünü içmek zorunda kalan bir fakir olduğu halde, ondan bunu sakınanla ilgilidir. İbn Battâl: "Malda iki hak vardır. Farz-ı ayn olan ve farz-ı ayn olmayan. Sütü vermek, mekârimu'l-ahlâk olan hukuktandır" der. (İ. Canan, K. Sitte, 7/337)

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Hayvan(ın sebep olduğu mağduriyet) hederdir, kuyu(nun sebep olduğu mağduriyet) hederdir. Maden(in sebep olduğu mağduriyet) hederdir. Defîneye humus (beşte bir nisbetinde zekât) vardır." (Buhârî, Zekât 66, Şirb 3, Diyât 28, 39; Müslim, Hudûd 45, h. no: 1710; Muvatta, Zekât 9; Tirmizî, Zekât 16, h. no: 642; Ahkâm 37, h. no: 1377; Ebû Dâvud, İmâret 40, h. no: 3085; Nesâî, Zekât 28, h. no: 5, 45; İbn Mâce, Diyât 27, h. no: 2673-2676)

 

Açıklama:

Acmâ, a'cem'in müennesidir. Fasîh şekilde ifâde-i merâm edemeyen mânasına gelir. İnsan dışındaki bütün hayvanları ifâde etmek için kullanılan bir tâbirdir. Cübâr da heder demektir. Yani birşey yok, boşa mânasına gelir. Hadis, hayvan tarafından öldürülene diyet ödenmez, sâhibi cezalandırılmaz demek istemektedir.

Tirmizî'nin kaydettiği bir açıklamaya göre, "Bazı ehl-i ilim: "Acmâ, sahibinden boşanıp kaçan hayvandır, bu hayvan birine çarpacak olursa sâhibine bir borç tahakkuk ettirilmez" diye yorum getirmiştir. Keza Ebû Dâvud da, hadise şu açıklamayı ilâve etmiştir: "Acmâ sahibinden boşanmış, yanında kimsesi olmayan hayvandır, gece de olabilir, gündüz de." Bu kelime İbn Mâce'de, Ubâde İbn Sâmit'in rivâyetinin ardından acmâ; herçeşit hayvan diye açıklanmıştır.

 

Yapılan açıklamalar gözönüne alınınca hadis şöyle bir mânaya kavuşmaktadır: "Sahibi tarafından bağlanan veya bir yere kapatılan hayvan buradan boşanıp bir kısım zarar ve cinâyetlere sebep olursa, zarar görene herhangi bir ödeme yapılmaz, zararı hederdir (karşılıksız), hayvan sahibi tazminde bulunmaz." Fukaha, hayvan sahibini tazmîne mahkûm etmeyi bazı şartlara bağlar: Hayvanın yanında bulunması, men edecek durumda olması gibi. Hanefîler, binicisi olan hayvan, başı ve ön ayaklarıyla zarar verirse tazmin eder, arka ayaklarıyla verirse, etmez, çünkü arka ayak ve kuyruğa hâkim olunamaz" derler. Hanbelîler de bu görüştedir. Şâfi'îler: "Hayvanla birlikte birisi varsa zararı tazmin eder, bu sürücü olmuş, binici olmuş, yedici olmuş, mâlik olmuş, ücretli olmuş, kirâcı olmuş, emânet almış veya gâsıb olmuş farketmez, hayvan da ön ayaklarıyla veya arka ayaklarıyla kuyruk veya başıyla zarar vermiş olsun birdir; gece olmuş, gündüz olmuş, tazmin eder" der. Bazı istisnalarla Mâlikîlerin görüşü de böyledir. Zâhirîlere gelince: "Hayvan yalnız da olsa, yanında adam da bulunsa, adam biner vaziyette veya sevkeder veya yeder vaziyette de olsa farketmez, hayvanın zararı tazmîn edilmez" derler.

 

Kuyu için de hüküm böyledir. Âlimler, hadiste zikredilen kuyunun eskiden kalma kuyularla, kişinin kendi mülkünde veya izinli olarak hâlî bir arazide kazdırdığı kuyuya insan veya hayvan düşerek ölme, yaralanma, sakatlanma gibi bir zarara sebep olsa, kuyu sahibine bir tazmin terettüp etmeyeceğini belirtirler. Ancak, kişi habersiz olarak başkasının mülkünde veya yol üzerinde kuyu, çukur vs. açar bu da hayvan veya insana zarar verirse, bu takdirde tazmîn eder. Bâzı âlimler kasdî bir tesebbüb, bir aldatma ile kuyuya düşürüleni istisna kılarlar.

 

Maden kuyusu da böyledir. Devletin izni ile işletilen maden kuyularına hayvan, insan düşecek olursa, maden sâhibi tazmîn etmez.

 

İbn Hacer, kaydettiği açıklamalarda, kuyu kazdırmak üzere tutulan işçi, çalışırken üzerine toprak göçse, buna da tazmîn gerekmeyeceğini belirtir.

 

İbn Hacer kıyas yolayla, bütün carısızların da hayvan gibi mütâlaa edileceğine hükmeder ve der ki: "Bir şahıs tökezleyerek düşse, başına bir duvara çarpsa ve ölse veya bir yerleri kırılsa, duvar sahibine tazmin gerekmez... Kuyu ve madene bu meselede, bir iş için tutulan bütün işçiler dâhildir. Meselâ bir hurma ağacına çıkmak için tutulan bir adam, düşüp ölecek olsa, tazmin gerekmez."

 

Mâdenlerle ilgili hükümler, umumî açıklama kısmında kısaca özetledik. Tafsilat için fıkıh kitaplarına müracaat etmek gerekir (İ. Canan, K. Sitte, 7/375-377).

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Münbit yerde sefer yaptığınız zaman, deveye arzdaki hissesini verin. Çorak yerde sefer yaptığınız zaman da orada yürümeyi hızlandırın, ilikleri kurumasın. Mola verdiğiniz zaman yoldan sakının çünkü orası geceleyin haşerâtın sığınağıdır." (Müslim, İmâret: 178, h. no: 1926; Tirmizî, Edeb: 75, h. no: 2862; Ebû Dâvud, Cihâd: 63, h. no: 2529)

 

Ebû Dâvud'da "hissesini verin" dendikten sonra "mutad mola yerlerini (konaklamadan yürüyüp) geçmeyin" ibaresini ilave etmiştir.

 

Açıklama:

Münbit, bol ot bitiren araziye denir. Rasûlullah (s.a.s.), sefer sırasında yolumuz otlu araziden geçtiği zaman, oradan hızla geçmeyip, zaman zaman durup, hayvanın otlatılmasını tavsiye etmektedir. Arazideki hayvanın hakkı, otlamasıdır. Çorak ve otsuz araziden de çabuk çıkılmalı ki hayvan daha fazla acıktırılmamalıdır. Şu halde uzun çekecek yolculukta, yol güzergâhı tabii olarak bazan otlu, bazan otsuz araziden geçecektir. Rasûlullah molaların otlak yerlerde verilecek şekilde programlanmasını tavsiye buyurmaktadır. Ebû Dâvud'un ziyade cümlesi, hedefe bir an önce varmak için konaklama yerlerinde mola yapmadan geçip gitmeyi de yasaklamaktadır. Zîra bu, hayvan için yorucu olur. Ayrıca konaklamaların yol üzerinde değil, yolun dışında uygun bir yerde yapılması tavsiye edilmektedir. Böylece hem yılan, akrep gibi zararlı hayvanların geceleyin geçitleri engellenmemiş, hem de onların zararlarından emin kalınmış olur.

 

Bu hadiste hem binek hayvanına hem de kırlarda yaşayan haşerata karşı Rasûlullah'ın şefkat ve merhametinin derecesini görmekteyiz. Evet O aleyhissalâtu vesselâm, rahmeten li'l-âlemîn'dir. (İ. Canan, K. Sitte, 8/22-23)

 

Hâlid İbn Ma'dân -merfu olarak (yani Hz. Peygamber (s.a.s.)'in sözü olarak)- rivâyet ediyor: "Rasûlullah buyurdular ki: "Allah refikdir, (yumuşaklık, kolaylık, Mûsâmaha sahibi). Bu sebeple rıfkı sever, rıfk sebebiyle razı olur, rıfk (sahibin)'e mahsus bir yardımı vardır ki, şiddet sahipleri bu yardımı göremez. Öyleyse bu, dili olmayan hayvanlara bindiğiniz zaman bunlara konaklama yerlerinde mola verin. Eğer geçtiğiniz arazi çoraksa, oradan hayvanın iliğini kurutmadan çıkın. Gece yürüyüşünü tercih edin. Zîra geceleyin arz, gündüzleyin dürülmeyecek şekilde dürülür. Yol üzerine (geceleyin) konaklamaktan kaçının. Çünkü o, hayvanların yolu, yılanların sığınağıdır." (Muvatta, İsti'zân 38, (2, 979); İ. Canan, K. Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 8/23).

 

Açıklama:

1- Rıfk, sözde ve fiilde kolaylık, yumuşaklık, tatlılık gibi mânalara gelir. Allah'ın refik yani rıfk sahibi olması, kullarına karşı kolaylık göstermesi, zorluk göstermemesi, güç yetirecekleri emirler vermesi, müsamaha ve afla muamele etmesi.. demektir. Bazı âlimler Allah'a "Refîk" ismini izafe etmeyi câiz görmemiştir. "Çünkü, derler Allah'ın isimleri tevatürle sabittir. Bu isim mütevatir haberle gelmediğine göre, Allah'a isim olarak kullanılamaz. Hadiste bu, arkadan gelecek hükmü genişletmek maksadıyla Allah'ın bir vasfı olarak beyan edilmiştir." Bu mütalaaya Nevevî: "Haber-i vâhidle sâbit olan  "refîk" ve diğer isimlerle Allah'ın tesmiyesi câizdir, esah olan budur" diye cevap verir.

 

2- Allah'ın rıfkı sevmesi, insanların birbirine müşfik ve anlayışlı davranmalarından Allah'ın hoşlanması demektir. Rıfk sebebiyle râzı olması, rıfk sahiplerine sevap vermesi; rıfk sahibine yardım etmesi, rıfk ile muamele etmek isteyene maksadını kolaylaştırması demektir. Müslim'in rivâyetinde: "... Rıfk için verdiğini, şiddet (unf) için, başka bir şey için vermez" şeklinde gelmiştir.

 

Hadiste şiddet diye tercüme ettiğimiz unf, zorluk, meşakkat, kabalık, sertlik, anlayışsızlık gibi ahlâkî düşüklük ve merhametsizlikleri ifade eder.

 

Rıfk üzerine başka rivâyetler de gelmiştir. Rıfk, hadisin devamında da görüldüğü üzere sadece akıl sahipleri için tavsiye edilmez, hayvanlara karşı da rıfkla muâmele tavsiye ve emredilir: "Bu, dili olmayan hayvanlara bindiğiniz zaman.." Hayvanlar konuşmadığı için onlar "dilsiz" olarak tavsif edilmiş ve merhamet celbedilmek istenmiştir.

 

3- Hayvanlara rıfk'ın gereklerinden biri olarak, yol sırasında mûtad konaklama yerlerinde durulup mola verilmesi zikredilmektedir. Buralar, dinlenme ve yeniden güç kuvvet kazanma yerleridir. Buralarda durulmaması hayvanın yorgunluğunu artıracağından onlara karşı merhametsizlik olur. Hadisin Dârakutnî'de gelen vechinde: "Hayvana konaklama hakkını da verin, sakın onlara karşı şeytanlar olmayın" buyrularak, konak yerlerinde durmamanın "haksızlık" olduğu belirtilmiştir: "Allah'ın mahlukatına şefkatsiz davranarak şeytanların birisi gibi binip, onların kullanışı gibi kullanmayın" demektir. Şeytanın hayvana binmeyeceği söylenecek olsa, "emre âsilikte onlar gibi olmayınız" şeklinde mâna te'vîl edilir.

 

4- Hadis geceleyin yolculuk yapmayı tavsiye etmektedir. Gece yolculuğunun kazandıracağı kolaylıklar, taşınması kolay dürülü bir kumaşa benzetilmiştir. Taberî'nin kaydettiği bir rivâyette: "Geceleyin seyahat edin, çünkü yolu geceleyin Allah dürer" denmiştir.

 

5- Yolculuk âdâbı meyanında, geceleyin uyku için konaklandığı takdirde yol üzerine konaklanmaması tavsiye edilmektedir .Burada hem haşerata karşı merhamet, hem de yolcuya karşı emniyet vardır. Hadislerin muhtelif vecilerinden bu anlaşılmakdır. Şârihler haşeratın, yollara oradan geçen yolculardan kalan kırıntıları yemek üzere geceleyin ineceklerini belirtir. O halde yolda konaklayanlar hem bunları rahatsız eder, hem de onlardan zarar görebilir. Ayrıca geceleyin seyahat eden başka yolcuları da rahatsız etmek mevzubahistir.

 

İbn Mâce'nin bir rivâyetinde, geceleyin yolda konaklamaktan başka, yola "kazayı hâcet yapmak" da yasaklanır (İ. Canan, K. Sitte, 8/23-25).

Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kimin yanında fazla hayvan varsa, onu hayvanı olmayana versin. Kimin de fazla azığı varsa onu azığı olmayana versin."

Rasûlullah, bazı mal çeşitlerini bu suretle saymaya devam etti. Öyle ki, bizden hiç kimsenin (yol sırasında) herhangi bir fazlalıkta hakkı olmadığı düşüncesine vardık. (Müslim, Lukata: 18, h. no: 1728; Ebû Dâvud, Zekât: 32, h. no: 1663; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 8/27).

 

Açıklama:

1- Bu hadis yolcuların birbirlerine yardıma mükellef olduklarını ifade eder. Yardımlaşma her zaman için gereklidir ve dinimizin emridir. Ancak yolculuk, kıtlık gibi durumlarda bu daha çok ehemmiyet ve mükellefiyet kazanmaktadır.

 

2- Hadisin gerek Müslim'deki ve gerekse Ebû Dâvud'daki aslı, hadisin vürud sebebini ihtiva etmektedir. Ancak Teysir, o kısmı hazfetmiş. Ebû Saîd el-Hudrî diyor ki: "Biz bir defasında Hz. Peygamber ile bir seferde bulunuyorduk. Devesi üzerinde bir adam gelerek gözünü sağa sola çevirmeye başladı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "Kimin yanında..." diye hadise devam eder.

 

Hadis ihtiyaç sahibinin durumunu îmâ ile haber vediğini göstermektedir. İnsan feraseti bir başkasından bir ihtiyaç izharı sezer sezmez ilgi gösterilmelidir. Örnekte Rasûlullah öyle yapmıştır. Şârihler, kafile reisinin yardım edilmesi emrini vermesi gerektiğini söylerler.

 

Bu hadis, ihtiyaç içinde olan yolcuyca, memleketinde zengin bile olsa, altında bineği, üstbaşında zenginliğe delalet eden kıymetli elbiseleri olsa bile sadaka ve zekat verilebileceğine delil olmuştur (İ. Canan, K. Sitte, 8/27)

 

Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) gazveye çıkmak arzu etti ve: "Ey Muhâcir ve Ensâr topluluğu! Kardeşlerinizden öyleleri var ki ne malları var ne de aşîretleri. Herbiriniz, iki veya üç kişiyi yanına alsın" dedi."

 

(Hz. Câbir devamla der ki): "Bu tamim üzerine ben iki veya üç kişiyi yanıma aldım. (Yol boyu) devemde, diğerlerinin sırası gibi benim de bir (binme) sıram vardı." (İ. Canan, K. Sitte, 8/28)

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Melekler, içinde köpek ve çan bulunan kafileye arkadaşlık etmezler." (Müslim, Libâs: 103, h. no: 2113, 2114; Ebû Dâvud, Cihâd, h. no: 2555, 2556; Tirmizî, Cihâd: 25, h. no: 1703)

 

Bir diğer rivâyette şöyle denmiştir: "Çan şeytanın mizmarları (çalgıları)dır."

Ebû Dâvud'un bir diğer rivâyetinde: "Melekler, içerisinde kaplan derisi bulunan kafileye refakat etmez" buyurmuştur. (İ. Canan, K. Sitte, 8/33)

 

Açıklama:

1- Burada yolcuların bulundurmaktan men edildikleri köpek, dinimizin beslenmesini yasaklamış olduğu köpektir. Pek çok hadiste av, çoban köpeği gibi faydalı bir maksada hizmet etmeyen köpeklerin beslenmesi yasaklanmıştır. Köpeğin yasaklanışını alimler, onların pisliği, necaset yemesi ve pis kokmaları gibi sebeplere bağlarlar. Hz. Peygamber, bir ara bulundukları yere meleklerin girmeyeceğini beyan ederek çoban köpeği hariç, bütün köpeklerin öldürülmesini emreder. Mâlikîye mezhebi yasağın bütün köpeklere şâmil olduğuna hükmeder. Kurtubî yolcunun ihtiyaç duyacağı bekçi köpeklerinin bu yasağa girmemesi gerektiğini söyler.

 

2- Çanın "şeytan çalgısı" olarak tavsif edilerek yasaklanması, bazı alimlere göre, bunun kilise çanlarını andırmasındandır. Bu kerâhet, kerahet-i tenzihiyedir. Bazı âlimler ise: "Kerâhet büyük çanlarla ilgilidir,  küçükler mekruh değildir" diye hükmetmiştir. İbn'l-Arabî el-Mâlikî: "Hiçbir surette câiz olmaz, çünkü çan sesi, bâtıl seslerdendir, kâfirin şiarıdır" der.

 

3- Çan, köpek, resim gibi mekruhâtın bulunduğu yere girmiyeceği belirtilen melekler, rahmet ve istiğfar melekleridir. Değilse, hafaza melekleri, kirâmen kâtibîn melekleri bu hallerde insandan ayrılmazlar.

 

4- Bazı âlimler şu hususu da tasrih ederler: "Hadiste çan ve köpek kafile için yasaklanmaktadır, bu ifadeden hareketle tek başına yolculuk yapanlar beraberlerinde çan ve köpek bulundurabilirler mi, bu hal yasağın dışında kalmaz mı? diye hatıra gelebilir. Elcevap: Münferid yolcu için de kerâhet mevzubahistir, çünkü yasağa illet olan mâna bu durumda da mevcuttur. Kafilenin zikri, yolculuğun ekseriyet itibariyle kafile halinde yapılması sebebiyle "kafile (rüfka)" kelimesine yer verilmiştir." Nitekim, daha önce geçtiği üzere Rasûlullah münferid yolculuğu reddetmekte, normal bir yolculuğun üç kişi ile yapılmasını tavsiye etmektedir.

 

Zeynü'd-Dîn el-Irakî, kerâhetin sadece deve, at, katır, merkeb gibi büyük hayvanlara takılan çanlara has olmadığını, insanların bile boyunlarına takmaları muhtemel çanlara şâmil olduğunu belirtir.

 

Çan takma yasağında Rasûlullah (s.a.s.)'in, bulunulan yeri düşmana ihbar etmeme kastını da güttüğü belirtilmiştir (İ. Canan, K. Sitte, 8/33).

 

Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Şu üç şeyde armağan vardır: Deve yarışı veya at yarışı veya ok yarışı." (Ebû Dâvud, Cihad: 67, h. no: 2574; Tirmizî, Cihâd: 22, h. no: 1700; Nesâî, Hayl: 14, h. no: 6, 226, 227; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 8/48)

 

Açıklama:

1- Hattâbî: "Hadis, mükafaat ve armağanın bu üç şeyde yapılacak yarış sonunda verilmesinin uygun olacağını belirtmektedir" der. Böyle olunca Rasûlullah başka çeşit yarışlar yapıp kazananlara armağan verilmesini tecviz etmemekte, helâl addetmemektedir.

 

2- Hadisin metninde at, deve, ok tabirleri geçmez; ata "tırnaklı", deveye "mestli", ok'a da "demirli" manalarına gelen kelimelerle işaret edilir. Âlimler bu tabirlerden maksadın at, deve ve ok olduğunu belirtmekten başka bu mânayı ifade edecek başka yarışların da helâl olacağını belirtirler. Sözgelimi Bagavî, Şerhu's-Sünne'de: "At mânasına katır ve merkeb de girer; deve mânasına fil de girer, çünkü bu savaşta deveye ihtiyaç bırakmaz" der. Bazı âlimler ayakla yapılacak koşu yarışı ile taş (gülle) atılarak yapılacak müsâbakayı da buraya dahil etmiştir. Bu müsâbakaların "düşmanla savaşmaya hazırlık olmaları" sebebiyle armağan vermenin câiz olduğunu âlimler belirtir. Ortaya konan armağan, cihâda teşvik unsuru olmaktadır.

 

Said İbn'l-Müseyyeb, harp hazırlığına girmeyen veya cihad için kuvvet kazanmaya yardımcı olmayan kuş, güvercin vs. ile yapılacak yarışlarda armağan almayı kumar ve haram olarak değerlendirmiştir. İbn'l-Müseyyeb'ten taş atma hakkında sorulunca, "Bunda bir beis yok" demiştir (İ. Canan, K. Sitte, 8/48).

 

2. (2210)- İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) atı antremana tâbi tutar, (sonra da) onunla yarışa katılırdı."

 

Açıklama:

1- Antrenman diye çevirdiğimiz kelimenin aslı idmâr veya tadmîr'dir. Bu, atın kuvvetlenmesi için hususî bir beslenme rejimi uygulamaktır. Buna göre, önce bol gıda verilerek at şişmanlatılır ve güçlendirilir. Sonra yemi tedricen azaltılır. Bir odaya sokulup üzerine çul sarılır. Hayvan ısınır ve terler. Teri tamamen kuruyunca hayvanın eti hafifler ve koşmaya güç kazanır. İşte bu muameleye idmâr denmektedir.

 

2- Hadis, cahiliye devrinden beri atlara uygulanan idmârın meşruiyyetine delil olmaktadır (İ. Canan, K. Sitte, 8/49)

 

Yine İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) atlar arasında yarışma yaptırdı. Hedefte, beş yaşına basanları tafdîl etti." (İ. Canan, K. Sitte, 8/49)

 

Yine İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.), antrenmanlı atı el-Hafya'dan Seniyyetu'l-Vedâ'ya kadar koşturdu. Antrenmanlı olmayanı da Seniyyetü'l-Vedâ'dan Benî Zürayk Mescidi'ne kadar koşturdu." (İ. Canan, K. Sitte, 8/49)

 

Açıklama:

1- Antrenman (idmâr veya tadmîr) ile ne kastedildiğini 2210 numaralı hadiste açıkladık.

 

2- Rasûlullah, antrenmanlı atların koşu hedefleri ile antrenmarısız atların koşu hedeflerini farklı tutmuştur. Zira Süfyan-ı Sevrî'nin belirttiği üzere el-Hafya ile Seniyyetü'l-Vedâ'nın arası beş veya altı mil olduğu halde, Seniyye ile Mescid-i Zürayk'ın arasında bir mil civarında bir mesafe mevcuttur.

 

3- Bu rivâyetin bazı vecihlerinde, İbn Ömer'in bu müsâbakaya iştirak ettiği belirtilir. Bunun, râvilerce ilave edilen bir derc olabileceği de söylenmiştir. Hadisin bir başka vechinde İbn Ömer'in: "Ben yarışçılar arasında idim, atım beni bir duvardan atlattı" açıklaması o yarışların engelli, ciddi yarışlar olduğunu gösterir.

 

4- Hadis, müsâbaka yapmanın meşru olduğunu, abes bir iş olmayıp, düşmana karşı savaşta aranan maksatların kazanılmasına götüren makbul bir riyazet olduğunu ifade eder. Bu rivâyetle elde edilen marifetten, ihtiyaç anında istifade edilecektir. Öyle ise, müsâbaka, duruma göre mübah ve hatta müstehab bir ameldir. Kurtubî: "At vs. hayvanlar üzerinde yapılacak müsâbakanın cevazında alimler ihtilaf etmez. Ok yarışları, silah kullanma yarışları da böyle zîra bütün bunlarda harb için hazırlık vardır" demiştir.

 

5- Hadisten ayrıca, müsâbakalarda başlama ve bitme noktalarını önceden belirtmenin müstehab olduğu görülmektedir.

 

6- İbn Hacer der ki: "Ulema, herhangi bir karşılık (armağan) mevzubahis olmadan yapılacak müsâbakanın cevazında icma eder." Ancak, İmam Mâlik ve Şafiî (rahimehumullah) bunu, mestli (deve, fil), tırnaklı (at, katır, merkeb) ve demirli (ok, mızrak...) olanlarla sınırladılar. Bazı âlimler bu cevazı da "at"la kayıtlarken, Atâ; herşeye teşmil eder.

 

Âlimler, armağanı câiz görmekte de ittifak ederler, ancak: "Bunu, müsâbakaya iştirak edenlerin dışında birinin vermesi şartıyla" derler. Sözgelimi, müsâbakada atı bulunmayan imam gibi. Cumhur bazı kayıtlarla, armağanın müsâbakaya iştirak eden iki taraftan birinden olmasını da câiz addetmiştir. Ulemânın câiz görmediği armağan, kumar mânası giren armağandır. O da şöyle olur: Her iki taraf da kazanana vermek üzere armağan koyar. Kazanan ikisini de alır. İşte bu, haramdır. Bu husus, müteakip hadiste genişçe açıklanacaktır.

 

7- Hadis, müsâbakanın binilen atlarla olacağını da belirtir. Yani üzerinde binicisi olmayan, boş atları salmak suretiyle yapılan yarış câiz değildir.

 

8- Hadis, belli bir maksada mebnî olarak ihtiyaç halinde, hayvana eziyet veren acıktırma, koşturma gibi bazı muamelelerin yapılabileceğine delildir.

 

9- Mahlukâtı kendi gerçek yerine koymak gerekir. Nitekim Rasûlullah, antrenmanlı atlarla, antrenmarısız atları birbirinden ayırdı. Her ikisini de hallerine uygun mesafede ayrı ayrı koşturdu. Aksi halde birisi yorulmuş olacaktı. 8/49-50.

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kim, iki at arasına, geçeceğinden emin olunmayan bir üçüncü at dahil ederse, bu kumar olmaz. Kim de geçeceğinden emin olunan atı dahil ederse bu kumar olur." (Ebû Dâvud, Cihâd: 69, h. no: 2579; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 8/51)

 

Açıklama:

1- Şârihlerden Tîbî ve İbn Melek, hadisi, tercümede kaydedildiği şekilde anlamışlardır: İki koşu atının arasına sokulan üçüncü atın kazanacağı önceden anlaşılırsa bu yarış câiz değildir, bu bir nevi kumardır. el-Muzhir: "Muhallil"in (araya giren üçüncü atlının), diğer iki yarış atına denk veya yakın koşu yapan bir at üzerinde olması gerekir. Eğer bu üçüncü atlı (muhallil), diğer iki atı geçeceğini önceden kesinlikle bildiği bir koşu atı üzerinde ise bu câiz olmaz, onun varlığı, yokluğu gibidir. Şayet diğer iki atı geçeceğini veya geçileceğini yakînî bir şekilde bilmiyor idiyse o zaman koşuya katılması câiz olur.

 

2- Kazanana verilecek armağan hususunda Bagavî, Şerhü's-Sünne'de şunu kaydeder: "Müsâbakada armağana gelince, eğer imam tarafından veya halktan biri tarafından, birinci olana verilmek üzere belli bir armağan konmuş ise bu câizdir, öne geçen buna müstehak olur. Eğer armağan yarışçılardan biri tarafından konur ve bunu koyan diğerine: "Eğer beni geçersen, sana şu malı vermek bana borç olsun, şayet ben seni geçecek olursam senden hiçbir şey istemiyorum" derse bu da câizdir. Fakat her ikisi de mal koyup, birbirlerine: "Ben kazanacak olursam sen bana şu kadar borçlanacaksın, sen kazanacak olursan ben sana şu kadar borçlanacağım" diyerek anlaşsalar, bu câiz olmaz. Bu son durumda, ikisinin arasına bir üçüncü yarışcı (muhallil) girer ve birinci olursa, bu ortaya konan her iki armağanı da alır, kaybederse kendisine bir ödeme  yapması gerekmez. Görüldüğü üzere, iki taraf arasında yapılmış olan gayr-ı meşru bir yarış akdi muhallilin araya girmesiyle meşruiyet kazanmış, kumar olmaktan çıkmıştır. Zîra kumarın özü, oyunda kişinin kazanma veya kaybetme durumlarında olmasıdır, ama üçüncü şahıs araya girince bu mâna kalkıyor. Şayet, muhallil evvel gelir, diğer yarışçı birlikte veya peşpeşe gelirlerse muhallil her iki armağanı da alır, iki yarışçı birlikte aynı anda gelir, muhallil arkadan gelirse kimse bir şey alamaz. İki yarışçıdan biri önce gelir onu muhallil takip ederse muhallil ikinci yarışçıyla birlikte gelse de, sonra gelse de birinci gelen, kendi koyduğunu korur, ikinci yarışcının koyduğunu da alır. Muhallil iki yarışçıdan biriyle beraber gelir sonra da ikinci yarışcı gelirse, iki birinci, sona kalanın koyduğu armağanı paylaşır." (Aliyyü'l-Kârî'nin Mirkât'ından.) (8/51-52)

 

Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın Adbâ adında bir devesi vardır. Bu bütün yarışları kazanırdı. Bir gün binek devesi üzerinde bir bedevi geldi ve yarışta Adbâ'yı geçti. Bu durum Ashâb'ın ağrına gitti. Rasûlullah (s.a.s.), üzüntülerini yüzlerinden okuyunca şu açıklamayı yaptı: "Yeryüzünde, yükselttiği herşeyi arkadan alçaltmak Allah üzerine bir haktır." (Buhârî, Cihâd: 59, Rikâk: 38; Ebû Dâvud, Edeb: 9, h. no: 4802; Nesâî, Hayl:14, h. no: 6, 227)

 

Açıklama:

1- Binek devesi diye tercüme edilen kelime kaûd'dur. Araplar binilecek yaşa gelen develere bu ismi vermişlerdir. En az iki yaşında kaûd olabilir. Altı yaşına kadar artık kaûd denir. Altıya basınca cemel denmektedir. Kaûd, erkek deveye denmektedir, dişiye kalûs denmiştir.

 

2- Adbâ, Rasûlullâh'ın devesinin adıdır, kulağı kesik veya kulağı yarık mânalarına gelir. Rasûlullah'ın bir de Kasvâ adında devesi vardır. Âlimler ikisi aynı deve mi, farklı farklı develer mi ihtilaf ederler. Bazıları: "Aynı devedir, Kasvâ, Adbâ, Ced'â diye isimleri vardır" diye hükmetmiştir.

 

İbn Hacer hadisten şu nüktelerin çıktığını belirtir:

Binmek ve üzerinde müsâbakaya katılmak için deve beslenmesi.

Dünyaya karşı zühd var, zîra onda her yüksekliği alçalma takip edeceğine işaret edilmiş, dünyaya ait her kemâlin nâkıs olduğu belirtilmiştir.

Tevazuya teşvik, övünmeme, iftiharı terke davet var.

Rasûlullah'ın güzel ahlak ve tevâzusu gözükmektedir.

Ashâb'ın gönlünde Rasûlullâh'ın büyüklük ve azameti anlaşılmaktadır.

Müsâbakanın câiz olduğu ifade edilmektedir.

Dünyayı alçaltmak Allah'ın değişmez bir kanunudur.

Her akıl sahibinin dünya hususunda ölçülü olması, onu kazanma yarışında itidali, meşru sınırlara riayeti elden bırakmaması gerekir.

Taberî demiştir ki: "Tevazuda hem dînî hem dünyevî maslahat var. Zîra, insanlar dünyada onu istimal etseler, aralarındaki kin ve buğz zail olur, gösteriş ve tefâhur yorgunluğundan âzad olup sükûna kavuşurlar." (İ. Canan, K. Sitte, 8/52-53)

 

 

 

Binicilik:

Hz. Peygamber (s.a.s.), atıcılığı biniciliğe takdim etmekle beraber, bunun da ihmal edilmeyip behemahal öğrenilmesi ve çocuklara öğretilmesi, mümkün mertebe günlük eğlenceler arasına dahil edilmesi için ısrar etmiş at ve deve yarışlarına teşvik etmiştir.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in zaman zaman koşu yarışları tertiplediği, bunları maddî ödüllerle mükâfatlandırdığı rivâyetlerden anlaşılmaktadır. Bazı rivâyetlere göre -bizzat Hz. Peygamber de, bir seferinde, antrenmanlı, bir seferinde antrenmarısız deveyle olmak üzere- iki defa yarışa katılmış antrenmanlı deve ile altı mil mesafe tutan Hafya ile Seniyyetü'l-Vedâ arasında, antrenmarısız deve ile bir mil mesafe tutan Seniyyetü'l-Vedâ ile Mescid-i Züreyk arasında koşmuştur. Fakat şu rivâyete bakarsak Hz. Peygamber'in daha fazla binme yarışları yapmış olabileceği hükmüne varılabilir. Hz. Enes anlatıyor: "Hz. Peygamber'in Adbâ adındaki devesini hiçbir deve geçemezdi. (Bir gün) bir bedevi devesiyle geldi. Hz. Peygamber onunla yarıştı. Müsâbakayı bedevî kazanmıştı ki bu durum müslümanların ağrına gitti. Rasûlullah onları teskin için şunu söyledi: "Dünyada her yükselişe bir alçalış, (her kemale bir zeval), vermek Allah üzerine bir haktır."

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in deve ile atı da yarıştırdığı rivâyetlerde gelmiştir.

Deve ve ata binme yaşı ile de ilgili olarak, Hz. Peygamber'in katıldığını zikrettiğimiz yarışlarla ilgili rivâyeti verebiliriz. Zîra bu rivâyetlerde, yarışmadaki müsâbıklardan birinin Abdullah İbn Ömer olduğu belirtilir. Hadisenin yılı tasrih edilmemiş olmakla beraber Abdullah'ın Hendek savaşı sırasında 15 yaşına basarak harbe katılabildiğini biliyoruz. Mezkür yarışın Hendek harbinden önce cereyan etmiş olabileceği ihtimali nazara alınınca, askere katılma yaşlarına (yani 14-15 yaşlarına) gelmiş bulunan bir kimse, yarışa katılabilecek seviyede binicilikte hazâkat kazanmış olmaktadır. Esasen bu yaşta askere alınması demek, bu yaşa kadar askerliğin icap ettirdiği ok atma, kılıç kullanma, ata, deveye binme gibi maharetleri öğrenmiş olması demektir.

Son olarak, mezkur yaş meselesinde fiilî tatbikat hususunda bir fikir vermek üzere Kâbusnâme müellifinin bir kaydına nazar atabiliriz. Müellif çocuk için: "Kur'an'dan sonra (...) buğur bir silahşor üstâda ver, ta ki silahşorluk öğrene ve bile ki her bir silaha nice iş buyurmak gerek, yani oku nice atmak gerek, süngüyü nice dürtmek gerek ve kılıç nice urmak gerek ve ata nice binmek gerek bile. Çünkü tamam bu hünerleri öğrene ve fariğ ola gerektir ki oğlana suda yüzmek dahi öğredesin..." dedikten sonra hatıralarını anlatma zımnında, kendisinin Ebû Mansur Hâcib isminde bir silahşora 10 yaşında iken verilerek askerî eğitim aldığını, "ata binmek, süngü oynatmak, zıpkın atmak ve çevgen ile top vurmak ve kement atmak..." vs. öğrendiğini kaydeder (İ. Canan, 8/63-64)

 

Oyalayıcı Oyunlar:

 

Bunlar çocukların hoş vakit geçirmelerine yardımcı olan oyunlardır. Yasaklanmış cinsten olmamak şartıyla meşgul edip eğlendirici her çeşit oyun burada mütalaa edilebilir. Şüphesiz bunlar da çocuklar için çeşitli yönlerden faydalıdır.

 

Bu çeşit oyunların da cevazına dair rivâyetler mevcuttur. Rasûlullah: "Toprak çocukların ilk baharıdır" buyurmakla, baharda her çeşit hayvanatın yayılıp eğlendikleri gibi, çocukların da toprak üstünde dağılıp oynayacakları oyunu tecviz etmiş oluyor.

 

Keza bir kısım hayvanlarla ve bilhassa kuş ve köpeklerle yapılacak oyunlar da tecviz edilmiştir. Burada şunu ilave edelim ki, gerek kuşlarla ve gerekse köpeklerle oynama cevazı daha ziyade çocuklarla ilgili olsa gelerek. Zîra Ebû Hüreyre'den gelen bir rivâyette, güvercinle eğlenip peşinde koşan bir kimseyi gören Hz. Peygamber: "(Bu kimse) şeytanın peşinde koşan bir şeytandır" demiş, bir başka hadislerinde de: "Güvercinle oynama fakra sebep olur" diyerek bu davranıştaki kerâhete dikkat çekmiştir. Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.)'in çok istisnâî haller dışında, Medîne'deki bütün köpeklerin öldürülmesi için verdiği mükerrer emirleri mevcuttur. Aynı şekilde Hz. Osman'ın da "Her hutbede" mutlaka "köpeklerin öldürülüp, güvercinlerin kesilmesini" emrettiğine dair rivâyetler de mevcuttur. İbn Kayyim de Süfyan'dan: "Cülahik (denen bir atma aleti) ve güvercin ile oynamanın, Lût kavminin eğlencelerinden olduğunu işittik" dediğini nakleder. İbn Kayyim, bu ve benzeri rivâyetlere dayanmaktan başka, "halkın mahremiyetine ıttılaya sebep olur" gerekçesiyle damlar üzerinde güvercin kovalayarak eğlenmekten men etmeyi "veliyyü'l-emrin vazifeleri" meyanında zikreder.

 

Çocukların kuşla oynayabileceği kanaatine mütemayil gözüken Münâvî de, kanat tüylerinin kesilmiş olma şartını, zaafının şiddetinde hemen hemen ittifak edilen bir hadisten istidlal ederek "aksi halde kuşla oyun, mekruh olan tetayyur ve müsâbakaya müncer olur" der.

 

Her hâl u kârda kerâheti ifade eden hadisler, vaktini değerlendirme durumunda olan büyüklerin (mükelleflerin) kuşlarla boş vakit geçirmelerine hamledilerek rivâyetler arasındaki teâruz te'lif edilebilir. Nitekim, önce de kaydettiğimiz üzere Hz. Peygamber (s.a.s.), mü'min kişinin yürüme, binme ve ok atma talimleri yapması ile hanımıyla eğlenmesi dışındaki bütün eğlencelerini bâtıl addetmiş, aradığı kimsenin eğlenmeye gittiği söylenince: "Oyun için yaratılmadık" diyerek büyüklerin maksatsız, sırf hoş vakit geçirmeye matuf eğlenceleri hoş karşılamadığını ifade etmiştir. Ayrıca muhtelif rivâyetlerde, "çok gülmenin kalbi öldürüp, fakirlik getireceği" sebebiyle Allah'ın en çok nefret ettiği üç şeyden biri gösterilerek hoş karşılanmamış ve ısrarla "az gülmek" tavsiye edilmiştir. Bu çeşit ifadeler de, eğlencede büyüklerin ölçülü olmasını istemektedir. Nevevî fazla gülmeye ve kalbin kasavetine sebep olarak zikrullahtan ve dinin mühim meselelerini tefekkürden alıkoyacak kadar ifrat ve ısrarla devam edilen her eğlencenin yasaklanmış olduğunu söyler. İmam Şâfiî de: "Eğlence, dindar ve mürüvvet sahibi kimselerin sanatı olmamalı" diyerek kerâhetini ifade eder.

 

Sünnette rastlanan ve "oyalayıcı grub"a dahil edebileceğimiz diğer bir kısım eğlenceler bayram, düğün, sünnet düğünü, istikbal merasimi... gibi çeşitli vesilelerle yapılan şenliklerdir. Bunların meşruiyeti ve çocukların Hz. Peygamber (s.a.s.)'in devrinde bunlara iştirakleriyle ilgili misaller "Büyüklerle Münasebet" kısmında zikredilmiştir (İ. Canan, 8/64-65)

 

Ebû Vehb el-Cüşemî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Size alnı sakar, ayakları sekili kahverengi atı veya alnı sakar ayakları sekili kızıl atı veya alnı sakar, ayakları sekili siyah atı tavsiye ederim."

 

Ebû Vehb'e: "Kızılın tafdil edilişinin sebebi nedir?" diye soruldu. Şu cevabı verdi: "Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.s.) bir seriyye göndermişti. Zafer haberini ilk getiren kızıl atın sahibi idi." (Ebû Dâvud, Cihâd: 44, h. no: 2544; Nesâî, Hayl: 3, h. no: 6, 218, 219)

 

Nesâî'de şu ziyade vardır: "(Allah yolunda) at besleyin, alınlarından ve arkalarından okşayın. Boyunlarına takı bağlayın fakat kiriş bağlamayın."

 

"Kiriş bağlamayın" ibaresi şunu ifade eder: Araplar cahiliye devrinde nazar değmesine karşı atlarına kiriş bağlarlardı. Bu hadisle Rasûlullah bu işin, Allah'ın kaderinden hiçbirşeyi geri çeviremeyeceğini onlara bildirmiş oldu. Mamafih bu ibarenin: "Atın üzerinde, cahiliye devrindeki gibi intikam almaya kalkmayın" mânasını taşıdığı da söylenmiştir. (Zîra evtâr, "vitr" kelimesinin de cem'idir. Vitr, intikam demektir." (İ. Canan, K. Sitte, 8/68-69)

 

Açıklama:

1- Görüldüğü üzere, Rasûlullah (s.a.s.) atların rengine ve alacasına göre onların değerlendirmesini yapmakta, renkleri ve alacaları atları tercihte miyar olarak kullanmaktadır.

 

Hadiste geçen kümeyt, siyah ve kızıllığı eşit seviyede olan renktir, dilimizde kahverengi diyoruz. Eğarr: Sakar dediğimiz alındaki beyazlıktır. Muhaccel, ayaklarındaki beyazlıktır, seki diye ifade ederiz. Askar, kızıl dediğimiz, saf kırmızıdır, insan teninde olunca beyaza çalan kızıllıktır. Atlarda daha ziyade yele ve kuyruktaki renktir. Siyahın galebe çalmasıyla kümeyt (kahverengi) denen renk ortaya çıkar.

 

2- "Ata evtar takmayın" ibaresine gelince, buradaki evtar kiriş mânasına gelen vetr'in cem'i olduğu gibi, intikam mânasına gelen vitr'in de cem'idir. Âlimler, hadise her iki mânayı da tatbik ederler. Nitekim Teysîr müellifi, kaydettiği açıklamada iki mânaya da dikkat çekmiştir. Uzak mânayı veya zayıf görüşü sunarken kullanılan kîle (denildi ki) tabiriyle takdim edilen bu ikinci mânada "atın intikam almada değil, Allah yolunda cihadda kullanılması" emredilmiş olmaktadır (İ. Canan, 8/69)

 

Ebû Katâde (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Atların en hayırlısı alnında küçük bir sakar, üst dudağında beyaz beneği olan siyahtır. Bunun üç ayağı sekili, ön sağ ayağı sekisiz siyah takip eder. Eğer siyah değilse alacası, böyle olan kahverengi hayırlıdır." (Tirmizî, Cihâd: 20, h. no: 1696, 1697; İbn Mâce, Cihâd: 14, h. no: 2789)

 

Açıklama:

1- Edhem, siyahlığı koyu olan demektir. Hiç beyazlığı olmayan simsiyah ata cevn denmiştir. Akrah, alındaki azıcık bir beyaz beneğin adıdır. Benek büyük olursa gurre denir. Dilimizdeki sakar daha ziyade gurreyi karşılar. Akrah'ı benekle ifade edebiliriz, ancak benek dilimizde, hayvanın her tarafındaki aklığı ifade için kullanılır.

 

2- Ersem, hayvanın üst dudağındaki beyazlığa denmiştir. Aliyyü'l-Kârî'ye göre, bununla, burnundaki beyazlığın da kastedildiğini söyleyen olmuştur. Muhaccel, üç veya dört ayağında veya arka ayaklarında seki olan atdır. Muhaccel denebilmesi için sekinin bileklerden yukarıda, dizlerden aşağıda olması gerekir. Bu sınırlar arasındaki beyazlık az veya çok olmuş farketmez, bu hayvana muhaccel denir. Tuluku'l-Yemîn ön sağ ayağı beneksiz demektir. Tuluk, "mutlak" yani beneksiz demektir. Hadisin Câmi'u's-Sağîr'deki vechi mutlaku'lyemîn şeklindedir. Kümeyt, kızılsiyah arasındaki renktir. Sibeveyh bunu esfer (sarı) diye de ifade etmiştir (İ. Canan, 8/70).

 

Hz. İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.): "Atın bereketi kızıllığındadır" buyurdu." (Ebû Dâvud, Cihâd: 44, h. no: 2545; Tirmizî, Cihâd: 20, h. no: 2454)

 

Açıklama:

1- Rasûlullâh'ın kızıl atta bereket bulmasının sebebi önceki hadiste belirtilmiştir.

2- Münavî'ye göre, önceki hadiste siyahın tafdil edilmesi ile bu hadiste kızılın tafdil edilmesi arasında bir teâruz yoktur. Zîra, tafdil cihetleri farklıdır. Çünkü siyah, hayırlı olmakla, kızıl da bereketli (uğurlu) olmakla tafdil edilmiştir. Öyleyse birinde hayır, öbüründe bereket bulunması câizdir. Veya bu iki hadisten biri mutlak tafdile delalet etmeyen bir sebeple tahric edilmiştir. Veya alnında ve dudağında beyaz beneği olan siyah tafdil edilmiş olmakla, üç vasfın beraberliği ile hayırlı olmuştur. Bereket de kızıllığa, diğer iki vasfın katılmasıyla hâsıl olmuştur (İ. Canan, 8/70).

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) şikâl attan hoşlanmazdı. Bu, atın ön sağ ve arka sol ayağında veya ön sol, arka sağ ayağında (çaprazlama) seki bulunmasıdır. Ancak şikâl için şöyle diyen de olmuştur: "Atın üç ayağının sekili, birinin sekisiz olmasıdır veya üçünün sekisiz, birinin sekili olmasıdır, şikâl sadece arka ayakta olur. Şu da söylenmiştir: "Şikâl, beyazlı alaca ihtilafının çaprazlama olmasıdır." (Müslim, İmâret: 102, h. no: 1875; Ebû Dâvud, Cihâd: 46, h. no: 2547)

 

Açıklama:

Rivâyette yer alan şikâl ile ilgili açıklama Rasûlullah'ın sözü değildir. Râvilerden biri tarafından yapılmıştır. Tarifteki işkâlin de râviye ait olduğu açıktır. Şikâl hakkında İmam Nevevî daha başka tarifleri de kaydeder. Şikâlattan kerâhet duymanın sebebi hususunda bazı şârihler: "Böyle bir atın kösteklenmiş atlara benzemesindendir" demiştir. Köstekli at yürüyemez. Bu çeşit atların necib olmayacağı, yani ırk olarak asil olmayacağı da söylenmiştir. Fakat buradaki gerçek sebebi Allah bilir, söylenenler hep tahmin ve yorumdan ibarettir, rivâyete dayanmaz (İ. Canan, 8/71).

 

Urve İbn'l-Ca'd (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Atın alnına hayır bağlanmıştır: "Bu hayır), sevap ve ganîmettir. Bu hal kıyâmete kadar bâkidir." (Buhârî, Cihâd: 43, 44, Humus: 8; Müslim, İmâret: 98, h. no: 1873; Tirmizî, Cihâd: 19, h. no: 1694; Nesâî, Hayl: 7, h. no: 6, 222)

 

Açıklama:

Rasûlullah (s.a.s.) devirlerinde en iyi savaş vasıtası olan atın bu maksadla beslenmesini pek çok hadislerinde teşvik buyurmuşlardır. İbn Hacer, bu hadisi rivâyet eden Sahâbi'nin (Urvetu'bnu Ebi'lca'd) yetmiş kadar at beslediğine işaret eder.

 

At beslemeye teşvik eden hadisler, bunun Allah rızası için" beslenmesini şart koşar. Bu maksadla beslenmeyecek atın hayır değil, vebal olduğu da sarih olarak ifade edilmiştir. Buhârî ve diğer kaynaklarda gelen bir hadis meâlen şöyle: "At üç kısımdır: Adam atı Allah yolunda kullanmak üzere beslemektedir. Onu çayıra veya bahçeye bağlayınca, ipi bu çayır ve bahçeden her ne yeme imkanı verirse, bu yedikleri ona hep sevap yazılır, At bu esnada ipini koparıp kaçsa, birkaç tepeyi aşsa, bu sırada bıraktığı mayısları, hasıl ettiği izleri sahibine ücret olur. At, bir nehri geçerken su içse, adam sulamak niyetinde olmamış bile bulunsa bu da ona hasenât ve sevap olur.

 

Atın vebal olduğu kimseye gelince, bu atı fahr, gösteriş ve müslümanlara düşmanlık maksadıyla besleyen kimsedir. Böyle bir at besleyene yüktür, vebaldir."

 

Hadisin Müslim ve Nesâî'deki vechinde sahibine (ateşe karşı setr ve) örtü olan atın, nakil ihtiyacını görmek, başkasına muhtaç olmamak, zenginliğin gereğini yerine getirmek gibi maksadlarla beslenen, komşu ve dostların ihtiyaçları olduğu zaman sakınılmayan, bazı yorumlarda zekâtı verilen attır.

 

Ahmed İbn Hanbel'in bir rivâyeti bu hususta câmî bir muhtevadadır: "Atın alnına hayır bağlanmıştır. Bu Kıyâmete kadar ebediyyen böyle olacaktır. Kim onu Allah yolunda kullanmak maksadıyla edinir, Allah yolunda harcadığını düşünerek onun için harcarsa artık atın açlığı da tokluğu da, suya kanması da susaması da, çıkardığı mayısları da bevlleri de Kıyâmet günü, besleyenin mizanında kurtuluştur. Kim de onu gösteriş için, desinler için, tereffüh ve eğlence için beslerse, artık hayvanın açlığı da tokluğu da, suya kanması da susaması da, çıkardığı mayısları da, bevlleri de Kıyâmet günü sahibinin mizanında hüsrandır."

 

Şârih Hattâbî der ki: "Bu hadis, at edinmek suretiyle kazanılan malın, en hayırlı, en temiz mal olduğuna işaret eder. Araplar "mal"ı hayır diye de isimlendirirler."

 

Kadı İyâz, bu hadise dayanarak: "Hayır atın alnında bağlı olduğuna göre, atda uğrsuzluk olamaz. Öyle ise: "Uğursuzluk üç şeydedir: Kadın, at ve ev" hadisinde kastedilen atın cihad atı olmaması muhtemeldir. Zîra bu maksadla hazırlanan at hayır ve bereketle has kılınmıştır, onda uğursuzluk olamaz." Zürkânî der ki: "Veya şöyle de söylenebilir: "Hayır ve şerrin aynı zatta ictimâı mümkündür. Hayır, ücret (sevap) ve ganimetle tefsir edilmiştir. Bu durum, aynı atla insanların uğursuzluk çıkarmalarına mâni değildir." (İ. Canan, 8/72-73)

 

Utbe İbn Abdillah es-Sülemî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Atın alnındaki tüyleri kesmeyin (boynunun üstündeki) yeleleri de kesmeyin, kuyruğundaki tüyleri de. Çünkü kuyruğu sinekleri vs. kovalar, yeleleri onu ısıtan elbisesidir, alnı ise orada hayır bağlıdır." (İ. Canan, K. Sitte, 8/73)

 

Cerîr (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'ı atın alnındaki tüyleri parmaklarıyla bükerken gördüm. Büküyor ve şöyle diyordu: "Atın alnına Kıyâmet gününe kadar hayır bağlanmıştır. Bu hayır sevap ve ganimettir." (Müslim, İmâret: 97, h. no: 1872; Nesâî, Hayl: 7, h. no: 6, 221)

 

Yahya İbn Saîd (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın ridası ile atının alnını okşadığı görüldü. Bunun sebebi sorulunca şu cevabı verdi: "Ben bu gece at mevzuunda azarlandım." (Muvatta, Cihâd: 47, h. no: 2, 468)

 

Açıklama:

Zürkânî'nin şerhte kaydettiği bir başka rivâyette mesele biraz daha açıklık kazanmaktadır: "Cebrail geceleyin, ata hor muamele sebebiyle beni azarladı." Vak'anın rüyada veya uyanıklık halinde olabileceği, ancak uyanıklık halinde olmasının kuvvetli ihtimal olduğu belirtilir.

 

Bu rivâyetler Rasûlullah'ın ata olan sevgisini de göstermektedir. Nesâî'nin Hz. Enes (r.a.)'ten kaydettiği bir rivâyet şöyledir: "Rasûlullâh'a kadınlardan sonra en ziyade sevgili olan şey at idi." İbn Abdilberr, Rasûlullah'ın at hakkında kullandığı övücü ifadeleri başka hiçbir hayvan hakkında kullanmadığını, dolayısiyle bu hadiste, atın, diğer hayvanların hepsine tafdil edildiğini söyler (İ. Canan, 8/73-74).

 

Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Hiçbir Arabî at yoktur ki, her seher vaktinde şu kelimelerle dua etmesine izin verilmesin: "Ya Rabbi, Beni insanoğlundan dilediğine temlîk ettin, beni onun malı kıldın. Öyleyse beni, ona onun en sevgili malı, en sevgili ehli kıl" veya "Beni ona, onun en sevgili malından ve ehlinden biri kıl." (Nesâî, Hayl 9, h. no: 6, 223)

 

Açıklama:

Senet yönüyle hasen olan bu hadisi Nesâî, "Atın duası" adını verdiği bâbta kaydeder (İ. Canan, 8/74).

 

Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a bir katır hediye edilmişti, ona bindi. Ben kendisine:

"Eşekleri atlara aşırtsak da bunun gibi katırlar elde etsek olmaz mı?" dedim. Şöyle cevap verdi:

"Bunu (şeriatın bu meseledeki hükmünü) bilmeyenler yapar." (Ebû Dâvud, Cihâd: 59, h. no: 2565; Nesâî, Hayl: 10, h. no: 6, 224)

 

Açıklama:

1- Bu rivâyet, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in katıra binmekle beraber, merkeble atın çiftleştirilerek katır elde edilmesini hoş karşılamadığını ifade etmektedir. Hattâbî merhum Rasûlullah'ın kerâhetinin sebebini şöyle izah eder: "Eğer merkebler atlara bindirilecek olursa, atların sayısı azalır, artmaları kesilir ve atlardan hasıl olan faydalar muattal olur. Halbuki at, binmede, hızlı gitmede, takipte, cihadda, ganimetler elde etmede kendisine muhtaç olunan bir hayvandır. Üstelik eti de yenir. Daha başka faydaları da var. Katırda bu faydaların hepsi yoktur. Öyle ise, ondan istifadenin artması için neslinin çoğalması gerekir."

 

Tîbî de şöyle der: "Belki de ata merkebi bindirmek câiz değildir de, katıra binmek ve ona sahip olmak câizdir. Nitekim resim de böyle; onu yapmak haramdır, ama minder ve halı üzerine işlenmiş olanları kullanmak mübahtır."

 

2- Rasûlullah'ın "Bunu, bilmeyenler yapar" sözü ile "Şeriatin bu husustaki ahkamını bilmeyenler, evlâ ve hikmete uygun olanı bilmeyenler" kastedildiği belirtilir. Ayrıca kerâhetin sebebi hususunda: "Âdi olanı, hayırlı olanla değiştirmek" olduğu için dahi denmiştir.

 

3- Bu hadisten hareketle katır beslemenin câiz olduğuna hükmedilmiştir. Zîra Rasûlullah'ın bindiğini ifade etmektedir. Katıra binmek câiz olmasaydı Efendimiz de binmezdi. Ayrıca, Kur'ân-ı Kerîm dahi, katırın binek olarak yaratıldığını zikreder: "Sizin için atları, katırları ve merkebleri binek ve süs hayvanları olarak yaratmıştır..." (16/Nahl, 8) (İ. Canan, 8/75-76)

 

Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Biz onların, yani mecusilerin köpek ve kuşlarının avladıklarını yemekten nehyolunduk (İ. Canan, K. Sitte, 17/402).

 

Adiyy İbn Hâtim radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Rasûlü dedim, biz ok atan bir kavimiz, (bize ne tavsiye buyurursunuz?)" Şu cevabı verdi: "(Ava) ok atıp (onu) deldiğin zaman deldiğin (av)ı ye." (İ. Canan, K. Sitte, 17/402)

 

Açıklama:

Hayvanların yenebilmesi için kan akıtılması esastır. Eğer atılan ok, hayvanda yara açmadan yani kan akıtmadan ölümüne sebep olmuşsa -ki bu darbe tesiri şeklinde olabilir- o av yenmez. (İ. Canan, K. Sitte,17/402)

 

Temîmu'd-Dârî radıyallahu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ahir zamanda develerin hörgüçlerini koyunların kuyruklarını (hayvan canlı iken) kesen bir kavim olacak. Bilesiniz! Canlıdan her ne kesilirse, o (meyte hükmündedir) murdardır (haramdır)." (İ. Canan, 17/403)

 

Açıklama:

Hadis, sağ hayvandan kasten kesilecek parçanın hükmünü belirttiği gibi, avcılık esnasında karşılaşılabilecek bazı durumların hükmünü de belirtir. Hayvana fırlatılan kesici bir alet sözgelimi bacağını koparsa, bu kopan bacak haramdır. Çünkü hayvan henüz ölmemişken bedenden ayrılmıştır. Hanefiler, avda, atılan aletle, tam iki eşit parçaya bölünerek ölen hayvanın her iki parçasının da yeneceğine, parçanın biri büyükse baş tarafının yenip, diğer tarafının yenmeyeceğine, küçük bir parça koparılmış ise, o parça hariç geri kısmın yeneceğine hükmetmiştir. Şâfiîler, hayvan, kesilen parçanın tesiriyle ölmüşse kesilen parçanın da yeneceğine hükmetmiştir. (İ. Canan, 17/403)

 

Abdullah İbn Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Bize iki hayvanın ölüsünün yenmesi helâl kılındı: "Balık ve çekirge." (İ. Canan, 17/403)

 

Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın  zevceleri, çekirgeleri tabaklar üstünde birbirlerine hediye ederlerdi. (İ. Canan, 17/404)

 

Açıklama:

Çekirgenin yenmesinin helâlolduğu hususunda ûlemâ icma etmiştir. Kim tarafından tutulursa tutulsun, kendi kendine ölsün veya öldürülsün farketmez, helaldir.

Balıkla ve çekirgeyle ilgili geniş açıklama daha önce yapıldı. (İ. Canan, 17/404)

 

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) göçeğen kuşu (surad), kurbağa, karınca ve hüdhüd kuşunu öldürmeyi yasakladı." (İ. Canan, 17/404)

 

Fâkih İbn'l-Muğîre'nin azadlı cariyesi Saibe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Hz. Aişe radıyallahu anhâ'nın yanına girmiştim. Odasında, yere konulmuş bir mızrak gördüm. "Ey mü'minlerin annesi! Bununla ne yapıyorsun?" diye sordum. Şu cevabı verdi:

"Biz bununla şu kelerleri öldürüyoruz. Çünkü Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm bize bildirdi ki, Hz. İbrahim aleyhisselâm ateşe atıldığı zaman yerdeki bütün hayvanlar ateşin sönmesine katıldı, sadece keler katılmadı. Dahası o, ateşi (yanması için) üflüyordu. Bu sebeple Aleyhissalâtu vesselâm bunun öldürülmesini emir buyurdu." (17/405)

 

Açıklama:

Alimler, kelerin insanlara zarar veren bir tabiata sahip olduğunu, Hz. İbrahim'in ateşine üflemekle bu tabiatını ortaya koymuş bulunduğunu, dolayısıyla Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bu zararlının öldürülmesini emrettiğini belirtirler. (17/405)

 

Huzeyme İbn Cez' radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Rasûlü dedim, ben, kara hayvanlarının hükmünü sormak üzere size geldim. Tilki hakkında ne buyurursunuz?" Aleyhissalâtu vesselâm: "Tilkiyi kim yiyor?" buyurdu. Ben bu sefer: "Kurt hakkında ne buyurursunuz?" dedim.

"Kendisinde hayır bulunan bir kimse kurdu yer mi?" buyurdular." (17/405)

 

Açıklama:

Bu hadis, tilki ve kurdun etinin haram olduğuna delalet eder. Hadisin senedi zayıftır. Kurt azı dişi bulunan yırtıcı hayvanlara girdiği için haramlığında, Hanefi, Şâfi'î ve Hanbelî mezhepleri ittifak eder. Mâlik'e göre mekruhtur. Tilki hususunda Hanefiler haram derken, Şâfiîler, insana saldırmamasını göz önüne alarak sırtlan gibi, bunun da etinin helâlolduğuna hükmeder. (17/406)

 

Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm kertenkeleyi haram kılmadı. Lakin ondan tiksindi. O, bütün çobanların yiyeceğidir. Allah Teâla hazretleri ondan birçok kimseleri faydalandırır, yanımda olsaydı ben de yerdim." (17/406)

 

Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Denizin sahile attığı ve geri çekilmekle sahilde bıraktığı avı yiyiniz. Denizde ölüp de su yüzüne çıkan avı yemeyiniz." (17/407)

 

Açıklama:

Tâfî denen ve denizin yüzünde karnı yukarıda yüzen ölü balığın hükmünde ihtilaf edilmiştir. Bir kısım sahabi ile birlikte, Şâfi'î, Mâliki mezhepleri helâlolduğu kanaatindedir. Hanefiler haram demiştir. Sırtı yukarıda olan balık tâfî sayılmaz, helaldir. (17/407)

 

İbn Ömer radıyallahu anhüma der ki: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın  "fâsık" dediği kargayı kim yer? Vallahi o temiz hayvanlardan değildir." (17/407)

 

Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Yılan fâsıktır, akreb fâsıktır, fare fâsıktır, karga fâsıktır."

Kâsım İbn Muhammed İbni Ebi Bekr radıyallahu anh'a: "Karga yenilir mi?" diye sorulmuştu. şu cevabı verdi: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın ona "fâsık" demesinden sonra onu kim yer?" (17/408)

 

Sürâka İbn Cu'şem radıyallahu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a, kendi develerini sulamak için hazırlayıp sıvadığım havuzlarıma gelen yolunu kaybetmiş yitik deveyi sularsam benim için bir sevap olup olmadığını sordum. Bana: "Evet, hararetli her ciğer sahibin(i sulamak)ta bir sevap vardır" buyurdular." (17/476)

 

Ümmü Hâni radıyallahu anhâ anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana "Koyun ve keçi edin. Zira onda bereket vardır" buyurdular." (17/265)

 

Urve el-Bârikî radıyallahu anhüma, "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şu sözünü nakletmiştir: "Deve, sahipleri için bir izzet vesilesidir. koyun ve keçi de berekettir. Hayır, Kıyâmete kadar atın alnına bağlanmıştır." (17/265)

 

İbn Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Koyun ve keçi cennet hayvanlarındandır." (17/266)

 

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm zenginlere koyun-keçi edinmelerini emretti ve buyurdu ki: "Zenginlerin tavuk edinmeleri halinde, Allah, köylerin helak olmasına izin verir." (17/266)

 

Açıklama:

Bu hadisler hayvancılığa teşvik etmektedir. Sonuncu hadis, köylülerin ve fakirlerin tavukçuluk yapmalarını teşvik etmektedir. "Zenginler de tavukçuluk yaparsa köylüye satacak bir şey kalmaz, helaklerine yol açar" şeklinde bir tevil tamamen tatminkâr gözükmüyor. Hadis, İbn Mâce'nin mevzu, (uydurma) da denen zayıfı şiddetli olan hadislerindendir. (17/266)

 

Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:

"Hayvanlardan beş tanesi vardır ki bunların herbiri fâsıktır (zararlıdır). Harem bölgesinde olsun, Hill (denen Harem dışı) bölgesinde olsun bunlar öldürülür: Karga, çaylak, akrep, sıçan, kelb-i akur (yırtıcılar)." (Buharî, Bed'u'l-Halk 16, Cezâu's-Sayd 7; Müslim, Hacc 66-67, h. no: 1198; Muvatta, Hacc 90, h. no: 1, 357; Tirmizî, Hacc 21, h. no: 837; Nesâî, Hacc 113, h. no: 5, 208)

Müslim'in bir rivâyetinde Hz. Aişe şöyle demiştir: "Rasûlullah (s.a.s.) beş fasığın hill'de ve Harem'de öldürülmesini emretti." (Ebû Dâvud, Ebû  Hüreyre (r.a.)'den kaydettiği bir rivâyetinde, karga yerine "yılan" demiştir (İ. Canan, K. Sitte, 14/149).

 

Açıklama:

1- Harem: Sınırı Hz. İbrahim tarafından çizilen ve bir kısım yasakların câri olduğu bölgedir. Hıll de Harem'le mikad mahalleri arasında kalan yerlerdir.

 

2- Öldürülmesi mübah kılınan hayvanlara fâsık denmektedir. Lügatte fâsık, çıkan mânasına gelir. Yani kulluktan çıkan, emir dinlemeyip dışına çıkan insana fâsık denir. Hayvanlara da fâsık denmesi, diğerlerinin umumi adetinden (insanlara faydalı olmak) çıkmalarından  ileri gelir. Hanefîlerle Malikîlere göre, bu hayvanlar, eziyete sebep olup zarar  verdikleri için fâsık diye adlandırılmış ve öldürülmeleri tecviz edilmiştir. Şafiî hazretlerine göre, etleri yenilmediği ve diğer hayvanların hükmünden çıkarılarak öldürülmeleri câiz kılındığı için bunlara fâsık denmiştir. Sayılan bu zararlı  hayvanları, ihramlı bir kimse de öldürebilir, fidye gerekmez.

 

3- Kelb-i Akur'u bazı alimler kuduz köpek diye anlamıştır. Bazıları bununla saldırgan olan bütün hayvanları anlamıştır. Kurt, aslan, kaplan, pars gibi. Bunlar saldırınca yaralar, hatta  öldürürler. İnsana saldırmayan tilki ve sırtlana kelb-i akur denmez.

 

Cumhur-u ulemâ "Diğer zararlı hayvanlar da bu hayvanların hükmüne tabidir, öldürülmeleri câizdir" der.

 

Hanefîler:  "Öldürülmesi câiz olan hayvanlar, yalnız hadiste isimleri zikredilenlerdir" demiştir. Ancak bazı  hadislerde yılan da zikredildiği için, onu da dahil ederler. Ayrıca kurdun hükmünü  köpeğe, keza insana saldıran vahşileri de aynı hükme idhal etmişlerdir.

 

Ne var ki, Aynî bu görüşe itiraz ederek: "Hadis-i şerifte sadece beş hayvanın öldürülmesine  cevaz verildiğini, diğer hayvanların bu beş neve dahil olmadığını, aksi takdirde "beş" diye sınırlamanın bir mâna  ifade etmeyeceğini" söylemiştir.

 

Kadı İyaz der ki: "Cumhur-u ulemanın kavlinden anlaşıldığına göre, hadisten murad, zikri geçen hayvanların kendileridir." İmam Malik ve Ebu Hanife'nin kavilleri de böyledir (İ. Canan, 14/149-150).

 

İbn Mes'ud (r.a.) anlatıyor: "Biz, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte Mina'da iken, Velmürselat suresi nazil oldu. Aleyhissalâtu vesselâm onu okuyordu. Ben onu, kendi ağızlarından öğrendim. Mübarek ağızları henüz sûrenin rutubetini taşırken, üzerimize bir yılan  sıçradı. Aleyhissalâtu vesselâm: "Öldürün şunu!" buyurdular. Hemen öldürmek üzere atıldık. Fakat yılan önce davranıp kaçtı. Aleyhissalâtu vesselâm: "Şerrinden korundu, tıpkı siz de onun şerrinden korunduğunuz gibi!" buyurdular." (Buhârî, Cezâus-Sayd 7, Bed'ü'l-Halk 14, Tefsir, Mürselât 1; Müslim, Selâm 137, h. no: 2234; Nesâî, Hacc 114, h. no: 5, 208, 209) (İ. Canan, K. Sitte, 14/150-151)

 

İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'ı minber üzerinde şöyle söylerken dinledim: "Yılanları öldürün. İki çizgili ve ebteri (engerek) de öldürün. Çünkü bunlar, gözleri kapar (kör eder) ve hamilelerde düşük yaparlar."

 

Abdullah İbn Ömer (r.a.) der ki: "(Bir gün) ben öldürmek için bir yılan kovalarken, Ebu Lübabe (r.a.) bana: "Öldürme onu!" diye nida etti. "Rasûlullah (s.a.s.) “yılanların öldürülmelerini emir buyurdular!" dedim. O:

"Ama daha sonra ev yılanlarının öldürülmelerini yasakladı!" dedi. Bunlar (ömürleri uzun olduğu için) avamir denen ev yılanları idi." (Buhârî, Bed'ü'l-Halk 14, Megazî 11; Müslim, Selâm 128, h. no: 2233; Muvatta, İsti'zan 31, h. no: 2, 975, 976; Ebû Dâvud, Edeb 174, h. no: 5252, 5253, 5254, 5255; Tirmizî, Ahkâm 2, h. no: 1483)

 

Açıklama:

1- Bu rivâyet, yılanların öldürülmesi ile ilgili umumi emri tahsis etmekte ve ev yılanlarını istisna kılmaktadır. Hadisin zâhirine göre evlerde rastlanan yılanlar öldürülmemelidir.

 

İmam Malik, hadiste sadece  Medine evlerinde yaşayan yılanların kastedildiğini, Medine dışındaki evlerde yaşayan yılanların bu istisnaya dahil olmadığını söylemiştir. Bazı âlimler: "Sadece şehirlerdeki evler maksuddur, diğer evler buraya dahil değildir" demiştir. Âlimler, sahralarda olsun, şehirlerde olsun, ev dışında rastlanan yılanların öldürülmesi gereğinde ihtilaf etmemiştir. Tirmizî'nin İbn'l-Mübarek'ten kaydettiği bir rivâyete göre, öldürülmesi yasak olan ev yılanı, gümüş (gibi açık renkli ve parlak)tır, incedir ve yürürken kıvrılmaz,  dik yürür.

 

2- Hadiste, ev yılanını tarifte kullanılan avamir tavsifinin Zührî tarafından ilave  edilen bir derç olduğunu şarihler belirtir. Lügatçiler, avamir'in ömür kelimesinden geldiğini, evde uzun müddet kalmaları sebebiyle bunlara ummar dendiğini, cemî olarak avamir geldiğini belirtirler. Ummar, evde yaşayan cinlerin ismidir.

 

3- Bazı rivâyetlerde ev yılanlarının, kaçmaları için inzar ettikten sonra kaçmazlarsa öldürüleceği belirtilmiştir. Ancak bu yılanlar çizgili ise ve ebter çeşidinden ise bunların inzar edilmeden (ürkütülmeden, ani olarak) öldürüleceği belirtilmiştir.

 

Kurtubî, bu hadislerdeki emrin vücub ifade etmeyip irşadî olduğunu, zararı kesin olan şeyi defetmek gerektiğini belirtir.

 

4- Ebter, dilimizde engerek denen, kuyruğu kısa zehirli  yılandır. Bunlar, yılanların en tehlikeli ve en zararlı takımını teşkil etmektedir.

 

İki çizgili diye ifade ettiğimiz zûtufyeteyn,  sırtında iki siyah çizgi bulunan yılandır. Bu da engerek gibi  zehirli  ve muzır yılanlardandır.

 

Bu iki yılanın gözlerinde, insan gözünü kör edecek bir hassa bulunduğu mücerred bakma ile gözleri kör edeceği kabul edilir. Onların, öncelikle gözleri sokacaklarının kastedilmiş olabileceği de söylenmiştir.

 

Habel, anne karnındaki cenin  demektir. Mezkur yılanlara bakınca, onlardaki zehirleyici hassa sebebiyle veya onlara bakmaktan hasıl olan korku sebebiyle  bazı kimselerde çocuk  düşürmelerin meydana geldiği söylenmiştir (14/152-153)

 

Ebu Ôl-Müseyyeb anlatıyor: "(Bir gün) Ebu Said (r.a.)'in yanına girmiştim, namaz kılıyor buldum. Onu beklemek üzere oturdum. Derken evin bir köşesinde tavanı örten hurma dalları arasında bir kıpırtı gördüm. Oraya bakınca bir yılan olduğunu gördüm. Öldürmek üzere atıldım. Ebu Said oturmam için işaret etti. Tekrar yerime oturdum. Namazdan çıkınca bana evde bir oda gösterdi ve: "Bu odayı görüyor musun?" diye sordu. Ben: "Evet!" deyince devam etti:

"Onda, bizden yeni evli bir genç vardı. Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte Hendek (harbin)e gittik. Genç, gün ortasında, ehline uğramak için Aleyhissalâtu vesselâm'dan izin istiyordu. Bir gün ondan yine  izin istedi. Aleyhissalâtu vesselâm ona: "Silahını beraberinde al,  ben Kureyza'dan sana bir zarar gelir diye korkuyorum!" buyurdular. Adam silahını aldı. Ailesine geldi. Hanımı iki kapı  arasında ayakta duruyordu. Elindeki mızrağı ile, dürtmek üzere kadına eğildi. Adama kıskançlık gelmişti. Kadın ona: "Mızrağını geri çek! Hele eve gir, beni dışarı çıkaran şeyi bir gör!"  dedi. Adam içeri  daldı. Bir de ne görsün: Yatağın üzerine çöreklenmiş iri bir yılan! Mızrağıyla ona yöneldi ve yılana sapladı. Sonra çıkıp, süngüyü avluya dikti. Derken yılan üzerine atıldı. Bilemiyoruz, hangisi evvel öldü; yılan mı, genç mi? Rasûlullah (s.a.s.)'a gelip, bu durumu anlattık ve: "Dua edin, Allah ona tekrar hayat versin!" dedik. Aleyhissalâtu vesselâm: "Arkadaşınız için istiğfar ediverin!" buyurdular. Sonra şu açıklamada bulundular: "Medine'de Müslüman olan cinler var. Onlardan birini görürseniz, kendisine üç gün ihtarda bulunun. Eğer bundan sonra yine de görünürse onu öldürün. Çünkü o bir şeytandır." (Müslim, Selâm 139, h. no: 2236; Muvatta, İsti'zan 33, h. no: 2, 976, 977; Ebû Dâvud, Edeb 174, h. no: 5256, 5257; Tirmizî, Ahkâm 2, h. no: 1484; (Bazı Tirmizî nüshalarında Sayd bölümünde -17. babta- gelmiştir.)

 

Açıklama:

Bazı şarihler, bu ve benzeri rivâyetlere dayanarak Medine'deki yılanların hemen öldürülme cihetine gidilmemesi, önce ihtar edip, kaçmasına imkan hazırlanması gerektiğini, ihtara rağmen kaçmazlarsa öldürüleceğini  söylemiştir. Sair yerlerde  ve evlerde rastlanan yılanları ise, ihtar etmeden öldürmek mendubtur. Zîra bu  babta sahih surette gelen birçok rivâyet mevcuttur. Bu görüş sahipleri, Medine'de rastlanan yılanların ihtar edildikten sonra öldürülmeleri gereğine şu gerekçeyi zikrederler. Hadis, yılan şeklindeki bir cin taifesinin Medine'de Müslüman olduğunu beyan buyurmuştur.

 

Diğer bazı âlimler,  nehyin amm oluşundan hareketle, nerede olursa olsun, evlerde yaşayan yılanların ihtar edilmeden öldürülemeyeceğini söylemiştir. Kırlarda rastlanan yılanlar, bunlara göre de ihtarsız öldürülebilir. İmam Malik, mescidlerde rastlanan yılanların da ihtarsız öldürüleceğini söylemiştir. Tirmizî, yılana yapılacak ihtarın mahiyeti ile ilgili olarak, Rasûlullah'ın şu   sözünü nakleder:

 

"Senden, Süleyman İbn Davud ve (gemiye sokarken) Hz. Nuh'un aldığı söz hakkı için bize eziyet vermemeni (ve bize görünmemeni) diliyorum."  Ulema bu inzar (korkutma, ihtar) işinin üç gün mü; üst üste üç kere mi olacağında ihtilaf etmiştir. Cumhur  üç gün demekte ittifak eder. İhtar şöyle yapılmalıdır.  Nevevî'nin  kaydına göre ulemâ şöyle demiştir: "İhtara  rağmen gitmezse, anlaşılır ki, o yılan "ev yılanlarından " değildir, cinlerden Müslüman olanlardan da değildir, o bir şeytandır, ona hürmet etmek gerekmez. Allah, öylelerine, insanlara karşı intikam güderek galebe  etme hassası vermemiştir. Müslüman olanlarla, ev yılanları aksine intikam alıcıdırlar." (14/154-155)

 

İbn Ebî  Leyla babasından anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a  ev yılanlarından sorulmuştu. Şu cevabı verdi:

"Evlerinizde onlardan  birini görecek olursanız, ona:

"Size Hz. Nuh'un (gemiye sokarken) aldığı söz hakkı için  ve de Hz. Süleyman İbn Davud'un sizden aldığı söz hakkı için bize  zarar vermemenizi  ve bize görünmemenizi taleb ediyorum" deyin. Eğer tekrar dönerlerse öldürün." (Tirmizî, Ahkâm 2, h. no: 1485; Ebû Dâvud, Edeb 174, h. no: 5260)

 

İbn Mes'ud (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:

"Yılanların hepsini öldürün. Kim yılan(ın intikam alacağın)dan korkarsa, benden değildir."

 

Bir rivâyette şöyle buyrulmuştur: "Gümüş çubuk gibi olan uzun yılan hariç, bütün yılanları öldürün." (Ebû Dâvud, Edeb 174, h. no: 5249, 5261; Nesâî, Cihad 48, h. no: 6, 51)

 

İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:

"Kim, yılanı (intikam) arar diye (öldürmez) bırakırsa bizden değildir. Biz onlarla harbettiğimiz günden beri onlarla sulh yapmadık." (Ebû Dâvud, Edeb 174, h. no: 5250)

 

Açıklama:

1- Daha önce de geçtiği üzere, yılanın kindar olduğuna intikam alacağına inanılmaktadır. Aleyhissalâtu vesselâm bu hadislerde, yılanın kin tutacağından, intikam alacağından korkarak, onların öldürülmemelerini câiz bulmuyor. Esasen, ölen yılanın intikam alması mevzubahis olmadığı için, kastedilen,  yılanın arkadaşlarının intikam alacağı inancıdır. Aliyyu'l-Kârî, cahiliye devrinde: "Yılanları öldürmeyin, eğer öldürecek olursanız, onun eşi gelir, intikam almak için  sizi sokar" dendiğini; Aleyhissalâtu vesselâm'ın bu cahiliye inancını nehyettiğini belirtir.

 

Önceki hadiste, ev yılanlarına dokunulmaması, onları inzar ettikten sonra öldürülmesi emredilmiştir. Oradaki açıklamalar görülmelidir.

 

2- Hadiste temas edilen, yılanla insan arasındaki muharebe fıtrî ve cibillî durumdur. Zîra gerek insan ve gerekse yılan, birbirlerini öldürme fıtratı üzere yaratılmışlardır. Ancak bazıları: "Bundan murad, yılanla Hz. Adem arasındaki düşmanlıktır" demiştir. Rivâyetlere göre, İblis cennete girmek diler, fakat cennetin bekçisi salmaz, mani olur. Fakat  yılan onu ağzına alır ve ağzından içeri sokar. Cennete bu yolla giren İblis, Hz. Adem'le Havva'ya vesvese vererek, yasak ağaçtan yemelerine ve cennetten kovulmalarına sebep olur. Bu kötü akibete yılan sebep olduğu için insanoğlu ile yılan cinsi arasında adavet başlamıştır.

 

3- "Bizden değil" sözüyle Rasûlullah tekfiri kastetmemiştir. "Bizim sünnetimizi almamıştır, yolumuzdan gitmemektedir" demiş olmalıdır (İ. Canan, 14/156-157).

 

Abbas (r.a.)'ın anlattığına göre: "Ey Allah'ın Rasûlü demiştir, biz zemzem kuyusunu temizlemek istiyoruz. Fakat içinde şu küçük yılanlar var."

 

Rasûlullah (s.a.s.), yılanları öldürmesini emretmiştir. (Ebû Dâvud, Edeb 174, h. no: 5251)

 

Âişe (r. anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) keler için fuveysık (fâsıkcık) dedi ama, "öldürün!" diye emrettiğini işitmedim." (Buhârî, Bed'ü'l-Halk 14, Cezâu's-Sayd 7; Müslim,  Selâm 145, h. no: 2239; Nesâî, Hacc 115, h. no: 5, 209)

 

Sa'd İbn Ebî Vakkas (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) kelerin öldürülmesini emretti ve onu fuveysika diye isimlendirdi." [Müslim, Selâm 144, h. no: 2238; Ebû Dâvud, Edeb 176, (5262)

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kim keleri ilk darbede öldürürse ona yüz sevap yazılır. İkinci vuruşta öldürürse daha az kazanır. Üçüncü vuruşta ise bundan da az sevap kazanır." (Müslim, Selâm 147 h. no: 2240; Metin Müslim'den alınmadır. Ebû Dâvud, Edeb 175, h. no: 5263, 5264; Tirmizî, Ahkâm 1, h. no: 1482). Bazı Tirmizî tertibinde Sayd bölümünde 13. babta.)

 

Açıklama:

Vezeğa, Ahterî'de keler olarak açıklanır. Keler, bir nevi kertenkeledir. Rasûlullah fuveysika diye tavsif ederek, insanlara eziyet veren haşerata dahil etmiştir. Fuveysika, fâsıkcık demektir. Rasûlullah haşeratın ekserisinden ayrı olarak, zarar verenlere fâsık demiştir. Ulemâ, kelerin bu grupta olduğunda ittifak eder. Bir vuruşta öldürülmesinden maksad eziyet verilmemesi içindir. Zîra hayvan ikinci darbeyi almadan yaralı olarak kaçabilir.

 

Kertenkelenin öldürülmesi ile ilgili beyanlar, tabiatı icabı onun insanlara zarar verici olmasındandır. Bu mânayı te'yid eden başka rivâyetler mevcuttur: Ahmed İbn Hanbel'in bir rivâyetine göre, "Hz. İbrahim (s.a.s.) ateşe atıldığı zaman bütün hayvanlar ateşi  söndürmeye çalıştığı halde, kertenkele ateşi üfürmüş, iyice yandırmaya çalışmıştır. Rasûlullah (s.a.s.) bu sebeple kertenkelenin öldürülmesini emretmiştir." Keza, Hz. Aişe, "Beytü'l-Makdis yandığı zaman da kertenkelenin ateşi üfürdüğünü" rivâyet etmiştir (İ. Canan, 14/158)

 

İbn Ömer  (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) av veya koyun veya çoban köpeği hariç diğer  bütün köpeklerin öldürülmesini emretti."

İbn Ömer (r.a.)'e: "Ebu Hüreyre, "Veya ekin köpeğini de diyor!" denilmişti, bunun üzerine: "Onun ekini var da ondan!"  cevabını verdi ve ilave etti:

"Biz Medine ve civarına gider, tek köpek bırakmaz, hepsini öldürürdük. Hatta biz, çölden gelmiş kadına refakat eden arkadaş köpeği bile öldürdük." (Buhârî, Bed'ü'l-Halk 14; Müslim, Mûsâkât 45, h. no: 1570; Muvatta, İsti'zân 14, h. no: 2, 969; Tirmizî, Sayd 4, h. no: 1488; Nesâî, Sayd 9, h. no: 7, 184)

 

Açıklama:

1- Köpeklerin öldürülüp öldürülmemesi ile ilgili  birçok hadis  rivâyet edilmiş, bu sebeple mesele hakkında ulemânın farklı mütalaaları olmuştur. Bunları müteakiben özetlemeye çalışacağız.

 

2- Sadedinde olduğumuz hadiste açıklanması gereken mühim bir nokta, İbn Ömer'in Ebu Hüreyre (r.a.) hakkında sarfettiği: "Onun ekini var da ondan" sözüdür. Bu ifade biraz açıklanmaya muhtaç. Çünkü yanlış anlaşılmaya müsait bir görünüş arzetmektedir.

 

İbn Ömer'in, Ebu Hüreyre hakkındaki bu sözü, ulemanın  ittifakla ifade ettikleri üzere Ebu Hüreyre'nin ziyadesini gevşetmek, hafife almak  gayesini gütmemektedir. Nitekim o hüküm, yani Rasûlullah (s.a.s.)'ın ekin bekleyen köpeği de öldürmekten istisna kıldığını ifade eden ziyadeyi, İbn Mugaffel, Süfyan İbn Ebî Züheyr ve İbn Hakem de zikretmişlerdir. Bu ziyadeyi başkaları rivâyet etmemiş olsa, bi'lfarz sadece Ebu Hüreyre  rivâyet etmiş olsa bile, yine de hadisin sıhhatine bir noksan gelmezdi. Çünkü sahabinin rivâyeti makbuldür. Kaldı ki, İbn Ömer'in bu sözüyle: "Ebû Hüreyre çiftçidir, çiftçilikle ilgili teferruatı herkesten iyi bilir, o bu hususta dikkatlidir" demek istediği belirtilmiştir (14/159)

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:

"Köpek besleyen bir aile yoktur  ki, her gün rızıklarından iki kırât eksilmemiş olsun. Bundan av veya bekçi veya koyun köpeği hariç (bunları besleyenlerin rızkında eksilme olmaz)." [Bunu Rezin  tahriç etti.] (14/160)

 

Açıklama:

1- Köpeklerle ilgili gelen  hadislerden birkaçı:

İbn Mugaffel anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) köpekleri öldürmeyi emretmiştir. Sonra: "Köpekler onları  ne ilgilendirir"  buyurdu ve av köpeği ile çoban köpeği hakkında ruhsat verdi."

Hz. Câbir İbn Abdillah (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bize köpekleri öldürmeyi emrettiler. (Bunun üzerine biz) çölden gelen kadına refakat eden köpeğe varıncaya kadar (bütün köpekleri) öldürdük. Sonra (s.a.s.) köpekleri öldürmeyi yasakladı ve: "Halis siyahını (ve  gözlerinin üstünde iki nokta gibi beyazı olan) iki noktalısını öldürün, zîra o şeytandır!" buyurdular.

İbn Ömer anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.), köpeklerin öldürülmesini emrettiler ve onların öldürülmesi için Medine'nin etrafına haber saldılar.

Bu rivâyetleri  gözönüne alan Ahmed İbn Hanbel ile bazı Şafiî alimler,  halis, siyah köpeğin avcılıkta kullanılmasını uygun görmemişler ve Cabir (r.a.) hadisinin zahirini esas alarak: "Zîra siyah köpek şeytandır; helâlolan av, şeytanın değil, köpeğin avladığıdır"  demişlerdir. Fakat alimlerin ekseriyeti yani cumhur, siyah köpekle diğerleri arasında fark olmayacağına hükmetmiştir. Hadiste ona şeytan denmesi, onların köpek olmadığını belirtmeye matuf değildir. Bundandır ki, beyaz gibi,  siyah köpeğin de ağzını soktuğu kabın yıkanması  gerekir. İmam Â-zam, İmam Malik ve İmam  Şafiî rahimehümullah'ın mezhepleri böyledir.

 

Âlimler, siyah köpeğin şeytan olarak ifade edilmesinde zahirin maksud olmadığına, Kur'an-ı Kerim'de  -mesela Nas suresinde- kötülüğü galebe çalan insanlara  şeytan denmiş olmasını delil gösterirler. Allah böylelerine şeytan demiş ama öldürülmelerini emretmemiştir.

İbn Abdilberr'e göre, zararlı olmadıkça hiçbir köpek öldürülmez. "Çünkü der Aleyhissalâtu vesselâm canlıları silaha  hedef yapmayı nehyetmiştir. Üstelik köpeğe su vermenin faziletiyle ilgili hadis mevcuttur. Hadiste: "Her ciğer sahibine  su vermenin ecri vardır"  buyrulmuştur." İbn Abdilberr, kanaatine fiilî durumu da şahid gösterir: "Her tarafta bunca alim ve dine aykırı işlere göz yummayan uyanık kimseler olduğu halde köpekleri öldürme adeti yoktur. Ben, Müslümanların hiçbir fakihinin, köpek beslemeyi adaleti cerheden,  şahidliğe mani olan bir hal saydığını görmedim. Sadece Şâfiî mezhebi ihtiyaç yokken köpek beslemeyi  haram saymıştır" der.

Hangi çeşitten olursa olsun "köpek sulama"nın ecrinden bahseden hadise gelince:

"Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah buyurdular ki: "Fahişe  bir kadın, bir kuyu başında susuzluktan dilini çıkarmış soluyan ve ölümle pençeleşen bir köpeğe rastladı. Hemen ayakkabısını çıkararak başörtüsüne bağlayıp hayvana su çıkardı. Bu sebeple kadının günahları affolundu." (14/160-161)

 

İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) dört hayvanın öldürülmesini yasakladı: "Karınca, arı, hüdhüd, surad (sarı ve yeşil  renkli ağaçkakan kuşu)." (Ebû Dâvud, Edeb 176, h. no: 5267)

 

Açıklama:

1- Bu hadiste dört hayvanın öldürülmesi yasaklanmaktadır: Karınca, arı, Hüdhüd, Surad.

 

ed-Demîrî, karınca ile ilgili olarak der ki: "Şerhu's-Sünne'de Begavî'nin ve Hattâbî'nin de dediği gibi bundan maksad Süleymânî denen iri karıncadır. Zerre de denilen küçük karıncanın öldürülmesi câizdir. İbn Ebî Zeyd, eziyet veren bütün karıncaların öldürülmesinin câiz olduğunu söylemiştir." Hattâbî, bu karıncaların insanlara pek az zarar ve eziyet verdiğini belirtir.

 

Surad hakkında en-Nihaye'de: "Başı ve gagası iri olan bir kuştur, tüyleri de büyüktür, yarısı beyaz, yarısı siyahtır" denmiştir. Ancak Ahterî'de sarı ve yeşil bir kuş olduğu, bazı lügatlerde ağaçkakan olduğu belirtilir. Hattâbî'ye göre bunun öldürülmesinin yasaklanması, etinin tahriminden gelir. "Çünkü der, bir hayvanın öldürülmesi yasaklandı ise, bu ona hürmet için veya onda bulunan bir zarar sebebiyle değilse, etinin haram kılınması sebebiyledir. Nitekim, Aleyhissalâtu vesselâm eti yenilmeyen hayvanın öldürülmesini yasaklamıştır." Alimler, surad kuşu ile cahiliye Arabının teşâümde bulunduğunu ses ve şahsıyla uğursuzluk çıkardığını belirtir. Bazıları: "Onların surad kuşundan hoşlanmamaları ismi sebebiyledir. Çünkü tasridden gelir, tasrid ise taklil (azaltma) demektir"  demişlerdir.

 

Arının öldürülme yasağını Hattâbî, onun faydalı bir hayvan olmasıyla izah eder ve "bal ve mum" imal ettiklerini  hatırlatır.

 

Hüdhüdün öldürülmesinin yasaklanması da, tıpkı surad  kuşu hakkında söylendiği gibi "Etinin tahrimi ile ilgilidir" denmiştir. Ayrıca, onun pis koktuğu, dolayısıyle cellâle (pislik yiyen hayvan)  durumunda olduğu belirtilmiştir.

 

Biz, âlimlerimizin yorumlarına şunu ilave etmek isteriz: Bizce sebebi bilinir veya bilinmez. Esas olan,  Rasûlullah (s.a.s.)'ın yasaklamasıdır. O'nun her yasağında -tıpkı her  emrinde olduğu gibi- nice hikmetler, maslahatlar var. Bunların cüz'î bir kısmını bilsek de pek çok kısmını bilemeyebiliriz. Zamanla bilemediğimiz hikmetler peyder pey zuhur edebilir, anlaşılacak hale gelebilir. Nitekim günümüzde, tabiatta mevcut hassas bir dengeden bahsedilmektedir. İnsanoğlu rastgele tasarrufları ve müdahaleleriyle bu dengeyi bozmakta ve sonradan büyük zararlara maruz kalmaktadır.

 

Öldürülmesi yasaklanan hayvanların bu dengede mühim bir rol sahibi oldukları söylenebilir. Kasır aklımız ve sınırlı bilgimizi, sönük beşerî yorumlarımızı esas alarak nebevî tahdid ve yasakları küçük görme gafletine düşülmemelidir.

 

2- Rasûlullah'ın öldürülmesini yasakladığı hayvanlar  meyanında kurbağa da geçer (14/162-163).

 

İbn Amr İbn'l-As (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Çıkış itibariyle, kıyâmet alâmetlerinin  ilki güneşin battığı yerden doğması, kuşluk vakti insanlara dabbetu'l-arzın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi önce çıkarsa, diğeri de onun hemen peşindedir." (Müslim, Fiten 118, h. no: 2941; Ebû Dâvud, Melâhim 12, h. no: 4310)

 

Açıklama:

1- Bu hadis, ilk çıkacak kıyâmet alâmeti  hususunda varid olmuştur. Dikkat edilirse zikredilen iki alâmetten hangisinin önce olacağında kesin bir ifade olmadığı anlaşılır. Ancak biri diğerinin izindedir; biri çıkınca diğeri hemen onu takip edecektir. İlk çıkacak alâmet hangisi olacak hususu ulema tarafından münakaşa edilmiştir. 5033 numaralı hadisin açıklamasında kısmen geçti.

 

2- Burada, hadiste geçen dabbetu'l-arzdan bahsetmek istiyoruz. Dabbetu'l-arz tabir olarak arz hayvanı demektir. Kur'an-ı Kerim (Neml 82)'de ve pek çok hadiste kıyâmete yakın, kıyâmet alâmetlerinden biri olarak dabbetü'l-arzın çıkacağından bahsedilmiştir. Şerh kitaplarında bununla ilgili çok farklı açıklama ve tasvirler mevcuttur. Bazılarını şöyle hülasa edebiliriz:

 

Bununla cehalette hayvanlar menzilesinde olan eşrar murad olunmuştur. Bazıları: "Hadiste geçen, Cessase'dir" demiştir. Hz. Ali: "Sakalı olan bir adamdır" demiştir.

 

Bir hadiste: "Dabbetu'l-arz Mûsâ'nın asası ve Süleyman'ın mührü beraberinde olarak çıkacak, mühür ile mü'minin yüzünü parlatacak, asa ile kâfirin burnunu kıracak, insanlar sofraya toplanacak, mü'min kâfir tanınacak" denir.

 

Huzeyfe İbn Esid'in bir eserine göre: "Dabbenin üç hurucu var: Birisinde bazı badiyelerden çıkar, sonra gizlenir; birisinde de umera kanlar dökerken bazı şehirlerden çıkar, yine gizlenir, sonra da insanlar mescidlerin  en şereflisi, en büyüğü ve en faziletlisi nezdinde iken, arz kendilerini fırlatmaya başlar; derken halk kaçışır, mü'minlerden bir taife kalır, "bizi Allah'tan, hiçbir şey kurtaramaz" derler. Dabbe de onların üzerine çıkar, yüzlerini inciden yıldız gibi cilalandırır, sonra hareket eder. Artık ne takip eden yetişebilir, ne kaçan kurtulabilir. Bir adama varır, namaz kılıyordur. Vallahi sen ehl-i salat değilsin der yakalar, mü'minin yüzünü ağartır, kâfirin burnunu kırar, dedi. O zaman insanlar ne halde olur? dedik, "Arazide komşular, emvalde şerikler, seferlerde arkadaşlar" dedi.

 

Bazı âlimler: "Dabbe, emr-i bi'lma'ruf nehy-i ani'lmünker terkedilince çıkar" demiştir. Bazı müfessirler onun Safa dağından çıkacak büyük bir hayvan olduğunu söylemiştir. Bazıları onun, birincisi Mehdî, ikincisi Hz. İsa'dan sonra, üçüncüsü de güneş batıdan doğduktan sonra olmak üzere üç kere çıkacağını söylemiştir.

 

Dabbe hakkında Bediüzzaman şu açıklamayı yapar: "Kur'an'da, gayet mücmel bir işaret ve lisan-ı halinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise ben şimdilik, başka meseleler gibi kat'î bir kanaatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: “Lâ Ya’lemu’lğaybe illâllah "...Nasıl ki kavm-i Fir'avn'e "çekirge afatı ve bit belası" ve Kâbe tahribine çalışan kavm-i Ebrehe'ye "ebabil   kuşları" Mûsâllat olmuşlar. Öyle de Süfyan'ın ve Deccallerin fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve "Ye'cüc ve Me'cüc' ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp Mûsâllat olacak, zir ü zeber edecek. Allah u a'lem, o dabbe bir nevidir. Çünkü gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek, dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak, Belki 27/Neml, 82 âyetinin işaretiyle o hayvan dabbetü'l-arz denilen ağaç kurtlarıdır ki, insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde, dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler, iman bereketiyle ve sefahat ve su-i istimalden tecennübleriyle kurtulmasına işareten ayet iman hususunda o hayvanı konuşturmuş." (İ. Canan, 14/342-343)

 

Ebu Mes'ud (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) köpeğin semenini, fahişenin mehrini ve kahinin ücretini yasakladı." (Buhârî, Büyû 113, İcâre 20, Talak 51, Tıb 46; Müslim, Müsâkat 39, h. no: 1567; Muvatta, Büyû 68, h. no: 2, 656; Tirmizî, Büyû 46, h. no: 1276; Nesâî, Büyû 91, h. no: 7, 309; Ebû  D3avud, Büyû 68, h. no: 4381)

 

Açıklama:

Bu rivâyet birkısım kazanç yollarını yasaklamaktadır:

1) Köpeğin semeni. Semen; herhangi bir ticarî eşyaya biçilen fiyata   mukabil ödenen paradır, fiyat da diyebiliriz. Köpeğin satışına cevaz veren başka rivâyetler de bulunduğu için, fukaha bu meselede ihtilaf etmiştir. Hanefiler umumiyetle cevazına hükmederken, diğer mezhepler birkısım sıkı kayıtlarla tecviz ve tahrim ederler. Köpeğin alınıp satılması bahsini az ileride biraz açacağız.

 

2) Fahişe mehri demek, zina mukabilinde alınan ücret  demektir. Zina dinimizde zaten haramdır. Bunu bir ticaret vasıtası yapmanın meşru olmayacağı açık ise de, Aleyhissalâtu vesselâm te'kiden, fuhuş  mukabili alınacak paranın haram olduğunu muhtelif beyanlarda tekrar etmiştir. İslam uleması fuhuş mukabilinde alınacak paranın haramlığı hususunda ihtilaf etmez. Bu hadis, bir  bakıma umumhane çalıştıranlara, bu çeşit işlere alet ve vasıta olanlara da kazançlarının mahiyeti hususunda  ışık tutmaktadır.

 

3) Hadis, üçüncü olarak  kahine verilecek ücrete  temas etmekte, bunu da fahişelik mukabili alınan paraya denk tutmaktadır. Kehanet ve  kahine müracaat haram edildiğine göre, bu maksadla  verilen ve alınan ücretin de haram olacağı açıktır. Bu sebeple ulema bu meselede ihtilaf  etmemiş, elbirlik haram demiştir (14/518).

 

Ebu Cuheyfe (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) kan  mukabilinde alınan semenden, köpek semeninden, fuhuş kazancından men etti. Dövme yapanı, dövme yaptıranı, faiz yiyeni, faiz yedireni ve Mûsâvvirleri lanetledi." (Buhârî, Büyû 113, 25, Talak Libas 86, 96; Ebû Dâvud, Büyû 65, h. no: 3483)

 

Açıklama:

Bu hadiste, önceki hadiste geçenlere bazı ziyadeler yapılmıştır.

1) Kan semeni: İbn Hacer, bundan maksadın ne olduğu hususunda ihtilaf edildiğini belirtir. Bazı alimler "Hacamat yapana verilen ücret"  demiştir. Bazıları da, "Zahiri üzeredir. Yani kan'a verilen fiyattır"  demiştir. Zahiri  esas alınınca,  tıpkı meytenin (leşin), domuzun alışverişi haram olduğu gibi, "kan"ın alışverişi de haramdır. Bu hususta ulema  icma etmiştir. İnsanın hiçbir uzvu ticaret metaı olamaz, alınıp satılamaz. Bağış, satış demek değildir.

 

2) Dövme yapan ve yaptıranın tel'ini. Dövme, iğne ile deri altında yara açıp, o yaraya kına ve benzeri madde koyarak sabit bir  renk elde etme ameliyesidir. Dinimiz, insanın tabii yaratılışını gereksiz yere bozan müdahaleleri tecviz etmez. Bu sebeple dövme yasaklanmıştır.

 

3) Faiz, Kur'an-ı Kerim'in üzerinde ısrarla durduğu belli başlı haramlardan biridir. Almak, vermek faiz akdine katiplik, şahitlik yapmak vs. hepsi haramdır.

 

4) Mûsâvvirlerle ilgili açıklamalar daha önce mükerreren geçmiştir, tekrar etmeyeceğiz (mesela en son 5121 numaralı hadisin şerhinde de yer verildi). (14/519)

 

İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) köpeğin semeninden nehiy buyurdular. Eğer (sahibi, öldürülen) köpeğin  semenini istemeye gelirse, avucunu toprakla doldurun." (Ebû Dâvud, Büyû 68, h. no: 3482; Nesaî, Büyû 91, h. no: 7, 309) (Metin Ebû Dâvud'a aittir.

Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.), av  köpeği hariç, köpeğin  semenini yasakladı." (Tirmizî, Büyû 50, h. no: 1281)

 

Açıklama:

1- "Avucun toprak  doldurulması"ndan murad; haybet ve hüsrandır, boş dönmek, mahrum kalmaktır.

 

2- İbn Hacer, köpek satışıyla ilgili hadisi tahlil ederken, mevzu üzerindeki ihtilaflı fikirleri, delilleriyle birlikte tahlil eder. Teferruata fazla girmeden bazı iktibasları kaydedeceğiz: "Hadisin zahiri köpeğin satışını haram kılmaktadır. Bu hüküm, avcılık öğretilen ve öğretilmeyen beslenmesi câiz olan ve olmayan her çeşit köpeğe şamildir. Bu görüşü esas alan nazarında, köpeğin telef edilmesi (mesela kazaen öldürülmesi) halinde, telef edene köpeğin değerini ödemek gerekmez." Cumhur böyle hükmetmiştir.

 

İmam Malik: "Satılması câiz değildir. Ancak telef edene kıymetini tazmin gerekir" demiştir. Ondan cumhurun görüşü de rivâyet edilmiştir. Keza Malik'ten, tıpkı Ebu Hanife gibi: "Satışı câizdir, telef edene de tazmin gerekir" dediği  dahi rivâyet edilmiştir. Atâ ve Nehai: "Sadece av köpeğinin satışı câiz" demiştir. Şafiî'nin nezdinde köpek satışının haram addedilişinin illeti, onun mutlak necis olmasındandır. Muallem olsa da olmasa da, köpeği necis addetmeyenler nezdinde satışının yasak oluş sebebi, köpek edinme hususunda gelen yasakla, öldürülmesi hususunda gelen emirdir.."

 

İbn Hacer, imamları farklı fetvalara  sevkeden farklı rivâyetlerden bir kısmını kaydettikten sonra açıklamasına devam eder: "Kurtubî der ki: "İmam Malik'in mezhebinde meşhur olan; köpek edinmenin cevazı, satışının mekruh oluşudur, dolayısıyla satış  vaki oldu ise, akid feshedilmez. Sanki, köpek onun  nazarında necis olmayıp tahir olduğu için, câiz olan faideleri sebebiyle beslenmesine izin vermiş ve hükmünü diğer satış maddelerinin hükmüne tabi kılmıştır; ancak şeriat onun satışını  tenzihen mekruh addetmiştir. Çünkü köpek  beslemek mekarim-i ahlaktan  değildir." Devamla der ki: "Köpeğe verilecek para ile, fahişenin mehri ve kahinin ücretinin aynı hadiste beraber zikredilmesi, edinilmesine izin verilmeyen köpeğe hamledilir. Bunun bütün köpeklere şamil olduğu takdirinde, bu üç şeyde müşterek şekilde beyan edilen nehiy tahrim ve tenzihten daha umumi bir kerahettir. Çünkü bunlardan her biri yasaklanmıştır. Fakat herbirinin yasaklık derecesi, ayrı ayrı delillerle değerlendirilecektir. Nitekim fahişe mehri ile kahin ücretini, mücerred bir yasak değil üzerinde icma edilen bir haram olarak görmekteyiz. Atıfta birbirine bağlanmasından hasıl olan iştirak, onların yasağın her hususunda müşterek olmalarını gerektirmez. Bilindiği üzere, ifade sırasında zaman zaman emir nehye, icab nefye atfedilir.

 

Mevzuyu şöyle özetleyebiliriz: "Köpek beslemenin cevazı ve tahrimi meselesi, görüldüğü gibi ihtilaflı bir husustur. Her bir görüş, Rasûlullah ve Ashab'tan gelen farklı rivâyetlere ve bu rivâyetlerin yorumuna dayanır. Bunların zikri, mevzumuzu uzatır. Şu kadarını söyleyelim ki,  Rasûlullah (s.a.s.) -daha önce geçtiği üzere- bir ara köpeklerin öldürülmesini emretmiş ise de, sonradan öldürmeyi yasaklamış, sadece siyah köpeği istisna tutmuştur. Hanefîler, köpeğin alınıp satılmasını câiz addederken, espri olarak temelde bunu esas alırlar: Yani yasak mensuhtur, cevaz nasihtir. Edinilmesi câiz olan bir şeyin alınıp  satılması da câiz olmalıdır, telef edilince değeri  tazmin edilmelidir." (İ. Canan, 14/528-529)

 

Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) kedinin yenmesini ve semenini yasakladı." (Ebû Dâvud, Büyû 64, h. no: 3480; Tirmizî, Büyû 49, h. no: 1280)

 

Açıklama:

Yukarıda köpek hakkında söylenen, kedi hakkında da caridir. Bidayeten necis olduğu ifade edilmişse de, sonradan artığının tahir olduğu ifade edilmiştir. Ulema farklı rivâyetlerden hareketle ihtilaflı hükme varmışlardır. Sadedinde olduğumuz hadis kedinin satışını mutlak olarak yasaklarsa da, cumhur cevazına hükmetmiştir. Hadisle ilgili olarak Hattâbi şu açıklamayı yapar: "Kedinin semeniyle ilgili nehiy, iki manadan ileri gelir:

 

Birinci mânâ: Kedi, kayıt altına gelmeyen vahşîlere benzemektedir ve onun müşteriye sahih bir teslimi mümkün değildir. Çünkü kedi bir evde sabit kalmaz, evleri dolaşır durur, bunun önüne geçilemez. Üstelik o bağlanan veya kafese konan hayvanlar gibi değildir. Bazen  ehlileştikten sonra vahşîleşir, evi terkeder, yakalamak bile mümkün olmaz. Müşteri satın aldıktan sonra kaçması için bağlayıp hapsedecek olsa, ondan istifadesi mümkün olmaz. (Bu vasıftaki bir hayvanın sahih bir teslimi olmayacağı için satışı câiz değildir.)

 

İkinci mânâ: "Kedinin satışı yasaklanmıştır, ta ki insanlar birbirlerine kedilerini menetmesinler, herkes kendi kedisini öbürüne gösterebilsin ve yanlarında kaldığı müddetçe hayvana merhametle muamele etsinler. Kedi bir evden diğerine geçince aralarında ihtilaf çıkmasın. Bazı alimler, yasağın vahşî kediyle ilgili olduğunu, ehlî kediyle ilgili olmadığını söylemiştir."

 

Cevazına hükmeden cumhur, hadisin zayıf olduğunu ifade etmiştir (İ. Canan, 14/529-530).

 

İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Av ve çoban köpeği dışında köpek besleyenin ecrinden her gün iki kıratlık eksilme olur." (Sâlim derki: "Ebû Hüreyre (bu hadisi rivâyet ederken): "...Veya ziraat köpeği"  derdi,) çünkü o ziraat sahibi idi." (Buhârî, Sayd: 6; Müslim, Müsâkât: 50, h. No: 1574; Muvatta, İsti'zân: 12, h. No: 2, 969; Tirmizî, Ahkâm: 4, h. no: 1487; Nesâî, Sayd: 12-14, h. no: 7, 187-188)

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Sürü veya av veya ziraat köpeği dışında bir köpek besleyen kimsenin ecrinden her gün bir kırat eksilir." (Buhârî, Hars: 3, Bed'ü'l-Halk 14; Müslim, Müsâkât 58, h. no: 1579; Ebû Dâvud, Sayd 1, h. no: 2844; Tirmizî, Ahkâm 4, h. no: 1490; Nesâî, Sayd 14, h. no: 7, 188, 189)

 

Açıklama:

1- Rasûlullah (s.a.s.) köpeklerle ilgili olarak bir çok beyânlarda bulunmuştur. Burada o hadislerden sâdece iki tanesi yer almaktadır. Bu iki hadis, köpek beslemeyi birkaç istisna dışında yasaklamaktadır. Bu istisnalar koyun köpeği, av köpeği ve ekin köpeğidir.

 

Köpekle ilgili hadislerden birkaçını kaydediyoruz: "İbn Ömer anlatıyor: "Rasûlullah köpeklerin öldürülmesini emir buyurdu ve Medine civarına da köpeklerin öldürülmesi için haber gönderdi."

 

Yine İbn Ömer der ki: "...Biz de Medine ve etrafına dağılarak öldürmedik köpek bırakmadık. Hatta çöl halkından bir kadına refakat eden köpeğini dahi öldürdük."

 

Hz. Câbir  anlatıyor: "Rasûlullah bize köpekleri öldürmeyi emir buyurdu. Hatta kadın,  köpeği ile çölden gelirdi de biz o köpeği bile öldürürdük. Sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) köpekleri öldürmeyi yasakladı ve: "Halis siyahını, iki noktalısını öldürmeye bakın, çünkü o şeytandır" buyurdu."

 

"Abdullah İbn Mugaffel anlatıyor: "Rasûlullah buyurdu ki: "Eğer köpek, ümmetlerden bir ümmet olmasaydı hepsinin öldürülmesini emrederdim. Öyleyse onların siyah olanlarını öldürün."

 

2- Köpek besleyenin ecrinden bazı rivâyetlerde bir, bazı rivâyetlerde iki kîrat eksilme olacağı belirtilmiştir.

 

Kîrat nedir? Lügatte beş arpa ağırlığı veya yarım dânik ve bir şeyin yirmidörtte biri gibi ma'nâlara gelir. Burada kesin bir miktar aramak gerekmez, "Allah'ın bildiği bir miktar" olarak anlamanın uygun olacağı belirtilmiştir. Yani köpek besleyen bir kimsenin her gün sevabından bir cüzü eksilecektir.

 

Bu eksilmenin sebebi, "meleklerin köpeğin olduğu yere girmemesi" ile izah edilmiştir. Bazı âlimler: "Köpek başkalarını rahatsız ettiği için"  demiştir. köpeğin necaset yemesi, pis koku yayması, bazılarının şeytan olması, kaplara ağzını sokması gibi başka sebepler de zikredilmiştir. Ancak burada Rasûlullah'ın koyduğu bir yasağın işlenmesi vardır.

 

Zamanımızda köpek beslemenin çevre kirliliğinden, insanları meşgul ederek zamanlarını öldürmeye, insanların insanlarla olan beşerî münasebetlerini azaltmaya varıncaya kadar  saymakla bitmeyen yeni mahzurları ortaya çıkmıştır. Şu halde yasağı mülâhaza ederken bunların hepsini göz önüne almak gerekir.

 

Âlimler, bazı rivâyetlerde "bir," bazı rivâyetlerde "iki kîrat"lık eksilmeden bahsedilmiş olmasını da dikkate alarak bunun sebebini belirtmeye çalışırlar: "Az eziyet (veya zarar) veren, fazla eziyet (veya zarar) veren köpeğe göre değişir" demişlerdir. Rasûlullah'ın bu beyanlara, farklı zamanlarda yer vermiş olması da muhtemeldir. Söz gelimi evvela bir kîrat eksilmeden bahsedilmiş, sonra yasağın şiddeti artırılarak zararın iki kîrat olduğu söylenmiş olabilir.

 

3- Ulemânın Hükmü: Şâfiîlerden Nevevî'ye göre "İhtiyaç yokken köpek beslemek haramdır. Av, ziraat ve çoban için köpek beslemek câizdir. Ev ve sokakların korunması için köpek beslemek hususunda iki nokta-i nazar var: Birine göre câizdir, diğerine  göre değil. Esahh olan görüş şudur: Madem ki, hadislerde üç maksadla köpek beslemeye izin verilmiştir. Buna kıyasla sahih bir ihtiyaç olursa başka maslahatlar içinde beslenebilir."

 

Hanefîlerden İbn'l-Hümâm, "av , çoban ve ziraat maksadlarıyla köpek beslemek bi'l-icmâ câiz ise de hırsız veya düşman korkusu olmadan (sırf zevk, moda olsun diye) köpek beslemenin câiz olmadığını" belirtir ve eve sokulmaması gerektiğini söyler.

 

Mâlikîler, bu meselede biraz daha yumuşak davranırlar. Onlar, belirtilen maksadlarla beslenen köpeklerin temiz olduğuna da hükmederler. Ancak diğer mezhep mensupları bu görüşü, köpeğin su içtiği kabın yedi kere yıkanmasını emreden hadise aykırı bularak tenkid ederler.

 

4- Çevre Temizligi Ve Köpek: Bilhassa sosyetik muhitlerde olmak üzere Batı'ya özenti şeklinde köpek besleme merakı memleketimizde yaygınlık kazanma vetîresine girmiştir. Rasûlullah (s.a.s.) İslâm diyarlarının böyle bir musibetle karşılaşacağını önceden görerek, bu meseleye ayrı bir ehemmiyet atfetmiş, köpek besleme işini müstakillen ele alıp uyarmış ve yasaklamanın fiilî örneğini vermiştir. Öyle ise, her müslüman bu konuda sağlıklı bir bilgi ve net bir kanaat sahibi olmalıdır.Bu maksadla, hem köpek konusunda buraya kadar kaydedilenleri özetlemek, hemde İslam'ın koyduğu köpek besleme yasağının çevre temizliği açısından ehemmiyetini tebârüz ettirmek için, bu maksadla kaleme alınmış bir tahlilimizi aynen sunuyoruz:

 

"Çevre ve yolların temizliğinden bahsederken, Hz. Peygamber (s.a.s.)'ın köpek beslemekle ilgili olarak koyduğu bir yasaktan bahsetmemiz gerekmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine devrinde köpek beslemeyi yasaklar ve şöyle der: "Kim bir köpek beslerse, her gün amelinden bir kîrat eksilir. Çoban, tarla veya av köpeği bundan hariçtir." Tarla köpeğinin istisnâya dahil edilmesi bütün rivâyetlerde mevcut değildir ve hatta sahâbe arasında münâkaşalıdır. Köpek mevzuunda Hz. Peygamber (s.a.s.) bu yasaklama ile yetinmez, bizzat öldürülmelerini de emreder. Öldürme emrinden çoban  ve av köpeğini hariç tutar.

 

Rivâyetler, bu maksadla Medine sokaklarına ve yakın çevresine hususî vazifelilerin çıkarıldığını ve şehrin birara  tek köpek kalmayacak şekilde temizlendiğini tasrih eder. Hz. Câbir'in bir açıklaması, emrin ilk çıktığı sıralarda çölden Medine'ye gelen kimsesiz kadınlara refakat eden köpeklerin bile öldürüldüğünü, ancak, sonradan bunun yasaklandığını belirtir. Âmâ olan Ümmü Mektum'un rehberliğinden istifade ettiği köpeğinin öldürülmemesi için yaptığı müracaat, önce müsbet karşılanır  ise de, sonradan onun köpeği de öldürülür. Her hâl ü kârda istisna kılınanları belirtirken bile, Rasûlullah (s.a.s.)'ın: "Eğer köpekler, ümmetlerden bir ümmet olmasaydı hepsinin öldürülmesini emrederdim" demiş olması, onun bu mevzudaki azmini ve kararlılığını göstermeye yeterlidir.

 

Fazla teferruata girmeden şunu da ilave edeceğiz: Hz. Peygamber (s.a.s.), köpeğin necisliği hususunda da ısrar eder. Öyle ki, köpeğin herhangi bir kaba değmesi halinde, kabın yedi ayrı su ile iyice yıkanıp, sonunda da toprakla ovulmadan temiz addedilemeyeceğini belirtir. Buradan hareket eden fakihler köpeğin salyasından, herhangi bir kuyuya tek damla dahi düşecek olsa kuyunun pis addedilmesi gerektiği, binaenaleyh bu kuyunun kullanılabilmesi için, suyunun tamamen boşaltılması icab ettiği hükmünü getirirler.

 

Köpekten uzak durulmasının ehemmiyetini tebârüz ettirmek için, Rasûlullah, köpeğin bulunduğu eve (rahmet) meleklerinin girmeyeceğini de belirtmiştir. Bazı rivâyetlerde belirtildiğine göre, Rasûlullah'tan habersiz eve giren köpek sebebiyle vahiy kesilmiş, bilâhare Cebrâil aleyhisselâm, "Evinde köpek var, köpek bulunan eve giremem" diye açıklamıştır.

 

Yeri gelmişken küçük bir istitradla, bu yasağın çevre temizliği açısından arzettiği ehemmiyete dikkat çekmek istiyoruz. Böyle bir yasağın bulunmaması sebebiyle, zevk için köpek besleme geleneğini yürüten Avrupalılar, bilhassa büyük şehirlerde, köpek pisliği yüzünden ciddî şekilde rahatsızdırlar. Köpek besleme  âdetinin bulunmadığı bir Doğulu turist, bir Batı merkezine geldiği zaman en ziyâde köpek pisliğinden mutazarrır olur ve ilk dikkatini çeken şeylerden biri bu olur. Nitekim bir gazete haberi, Batılı mühim merkezlerden biri olan Paris'in kaldırımlarına, köpeklerin günde 20 ton pislik bıraktığını, bunu temizletmek için, belediyenin yılda 20 milyon frank (680 milyon Türk lirası) para harcadığını yazıyor. Acaba Fransa, dünyayı sömüren bir devlet vasfını kaybederek, sırf kaldırım temizliğine bu kadar para harcamayacak duruma düşse veya şark memleketlerinde olduğu gibi, belediyecilikte ve beledî hizmetlerde yeterince teşkîlatlanamamış bir durumda olsa, Paris'e kokudan girilebilir mi? Bir başka deyişle, günün birinde bu moda, Doğunun büyük şehirlerinde de (meselâ İstanbul veya Ankara'da) aynı ölçüde yaygınlaşsa, buralar acaba ne hâle gelir?" (İ. Canan, K. Sitte, 10/280-283)

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdularki: "Bir kaba, köpek banmışsa onun temizlenmesi, yedi kere su ile yıkanmasına bağlıdır, hatta bunların ilki toprakla olmalıdır." (Buhârî, Vudû 33; Müslim, Tahâret 97, h. no: 279;  Muvatta, Tahâret 35, h. no: 1, 34; Ebû Dâvud, Tahâret: 37, h. no: 71, 72, 73; Tirmizî, Tahâret: 68, h. no: 91; Nesâî, Miyâh: 7, h. no: 1, 176, 177)

 

Açıklama:

Şâfiî, Ahmed ve Cumhur, bu hadise dayanarak köpek bir kaptaki suyu içtiği takdirde, o kabın yedi kere yıkanmasının vacib olduğuna hükmetmiştir. Ebû Hanîfe, başka delili esas alarak üç kere yıkamanın yeterli olduğuna hükmeder. Nevevî, toprakla yıkamanın ma'nâsını "Suyu bulandıracak miktarda toprağın suya katılmasıdır" diye açıklar. "Suyu toprağa katmak veya toprağı suya atmak, yahut da yerden topraklı su almak arasında  fark görülmemiştir. Fakat necaset değen yerin toprakla meshedilmesi yeterli bulunmamıştır" der.

 

Hadiste, az suya düşen bir pislik, suyun vasıflarını değiştirmese de kirleneceğine delil görülmüştür. Çünkü köpeğin içmesi sırasında akan salyası suyun vasıflarını değiştirmez (İ. Canan, 10/351)

 

Kebşe Bintu Ka'b İbn Mâlik -ki, İbn Ebî Katâde'nin nikâhı altında idi- anlatıyor: "Ebû Katâde (r.a.) yanıma girdi. Kendisine abdest suyu hazırladım. Bu sırada, sudan içmek üzere bir kedi geldi. Ebû Katâde kabı uzattı, kedi içti."

Kebşe sözlerine devamla der ki: "Ebû Katâde kendisine  bakmakta olduğumu gördü ve:

"Ey kardeşimin kızı, buna hayret mi ediyorsun?" dedi. Bende:

"Evet!" demiş bulundum. Bunun üzerine:

"Rasûlullah (s.a.s.): "Kedi necis değildir. Kedi sizin etrafınızda çokça dolaşır" buyurdular" dedi." (Muvatta, Tahâret 13, h. no: 1, 23; Ebû Dâvud, 38, h. no: 75; Tirmizî, Tahâret 69, h. no: 92; Nesâî, Tahâret 54, h. no: 1, 55)

 

Açıklama:

1- Hadis, kedilerin esas itibariyle necis olmalarına rağmen, evde ev halkı ile haşirneşir olmaları, her tarafı suhuletle dolaşmaları, gelip sık sık sürtünmeleri sebebiyle onlardan kaçınma zorluğu, kap kacağı koruma imkânsızlığı gibi bir kısım durumlardan ötürü, onlara karşı korunma hususunda ruhsat tanındığını ifade etmektedir.

 

2- Hadiste kedilere karşı rıfkla muâmele etmek gerektiği, onlara karşı iyi muamelenin mükâfaatının umulabileceği irşad buyrulmaktadır (İ. Canan, 10/353).

 

Dâvud İbn Sâlih İbni Dinâr et-Temmâr, annesinden anlatıyor: "Efendim beni, Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)'ya bir miktar yemekle gönderdi. Gelince Hz.Âişe'yi namaz kılıyor buldum. Bana, elimdekini koymamı işâret etti. (Ben de bıraktım). Ancak bir kedi gelerek üzerinden yedi.

 

Hz. Âişe (r. anhâ), namazından çıkınca, kedinin yediği yerden yemeği (bir miktar) yedi. Sonra da şu açıklamayı yaptı: "Rasûlullah (s.a.s.): "Kedi necis değildir, o sizi çokça dolaşan birisidir" demişti. Ben ayrıca Rasûlullah (s.a.s.)'ın kedinin artığıyla abdest aldığını gördüm." (Ebû Dâvud, Tahâret 38, h. no: 76)

 

Açıklama:

1- Gönderilen yemek herîsedir. Herîse, dövülmüş buğday ve etten yapılan bir yemek çeşididir.

 

2- Hadis, namazda işarette bulunmanın câiz olduğunu da göstermektedir. Buna cevaz ifade eden başka örnekler, rivâyetlerde gelmiştir.

 

3- Hattâbî der ki: "Hadisten çıkan hükümlerden biri, kedinin zât  itibariyle temiz olduğudur. Öyleyse artığı temizdir; içilebilir, abdest alınabilir, bunlarda bir kerahet yoktur. Hadis yine delâlet eder ki: Zâtı tâhir olan her vahşinin -ister yerde yürüyen ister kuş nevinden olsun- eti yenmese bile artığı temizdir." Tirmizî'ninde açıklamasına göre, kedinin artığının temiz olması, Sahabe, Tâbiîn ve Etbâuttâbiîn ulemâsından ekseriyetinin müşterek görüşleridir. Şâfiî, Ahmed, İshak bunlardandır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed de bu görüştedirler.

 

Ebû Hanîfe ise, kedinin herhangi bir vahşi gibi necis olduğunu, ancak tahfif edildiğini, dolayısıyla artığının haram değil mekruh olduğunu söyler. O, bu meselede Ahmed İbn Hanbel ve Dârakutnî'nin tahriç ettikleri  "Kedi vahşi hayvandır" hadisine dayanır (İ. Canan, K. Sitte, 10/354).

 

Meymûne (r. anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a yağa düşen fareden soruldu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Onu ve etrafındaki kısmı atın, yağınızı yiyin!" buyurdu." (Buhârî, Vudû 67, Zebâih 34; Muvatta, İsti'zân 20, h. no: 2, 971, 972; Ebû Dâvud, Et'ime 48, h. no: 3841, 3843; Tirmizî, Et'ime 8, h. no: 1799; Nesâî, Fera' ve'l-Atîre 15, h. no: 7, 178)

 

Ebû Dâvud'un Ebû Hüreyre'den kaydettiği bir rivâyette şöyle gelmiştir: "(Eğer yağ) donmuşsa fareyi ve etrafındaki yağı kaldırıp atın, yağ sıvı ise, artık ona yemek niyetiyle) yaklaşmayın."

 

Açıklama:

Nesâî'nin bir rivâyetinde bu yağın donmuş olduğu tasrih edilir. Ulemâ, donmuş yağa herhangi bir necâset düşerse, o kısmın atılmasıyla geri kalan kısmın yenileceğini söylemiştir. "Ancak derler, yağa düşen pislikten yağın geri kalan kısmına herhangi bir eser, bir parça sirâyet etmediğinden emin olmak gerekir. Böyle bir sirâyet endişesi varsa, emâre görülürse tamamı atılır."

Yağ sıvı ise, hükümde ihtilâf  edilmiştir.

Cumhur, necâsetin değmesiyle yağın tamamiyle kirleneceğine hükmeder. Zührî, Evzâî, Ahmed gibi bazıları muhalefet etmiştir. Ahmed İbn Hanbel mâyi bir şeye pislik düştüğü takdirde, (tad, koku, renk gibi) bir değişiklik olursa kirleneceğini söylemiştir. İmam Mâlik'ten de buna yakın bir rivâyette bulunulmuştur.

Ebû Hanîfe, "Böyle bir mâyinin yenilmesi içilmesi câiz değildir, satışı ve kandilde yakılması câizdir" demiştir.

Şâfiî hazretleri, "Yenmesi de satılması da câiz değildir, kandilde  yakılabilir" demiştir (İ. Canan, 10/354-355).

 

Yine Ebû Dâvud'da Ebû Saîd (r.a.)'tan kaydedilen bir rivâyette denir ki: "Rasûlullah (s.a.s.) bir koyunu beceriksizce yüzmekte olan bir köleye uğramıştı. Ona: "Çekil de sana göstereyim!" dedi. Derhal elini deri ile et arasına soktu. Elini, bütün kolu koltuğa kadar derinin altında kalacak şekilde ilerletti. Sonra gidip abdest almadan halka namaz kıldırdı."

Bir rivâyette, "Yani suya değmedi" ziyadesi vardır (Ebû Dâvud, Tahâret 73, h. no: 185).

 

Açıklama:

Burada abdest almadan, "elini yıkamadan" demektir. Nitekim bir rivâyette gelen ziyade bu hususu tasrih etmektedir. Sadedinde olduğumuz hadis, pişmemiş ete elin değmesi halinde yıkama mecburiyeti olup olmadığını belirtme sadedinde vârid olmuştur. Görüldüğü üzere, taze ete değmekle el yıkama zarureti hâsıl olmuyor (10/355).

 

İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Hâlid İbn'l-Velid (r.a.)'ın bana bildirdiğine göre, Hâlid, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte, Rasûlullah'ın zevceleri Meymûne (radıyallahu anhâ)'nın yanına girerler. -Meymûne hem onun ve hem de İbn Abbâs'ın teyzeleri idi- Meymûne'nin yanında kızartılmış bir keler görürler. Bunu, Necid'den, kız kardeşi Hufeyde Bintu'l-Hâris getirmişti. Meymûne (radıyallahu anhâ) keleri Rasûlullah (s.a.s.)'ın önüne sürdü. Önüne bir yemek çıkarılıp da ondan bahsedilmeyip ve isminin de zikredilmediği durum nâdirdi." (Bu ibare Buharî'deki vechinde daha açık: "Rasûlullah aleyhissalatu vesselam, hakkında konuşulup, ismi söylenmeyen bir yemeğe pek nâdir elini uzatırdı.") [Rasûlullah (s.a.s.) kelere elini uzatmıştı ki,] orada hazır bulunan kadınlardan biri: "Rasûlulah (s.a.s.)'a takdim ettiğiniz şeyden haber verin, ne olduğunu söyleyin! dedi. Bunun üzerine: "O kelerdir!" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (uzatmış olduğu) elini derhal geri çekti. Hâlid (r.a.): "Bu haram mıdır, ey Allah'ın Resulü?" dedi. Rasûlullah: "Hayır, ancak o benim kavmimin diyarında bulunmuyor. Bu sebeple (Onu yemeye alışkın değilim), içimde tiksinme hissediyorum!" buyurdular. Hâlid (r.a.) der ki: "Ben keleri (önüme) çekip yedim. Rasûlullah bakıyor fakat beni yasaklamıyordu." (Buharî, Et'ime 10, 14, Zebâih 33; Müslim, Sayd 43, 44,  45, 1945, 1946, 1948; Muvatta, İsti'zân 10, h. no: 2, 968; Ebû Dâvud, Et'ime 28, h. no: 3793, 3794, Eşribe 21, h. no: 37; Nesâî, Sayd 26, h. no: 7, 198, 199)

 

Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: "Bir bedevî Rasûlullah (s.a.s.)'a gelerek: "Ben keleri bol olan bir bölgede yaşıyorum. Keler ailemin yiyeceğinin ekseriyetini teşkil ediyor (bunun bir mahzuru var mı; ne buyurursunuz?)" diye sordu. Ama Rasûlullah cevap vermedi. Biz: "Tekrar sor!"  dedik. O tekrar sordu. Rasûlullah cevap vermedi. Adam üçüncü sefer sordu. Üçüncü de Rasûllah adama seslenip yanına çağırdı ve:

 

"Ey bedevi! Allah, Benî İsrâil'den bir boya lânet etti veya gadab etti. (Ceza olarak) onları yeryüzünde yürüyen hayvanları haline çevirdi. Bilemem, ola ki bu, o lânete  meshe uğrayan  kimselerdendir. Bu sebeple ondan ne yerim  ne de yiyenleri men ederim!" dedi. (Müslim, Sayd 51, h. no: 1951)

 

Açıklama:

1- Birinci hadiste geçen Hâlid İbn'l-Velid'in annesinin adı Lübâbetu's-Suğra'dır. İbn Abbâs'ın annesinin adı Lükâbeti'l-Kübrâ'dır. Ancak Ümmü'l-Fadl diye, oğlu Fadl İbn Abbâs'ın adıyla künyeleniyordu. Her ikisi de mü'minlerin anası Meymûne (radıyallahu anhâ)'nın kız kardeşi idiler.

 

2- Önceki hadis, Rasûlullah (s.a.s.)'ın kendisine bir yemek ikram edildiği zaman, bunun mahiyetini ve  ismini sorduğunu belirtmektedir. Hatta Buhârî, bu hadise şöyle bir bab başlığı koymuştur: "Rasûlullah (s.a.s.), (bir şeyi) ismi söylenip ne olduğunu öğrenmedikçe yemezdi." Şârihler bunu: "Araplar, yiyecek maddelerin azlığı sebebiyle, ne bulurlarsa yerler, hiç bir şeyden tiksinmezlerdi. Halbuki (s.a.s.) bazı yiyeceklerden tiksinirdi" diyerek açıklamışlardır. İbn Hacer, bu hususta daha tatminkar bir açıklama sunar: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın bunu sorma sebebi, muhtemelen, O'nun (şehirden) bâdiyeye çok az çıkması sebebiyle, birçok hayvanı tanımamakta olması veya, şeriat'ın bazı hayvanları helâlkılarken diğer bazılarını haram kılmasıydı. Halbuki cahiliye Arapları, haram kılınan şeyleri haram addetmeyip yiyorlardı. Bazan da onlar etleri, pişmiş veya kızartılmış olarak getiriyorlardı, bu sebeple, birbirinden tefriki ancak sormak suretiyle yapılabiliyordu."

Bu hususu daha da aydınlatacak bir rivâyet Buhârî'nin el-Edebü'l-Müfred'inde zikredilmiştir: "Bedevî'nin biri, Rasûlullah (s.a.s.)'a bir tavşan getirip hediye etmişti. Rasûlullah (s.a.s.), getirilen hediyeden, hediye sahibine ondan yemesini emretmedikçe yemezdi. Bunu Hayber'de kendisine hediye  edilen zehirli koyun sebebiyle yapıyordu..."

 

3- Hadiste, sofradaki etin mahiyetini açıklayan kadının kim olduğu mübhemdir. Ancak rivâyetin başka vecihlerinde Meymûne (radıyallahu anhâ) olduğu belirtilmiştir. Keza, başka rivâyetlerde gelen tasrihte, Rasûlullah'ın, sofrada bulunan diğer hediye yiyeceklerden -keş, süt gibi- yediği belirtilmiştir.

 

4- Bazı şârihler, Rasûlullah'ın "Keler benim kavmimin diyarında bulunmuyor" sözüne takılarak: "Burada vak'a ile bir tezad var, çünkü Hicaz'da keler çokça bulunur" demiş ise de, Rasûlullah'ın Hicaz'ı değil, sadece Mekke ve yakın çevresini kastetmiş olacağı belirtilerek cevaplandırılmıştır.

 

5- İbn Hacer, hadisin farklı vechilerini tahlil ederek Rasûlullah'ın keleri yememesine iki sebep gösterilebileceğini söyler: 1- Tiksinme; 2- Keler etinde bulunan pis koku.

 

6- Hadisten Çıkarılan Faydalar:

Keler eti, kaydedilen hadislerde câiz görünüyor ise de ülemâ arasında bazı ihtilaflara da sebep olmuştur. Tahâvî, Şerhu Mâ'ani'l-Âsâr' da Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf ve İmamı  Muhammed rahimehümullah her  üçününde mekruh addettiğini belirtir. Bu hususta İmam Muhammed'in delili bir başka rivâyettir: Hz. Âişe anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a bir keler hediye edilmişti. Yemedi. Derken bir dilenci geldi. Âişe, dilenciye bu keleri vermek istedi. Rasûlullah kendisine: "Sen yemediğin şeyi mi vermek istiyorsun?" diye müdahale etti." Keza Ebû Davud'da kayda yer verilmeden "Rasûlullah'ın keler yemeyi nehyettiği" rivâyet edilmiştir. Hülasa, İmam Muhammed gibi bazı Hanefîler, kerahetin tahrimî olduğuna hükmetmiş ise de çoğunluk tenzihî olduğuna  meyleder ve şöyle derler: "Rasûlullah'ın sofrasında, huzurunda yenmiş olduğu halde müdâhele etmemesi, bunun mübah olduğuna delildir. Kerâhet ise, kerahet-i tenzihiyedir."

 

Görüldüğü üzere keler eti meselesi oldukça münakaşa edilmiş bir husustur. Daha ziyâde Hanefîler kesin bir üslubla "helal" demekten kaçınmışlardır.

 

Hadiste şu husus da görülmektedir: Bir meselenin hükmüne açıklık kazandırmak için, şüphe edilen cihetin açıklanması gerekir. Rasûlullah öyle yapmıştır ki: Keler etinden yememiş, yemeyiş sebebini açıklamıştır. Yemekten nefret ve onu  hoş bulmamak, o yemeğin tahrîmini gerektirmez. Yemeklerden tiksinme hususunda herkes bir değildir. Bazılarının sevdiğinden diğerleri nefret  duyabilir. Bir et kokmuş ise bunun yenmesi haram olmaz. Bu halde yiyebilecek kimse çıkabilir, yenmesi haram değildir. Kadının akrabaları eve girebilir, yeter ki koca rıza göstersin, izin versin. Akrabanın, hısımın,dostun evinden yemek yenir, bu câizdir. Rasûlullah (s.a.s.) ashâbıyla birlikte yemek yer, fırsat düştükçe et de yerdi. Rasûlullah, gaybı Allah  bildirmedikçe bilmezdi. Sorarak öğrenmeyi tercih ederdi.

 

Hz. Meymûne akıllı ve tedbirli bir kadındı ve Rasûlullah hakkında fevkalâde hayırhâhtı. Zira o, zekâsı ile, kelerden Rasûlullah'ın hoşlanmayacağını derhal kavramış, bilmeden yiyip sonradan rahatsızlık izhar etmesine gönlü razı olmamış, haberdar etmiştir. Gerçekten de feraseti onu yanıltmamıştır.

 

Birinin bir şeyden tiksineceği melhuz ise bu saklanmamalı, kendisine haber verilmelidir, ta ki ondan bir zarara maruz kalmasın. Bu hal bazılarında görülür, muziplik olsun diye çevresi gizleyebilir. Sünnet bunu tasvib etmiyor.

 

7- İkinci  hadiste, temas edilmesi gereken husus Benî  İsraîl'den bir kavmin meshedilmesi meselesi. Mesh: Bir canlının fıtratının değiştirilmesi, bir başka canlıya döndürülmesidir. Bununla daha ziyade, canlının daha aşağı, daha çirkin bir hale çevrilmesi ifade edilir. Mesh ilâhî bir ceza çeşididir. Kur'an-ı Kerim, yahudîlerden bir cemaatin mesh cezasına çarptırılarak maymunlara dönderildiklerini belirtir: "İçinizden cumartesi günü azgınlık edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara "aşağılık birer maymun olunuz" dedik. Bunu, muasırlarına ve sonradan geleceklere bir ceza örneği ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara öğüt olsun diye yaptık" (Bakara 65-66). Keza Mâîde suresinde de bir kısım insanların Allah'ın gadabına uğrayarak  "Maymunlar ve domuzlara çevrileceklerine temas edilmiştir" (60. âyet)

 

Şu halde Cenâb-ı Hakk, bir ceza çeşidi olarak tarihen bazı insanlara meshi uygulamış, insanken maymun ve domuz hâline çevirmiştir.

 

Sadedinde olduğumuz rivâyette, Rasûlullah (s.a.s.)'ın keleri yemeyişi, İsrailoğullarından bir neslin keler şeklinde  meshedilmiş olması sebebiyle, sofradaki kelerin onların devamı olma endişesinden ileri geldiği ifade edilmektedir. Ancak bu husus ülemânın büyük çoğunluğuyla vârid görülmemiştir. Çünkü meshe uğrayan kimselerin neslinin devam etmeyeceği, yine hadislerde  açıklanmıştır. Taberi der ki: "Esasen hadiste, o kelerin meshedilenlerden olduğu hususunda Rasûlullah'ın cezm'i (kesin iddiası) mevcut değildir. Aleyhissalâtu vesselâm, bunun onlardan olmasından korktuğunu beyan etmiş ve yemekten geri durmuştur. Rasûlullah, bunu da Cenab-ı Hakk'ın, Resulüne, meshe uğrayanların  neslinin devam etmeyeceğini bildirmesinden önce söylemiş olmalı." Tahâvî de, meseleye böyle bir yaklaşımla cevap vermiş ve arkadan İbn Mes'ud'dan yapılan şu rivâyeti kaydetmiştir:  "Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem'e:  "Şu maymun ve hınzırlar  meshedilen yahudilerden kalma mıdır?" diye soruldu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Allah bir kavmi helak veya meshetti mi artık onlara bir nesil de devam kılmaz!" diye cevap verdi.

 

İslam'da âyet ve hadislerle sabit olan insanın maymun, domuz, keler gibi hayvan olması inancı ile insanlığın maymundan geldiğini  söyleyen evrimci iddialar arasında hiçbir irtibatın olmadığını belirtelim. Biri, insanlığın aslını, tesadüflerle tekamül  denen maymuna bağlarken, öbürü, şımaran ve azan insanın ilahî irade ve ilahî kudretle, bir ceza olarak tenzilen maymuna, domuza, kelere çevrildiğini belirtir. Birinde tesadüfî tekâmül, öbüründe irâdî tenzil vardır, bu bir cezadır.

 

Keza mesh'i, tenasuhcuların iddiası ile de karıştırmamak gerekir. Onlar hiç bir ciddi delile dayanmadan, insan ruhunun hayvan cesetlerinde yeniden dünyaya geleceğini iddia ederler. İslamiyet, ölen kimsenin bir daha dünya hayatına dönmeyeceğini kesin bir üslubla söyler (İ. Canan, K. Sitte, 11/144-147)

 

Hâlid İbn'l-Huveyris (r.a.) anlatıyor: "Bir adam bir tavşan  avladı ve Abdullah İbn  Ömer (r.a.)' ya gelip: "Ne dersiniz (bunun eti yenir mi?)" diye sordu. Abdullah: "Tavşan Rasûlullah (s.a.s.)'a da (böyle avlanıp) getirilmişti. Ben de o sırada yanında oturuyordum. Ondan ne yedi ne de onun yenmesini yasakladı, tavşanın hayız gördüğüne inanıyordu" dedi." (Ebû Dâvud, Et'ime 27, h. no: 3792)

 

Enes (r.a.) anlatıyor: "Yürüdük ve Merri'z Zahrân'dan bir tavşan kaldırdık. Arkadaşlarımız peşinden koştular ve (sonunda yakalamaktan) âciz kaldılar. Bu sefer ben koştum, yetiştim ve yakaladım. Onu (babalığım) Ebû Talha (r.a.)'a getirdim. O, tavşanı keskin bir taşla kesti. Budunu benimle Rasûlullah'a gönderdi. Rasûlullah onu yedi." Enes'e: "Yedi mi, (gördün mü yediğini?)" diye sorulmuştu. Yani kabul etti" dedi." (Buhârî, Sayd 32, 10, Hibe 5; Müslim, Sayd 53, h. no: 1953; Ebû Dâvud, Et'ime 27, h. no: 3791; Tirmizî, Et'ime 2, h. no: 1790; Nesâî, Sayd 25, h. no: 7, 196)

 

Açıklama:

1- Câhız, tavşan hakkında devrinin bilgilerini bize şöyle aktarır: "Tavşan pek korkak bir hayvan olarak bilinir. Şehvetine  çok düşkündür. Bir yıl erkek, bir yıl dişi olur. Ayrıca hayız görür. Gözleri açık uyur." Merr-i Zahrân: Mekke'den bir merhale uzak bir yerin adıdır.

 

2- Tavşan etinin yenip yenmeyeceği hususunda bazı ihtilaflı rivâyetler gelmiştir. Sadedinde olduğumuz iki rivâyette de bu  ihtilaflı durum gözükmektedir. Mesela Ebû Hüreyre (r.a.)'tan gelen bir rivâyet: "Bir  bedevî, kızartılmış vaziyette bir tavşanı Rasûlullah'a getirmişti. Kendisi yemedi, Ashâbına yemelerini söyledi" der. Âlimler çoğunluk itibariyle tavşan etinin mübah olduğunu söylemiş, kaydedilen hadislerden yenmesinin câiz olduğu hükmüne ulaşmıştır. Ancak şunu da belirtelim ki ashabtan Abdullah İbn Ömer (r.a.), Tâbiînden İkrime, fukahadan Muhammed İbn Ebî Leyla tavşan etinin mekruh olduğuna kanîdirler. Bunlar Huzeyme İbn Cezî'in rivâyetine dayanırlar. Bu rivâyette der ki: "Ey Allah'ın Rasûlü dedim, tavşan hakkında ne dersiniz?"

 

"Onu ne yerim ne de haram kılarım" buyurdular. Ben: "Öyleyse, dedim, siz haram kılıncaya kadar ben onu yiyeceğim. Siz niye (yemiyorsunuz)?" Bana şu cevabı verdi: "Onun hayız gördüğü bana bildirildi."

 

İbn Hacer bu hadisin senedce zayıf olduğunu belirttikten sonra: "Şâyet senedce sahih olsa, yine de burada kerâhete delil mevcut değildir" der. Bu ma'nâyı sadedinde olduğumuz bâbın birinci hadisi (3905) de teyid eder. Hülâsa, Nevevî: "Tavşan eti, İmam Mâlik, Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ahmed İbn Hanbel ve diğer pekçok ulemâ nezdinde helâldir" der.

 

3- Hadis av hayvanının kaldırılıp, ürkütülmesinin câiz olduğunu gösterir. Keza avı kovalamanın câiz olduğu da anlaşılmaktadır. "Avın peşine düşen gaflete düşer" mealindeki hadis, bu söylenene muhalif sayılmamıştır, çünkü bu  ikinci hadis, fuzûlî yere avcılıkla fazla uğraşan, av takibederken, bir kısım maslahat ve vecibelerini ihmal eden kimselere mahsustur.

 

4- Hadis, avı yakalayanın, bir başkasının ortak olmasına imkan olmayacak şekilde ona sahip olduğunu gösterir. Öyle ki, o avı onunla kovalayanlar dahi hak iddia edemezler, yakalayan ona sahip olur.

 

5- Hadis, avla elde edilenin hediye edilebileceğine, bu hediyenin kabul edilmesi gerektiğine, mevkii ve makamı yüce bile olsa, onun razı olacağı bilindiği takdirde basit bir şeyin bile hediye edilebileceğine delil kılınmıştır.

 

6- Hadiste, çocuğun velisinin, çocuğun mâlik olduğu şeylerde çocuğun lehine tasarrufta bulunabileceği gözükmektedir (İ. Canan, 11/148-150).

 

Abdurrahman İbn Ebî Ammâr rahimehullah anlatıyor: "Hz. Câbir (r.a.)'a: "Sırtlan av mıdır?"diye sordum.. "Evet!"  dedi. Ben tekrar: "Etini yiyeyim mi?"dedim. "Evet!" dedi.

"Bu cevap Rasûlullah (s.a.s.)'dan mıdır?" dedim. "Evet!" dedi." (11/150)

 

Ebû Dâvud'un rivâyetinde şöyle gelmiştir: "Hz. Câbir (r.a.) der ki: "Rasûlullah (s.a.s.)'a sırtlandan sordum. Bana:

"O, av (hayvanı)'dır, ihramlı avlayacak olursa koç da aynı hükme dâhil edilir." (Tirmizî, Et'ime 4, h. no: 1792; Ebû Dâvud, Et'ime 32, h. no: 3801; Nesâî, Sayd 27, h. no: 7, 200)

 

Huzeyme İbn Cez' (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a sırtlan hakkında (eti helâlmi?]" diye sordum. "Sırtlanı yiyen biri de var mı?" dedi. Bunun üzerine kurdun etinin yenmesini sordum. "Kendisinde hayır olup da kurdu yiyen biri var mı?" diye cevap verdi." (Tirmizî, Et'ime 4, h. no: 1739)

 

Açıklama:

Yukarıda kaydedilen rivâyetler sırtlan etinin yenip yenmeyeceği ile ilgilidir. Önceki iki rivâyette yenebileceği, helâlolduğu söylenmiş ise de sonuncu rivâyete göre helâldeğildir, yenmemesi gerekir.

 

Rivâyetlerden de anlaşılacağı üzere sırtlan eti hususunda ülemâ ihtilaf etmiştir. Hattâbî'nin açıklamasına göre, Sa'd İbn Ebî Vakkâs, İbn Abbâs, Atâ, İshâk, Ebû Sevr, İmâm Şâfiî ve Ahmed İbn Hanbel sırtlanın etinin câiz olduğuna hükmetmiştir.

 

Ancak ülemânın çoğunluğu da haram olduğunu söylemiştir: Süfyan  Sevrî, Ashâb-ı Re'y ve İmam Mâlik, Saîd İbn Müseyyeb, bunlar arasındadır. Bunlar haram derken, sırtlanın vahşî bir hayvan olduğunu, Rasûlullah (s.a.s.)'ın vahşilerden köpek (parçalayıcı) dişi olanların etini yemeyi nehyettiğini belirtmişlerdir. Helâlolduğunu söyleyenler, yukarıdaki ilk iki rivâyeti gösterirler ve üçüncü rivâyetin amel edilemeyecek kadar zayıf olduğuna dikkat çekerler.

 

Sırtlanın helâlolduğunu söyleyen Ulemaya hak vermeye çalışan  İbn'l-Kayyim'in açıklamaları meyanında şu sözleri dikkate değer: "Rasûlullah'ın haram kıldığı hayvanlarda iki vasıf beraber var:

 

1- Hayvanın köpek (parçalayıcı) dişinin bulunması.

2- Tab'ı itibâriyle normal vahşilerden olması: Aslan kurt, kaplan, gelincik gibi. Sırtlanda ise, bu iki vasıftan sadece biri var: Köpek dişi var, ama normal vahşilerden değil. Şurası muhakkak ki, vahşiler parçalayıcı diş sahibi olan hayvanlardan daha farklıdır. Vahşi hayvan, kendisinde bulunan vahşilik kuvvesi sebebiyle haram kılınmıştır. Zira, vahşî hayvanı yiyen bu kuvvenin bir benzerini tevarüs ederken ruhen vahşileşir. Çünkü bir şeyi yiyen, yediği şeye benzer. Şu husus da herkesce bilinmektedir: Kurtta, aslanda, kaplanda ve gelincikte bulunan vahşilik kuvvesi sırtlanda mevcut değildir. Öyleyse haramlıkta bu, öbürlerine eşit olmamalı, ne lügat ne de örf yönüyle sırtlanla öbürleri arasında bir eşitlik olmamalıdır." (11/151-152)

 

Nemletü'l-Ensârî anlatıyor: "İbn Ömer (r.a.)'e kirpiden sorulmuştu. (Cevaben) şu âyeti okudu. (Meâlen): "(Ey Muhammed) de ki: "Bana vahyolunanda leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki pistir- ve günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum. Fakat darda kalan, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere bunlardan da yiyebilir. Doğrusu Rabbim bağışlar ve merhamet eder." (6/En'âm, 146).

 

Ancak, yanında bulunan bir yaşlı dedi ki: "Ben Ebû Hüreyre (r.a.)'yi dinledim, demişti ki: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanında kirpinin zikri geçmişti: "O habislerden bir habistir (eti) yenmez" buyurdular."

 

Bunun üzerine İbn Ömer (r.a.): "Eğer bunu Rasûlullah (s.a.s.) söyledi ise, bu (kirpinin hükmü), biz bilmesek de O'nun dediği gibidir" dedi." (Ebû Dâvud, Et'ime 30, h. no: 3799)

 

Açıklama:

Rasûlullah (s.a.s.)'ın bu beyanlarında kirpi habis olarak tavsif buyrulmuştur. Habis şeyler, Kur'an-ı Kerim'in nassı ile haramdır. Ancak kirpinin durumu ihtilâflıdır. Es-Sübülü's-Selam'da şu açıklama yapılmıştır: "Râfiî der ki: "Kirpi hususunda iki görüş var: Birine göre haramdır. Ebû Hanîfe ve Ahmed İbn Hanbel bu  görüştedir. Bunlar  hadiste kirpinin "habis" olarak tavsif edilmesini esas almışlardır. Diğer görüşe göre helaldir. İmam Mâlik ve İbn Ebî Leyla bu görüştedirler." (11/152-153)

 

Sefîne (r.a.) anlatıyor: "Ben, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte toy (denen kuş)un etini yedim." (Ebû Dâvud, Et'ime  29, h. no: 3797; Tirmizî, Et'ime 26, h. no: 1829)

 

Açıklama:

"Toy" uzun boyunlu, iri bir av kuşudur, göçmen kuşlardandır, çok hızlı uçar, boz renklidir. Eti tavuk ve kaz eti arasındadır. Hadis toy etinin helâlolduğunu beyan buyurmuştur, bu hususta Ulemânın ihtilafı yoktur (11/153)

 

İbn Ebî Evfa (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber [altı veya yedi sefer] gazveye çıkmıştık. Gazve esnasında (s.a.s.)'la birlikte çekirge yedik." (Buhârî, Sayd 13; Müslim, Sayd 52, h. no: 1952); Tirmizî, Et'ime 22, h. no: 1822, 1823; Ebû Dâvud, Et'ime 35, h. no: 3812; Nesâî, Sayd 37, h. no: 7, 210)

 

Selman (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a çekirgeden sorulmuştu."

"Onlar, Allah'ın en kalabalık ordularıdır. Onu  ne yerim ne de haram kılarım" buyurdular." (Ebû Dâvud, Et'ime 35, h. no: 3813; İbn Mâce, Sayd 9, h. no: 3219)

 

Rezîn rahimehullah Hz. Câbir (r.a.)'tan  naklediyor: "Rasûlullah (s.a.s.) çekirgelere beddua etti ve dedi ki: "Allah'ım! Çekirgeleri helak et, büyüklerini öldür, küçüklerini helak et, nesillerini kes, ağızlarını geçimliğimiz ve rızkımızdan (uzak) tut. Sen duaları işitensin." (Orada bulunan) bir adam: "Ey Allah'ın Rasûlü! Çekirgelere nasıl böyle beddua ediyorsunuz, onlar ki Allah'ın ordularından bir ordudur" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da cevaben: "Çekirge, denizdeki bir balığın hapşırığıdır" buyurdular." (Tirmizî, Et'ime 23, h. no: 1824; İbn Mâce, Sayd 9, h. no: 3221)

 

Açıklama:

1- Bu rivâyetler, çekirgeler hakkındadır. İlk ikisi sarih olarak çekirgelerin yenmesinin helâlolduğunu ifade etmektedir. Nitekim Nevevî: "Müslümanlar çekirge yemenin mübah olduğu hususunda icma etmiştir" der. Ayrıca Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ahmed İbn Hanbel ve bir çok Cemâhir'in "Çekirge tezkiye suretiyle (başı  kesilerek) veya müslüman yahut mecûsi herhangi bir kimsenin avlanması suretiyle veya kendiliğinden veya bir kısmı koparılarak yahut bir başka sebeple de ölse helaldir" dediklerini belirtir. İmam Mâlik,  kendisinden meşhur olan kavle, -Ahmed İbn Hanbel de bir kavle- göre: "Bir kısmı koparılmak veya diri olarak (sıcak suya) atılıp haşlanmak veya ateşte kızartılmak gibi bir sebeple öldürülürse helaldir, kendiliğinden veya bir kap içerisinde ölmüş kalmışsa yenmesi helâlolmaz" demişlerdir.

 

2- Çekirgenin Allah'ın en kalabalık askeri olarak ifade edilmesi, kuş taifesi içerisinde  sayıca en çok olması sebebiyledir. Hadislerde geldiği üzere, Allah'ın en kalabalık mahluku meleklerdir. Melekler hakkında âyette de: "Rabbinin ordularını kendisinden başka kimse bilmez" (Müddessir 31) buyrulmuştur. Çekirgeye Allah'ın ordusu denmesi hikmetli bir ifadedir. Onların başı boş olmadığını, Cenâb-ı Hakk'ın, onları, gadab ettiği yerlere musibet olarak gönderip cezalandırdığını ifade eder. Kur'an bu hususu, Firavun'a karşı diğer âfetler zımnında çekirgenin de gönderildiğini belirterek haber verir (A'raf 133). Çekirgeler girdikleri yerlerin otlarını, ekinlerini, ağaçlarını yerler ve kıtlığa sebep olurlar. Öyle ki zaman olur, insanlar yiyecek bir şey bulamayarak birbirlerini yiyip toptan helak olurlar (Kâri).

 

3- Üçüncü hadiste (3914) çekirgenin balık hapşırığına benzetilmesiyle ilgili yeterli açıklama daha önce geçtiği için burada tekrar etmeyeceğiz. (1249, 1250, ve 1251 numaralı hadislere ve bunların şerhlerine bakılmalıdır.) (11/154-155)

 

Esmâ Bintu Ebî Bekr (r.a.) anlatıyor: "Biz, Rasûlullah (s.a.s.) zamanında bir at kestik. O zaman Medine'de idik. Hepimiz onu yedik." (Buhârî, Sayd 24, 27; Müslim, Sayd 36, h. no: 1942; Nesâî, Dahâyâ 33, h. no: 7, 231)

 

Câbir (r.a.) anlatıyor: "Haber(in fethi) zamanında at ve vahşi eşek eti yedik. Rasûlullah (s.a.s.) ehli eşek (etin)i yasakladı ve ata müsaade etti." (Ebû Dâvud, Et'ime 26, h. no: 3788; Nesâî, Sayd 32, h. no: 7, 205; Tirmizî, Et'ime 5, h. no: 1794)

 

Açıklama:

1- Bu iki rivâyetin her ikisi de at etinin yenmesini mübah ilan etmektedir. Ancak başka rivâyetler muvacehesinde tezekkür edince ülemâ ihtilaf etmiştir. Bahsi, Nevevî rahimehullah şöyle özetler: "Âlimler, at etinin mübah olması hususunda ihtilaf etmiştir:

 

Şâfiî ve Cumhurun mezhebine göre bu mübahtır ve hiçbir kerâhet yoktur. Ahmed İbn Hanbel, İshâk, Ebû Yusuf, İmam Muhammed, muhaddislerden bazı cumhurlar da bu görüştedir. İbn Abbâs, İmam Mâlik, Ebû Hanîfe gibi bazı âlimler ise, "Sizin için atları, katırları ve merkebleri binek ve süs hayvanları olarak yarattık..." (Nahl 8) meâlindeki ayet-i kerimeyi esas alarak atın yenmesini mekruh addetmişlerdir. Onlara göre bu âyette yemekten bahsedilmiyor,  halbuki daha önceki  âyette hayvanların yenilmesinden  bahsedilmektedir. Atı  mekruh addeden ülemâ, âyetten başka, Halid İbn'l-Velid tarafından rivâyet edilen şu hadisi de esas alırlar: "Rasûlullah (s.a.s.) at etini yasakladı."

 

At etini mekruh addedenlerin bir diğer delilleri, atın cihad vasıtası olmasıdır. Ancak önceki hadiste geçen "O zaman Medine'de idik" ibaresi, at etinin Rasûlullah'ın huzurunda ve cihad emrinin gelmesinden sonraki devreye ait olduğuna delil kılınmıştır. Bilindiği üzere, Mekke döneminde cihada müsaade yoktu ve o sırada atın cihad vasıtası olması mevzubahis değildi. Yine önceki hadiste, etin Rasûlullah devrinde kesilip yenmesinin ifade edilmesi, Rasûlullah'ın bundan haberdâr olduğuna dikkat çekme gayesini güder. Usulcüler bu çeşit ifadeleri hep ref'e nisbet etmiştir, yani bunlardan Rasûlullah (s.a.s.)'ın haberi vardır ve sükutuyla te'yid etmiş ve takrir buyurmuştur, öyleyse hadis merfudur (İ. Canan, 11/156).

 

İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) pislik yiyen (cellâle) deveye binmekten ve sütünü içmekten men etti." (Ebû Dâvud, Et'ime 25, h. no: 3785, 3787; Tirmizî, Et'ime 24, h. no: 1825)

 

İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) öldürülmek için hedef ittihaz edilmiş (ve mücesseme denilen) hayvanın yenilmesini, pislik yiyen (ve cellâle denen) hayvanın yenilmesini, sütünün içilmesini ve su tuluğunun ağzından su içilmesini yasakladı." (Ebû Dâvud, Et'ime 25, h. no: 3786; Tirmizî, Et'ime 24, h. no: 1826; Nesâî, Dahâyâ 44, h. no: 7, 240)

 

Zehdem İbn Mudrib anlatıyor: "Ebû Mûsâ (r.a.)'a bir tavuk getirilmişti. Cemaatten birisi ayrıldı. (Ebû Mûsâ): "Neyin var?" diye sordu. Adam: "Ben onu pis bir şeyler yerken gördüm ve tiksindim ve yememeye yemin ettim" cevabını verdi. Bunun üzerine Ebû Mûsâ:

"Yanaş ve ye! Zira ben, Rasûlullah (s.a.s.)'ı (cellâle'yi) yerken gördüm" dedi ve adama, yemini  için kefarette bulunmasını emretti." (Buhârî,  Zebâih 26, Humus 15, Megâzî 74, 78, Eymân 1, 4, 18, Kefâret 9, 10, Tevhid 56; Müslim Eymân 9, h. no: 1649; Nesâî, Sayd 33, h. no: 7, 206)

 

Açıklama:

Bu üç hadiste aslen eti helâlolan hayvanlardan besleniş ve öldürülüş tarzları sebebiyle yenmesi yasaklanan hayvanlar mevzubahis edilmektedir.

 

1- Cellâle: Pislik yiyen hayvanların müşterek adıdır. Sığır, davar, deve veya kümes  hayvanı olmuş farketmez. Hepsine şerî  ıstılahta cellâle denmiştir. Ülemâ bunlar hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazı âlimler yiyeceğinin çoğu temiz olan hayvanı cellâle addetmemiştir. Umumiyetle az miktarda pislik yemiş olanlar cellâle kabul edilmez. Nevevî, "Azlığa çokluğa bakılmaz, kokusu esas alınır, yediği  pisliğin rengi, kokusu eti veya suyunda galebe çalma halinde cellâle sayılacağını" söyler.

 

2- Hattabî'nin açıklamasına göre cellâle'nin sütünden ve etinden istifade için başlıca görüşler  şöyledir: "Ashâb-ı Re'y (Hanefîler), Şâfiî ve Ahmed İbn Hanbel'e göre mekruhtur, kesilmezden önce  bunlar bir müddet hapsedilmeli, temiz yemle beslenip ondan sonra kesilmelidir. Hapis müddeti de ihtilaflıdır: Bazı rivâyetlerde sığırın kırk gün. Tavuğun üç gün hapsedildikten sonra yenilmesi tavsiye edilmiştir. Fakihler umumiyetle tavuklar için üç, koyunlar için dört, sığır ve develer için on gün hapsedilmelerini  fetvaya bağlamışlardır. Hasan Basrî, İmam Mâlik gibi bazı âlimler de cellâlenin etini yemekte bir beis görmemişlerdir. İshak İbn Râhûye'nin de: "Cellâlenin etini  iyice yıkadıktan sonra yemede bir beis yoktur" dediği rivâyet edilmiştir. Domuz sütü ile beslenen bir kuzunun eti yenilebilir, bir mahzur yoktur, çünkü süt istihlak edilmiştir.

 

3- Mücesseme: Ok vs. atışlarında hedef yapılan hayvandır. Rasûlullah (s.a.s.) hayvanların tâlim vs. maksadlarla yapılacak atışlarda hedef yapılarak öldürülmesini şiddetle yasaklamış, bunu yapanlara lânet etmiştir. Bu tarzda öldürülen hayvanın yenmesini Rasûlullah nehyetmiştir. Bu suretle avlanıp, ölmeden kesilecek olursa helaldir. Ancak, atış yapılır, fakat kesilmeden kendiliğinden ölürse, yenmesi câiz olmaz. Zira bu durumda mevkûze (vurularak öldürülmüş) olmuş olur (11/158-159).

 

Hilkâm İbn Telib rahimehullah babasından naklediyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'la arkadaşlık yaptım, yeryüzündeki haşerelerden herhangi birini haram ettiğini hiç işitmedim." (Ebû Dâvud, Et'ime 30, h. no: 3798)

Açıklama:

1- Burada haşerâtla küçük hayvanlar kastedilmektedir. Şârihler bunu açıklarken  kertenkele, kirpi, araptavşanı (yerbû' olarak geçen bu kelimeye lügatlerde Afrika tarla fâresi de denmektedir) ile örneklendirirler. Şu halde dilimizde kullandığımız haşere ma'nâsında değildir.

 

2- Hattâbî, hadisi açıklarken der ki: "Bu hadiste, haşerâtın mübah olduklarına delil de yoktur. Çünkü, râvinin "..işitmedim" sözü, ondan başkasının da işitmediğine delil olmaz, bir başkasının işitmiş olması câizdir. Hadis bize bir başka ma'nâ daha ilham etmektedir, o da şu: Bu sözle, Rasûlullah (s.a.s.) zamanında, Arapların, haşerâtı mübah addetme âdetleri vardı, Rasûlullah da onların bu âdetlerini bilmekte idi. Onları haşere yemekten men etmedi."

 

Hattâbî açıklamasına devam ediyor: "Âlimler, eşyada asıl olan ibâhe mi, mahzur mu olduğu hususunda ihtilaf etmiştir. Bu, usul-ı fıkhın büyük problemlerinden biridir. Bazı âlimler: "İbahe"ye hükmederken, bazılarıda "mahzur"a hükmetmiştir. Bu meyanda  bir kısmı da "mutlak olarak "ibahe" veya "mahzur"a hükmetmek  yanlıştır, bazıları için "mubah"ın,  bazıları için "mahzur"un esas olduğunu söylemek daha uygundur" demiştir..."

 

Nitekim âlimler araptavşanı ve vebr (dört ayaklı, kısa kuyruklu, çokca tüyü olan bir hayvan olarak tarif edilir) gibi haşerât hakkında ihtilaf eder. Urve, Atâ, Şâfiî, Ebû Sevr araptavşanının yenebileceğini söylemiş, İmam Mâlik "Vebr'in yenmesinde bir beis yok" demiştir. Şâfiî de aynı kanaattedir. Atâ, Mücâhid ve Tâvus'tan bu görüş rivâyet edilmiştir. İbn Sîrîn, Hammâd, Ebû Hanîfe ve Ashâbı da vebr'i mekruh addetmiştir.

 

Ebû Hanîfe ve Ashabı kirpiyi mekruh addeder. Kirpi hakkında İmam Mâlik'e sorulunca "Bilmiyorum" der. Ebû Sevr ise bir mahzur görmedi. Aynı görüş Şâfiîden de hikaye edilmiştir. Buna İbn Ömer'in de ruhsat verdiği rivâyet edilmiştir. Ebû Dâvud haram olduğuna dair bir rivâyet kaydetmiş ise de senedi zayıftır. Şayet hadis sabitse, kirpi haramdır (11/159-160).

 

Câbir İbn Semüre (r.a.) anlatıyor: "Bir adam beraberinde ailesi ve çocukları olduğu halde Harra'ya indi. Bir adam: "Bir devem kayboldu, onu bulacak olursan yakalayıver" dedi. Adam onu buldu ama sahibini bulamadı. Deve hastalandı. Adamın karısı: "Onu kes (de mundar ölmesin) dedi. Ama erkek kabul etmedi. Deve öldü. Kadın bu sefer: "Derisini soy da etini, yağını kadid yapalım (güneşte kurutalım) ve yiyelim" dedi. Adam: "Hele, Rasûlullah (s.a.s.)'a bir soralım (da söylediklerini sonra yapalım!)"dedi. Ona gelip sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Seni ondan müstağnî kılacak bir zenginliğin var mı?" diye sordu. Adam: "Hayır! yok" dedi. Rasûlullah da:"Öyleyse onu yiyin" buyurdu. Ravi der ki: "Sonra devenin sâhibi geldi. Durum kendisine anlatıldı. "Deveyi kesmedin mi?" dedi. Adam: "Senden utandım!" cevabında bulundu." (Ebû Dâvud, Et'ime 37, h. no: 3816)

 

Açıklama:

1- Harra: Medine'nin çevresinde siyah taşlarla kaplı olan kısım.

2- Harra'ya inen âilenin muzdar olduğu belirtilmiştir. Rasûlullah, bu maddi sıkıntı içinde olan aileye kendiliğinden (tezkiyesiz = kesilmemiş) ölen hayvanı yemelerine izin vermiştir. Bazı âlimler: "Muzdar kalan kimsenin meyteyi yiyebileceğine bu hadiste delil var" demiştir (11/161).

 

el-Fucey' el-Âmirî (r.a.) anlatıyor: "Ey Allah'ın Rasûlü dedim,  meyteden bize helâlolan (miktar) nedir?" "Yiyeceğiniz ne (miktarda)dır" diye sordu. Biz: "Akşam ve sabah yiyoruz" diye cevap verdik."

Ebû Nuaym Mevlâ Ukbe der ki: "Ukbe  bana bu ifadeyi açıkladı: "Bir bardak sabahleyin, bir bardak da akşam vakti demektir." Dedi ki: "Durum bu, babamın hayatına yemin olsun bu yetmez!" Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm mezkür durumda meyteyi yemelerine ruhsat tanıdı." (Ebû Dâvud, Et'ime 37, h. no: 3817)

 

Açıklama:

Bu hadis de, meyte'nin yenmesine ruhsat tanıyacak fakirlik derecesini belirtiyor: Hattâbî der ki: "Sabahleyin bir kadeh, akşamleyin bir kadeh (süt), bedeni, yeterince beslemese, tam bir doyum sağlamasa da açlığı örter ve kişinin belini doğrultur. Rasûlullah bu miktar imkana rağmen meyteden alıp  yemelerine ruhsat tanıdı. Böylece hadis, nefsin gıda ihtiyacını meyteden olmasını mübah kılmaktadır. İmam Mâlik ve iki görüşünden birinde Şâfiî bunu iltizam etmiştir." Şevkânî der ki: "Şâfiî indinde râcih görüş, açlığı örtecek kadarla yetinmektir. Ebû Hanîfe ve iki kavlinden birinde Mâlik de bu görüştedir."

 

Âyet-i kerîme de meyteyi haram kılmış fakat muzdar kalma halini istisna etmiştir: "Açlıktan darda kalan , günaha kaymaksızın yiyebilir" (Maide 3). Ancak zaruret hali kalkınca meytenin yenmesi helâlolmaz. Açlığın örtülmesi, zarureti ortadan kaldırır (daha fazla yemeyi helâlkılmaz). Ancak bazı âlimler: "Muzdar kimse ızdırar halinde, ızdırarın olmadığı zamandaki mutadı ne ise o miktarda yiyebilir" demişlerdir.

 

İbn Hacer der ki: "Âyetin ıtlakına göre, bu râcih görüştür. Ülemâ, ızdırâr deyip, meytenin yenmesini helâlkılacak halin tavsifinde ihtilâf etmiştir." Cumhur'a göre bu açlığın helak etme  noktasına veya helaka götürecek  hastalığa ulaşma noktasına gelmesidir. Bazı  Mâlikîlere göre, "Açlığın üç gün devam  etmesidir." (11-161-162)

 

Eslem Mevlâ Ömer İbn'l-Hattâb (r.a.) anlatıyor: "Hz. Ömer'e: "Binekler arasında kör bir deve var!" dedim. Bana: "Onu bir aileye ver, ondan istifade etsinler" dedi. Ben "O kör  olduğu halde (ondan istifade mi olur)?" dedim. "Onu deve sürüsüne katsınlar (otlamaya sürsünler)" dedi. Ben: "İyi ama arazide nasıl yayılacak?" dedim. "Bu hayvan cizye devesi mi sadaka devesi mi?" diye sordu. Ben,  "cizye devesi!" deyince: "Vallahi siz bunu yemek istiyorsunuz" dedi.  Ben de: "Üzerinde cizye devesi mührü var?" dedim. Bunun üzerine Ömer (r.a.) devenin kesilmesini emretti ve kesildi. Hz. Ömer'in yanında  dokuz  adet tabak vardı. Meyve, çerez her ne olsa ondan bu tabaklara koyup Rasûlullah (s.a.s.)'ın zevcelerine gönderirdi. Bu gönderdiklerinin en sonuncusu, kızı Hafsa'ya gönderdiği olurdu. Eğer bunda eksiklik olursa, kendi hissesinden tamamlardı.

 

İşte bu devenin etinden de o tabaklara koydu ve Rasûlullah (s.a.s.)'ın zevcelerine gönderdi. Bu devenin etinden arta kalanın yemek yapılmasını emretti. Sonra Muhacir ve Ensar'ı ondan yemeye davet etti." (Muvatta,  Zekât 44, h. no: 1, 279)

 

Açıklama:

1- Rivâyet, sadaka devesi ile cizye devesi arasında tefrikte bulunmaktadır. Çünkü sadaka devesinden sadece fakirler istifade edilebilir, cizye devesi olunca, ondan  zenginfakir herkes istifâde edebilir. Eslem, bu hususu belirtmek için cizye devesi olduğunu, üzerinde cizye mühürü bulunduğunu belirtir.

 

2- Hz. Ömer (r.a.), Rasûlullah (s.a.s.)' ın vefatından sonra, kendi hilafeti sırasında, Ezvâc-ı  Mutahharât'a ilgi ve saygısını hiç  kesmemiş, onları memnun kılmayı hep birinci plana  almıştır. Onlar arasında, kendi kızı olan Hafsa validemizi en son düşünmüştür. Zira vukûu muhtemel bazı aksamalar sebebiyle kızının kendisine darılmayacağını, öbürlerini babasının kendisine takdim etmesine gönül koymayıp râzı olacağını bildiği için böyle davranmıştır. Bu hal, Hz. Ömer'in, diğer ümmühâtü'lmü'minîn'e: "Ömer kızını kayırıyor" diye bir hissin gelmesinden bilhassa kaçındığını da gösterir. Yeri gelmişken şu hususu belirtelim: Hz. Ömer, hilâfeti sırasında, ikramlarda sâdece Ezvâc-ı mütahharâta imtiyazlı davranmamış, Ashab'ın diğer ferdlerine de Rasûlullah'a olan yakınlıkları, Rasûlullah'ın sevgisine mazhariyetleri ölçüsünde farklı davranmıştır. Rasûlullah'ın sevgi ve takdirlerine mazhar olanlara fey'den daha çok pay ayırmıştır. Hz. Osman da böyle yapmıştır. Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ali (r.a.)  ise, herkese eşit davranmıştır. Hz. Ebû Bekr: "Üs- tünlükleri sebebiyle sevabları âhirettedir, dünyada maişete  olan ihtiyaçta hepsi eşittir" demiştir. Allah hepsinden razı olsun.

 

3- Bu rivâyetten, Hz. Ömer'in Muhâcir ve Ensâr'ı zaman zaman ziyafetlerde bir araya getirdiğini, böylece onların gönüllerini hoş edip rızalarını kazandığını görmekteyiz. Âlimler, buna dayanarak: "İmam'ın çevresindeki ileri gelenleri yemekte bir araya getirmesi sünnettir" demiştir. Bu değerlendirme de gösterir ki, "beraber yeme"nin karın doyurmadan öte pek çok fonksiyonları, içtimâî ve siyâsî yönleri, ma'nâları vardır.

 

4- Hz. Ömer (r.a.)'ın yanında cizye ve harâc malından  meyveler, çerezler, turfanda değişik yiyecekler mevcuttur, o bunlardan ileri gelenlere ikram etmektedir, bu mallardan ikram zenginlere bile mübahtır (11/163-164).

 

Ömer (r.a.) anlatıyor: "Etten sakının. Çünkü onun hamr (içki) gibi tiryâkiliği var. Ayrıca Allah, eti çok yiyen aile halkına buğzeder." (Muvatta, Sıfatu'n-Nebiyy 36, h. no: 2, 935)

 

Câbir (r.a.) anlatıyor: "Ben, çarşıdan et almış hamala vermiş eve dönüyordum. Hz. Ömer (r.a.) yolda bana yetişip: "Bu da ne?"diye sordu. "Canımız et çekmişti,  gidip bir dirhemlik et satın aldım" dedim. Bunun üzerine: "Canın birşey çektikçe gidip ondan alıyor musun? Herkese, israf olarak canının her istediğini yemesi  yeter!" diye  çıkıştı." (Muvatta, Sıfatu'n-Nebiyy 36, h. no: 936)

 

Açıklama:

Bu iki hadis, çok et yememeyi tavsiye etmektedir. Bu rivâyetlerden hareketle "et yemek mekruhtur" diye bir hükme gidilmemiştir. Rasûlullah ve Ashâb'ın eti yedikleri bilinmektedir. Ancak her şeyin  çoğu gibi etin de çoğu mahzurludur.

 

Hadisin Muvatta'daki aslında bazı ziyadeler var. Hadisin sonunda Hz. Ömer: "Şu âyet sizlere hitabetmiyor mu?" der ve hatırlatır: "İnkâr edenler, ateşe  sunuldukları gün, onlara: "Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan  her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz, ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azab göreceksiniz" denir." (46/Ahkâf, 20) (11/165)

 

 

Hayvanlarla Oynamak:

Bu, bazı hayvanları tahrik edip dövüştürmek şeklinde olduğu gibi, yarıştırma şeklinde de olabilir. Birinciye misal, horozların döğüştürülmesi; ikinciye misal güvercin peşinde koşmaktır. Hadislerde her iki çeşit oyun da yasaklanmıştır. Güvercinle oynayan kimse hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.) şiddetli bir üslub kullanmıştır. Ebu Dâvud, Edeb: 57; el-Edebü'l-Müfred: 2/683. Bu çeşit hadislere rağmen, İslâm âleminde, diğer bir kısım yasaklar gibi, güvecinle meşguliyetinde zaman zaman yaygın bir moda hâlini aldığını görülmüştür. Kalkaşandî, 565/1169 yılında Nuraddin Zengî ile başlatılan güvercinle meşguliyetin kısa zamanda yaygınlık kazanarak, devrin en ileri gelenlerini bile saran bir moda hâlini aldığını, kuşlara neseb defterleri tutulacak, tanesi 1000 dinara satılacak kadar ileri gidildiğini, güvercinlerin tam bit ticaret metâı halini aldığını vs. anlatır (Kalkaşandî: 14/390-391).

 

Âlimlerin oyun ve eğlence karşısındaki bu sert tutumları, bidayette de temas ettiğimiz gibi, en başta zamanın boş geçmesine sebep olmasıyla izah edilmektedir. Dehlevî şöyle der:  "Yasak işler meyanında teselli vericilerle meşgul olmayı da saymalıyız. Bu işler dünya ve âhiret endişesine karşı teselli veren, zamanı boşa geçirten şeylerdir. Çalgılar, satranç, güvercinle oynamak, hayvanları kızıştırıp dövüştürmek gibi. Bu eğlencelere  dalan kimseler, yeme içme gibi zaruri ihtiyaçlarını dahi ihmal ederler. Öyle ki, üzerlerine  sıkışırlar da  bevl etmek için kalkmaktan bile sarf-ı nazar ederler. Şâyet bu gibi eğlencelerle meşguliyet câri bir adet haline gelecek olsa, insanlar cemiyet üzerine bir yük, bir parazit haline gelir ve nefislerini ıslâha yönelmezler." (12/324-325)

 

 

Hz. Süleyman ve Hayvanlar

Hz. Süleyman aleyhisselâm'la ilgili Kur'ânî kıssanın mühim bir mesajı hayvanlarla ilgili: Hz. Süleyman hayvanların dillerini bilmekte, Hüdhüd vs. ile konuşmaktadır. Âyette karınca ile de konuşmasına dikkat çekilmesi ayrı bir ehemmiyet taşır. Karıncaların, insanlarca işitilen bir sesi, görülen bir kulağı yok. Buna rağmen Hz. Süleyman onlarla muhabere edebilir. Öyleyse araştırıldığı takdirde, insanoğlu, onların bile muhabere sistemine girebilecektir.

 

Hz. Süleyman'ın bu mûcizesini aktaran Kur'ânî kıssa, sesi işitilebilen pek çok hayvanın -belki de tamamının- muhabere sistemlerine insanların girip onları, insanlığın lehinde birkısım mühim hizmetlerde istihdam edilebileceklerine semavî bir irşad olmaktadır. Son çekirge istilasının, bir kere daha hatırlattığı, Bediüzzaman'a ait mevzumuzu ilgilendiren bir mülahaza şöyle: "... Meselâ çekirge âfetinin istilâsına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar istifadeli bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir. İşte kuşlardan şu nevî istifade ve teshîri ve telefon ve fonoğraf gibi câmidatı konuşturmak ve tuyûrdan istifade etmek; en münteha hududunu şu âyet çiziyor..." (12/373)

 

 

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bir güvercinin peşine düşüp onunla eğlenen bir adam görmüştü. "Bir şeytan bir şeytaneyi takip ediyor!" buyurdular." (Ebû Dâvud, Edeb 65, h. no: 4940; İbn Mace, Edeb 44, h. no: 3765)

 

Açıklama:

Rasûlullah (s.a.s.), büyük adamın güvercinle eğlenmesini, boş, faidesiz ve malayani bulduğu için şeytana nisbet etmiştir; kendisine şeytan demiştir. Çünkü faidesiz bir meşguliyetle vakit geçirmektedir. Güvercine de şeytan demiştir. Zira adamı malayani bir meşguliyete çekmiştir, zikrullah, faydalı tefekkür ve müsmir bir iş gibi her çeşit faydalı amelden alıkoymuştur.

 

Nevevî der ki: "Yavru ve yumurta elde etmek veya yalnızlığa karşı ünsiyet bulmak veya mektup taşıtmak gibi maksadlarla güvercin beslemek câizdir. Hiçbir keraheti yoktur. Fakat uğur çıkarmak maksadıyla onunla meşguliyet ise, sahih görüşe göre mekruhtur. Buna bir de kumar ve benzeri haramlar inzimam ederse, o kimsenin şahidliği reddedilir."

 

İbn Hacer gibi birkısım alimler, Enes'in küçük kardeşi Ebu Umayr' ın kuşla oynamış olmasına dair rivâyetleri esas alarak, çocukların kuşla oynamasının câiz olduğuna hükmetmişlerdir; yeter ki  eziyet etmesinler ve  atış talimlerinde hedef olarak kullanmasınlar (15/135-136).

 

İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) (dövüştürmek için) hayvanların arasını kızıştırmayı yasakladı." (Ebû Dâvud, Cihad 56, h. no: 2562; Tirmizî, Cihad 30, h. no: 1708, 1709)

 

Açıklama:

Araplar deve, keçi, horoz gibi birkısım hayvanları kızıştırarak dövüştürürlerdi. Rasûlullah bu hareketi, hayvanlara sırf eğlence için elem vermek ve onları boş yere yormaktan başka bir şey sağlamadığı için yasaklamıştır. Bu gibi meşguliyetler, hayvanlara verilen eziyetten başka, insanların zamanlarını da boşa harcamaktır. Halbuki insan, pek  yüce maksadlarla yeryüzüne gönderilmiştir. Onun boşa geçireceği zaman yoktur. Hayatının her anından hesap verecektir. Bu sebeple  hesabını vermekte zorluk çekeceği meşguliyetleri Rasûlullah'ın tecviz etmesi, hoş karşılaması mümkün değildir (15/136).

 

Yine İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kendisinde ruh olan hiçbir canlıyı (atışlarınıza) hedef ittihaz etmeyin." (Müslim, Sayd 58, h. no: 1957; Tirmizî, Sayd 1, h. no: 1475; Nesâî, Dahaya 41, h. no: 7, 238, 239)

 

Abdullah İbn Cafer İbni Ebi Talib (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.), bir keçiyi hedef ittihaz ederek ok atmakta olan bir kalabalığa rastlamıştı. Bu  halden hiç hoşlanmadı ve: "Hayvanlara eziyet vermeyin!" buyurdu." (Nesâî, Dahâyâ 42, h. no: 7, 239)

 

Şerid İbn Süveyd (r.a.) anlatıyor: "Kim bir kuşu boş yere sırf eğlence olsun diye öldürürse kıyâmet günü, o kuş, sesini yükselterek Allah'a şöyle seslenir: "Ey Rabbim! Falan beni boş yere öldürdü, bir menfaat için öldürmedi." (Nesâî, Dahâyâ 42, h. no: 7, 239)

 

Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) hayvanlardan herhangisi olursa olsun, "sabran"  öldürülmesini yasakladı." (Müslim, Sayd 60, h. no. 1959)

 

Açıklama:

Sabran öldürme, hayvanı kasd-ı mahsusla bir yere bağlayarak atışa hedef yaparak öldürmektir. Binaenaleyh, canlı hayvan atış talimlerinde hedef olarak kullanılamaz. Bu hayvana eziyet olduğu gibi, hayvan etinin ziyan olmasına da sebep olmaktadır. Zira bazı hadisler, bu çeşit hedef yapılarak öldürülen hayvanın etinin yenilmesini yasaklamıştır. Gerçi ölmezden önce kesildiği takdirde yenebileceğini söyleyen alim de olmuştur. Ancak yemek için hayvan kesmenin hususi adabı var, o adaba uymak esastır. Canlı hayvanı bağlayıp atışlara hedef yapmak, insandaki merhamet duygularını da zayıflatacağından çok yönlü mahzurları vardır. Rasûlullah âlemlere rahmet olduğu için, her çeşit merhametsizliğe yasak koymuştur (15/137-138)

 

Câbir (r.a.) anlatıyor: "Bir köle gelerek Hz. Peygamber (s.a.s.)'e hicret etmek üzere biat etti, Rasûlullah (s.a.s.) onun köle olduğunu sezemedi. Arkadan efendisi onu aramaya geldi. Rasûlullah (s.a.s.) ona: "Onu bana sat" buyurdu ve köleyi iki siyah köle  mukabilinde satın aldı." (Müslim, Musâkât: 123, h. no: 1602; Tirmizî, Siyer 36, h. no: 1596; Ebû Dâvud, Büyû 17, h. no: 3358; Nesâî Bey'a  66, h. no: 7, 292-293; İbn Mâce, Cihad 41)

 

Açıklama:

Buradaki köle sâhibinin de Müslüman olduğuna hamledilmiştir. Müslim'in rivâyeti Rasûlullah (s.a.s.)'ın bu vak'adan sonra, kendisine bey'at için gelenlerin köle olup olmadığını tahkik ettiğini belirtir. Çünkü, burada,  bilmeyerek hicret üzere bey'at  aldığı kölenin, şarta uygun hâle gelmesi için, onu satın alarak efendisinin bağından kurtarmak zorunda kalmıştır.

 

Hadisten âlimler, bil-icmâ, bir kölenin iki köle mukabilinde satılabileceğine delil bulurlar. Nevevî, efendinin Müslüman olduğu, iki siyahî kölenin de Müslüman olduğu hükmünü belirtir, "çünkü, Müslüman kölenin kâfir köle mukabilinde satılması câiz değildir" der. Ancak her üçünün kâfir olabilme ihtimâline de parmak basar.

 

Şu halde, satılabilen şeylerin aynı cinsleriyle olmaları halinde ziyadenin ribâ sayılması prensibine burada olduğu gibi istisnalar var. Nevevî, köleler kıymet itibarıyla farklı veya eşit de olsa peşin olma kaydıyla, birinin verilerek ikisinin alınabileceği hususunda icma edilmekle birlikte veresiye olma hâlinde ihtilâf edildiğini, Şafiî ve Cumhur'un "câiz" derken, Ebu Hanîfe ve Kufîler'in "câiz değildir" dediklerini belirtir.

 

Bu hüküm hayvanlar hakıkında da muteberdir (İ. Canan, K. Sitte, 3/116-117)

 

Abdullah İbn Amr İbni'l-Âs (r.a.)'ın anlattığına göre, "Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisine bir ordu hazırlamasını emretmiştir. Mevcut develer (askerlere) yetmedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) (devesi olmayanlar için, bilâhere) hazine develerinden ödenmek üzere deve te'min etmesini emretti. (Böylece Abdullah) zekat yoluyla hazineye gelecek develerden iki adedi karşılığında bir deve temin ediyordu." (Ebû Dâvud, Büyû’ 16, h. no: 3357)

 

Açıklama:

Cumhur, aynı cinsten de olsa hayvanın hayvana mukabil veresiye olarak, farklı sayıda satılabileceğini söylemiştir. İmam Malik cinslerin farklı olmasını şart koşmuştur.

 

Ali İbn Ebî Tâlib (r.a.)'in anlattığına göre, "Devesini yirmi küçük deve mukabilinde veresiye olarak satmıştır" (Muvatta, Büyû’: 59, h. no: 2, 652)

 

İbn Ömer (r.a.)'in anlattığına göre, "Kendisi, satıcının zimmetinde bulunan bir binek devesini, Rebeze'de bulunan dört küçük deve mukabilinde satın almıştır." (Buhârî, bu hadisi bab başlığında (senetsiz olarak) kaydetmiştir: (Büyû’ 108; Muvatta, Büyû’ 60, h. no: 2, 652)

 

Açıklama:

Başka rivâyetlerde daha açık olarak geldiği üzere, İbn Ömer, Rebeze'de bulunan dört küçük deve mukabilinde bir binek devesi satın alır. Deve sahibine: "Git develerine  bak, memnun kalırsan akid kesinleşmiş olsun" der. Bu durumda binek devesini satan zat, muhayyerlik şartına sahiptir, binek devesini müşteriye teslim edinceye kadar deve kendi zimmetindedir (3/118).

 

Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdular: "İki hayvan, veresiye olarak bir hayvana mukabil satılamaz. Peşin satılırsa bunda bir beis yok." (Tirmizî, Büyû’ 21, h. no: 1238; İbn Mâce, Ticârât 56)

 

Semüre İbn Cündeb (r.a.) anlatıyor: "Hz. Peygamber (s.a.s.) hayvanın hayvanla veresiye satışını yasaklamıştır." (Tirmizî, Büyû’ 21, h. no: 1237; Ebû Dâvud, Büyû’ 15; Nesâî, Büyû: 65, h. no: 7, 292; İbn Mâce, Ticârât: 56, h. no: 2271)

İbn Şihâb anlatıyor: "Saîd İbn'l-Müseyyeb derdi ki: "Hayvanda ribâ yoktur. Hz. Peygamber hayvan satışını üç hususta yasakladı: el-Mezâmin, el-Melâkih ve Habelu'lhabele.

Mezâmîn: Dişi devenin karnındaki yavru demektir.

Melâkih: Erkek devenin belinde bulunan (ve dişiyi dölleyen) şey demektir.

Habelu'l-habele: "Hâmile develerin hâmile kalması) yani, dişi develerin karnındaki ceninin doğuracağı yavrunun satımı.

 

İmam Mâlik, bu tâbirleri, yukarıdaki gibi açıklamıştır. Ancak garib kelimeleri açıklayan lugatci ve fakihler nezdinde, mezâmîn ve melâkih kelimeleri aksi mânaları ifade etmektedir (Muvatta, Büyû’ 63, h. no: 2, 654; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/119).

 

Açıklama:

Bu hadis, biri diğerine mukabil karşılıklı satıma konu olan hayvanlar, aynı cinsten de olsa ayrı cinsten de olsa peşin veya veresiye, mutlak olarak câiz olduğunu beyan etmektedir. Esâsen farklı cinsteki hayvanlar veresiye olarak birbiriyle satılsa ribâ yoktur. Aynı cinsten olmaları hâlinde veresiye satımları İmam Mâlik'e göre câiz olmaz. Şafiî hazretleri yukarıdaki rivâyeti esas alarak cevazına hükmeder (3/119).

 

 

Hayvana Temâs:

İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.): "Kim bir hayvana temas ederse onu öldürün, hayvanı da beraber öldürün" buyurdu." İbn Abbâs'a: "Hayvanın günahı ne (o niçin öldürülsün?)" diye soruldu. Şu cevabı verdi: "(Bu hususta Rasûlullah'tan bir şey işitmedim). Tahminimce eti yenmesin veya ondan istifade edilmesin diyedir. Zîra ona, bu muâmele yapılmıştır." (Ebû Dâvud, Hudud 30, h. no: 4464; Tirmizî, Hudud 23, h. no: 1454)

 

Ebû Dâvud ve Tirmizî'de şu rivâyet de gelmiştir: "Hayvana temas edene bir hadd takdir edilmemiştir." (6/255)

 

Açıklama: Şârihler, dört mezhep imamlarının, hayvana temas eden kimsenin öldürülmeyip ta'zir cezasına maruz bırakılacağında müttefik olduklarını belirtirler. Hadis bu  büyük amelden zecre (yasaklamaya) hamledilmiştir. Ulemâ, bu mevzuda İbn Abbâs (r.a.)'ın şu sözünü esas almıştır: "Hayvana temas edene hadd yoktur." Atâ da bir soru üzerine, hayvana temas mevzuunda hadd olmadığını söyledikten sonra, "Bu kabih bir ameldir, kabihi takbih edin" diye cevap vermiştir (6/255).

 

Bir diğer cinsî tatmin yolu sayılabilecek hayvana temâs da yasaklanmıştır. Ancak yasağın buradaki sertliği, insanlarla olan gayr-i meşru tatmindeki (zinâ) derecede değildir. Fiilin gayr-ı meşrûluğu bizzât lisân-ı nübüvvetle mübâlağalı olarak ifâde edilmiştir: "Bir kimse hayvana temâs edecek olursa, temâs edeni de hayvanı da öldürün." Fukâha bu meyânda Ebû Hanife, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed bu konuda hadd bulunmadığı ve hadiste geçen "Öldürün" emriyle "zecrde  şiddet" kastedildiği hususunda ittifak etmiştir. Atâ da bu mevzuda bir suâl üzerine hakkında hadd olmadığnı söyledikten sonra "Bu kabih bir ameldir, kabîh olanı takbih edin" demiştir (3/316).

 

Ebû Hüreyre (r.a.) buyurdu ki: "Dabbetu'l-arz, berâberinde Hz. Mûsa'nın asâsı ve Hz. Süleyman (aleyhimâ'sselam)'ın mühürü olduğu halde çıkar. Asâ ile mü'minlerin yüzünü cilalar, mührü de kâfirlerin burnuna basar. Öyle ki, sofra ehli toplanınca biri diğerine (yüzündeki  parlaklıktan dolayı) "Ey mü'min!" der, diğeri de (öbürüne, burnundaki mühür damgası sebebiyle): "Ey kâfir!"der. (Yani mü'min de kâfir de yüzünden tanınır). (Tirmizî, Tefsir, Neml h. no: 3186)

 

Açıklama: Tirmizî bu hadisi, Dâbbetu'l-arz'ı mevzubahis eden  "Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği vakit, yerden bir çeşit hayvan çıkarırız ki, o, onlara, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler" (27/Neml, 82) âyetini tefsir sadedinde kaydetmiştir. Burada, hadislerde kıyâmet alâmetlerinden biri olarak zikri geçen Dâbbetü'l-arz mevzubahis edilmektedir. Ayette geçen "Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği vakit" ifadesi "onlara azab vâcib olduğu zaman" "Allah onlara gazab ettiği zaman"; "Onlara hüccet vacib olduğu zaman" gibi farklı yorumlara tâbi tutulmuştur. Bütün bunların emr-i bi'lma'ruf ve nehy-i ani'l münker'i  terketmenin sonucu meydana geleceği belirtilmiştir.

 

Ayrıca, âyette geçen "kavl"den murad, onun ilgili olduğu şeydir, o da kıyâmet saatidir, onun vukûu da kıyâmetin husûlüdür, öyle ise bundan maksad kıyâmetin yaklaşması ve alâmetlerinin zuhûrudur" denmiştir.

 

Dâbbetü'l-Arz'ın nasıl birşey olduğu münâkaşalı bir husustur. Bunu tavsifte çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Dâbbe kelime olarak hafif yürüyen, kımıldayan , debelenen gibi mânâlara gelir. Bütün hayvanlar hakkında kullanılır. Dâbbe ile ilgili garib tavsifler, zayıf rivâyetler olduğu için burada onları kaydetmeyi gereksiz buluyoruz.

 

Râğıb İsfehânî, Müfredâtu'l-Kur'ân'da: "Dâbbe, tanıdığımızın hilâfına bir hayvandır ki, kıyâmet sırasında çıkacaktır. Bir de denildi ki, "bununla cehalette hayvanlar menzilesinde olan eşrar (şerliler) murad olunmuştur."

 

Ebû Hüreyre (r.a.)'den kaydettiğimiz hadise dayanarak Elmalılı şöyle bir yoruma yer verir: "Bu hadise nazaran da, bu dâbbe maddî ve manevî hârikulâde bir kuvvet ve saltanat ile zuhur edip büyük bir İslâm devleti teşkil edecek, bir sâhib-i huruc (baş kaldıran) olmuş oluyor. Şüphe yok ki, Asayı Mûsâ ile Mühr-ü Süleyman'ı haiz olan zât büyük bir şahsiyet olacaktır. Hem de şirâr (şerliler)dan değil, hıyardan (hayırlılardan) olacak, çünkü mü'minin yüzünü güldürecek, kâfirin burnunu kıracak."

 

Dâbbetu'l-arz tâbirinin nasıl farklı yorumlara imkân tanıdığını göstermek için şu pasajı da Bediüzzaman merhumdan kaydediyoruz: "Amma, "Dabbetu'l-arz", Kur'an'da gayet mükemmel bir işaret ve lisan-ı halinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise, ben şimdilik, başka meseleler gibi kat'î bir kanaatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim:  Gaybı ancak Allah bilir, nasıl ki kavm-i Fir'avn'e, "Çekirge âfâtı ve bit belâsı" ve Kâbe tahribine çalışan kavm-i Ebrehe'ye "Ebâbil kuşları"  Mûsâllat olmuşlar, öyle de: Süfyân'ın ve deccallerin fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc'ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp Mûsâllat olacak, zir ü zeber edecek Allahu a'lem, o dâbbe bir nevidir. Çünkü gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir tâife-i hayvaniye olacak. Belki  “Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, ancak değneğini yiyen kurt onun ölümünü cinlere fark ettirdi” (34/Sebe’, 14) âyetinin işâretiyle, o hayvan, dâbbetü'l-arz denilen ağaç kurtlarıdır ki, insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler iman bereketiyle ve sefâhat ve su-i isti'malattan tecennübleriyle (kaçınmalarıyla) kurtulmasına işâreten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş..."

 

Şu noktaya dikkat çekmek isteriz: Ayette geçen ve dâbbetu'l-arz'ın konuşacağını ifade eden, “insanlara konuşur” ibâresine dayanan bâzı eski yorumcular dâbbetu'l-arz'ın insan gibi konuşacağını, insan nevinden olacağını söylerken Bediüzzaman, bu konuşmayı lisân-ı kâl ile değil lisan-ı hâl ile olacak bir konuşma olarak değerlendirir ve bu hayvanın bir kurt, bir mikrop gibi vücuda yerleşecek  son derece küçük bir mahlûk olacağı neticesine varır (4/154-155).

 

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kim Allah'a iman ederek ve va'dini tasdik ederek, Allah yolunda (kullanmak üzere) bir at "tutarsa" bu atın yediği, teri, gübresi, bevli kıyâmet günü terâzisine girecektir, yani sahibine sevap olacaktır."  (Buharî, Cihâd 46; Nesâî, Hayl 11)

 

Açıklama:

1- Bu hadiste "tutmak" olarak tercüme ettiğimiz kelimenin aslı ihtibas'dır, vakfetmek, şahsî kullanımlardan hâriç tutmak gibi mânalara gelir. Bâzı alimler bu hadisten hareket ederek at ve benzeri şeylerin "vakf"ının câiz olacağı hükmünü çıkarmışlardır. Buradaki tutmak'ı beslemek olarak anlamak icab eder.

 

2- Rasûlullah (s.a.s.) savaşlarda atın gereğine birçok hadisleriyle dikkat çekmiş ve bu maksadla at beslemeye ümmetini teşvik etmiştir. Mezkur hadislerden biri şöyledir:

"Kıyâmete kadar atın alnına hayır bağlanmıştır. At, (besliyenler için) üç durumdadır: At vardır, besliyenine ücrettir, at vardır besliyenine (ateşe karşı) perdedir, at vardır sahibinin sırtına vebâldir.

1) Ücret olan at: Bu, sâhibi tarafından Allah yolunda kullanılmak üzere beslenen attır. Bu at, her ne yiyip karnına gönderirse, sâhibine, her birisi, bir ücret olur. Şayet (yolda giderken) önüne bir çayırlık çıksa ve sahibi onu oraya veya bir bahçeye bağlasa, ipinin uzanabildiği yere kadar çayır ve bahçeden yiyebildiği her şey ona bir ücret olur. At, ipini koparıp başını alıp bir kaç tepe gitse, bütün izleri -Hâris'in rivâyetinde- bu esnada bıraktığı bütün gübreleri sahibine ücret olur. Şayet at, bir nehre uğrasa ve ondan su içse, -sahibi orada sulamak istememiş bile olsa- bu da sahibine ücret olur.

2) Perde olan at: Bu, kişinin binek ihtiyacını görmek, bu işte başkasına muhtaç olmamak maksadıyla beslediği attır. Şu şartla ki, hayvana terettüp eden zekât, ihtiyaç sahiplerine iâreten vermek gibi Allah'ın haklarını unutmaz, öder. İşte bu at sâhibine (kıyâmette ateşe karşı) perdedir.

3) Vebal olan at: Bu, sahibinin övünmek, gösteriş yapmak ve Müslümanlarla husumette bulunmak üzere beslediği attır. İşte bu at sahibinin üstüne bir yüktür..."

 

Askerî maksatlarla at beslemeye bundan daha müessir teşvik olamaz. Rasûlullah (s.a.s.) askeriyede, kıyâmete kadar ata ihtiyaç duyulacağını belirtmektedir. Günümüzde, atın yerini motorlu vasıtalar almıştır. Benzin ikmalinin yapılamaması, motorlu vasıtaların  temin zorluğu, yol bulunmayan dağlık arazi şartları gibi durumlarda, kesin sonuç alınması gereken savaş hallerinde kullanmak üzere, ihtiyatlı  orduların en azından yedekte at bulundurmaktan kendilerini müstağni addetmeyecekleri açıktır.

 

3- Şârihler, atla ilgili olarak sayılan ve mizana gireceği belirtilen yem, su, ter... gibi teferruattan maksadın "sevab" olduğunu belirtirler. Şüphesiz  o sayılanların maddî ağırlığı mevzubahis değildir. Hatta, bazı rivâyetlerde "yediği yemin her  bir danesi" denmek suretiyle Allah rızası için at besleme külfetine katlananın ne kadar büyük bir manevî ücrete nail olacağı tebârüz ettirilmiştir.

 

4- At günümüzde ordudan kaldırılmıştır. Hadiste, atın yerine geçen aynı hizmeti veren motorize vasıtaların edinilmesine, te'minine bir teşvik görmemiz mâkuldur, gereklidir (5/38-39).

 

Ebû Mes'ud el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: "Bir adam, Rasûlullah (s.a.s.)'a, yularlanmış bir deve getirerek: "Bu Allah yoluna bağışımdır" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) adama: "Buna karşılık sana, kıyâmet günü, her biri yularlanmış yedi yüz deve vardır!" dedi. (Müslim, İmâret 132, h. no: 1892; Nesâî, Cihâd 46, h. no: 6, 49)

 

 

 

 

 

Basit Gördüğümüz Hayvanlarda Bile Büyük İbretler Vardır

 

Bir Örümcek Ağının Düşündürdükleri 

Gününü evinde geçiren bir insanın da düşünebileceği pek çok şey vardır. Örneğin temizlik yaparken evin bir köşesine ağını örmüş bir örümcek görebilir. Eğer normalde kimsenin önemsemediği bu hayvan hakkında düşünmesi gerektiğini fark ederse kendisine yeni kapılar açıldığını görecektir. Çünkü karşısında gördüğü küçük böcek bir tasarım  harikasıdır. Bu örümceğin ördüğü ağda mükemmel bir simetri vardır. Bu şaşırtıcı kusursuzluktaki tasarımı küçücük bir örümceğin nasıl başardığını merak edip biraz araştırdığında başka gerçeklerle karşılaşır: Örümceğin kullandığı ip, aynı kalınlıktaki kauçuktan % 30 daha esnektir. Örümceğin ürettiği bu iplik öylesine üstün bir özelliğe sahiptir ki, insanlar tarafından kurşun geçirmez yelek yapımında örnek alınmaktadır. Yani çoğu insanın basit bir örümcek ağı olarak gördüğü şey, aslında dünyadaki en ideal endüstri malzemeleriyle eşdeğer bir maddedir.

 

Çevresindeki canlılarda kusursuz bir tasarıma şâhit olan insan bu konuda düşünmeye devam ettikçe daha da şaşırtıcı gerçeklerle karşılaşır. Sürekli karşılaştığı halde hiç umursamadığı, hatta sinirlenip öldürmeye çalıştığı bir sineği incelediğinde onun çok titiz ve ayrıntılı bir temizlik anlayışına sahip olduğunu görür. Sinek sık sık bir yere konarak ellerini ve ayaklarını ayrı ayrı temizler. Daha sonra da kanatlarını, yüzüne bulaşan tozları elleri ve ayakları ile ince ince temizler. Temizliğinden emin oluncaya kadar da bu işlemleri sürdürür. Diğer tüm sinek ve böcek çeşitleri de aynı şekilde ve aynı önem ve titizlik içerisinde temizlenirler. Bu da onlara temizlenmeyi tek bir Yaratıcı'nın öğrettiğini göstermektedir.

 

Aynı sinek uçarken kanatlarını saniyede yaklaşık olarak 500 kere çırpar. Böyle bir sürate insan yapısı hiçbir makine dayanamaz, sürtünmeden paramparça olur ve yanar. Fakat sineğin ne kanatlarına ne kaslarına ne de eklemlerine hiçbir zarar gelmez. Rüzgârın şiddetini ve yönünü de hesaplayarak istediği yöne doğru sapmadan uçabilir. İnsan şu an sahip olduğu teknolojiyle bile bu üstün özelliklere, uçuş tekniklerine sahip bir makine üretmekten çok uzaktır. Ama sinek deyip de geçtiği ve umursamadığı bir canlı, insanın başaramadığı büyük bir işi başarmaktadır. Elbette bunu sineğin kendi kabiliyetleri ve zekâsıyla yaptığını iddiâ etmek mümkün değildir. Sinekteki bu üstün özellikler Allah’ın ona verdiği yeteneklerdir.

 

İnsan şöyle bir etrafına baktığında gördüğü her noktada gözle görülen ve görülmeyen bir canlılık vardır. Dünya üzerinde canlılığın var olmadığı tek bir santimetrekare dahi mevcut değildir. İnsanlar, bitkiler, hayvanlar görebildiği canlılardır, ama bir de bunların yanında göremediği  ama varlıklarından haberdar olduğu canlılar vardır. Örneğin oturduğu evin içinde her yer "akar" ismi verilen mikroskobik canlılarla doludur. Aynı şekilde soluduğu havada sayısız virüs gezmektedir, ya da bahçesindeki toprakta yaşayan bakterilerin sayısı umulmadık kadar yüksektir.

 

Dünya üzerindeki inanılmaz yoğunluktaki canlılığı düşünen insanın aklına bir de bu canlılardaki kusursuz sistemler gelir. Gördüğü canlıların tümü Allah’ın sanatının apaçık birer delilidir, ama aynı şekilde mikroskobik canlılarda da büyük mûcizeler gizlidir. Gözle göremediğimiz bir virüsün, bakterinin veya akarın kendilerine ait vücut mekanizmaları vardır. Her birinin yaşadığı ortam, beslenme şekli, üreme, savunma sistemleri Allah tarafından yaratılmıştır. Bunları düşünen kişinin aklına Allah’ın âyetleri gelir: “Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır. O, işitendir, bilendir.” (29/Ankebût, 60)

 

Bahçede Gezerken Gördüğümüz Bir Karınca Üzerinde Hiç Düşündük mü?  İnsanlar genellikle çevrelerinde gördükleri canlılar üzerinde düşünmeyi çok gerekli görmezler. Her gün gördükleri canlıların çok ilginç özellikleri olabileceği akıllarına gelmez. Oysa iman eden bir insan için Allah’ın yarattığı her canlı kusursuz bir yaratılışın izlerini taşır. İşte karıncalar da bu canlılardandır.

 

İman eden bir insan bahçede dolaşırken gördüğü bir karıncayı görmezlikten gelerek geçip gitmez. Onun şaşkınlık verici özelliklerini görerek Allah’ın kusursuz yaratışına şâhit olur. Örneğin, bir karıncanın yürüyüşünü dahi incelemek düşündürücüdür. Milimetrik bir inceliğe sahip olan bacaklarını son derece düzenli bir şekilde arka arkaya hareket ettirir, üstelik hangi bacağının önce, hangisinin sonra geleceğini çok iyi bilir. Hiç şaşırmadan hızlı hızlı hareket edebilir.

 

Bu küçücük böcek, kendi bedeninden çok daha büyük kırıntıları yüklenir. Canla başla onları yuvasına taşır. Kendi bedeniyle kıyaslandığında çok uzun mesafeler kat eder. Uçsuz bucaksız bir toprak zeminde görünürde hiçbir yol gösterici olmamasına rağmen yuvasını bulabilir. Üstelik bu yuvanın girişi insanın dahi tespit etmekte hayli zorlanacağı küçüklükte olmasına rağmen, o hiç yanılmaz ve nerede olursa olsun bu yuvayı bulur.

 

İnsan bahçede arka arkaya dizilmiş, büyük bir gayretle yuvalarına yiyecek taşımaya çalışan karıncaları görünce bu küçücük canlının böylesine canla başla çalışması için ne gibi bir amacı olabilir diye düşünür. Ardından bir karıncanın sadece kendisi için değil, kolonisindeki diğer bireyler, kraliçe karınca ve yavrular için de sürekli yiyecek taşıdığını fark eder. Bu kadar küçük ve gelişmiş bir beyni bile olmayan karıncanın bu çalışkanlığı, disiplini, fedâkârlığı nereden bildiği, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Tüm bunları düşündükten sonra vardığı sonuç ise şöyledir: Karıncalar da tüm diğer canlılar gibi Allah'ın ilhamı ile hareket ederler, yalnızca O'nun emrine uyarlar (Derin Düşünmek).

 

Bundan sonra insan, bir adım daha atmak ve şöyle demek zorundadır: En küçüğünden en büyüğüne varıncaya kadar hayvanlar, niçin yaratılmışlarsa o görevleri eksiksiz yerine getiriyorlar ve Yaratıcılarının kendileri için gerekli gördüğü kuralların dışına hiç çıkmıyorlar. Yaratılışları gereği Allah’a hal dilleriyle kulluk ve secde ediyorlar; direkt veya dolaylı olarak insanlara hizmet ediyorlar. Onlardan çok daha üstün yaratılan insan da, Allah’a ibâdet ve kulluk için yaratılmış olduğuna göre, niye her konuda O’na teslimiyet gösterip itaat etmesin? Hayvanlardan ve bitkilerden, yaratılan her şeyden ibret alıp Allah’a niye yönelmesin?! Yoksa üstünlük kime geçer? “Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, düşünmeyen (aklını kullanmayan), sağırlar ve dilsizlerdir (Yani, hakkı işitip kabul etmeyen, hakkı söylemeyen kâfirlerdir).” (8/Enfâl, 22); “Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, kâfir olanlardı. Çünkü onlar iman etmezler.” (8/Enfâl, 55)

 

 

 

 

Kur’ân-ı Kerim’de Mesh Kavramı
 

“Mesh” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de sadece bir âyette, Yâsin sûresi, 67. âyetinde geçer.   Bu âyetin dışında “mesh” kelimesi kullanılmamasına rağmen, meshin mâhiyeti, yani insanların çirkin bir şekle dönüşmesi olayı, Kur’an’da 3 yerde gündeme gelir. Bunlardan biri, Bakara, 65; diğeri aynı olayın daha ayrıntılı şekilde ele alındığı A’râf sûresi, 163-166. âyetleri; bir diğeri de Mâide sûresi 60. âyetidir. Bunların dışında, bir âyette de bu “mesh”e işaret edilip atıfta bulunularak, Allah tarafından birtakım yüzlerin silinebilecceğinden sakınılması gerektiği vurgulanır.

 

Allah, dilemiş olsa, insanı daha başka şekilde yaratabilirdi. Dilese, onun şeklini ve yapısını değiştirir. Tıpkı, dünya hayatındaki organların eski görevlerini göremeyecek hale getirilip, farklı organlara değişik fonksiyonlar vereceği âhiret âleminde insanın yapısını istediği kadar istediği şekilde değiştireceği gibi. “O gün onların ağızlarını mühürleyeceğiz; neler yaptıklarını ise elleri söyleyecek ve ayakları konuşacak. Eğer dileseydik gözlerini kör ederdik de, yolu bulmak için koşuşup dururlard; o zaman nasıl görebileceklerdi? Dileseydik, oldukları yerde mesh eder/kılıklarını değiştirirdik de, ne ileri gidebilirler, ne de geri dönebilirlerdi. Kimin ömrünü uzatıyorsak, yaratılışını tersine çevirip onu çocuk gibi yaparız. Hâlâ akıllanmayacaklar mı?” (36/Yâsin, 65-68)

    

Allah, kötülük ve isyanda bilinçli olarak ısrar edenleri dünyada da rezil ve rüsvay eder, maskara maymunlara çevirir. Onlar, bir şey anlamayan, doğruyu bulamayan atalarına uydukları (2/Bakara, 170) ve bâtıl yol mensuplarının ya da zâlim tâğutların izini körü körüne tâkip ve taklit ettikleri için, maymunlaşırlar. Cezalar, suç cinsindendir. Bâtıl zihniyetlere uyup itaatte ve izini takip edip taklit etmekte aşırı gidenler de bu suçlarının cezasını bizzat maymunlaşarak çekerler; veya maymun gibi her gördüğünü bilinçsizce taklit eden ve başkalarına benzeyen kişiliksiz karakterle cezalandırılırlar.   “İçinizden Cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dediklerimizi elbette bilmektesiniz.” (2/Bakara, 65)

 

Mesh olayının Hz. Dâvud zamanında meydana geldiği ve Kudüs yakınlarında deniz kenarında bulunan “Eyle” ismindeki bir yerleşim yerinde meydana geldiği rivâyet edilir. Ama, Kur’an’da böyle bir açıklama yoktur. Zaten Kur’an, bu ve benzer olayları, kıssaları tarih ve coğrafyanın dar kafesleri arasına sokmaz; evrensel bir anlayışla ele alır ve her zaman için, her yerde vuku bulabilecek ibret vurgusunu öne çıkarır. Bu olay, tarihî bir bilgi olsun diye anlatılmıyor Kur’an’da. Mesh hâdisesi, o dönemde gözleri önünde cereyan eden bu dehşet verici olayın şahitleri için nasıl ibret dersi ise, bu olayı görmeyen taklitçi isyankârlar için de ibrettir; İsyandan sakınan müttakî mü’minler için de bir nasihattir, öğüttür:  “Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hâdiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık.” (2/Bakara, 66)

 

Bu maymun kılığına sokulma, maymunlaşma olayı, A’râf sûresinde daha tafsilâtlı olarak anlatılır: “Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Hani onlar cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü cumartesi tatili yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi, cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezdi. İşte böylece Biz, fıskları/yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihan ediyorduk. İçlerinden bir topluluk: ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. (Öğüt verenler) dediler ki: ‘Rabbinize mâzeret beyan edelim diye, bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz). Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık. Kibirlenip de kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik.” (7/A’râf, 163-166)

 

Allah, bu şekil ve huy değişikliğinin ne denli fecî olduğunu, dehşet veren kötülüğünü vurgulayarak, bu “mesh”in sadece maymunlaşma ile sınırlı olmadığını, bazılarının sîret veya sûretlerini domuza çevirdiğini de belirtir. Fahreddin Râzi ve Elmalılı’nın verdiği bilgilere göre ashâb-ı sebt, yani cumartesi yasağını ihlâl edenler maymun; Hz. İsa’nın mûcizesi olan sofrayı (mâide) inkâr edenler ise domuz olmuştur. Diğer bir rivâyete göre, her iki mesih de Cumartesi yasağını çiğneyenlere yapılmıştır. Bunların gençleri maymun kılığına, yaşlıları da domuz kılığına sokulmuşlardır. (9)   “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler. İşte bunlar, yeri (durumu) daha kötü olan ve doğru yoldan daha ziyade sapmış bulunanlardır.” (5/Mâide, 60) Bu âyette “mesh”le birlikte bir vurgu daha yapılır; bazı kimselerin “tâğuta tapanlar kılınması”. Allah’a itaat edip O’na hakkıyla kul olmayı kendilerine yakıştıramayanlar, tâğutların kulu olacaklar; böylece de Allah’a teslim olup O’na ibadet yerine; ilke ve prensiplerine, hüküm ve yasalarına itaat ettikleri tâğutlara tapmış olacaklardır.

          

Gerçek anlamda iman etmeyen ve Kitab’ın hükümlerini uygulamayan nankör ve yüzsüz insanlara, Allah’tan utanmadıkları ve bile bile isyan edip, doğruluk taslayarak yüzsüzlük yapanlara ceza olarak Allah dilerse cumartesi ashabına yaptığı gibi onların da yüzlerini dümdüz edecek, yüzsüzlüklerinin cezası olarak onları yüzsüz hale koyacaktır. Allah, dilerse, nankörlerin cezasını bu dünyada vermeye başlar ve verdiği nimetleri geri alır. En güzel şekilde yarattığı insana en güzel yeri olan yüzün güzelliğini siler, suratını ensesine benzetir (4/Nisâ, 47). Eğer insan, yaratılış güzelliklerine (fıtratına) uymaz, sözlerin ve kanunların en güzeli olan Kitab’a tâbi olmazsa suratsız olmaktan korkmalıdır. Sîreti bozuk olanların suratlarını da Allah bozacaktır; âhirette ve ibret olarak bazılarını bu dünyada. Örnek olarak, zikirden (Kur’an’dan) yüz çevirenler, kıyamet günü kör olarak haşredileceklerdir (20/Tâhâ, 124).

 

En güzel şekilde yaratılan insan, bu üstün ruh ve beden yeteneklerini serbest iradesiyle kötüye kullandığında, varlıkların en aşağı mertebesinde yer alacaktır (95/Tîn, 5). Hayvanlar, ilimden kültürden mahrum yaşarlar. İnsanlar ise, ilimsiz, eğitimsiz, güzel faaliyet ve faydalı davranışlardan uzak yaşayamazlar. İman, ilim ve kültür, insan davranışına etki etmiyorsa, okuduğu Allah’ın kitabı bile olsa, onu aşağılık durumdan kurtarmayacaktır.  Kitap, insanlara amel edilmesi için gönderilmiştir; aksi takdirde yük olmaktan öte bir fayda sağlamayacak, cahil hayvanlar gibi o da kültürlü bir hayvan, kitap yüklü bir eşek olacaktır (62/Cum’a, 5).

 

Gökteki ve yerdeki varlıkları hizmetine musahhar kıldığı insan (31/Lokman, 20), verilen emanetlere ihanet edip şükredeceği yerde nankörlük ettiğinde, iman etmesi gerektiği halde kâfir olduğunda, yürüyen canlıların en şerlisi/kötüsü damgasını yiyecektir (8/Enfâl, 55). Bu gibi kimseler, akıllarına ve kendilerine ulaşan ilâhî tebliğe uymayıp, sırf hayvanî duygularına göre hareket etmeleri bakımından hayvanlara benzetilmiştir. Hayvanların hareketlerinin kendilerine verilen güç ve yeteneklerin yaratılış amaçlarına uygun olmasına karşı, böyle kimselerin davranışlarının bu özellikten yoksun bulunmasından ötürü de onlardan gidişçe daha sapık oldukları belirtilmiştir. Bu durumda, düşünmedikleriz ve ömürlerini hep gafletle tükettiklerinden, duyu organlarını doğruyu bulmak ve hakka uymak yönünde kullanmadıkları için, yaratılış amaçlarına uyan hayvanlardan daha aşağı olacaklardır  (7/A’râf, 179; 25/Furkan, 44).

 

Benî İsrâil’den yahudileşen ve Allah’ın yasaklarını mantık oyunlarıyla çiğneyen insanları maskara maymuna çevirdiği gibi; Allah, dilerse benzer şekilde isyanlara dalan kitaplı ve kitapsız toplumları da yine benzer şekilde rezil ve rüsvay eder: “Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları (bu güne saygı göstermeyenler) gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab’a) iman edin; Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir.” (4/Nisâ, 47)

 

“Andolsun, Biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onunla düşünüp kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar (şaşkındırlar). İşte asıl gâfiller onlardır.” (7/A’râf, 179)

 

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini, yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” (25/Furkan, 44)

 

“Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (62/Cum’a, 5)      

 

Tarihten Günümüze; Efsâne ve Destanlara Kadar Mesh’in Yansıması
Yarı insan yarı balık, insan başlı at, insan başlı yılan, insan başlı boğa... resim ve figürleri mesh’in toplumları etkilemesini belgeler. Kerâmet hikâyeleri ve taş kesilen, hayvana dönüşen efsâneler de aynı olayın yansımasıdır. Dünyanın birçok yerinde meydana gelen efsâneler, masallar ve mankıbelerde yer alan şekil değiştirme motifi, “mesh”in derin etkisini gösterir. Pek çok efsâne ve masalda, bazı hayvanların insan gibi konuştuğuna ve hayvan olan insanlara rastlanır. (Bu konuda geniş bilgi almak isteyenler, Saim Sakaoğlu, Anadolu Türk Efsanelerinde Taş Kesilme Motifi, Ankara, 1980 adlı kitaba bakabilir.)

 

Yunan tanrılarının çoğu, çeşitli serüvenlerinde değişik türde hayvan kılıklarına girerler. Meselâ, Zeus kuğu kuşu kılığına girerek Leda’yı, boğa kılığına girerek Europa’yı kaçırır; İo inek kılığına girerek dünyayı dolaşır. Hint tanrıları ve Buda, çeşitli avatar’larında çeşitli hayvan kılıklarına bürünürler. Mısır inançlarında tanrı Ra, bir yumurtadan kaz biçiminde çıkar ve uçmaya başlar, onun uçuşuyla göğün karanlığı aydınlanır ve yeryüzü canlanır. Slav inançlarında Vseslaviç kimi yerde kurt, kimi yerde kartal kılığına girer; bir savaşta da sansar kılığına girip düşmanın silâhlarını kemirir, bütün ordusunu karınca kılığına sokup düşmana saldırtır.

 

Dünya halkları arasında kültür olarak yaygın kabul gören şekil değiştirme, genellikle üstün bir güç (yerine göre Allah, sihirbaz, cadı, evliyâ) tarafından, ya yapılan bir iyiliğe karşılık mükâfat veya kötülüğe bir ceza olarak gerçekleştirilmektedir. Çoğu defa bu motifle, bir ağacın, hayvanın yahut cansız bir nesnenin şimdiki haline nasıl geldiği açıklanmaya çalışılır. Bu motifi işleyen pek çok Türk efsâne ve masalı mevcuttur. Şahmeran (şâh-ı merân), deniz kızı motifleri gibi.

 

Oğuz Kağan destanlarının önemli bir bölümünü “köpek başlı insanlar”ın ülkelerine yapılan akınlar teşkil eder. Destana göre Oğuz Han bu “it barak”lara karşı ilk akınında mağlûp olmuş, on yedi yıl sonra ise intikamını almış, onları yenmiştir. “Köpek başlı insanlar”a Avrupa, Çin ve Hint mitolojilerinde de rastlanır. Avrupalılar bu köpek başlı kavme “Borus” adını verirler. Borusların bugünkü Finlandiya ile Rusya’nın kuzey kısımlarında yaşadıkları söylenir. Köpek, Hint mitolojisinde önemli bir hayvan olduğundan, Hindistan’daki köpek başlı insanlar, soylu Hintlileri temsil ediyordu. Doğu Göktürk devletinin önemli bir bölümünü meydana getiren Tarduş Türklerinin ataları da, “başı kurt ve vücudu insan” olan bir kimse idi.     

      

Daha çok kerâmet kıssalarında geçen şekil değiştirmeye eski dilde “...donuna girmek” denir. “Don”, elbise, kıyafet, şekil anlamına gelen Türkçe bir sözdür. Şekle bürünmek anlamına donmak, donanmak, şekle bürünüş, büründürüş anlamına donatmak, donanma gibi sözlerin kökü budur. Tasavvufçulara göre evliyânın/erenin farklı bir şekilde, meselâ güvercin gibi görünmesi, “güvercin donuna girdi; geyik donunda göründü” diye ifade edilir. “Her dondan baş göstermek” her şekilde görünmeye denir. Abdal Musa, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya gelişini şöyle anlatır: “Güvercin donuyla Urum’a uçan, İmamlar evinün kapısın açan...”  Yine başka bir şiirinde şöyle der: “Ali oldum, Âdem oldum bahane, Güvercin donunda, geldim cihâne...” Tasavvufi anlayıştaki başkalaşım, mesh gibi bir ceza ve olumsuz örnek teşkil etmediğinden, bu olumlu başkalaşım, İslâm öncesi eski Türk ve doğu dinlerinden kaynaklanmıştır. Hacı Bektaş Veli ve benzeri evliya kabul edilen kişilerle ilgili geyik, kuş, yahut başka herhangi bir hayvanın şekline girmeğe dair inançlar, bir kısmı Şamanizmle intikal etmiş görünmekle beraber, daha çok tipik budist inançlarıdır. Orta Asyadan Budizm’in Türkler tarafından kabulü esnasında Şamanizme geçmiş bulunmaktadır.        

 

Metamorfoz/başkalaşım, kelebeğin tırtıl denilen bir larvadan değişim geçirerek kelebeğe dönüşmesi gibi doğal hayatta çokça görebileceğimiz bilimsel bir olaydır. İnsanın ana karnında geçirdiği evreler, değişiklikler bile bu konuda değerlendirilebilir. Kurbağa yavrusu tetarı su yaşamı sürer ve solungaçlarla solunum yapar; sonra başkalaşma geçirerek kara yaşamı süren ve akciğer ve deriyle solunum yapan bir hayvana dönüşür. Başkalaşımda larva başkalaşım geçirerek erişkin bir hayvana dönüşür; larvasal organların yerini yeni organlar alır. Bazı karıncanların sonradan kanatlanması örneği de verilebilir.

 

Çeşitli ülkelerde ortak halk anlayış ve inanışlarına göre, bazı hayvanlar meshe/ başkalaşıma uğramış varlıklardı. Buna göre ölenlerin ruhu baykuş olarak geri gelirdi; fare ve kertenkeleler de kötü insanların ölümlerinden sonra yeniden bedenlenmiş hali idi.

 

 

Maymun Soyu, İnsandan mı Oluşmuştur? 
İbn Abbas’dan gelen bir rivâyetle mesh edilip maymuna çevrilen bu insanlar, üç gün bu şekilde yaşadıktan sonra ölmüşlerdir. Hiçbir nesil bırakmamışlardır. Hatta bu zaman diliminde hiç yiyip içmemişlerdir. Allah Teâlâ, maymunları, domuzları ve diğer yaratıkları Kitab-ı Kerim’de zikrettiği şekilde altı günde yaratmıştır. Bu topluluğu (istisnâ olarak) maymun şekline çevirmişti. Allah dilediğine, dilediği şekilde davranır ve dilediğini dilediği şekle sokar. (10)

 

Peygamber Efendimiz, domuz ve maymunlara dair: “Bunlar mesholunanlardan mıdır?” şeklinde soru sorana şöyle buyurmuştur: “Allah, bir kavmi helâk edecek veya azab edecek olursa, onlardan nesil bırakmaz.” (Müslim, Kader 32-33) Maymunlar ve domuzlar, olaydan daha önce de vardı.

 

Dolayısıyla insanın maymundan evrimleşerek oluştuğu İslâm dışı bâtıl bir teori olduğu gibi; bu günkü maymunların da insandan değişerek maymunlaştığı, yani maymunların insan neslinden geldiği de kesinlikle yanlıştır. Allah, insanı insan olarak, maymunu maymun olarak yaratmıştır. Bu mesh olayı, ibret olsun diye ve istisnaî bir şekilde cereyan etmiştir. 

 

İnsandan Maymuna; Maymundan İnsana Değil! İğrenç Bir İddia: İnsanın Maymundan Türemesi
Allah’a inanmadıkları için, insanın Allah tarafından yaratıldığını da kabul etmeyen maddecilerin “nereden geldik?” sorusuna cevap olarak, maymundan geldikleri şeklindeki iddiaları, değil insanların; kargaların (hatta maymunların) bile güleceği bir uydurmadır. Domates tohumundan biberin, patlıcandan karpuzun, nohuttan mercimeğin olmadığı gibi, köpekten de koyun sürüsü, maymundan da insan nesli türeyemez. İnsanın maymundan türediğini savunanlar, insanın kendisini tanımasına engel olarak ona hükmetmeyi hedeflemişlerdir. İnsan maymundan türediyse, maymunu kim yarattı? Maymun da başka varlıklardan türediyse onları kim yarattı? Onları yaratan Allah, insanı yaratamaz mı? İnsan maymundan türediyse bugün maymun olarak yaşayan hayvanlar niye insan olamadılar?

 

Bu maddecilere göre, şans tarihte sadece bir tek maymuna gülmüş ve o, maymunluktan kurtularak, onun nesli insan olarak devam etmiştir. Diğer maymunların suçu neydi de bir türlü evrimleşerek maymunluktan kurtulup insan olamadılar? Aslında bu iddiayı savunup hayvanlaşanlar, kendi seviyelerini yükseltip hayvanlara eş olmaya çalışıyorlar. Allah (c.c.), insanda bulunan melek ve Âdemiyet tabiatının özelliklerini kaybettiklerinden böyleleri için şöyle buyurmaktadır: “Onlar hayvan gibidir, hatta hayvandan daha aşağıdırlar.” (7/A’râf, 179) Bu âyetin ifadesi, inanmasalar bile tecelli ediyor ve inançsızlar itiraf ediyorlar; "biz Âdem oğlu adam değil; maymun çocuğuyuz, "hayvan oğlu hayvanız" demek istiyorlar. Maymun gibi maskaralık yapıyorlar. Bırakın bunlar, peygamber çocuğu olmaya lâyık olmadıkları için Âdem oğlu olduklarını kabul etmesin, hayvan çocuğu olsunlar. Bizim aslımız da nesebimiz de bellidir; atamız Adem, ata yurdumuz ve ana vatanımız da cennettir.

     

“Muhakkak ki Biz insanı en güzel  şekilde yarattık.” (95/Tîn, 4) İnsan, iman ve akıl gibi özelliklerle; utanma, namus ve ahlâk gibi erdemlere; duyular gibi çok zengin psikolojik ve rûhî donanımlara sahip, yeryüzündeki diğer varlıkların kendi hizmetine verildiği, arzın halifesi olan şerefli bir yaratıktır. Nice yönleriyle tüm hayvanlardan çok farklı ve üstün olan insanın, temel manevî  özelliklerini  görmezden  gelerek  insanı  (daha doğrusu kendilerini) hayvan diye tanımlayanlar tarihin eski dönemlerinden beri vardır. Bunlar, insana insandan bir ata yakıştıramadıkları gibi, insanı konuşan hayvan, düşünen hayvan gibi hayvan olarak da ifade etmek isterler. Bu yaklaşım, insanı sömürmek, istedikleri gibi gütmek için onu hayvanlaştırmak, sürüleştirmek ihtiyacından kaynaklanmıştır.

 

21. Asrın ilk yılında, uzun yıllar üzerinde çalışılan DNA molekülleri ile ilgili harf şifrelerinin büyük çapta okunabilmesi ispatlamıştır ki, insan vücudundaki 70 trilyon hücrenin içinde, her birine bir futbol stadyumunu dolduracak kadar o insanla ilgili bilgiler/şifreler kaydedilmiştir. Bir mm.nin yüz binde biri kadar yer tutan hücrenin içindeki gen deposuna Yaratıcı tarafından sığdırılıp depo edilen bu genetik şifreleri barındıran DNA moleküllerinin bulunduğu insana bir bakın! Her uzvunun yerli yerinde olmasını ve mükemmelliğini, güzelliğini ve özellikle de rûhî-mânevî donanımlarını, duygularını bir düşünün. Tüm bunları, DNA’nın içine belli bir amaca yönelik olarak kimin yerleştirdiğini ve hayat teşkil eden tüm bu bilgileri kimin kaydettiğini bir tefekkür edin! Bu muhteşem varlığı var eden,  sonsuz bilgi ve kudrete sahip Allah’tan başkası olabilir mi? O, insanı belli bir plan/kader çerçevesinde en küçük ayrıntısını bile hesap ederek gerçekleştirmiştir. İnsan, evrimcilerin söyledikleri gibi bir tesadüf sonucu meydana gelmiş değildir. Önceden planlanmış, olması önceden takdir edilmiştir. Yerine getirmesi gereken vazifesi vardır. Yaratıcı, topraktan bir maymun değil; bir insan yarattığını biliyordu ve insanı çok özel şekilde yaratmıştı.

 

Bu yüzden, önce yaratılış piramidinde daha düşük basamakta bulunan maymun benzeri bir hayvan yaratmanın, ardından bu maymunu milyonlarca veya milyarlarca yıl süren bir evrim neticesinde bir insana dönüştürmenin Yaratıcı açısından bir anlamı ve gereği yoktur. Allah her şeye kaadirdir ve tüm bunlar O’nun için çok kolaydır. Bu yüzden önce bir hayvan (maymun) yaratmak, sonra fikir değiştirip, bu maymunu evrim  sürecinden  geçirerek  insana dönüştürmeye başlamak gereksiz bir davranış olurdu. Allah ne yaratacağını çok iyi biliyordu. O, insanı bedeni, rûhu, aklı ve biçimiyle üstün bir mahlûk olarak halketmiş ve sonra onu diğer mahlûkatın üstünde bir makama çıkarmıştır. Böylece Allah insanı şereflendirmiş, ona yüksek bir derece vermiş ve onu daha düşük seviyede bir hayvan olarak yaratmamıştır.

 

İnsana ilk yaratıldığı andan itibaren ruh ve şuur verilmiş ve kendisi için neyin yanlış, neyin doğru olduğuna serbestçe karar verebilmesi ve davranış istikametini hür irâdesiyle seçebilmesi maksadıyla ona zekâ ve düşünce gücü bahşedilmiştir. İnsan, küçük düşürücü bir şekil içerisinde kuyruklu ve dört ayaklı bir hayvan olarak değil; en güzel bedene ve uyumlu sûrete sahip olarak, tüm beşerî yeteneklerle birlikte yaratılmıştır. İnsanın ilk atası Âdem (a.s.) olup, şekil ve sûrette tam bir insandı; kendisine şuur ihsan edilmişti ve Allah tarafından yeryüzünün halifesi olacak şekilde, çok büyük özelliklere sahip olarak halk edilmişti.

 

İnsanın, kusursuz şekil ve sûretteki vücuduyla ve tüm yetenekleriyle birlikte şu andaki haliyle yaratıldığı ilâhî bir gerçektir. Aynı şekilde Hz. Âdem’in nesli de bir maymun gibi değil; bir insan gibi planlanmış, şekillendirilmiştir. Bugüne kadar hiçbir maymun, insana dönüşmemiştir. İnsan, şuurlu ve güzel bir sûreti olan, şerefli, vakur, zekî ve sorumlu bir yaratıktır. O, bir yaratılış olayının yan ürünü değildir; hele tesadüf ve evrim sonucu hiç değildir. Rûh, şuur, güzel şekil, ve halife olarak tüm yaratıklardan üstün makam, akıl, zekâ ve duygular gibi insanın doğuştan var olan özellikleri, insanı diğer yaratıklardan üstün kılmakta ve kendisini yaratanı bilmesini sağlamaktadır. Maymunun ve diğer yaratıkların böyle özellikleri yoktur. Maymun sadece bir hayvandır ve öyle de kalacaktır. Onun aklı, insan kadar güzel bir biçimi ve endamı yoktur. Yaratıcısından habersizdir. Konuşma ve şuur yeteneği yoktur. O sadece bir hayvandır.

 

Hayvanlar sadece hiss-i tabiîleriyle, doğal olarak kendilerine yaratılışlarında Allah tarafından verilen özel bir ilhamla hayatlarını devam ettirmeleri için gerekli dürtüleri, yani içgüdüleriyle yaşarlar. Onların insan gibi rûh ve şuurları yoktur. Onların yaşama gayesi, sadece kendilerini savunmak, beslenmek, çiftleşmek ve üreyerek kendi cinslerini çoğaltmaktır. İçgüdü yeteneği, şuur melekesinden tamamen farklıdır. Dünyadaki hiçbir hayvanda şuur veya akıl görülmemesinden veya hiç birisinde şuurlu konuşma yeteneği gelişmemesinden çıkan netice, hayvanların içgüdülerinin evrim yoluyla gelişmesinin mümkün olmadığıdır. İçgüdü ve şuur, yapı itibariyle birbirlerinden tamamen farklı iki hususiyettir. Hayvanlarda sadece içgüdü varken; insanlarda hem şuur, hem de içgüdü vardır. Bu yüzden insan, tüm hayvanlardan daha zeki ve daha üstün bir yaratıktır.

 

Evrim teorisi diye bilinen Darwin’in teorisi, sadece bir faraziyedir, ispatlanmamış bir görüştür, yani teoridir. Bu teori, İslâmî ve hatta hıristiyanî görüşlere, yaratılışı ve yaratıcıyı kabul eden görüş ve inançlara aykırı olmanın yanısıra, çok iğrenç, çirkin ve insanı aşağılayan şeytanî bir varsayımdır. Kimse, maymunların insan biçimine girdiğini ispatlayamamıştır ve ispatlayamaz. İlk insanın şu andaki vücut, akıl ve rûh ile yaratıldığı ve doğal süreçlerle maymun benzeri bir yaratıktan veya primat formundan gelişmediği kesin bir gerçektir. Bilim dünyasında bu teoriye karşı muhâlefet her geçen gün yükselmektedir; bir iki materyalist ve ateist dışında, bilim adamlarının hemen tümü artık bu teoriye inanmamaktadırlar. İnsanın evrimle oluştuğu fikrini reddetmek ve Allah’ın kâinatın yaratıcısı  ve mutlak hâkimi olduğuna inanmak, birey ve toplum olarak tüm beşerî meselelere çözüm bulmanın, insanı ve yaratanı tanımanın ilk şartı sayılabilir.                     

   

Mü’minler, evreni ve içindeki her şeyi olduğu gibi, kendilerini de Allah’ın yarattığına zerre kadar şüphe etmeden iman ederler.  Bütün müslümanlar, Hz. Adem’in Allah tarafından topraktan yaratıldığına; tüm diğer insanların da Hz. Adem ve onun hanımı Hz. Havva’dan çoğaldıklarına inanmak mecburiyetindedirler. “Ey insanlar! Sizleri bir tek kişiden (Adem’den) yaratan, ondan da eşini (Havva’yı) vücuda getirerek, ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbınızdan korkun.”  (4/Nisâ, 1)

 

Maymunlaşmak ve İslâmî Kişilik
Maymunun bâriz özelliği, gördüğünü şuursuzca aynen taklit edebilme yeteneğine sahip bir hayvan olmasıdır. Bu durum, içgüdüleriyle hareket eden maymun için bir meziyetse de, şuurlu ve irâdeli bir varlık olan insan için bir zaaf ve zillettir. İsrâiloğulları, yahudileşme sürecinde önce ahlâken maymunlaştılar. Meselâ, Mısır’dan apaçık bir mûcize sayesinde denizi geçip çıktıklarında yolda, ineğe tapan bir topluluğa rastlayınca, Mısır’da görmeye alışkın oldukları Hotor (inek) tanrısı akıllarına geldi. Peygamberlerinden, düşmanları Firavun ve toplumunun 13 putundan biri olan inek tanrısı gibi bir put yapmasını istediler: “Ey Mûsâ, bunların nasıl putları varsa, bize de öyle bir put yap!” (7/A’râf, 138). Kur’an’da anlatıldığı gibi, kendilerine verilen onca mûcize ve öğüde rağmen Hz. Mûsâ ayrılır ayrılmaz içlerinden Sâmirî isimli bir putçu çıkarıp gördükleri kavmin putunu taklit ederek bir inek yaptılar ve başladılar tapmaya (7/A’râf, 148; 20/Tâhâ, 83-97)

 

Düşmanlarını taklit edecek kadar nankörleşen maymun tabiatlı İsrâiloğullarının başına daha büyük bir belâ, daha doğrusu suç cinsinden ceza geldi. İçlerinden bazı boylar, diğerlerine ibret olsun için cismen de maymuna dönüştürüldü.

 

Allah’ın İsrâiloğullarına verdiği bu cezanın “maymunlaşma” biçiminde tecellî etmesinin hikmeti, İsrâiloğullarının etrafındaki putperest kavimleri tıpkı bir maymun gibi körü körüne taklit etmeleridir. Peygamberleri tarafından uyarılmalarına rağmen her seferinde düşmanlarının inancını ve kültürünü taklit etmişler, bunun sonucunda da öz kimlik ve kişiliklerini terketmişlerdir. Kur’an’da bu ceza tüm taklitçi toplumlara bir ibret vesikası olarak takdim ediliyor: “Ve bu cezayı, öncekilere ve sonradan gelecek (taklitçi)lere bir ibret, (kimlik kaybından) sakınanlara da bir nasihat kıldık.” (2/Bakara, 66)

 

Âyette geçen “aşağılık maymunlar olun!” (2/Bakara, 65; 7/A’râf, 166) ibaresindeki “hâsiîn –aşağılık-” terimi üzerinde bir parça durmak gerek. Taklit, maymun için bir meziyettir. Dolayısıyla, maymun ne kadar iyi taklit ederse o kadar  “değerli maymun”  olmuş olur. Ancak, insan, Allah’ın kendisine verdiği akıl, idrâk, irâde ve şuur nimetine küfreder (üzerini örter) ise, bu durumda onu, taklit edebilen  “yüksek maymunlar”la değil; taklit edemeyen “alçak maymunlar”la kıyaslamak gerekecektir. Çünkü maymunun ayırıcı vasfı taklit, insanın ayırıcı vasfı tahkiktir. Bu iki ayrı cins, eğer kendilerine verilen yetenekleri kullanamazlarsa cinslerinin yüksek değil; alçak bir türünü oluşturmuş olurlar. Muhammed ümmeti, fizikî boyutuyla maymunlaşmayacak bile olsa, tabiatı maymunlaşan tüm toplumlar gibi “hâsiîn –aşağılık-” damgası yiyecektir. Maymunlaşan İsrâiloğullarının âkıbeti, diğerlerini de beklemektedir.

 

Bir toplum, eğer taklit yolunu seçmişse, Allah o toplumun dünya toplumları arasındaki tüm saygınlığını, şerefini ve izzetini almıştır. Taklitçiler, körü körüne taklit ettikleri kimseler tarafından dahi sevilmemektedir. Bunun en tipik örneği bugünkü Türkiye ile, 150 yıldır bilfiil gölge gibi peşine takıldığı ve bir maymun sadakati içerisinde  her şeyini taklit ettiği batı arasındaki ilişkidir.

 

Bilindiği gibi daha dün denilecek zamanda o ülkelerce fizikî olarak da işgal edildiği ve kendilerine karşı kurtuluş savaşı vermiş ülke, dünkü (ve her günkü) düşmanı olan ülkelerin oluşturduğu Avrupa Birliği’ne katılmak için onlarca senedir batının eşiklerini aşındırmış ve otuz sene hazırolda bekledikten sonra ancak adaylığa kabul edilmiş ve köle-efendi ilişkisi içerisindeki tavrı sîneye çekmek zorunda kalmıştır. Bu ilişki ve beklentiler, bu taklitçi zihniyet değişmediği sürece devam edecek, kötü taklidin dünyevî cezası olarak bütün toplum  “hâsiîn –aşağılık, maskara-” rolünü sürdürecektir. Çözüm, izzeti Allah’ta ve O’nun yolunda aramaktadır. “...Onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilin ki bütün izzet, yalnızca Allah’a aittir.” (4/Nisâ, 139)

 

Şahsiyetini kaybeden toplumlar, her şeylerini kaybederler. Tarih, bunun çarpıcı örnekleriyle doludur. Bu nedenle Rasûlullah, İslâm toplumunu oluştururken, önce müstakil/ bağımsız bir müslüman kimliği oluşturdu, İslâm toplumuna şahsiyet/kimlik bilinci kazandırdı. Yahudileşme tehlikesine karşı müslümanları sürekli uyardı. Bu konuda aldığı ilk tedbir, müslümanların onlarla düşüp kalkmasının, dostluk kurmasının önüne geçmekti. Allah da, indirdiği âyetlerle Rasûlünün müslüman şahsiyet oluşturma teşebbüslerini destekledi:

 

“Ey iman edenler, yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost tutarsa, o onlardandır. Şüphesiz Allah zâlim topluma hidâyet etmez.” (5/Mâide, 51) “Ey iman edenler, sizden önce Kitap verilmiş olanlardan dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer mü’min iseniz.” (5/Mâide, 57)

 

Bu, şu demekti: Onlar kendi dinlerini oyun-oyuncak ettikten sonra sizin dininizi haydi haydi oyun-oyuncak ederler. Eğer onlarla dost olursanız siz de onlar gibi dininizi hafife almaya, onun emir ve yasakları karşısındaki hassasiyetinizi kaybetmeye başlarsınız. Kendilerine Tevrat ve İncil verilenler, bu kitaplara karşı nasıl lâubali olmuşlarsa, siz de Kur’an’a karşı lâubali olmaya başlarsınız. İşte o zaman yahudileşme ve hıristiyanlaşma, gâvurlaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalırsınız. Ehl-i Kitap da başlangıçta sizin gibi ehl-i tevhid idi. Onlara da vahyi taşıma emaneti verilmiş, insanlar içerisinden seçilerek bu göreve getirilmişlerdi. Peygamberimiz, müslümanların yozlaşmaması; yahudilere, müşriklere, kâfirlere benzeyip onları taklit etmemesi için, saç sakal gibi şeklî konularda dahi, yahudi ve müşrik modasını reddediyor, “fark”ın vurgulanmasına gayret gösteriyordu. Rasûlullah’ın bu tür davranış ve emirlerinden yola çıkarak denilebilir ki; sünnet kimlik bilinci oluşturmak, şahsiyeti korumaktır.

 

Sünnet, müslüman toplumun kimliğini korumak, onların beraber yaşadığı müslüman olmayan toplumların içerisinde erimesine, kişilik zaafına düşmesine, kendi dışındakileri taklit ederek kişiliksizleşmesine karşı koymaktır. Bu sünnet, günümüzde gayr-ı müslim laiklerle birlikte yaşayan müslümanlar için çok farklı biçimlerde ihyâ edilebilir. Örneğin, bir müslümanın bir laikten ayrılabilmesi için giyiminde küçük bir farklılıkla da olsa kendisini belli etmesi, ya da laiklerin sembolleştirdiği  “kimlik tercihi sayılan”  birtakım aksesuarlardan uzak durması gibi.

 

Hz. Peygamber, müslümanlardaki kimlik bilincini diri tutmak için sadece “farklılığı” vurgulamakla kalmıyor, müslümanların taklit batağına saplanmalarına da kesinlikle karşı çıkıyor, câhiliyye âdetlerini bir bir söküp atıyordu. (11)

 

Maymunlaşmanın Bir Göstergesi: Taklitçilik
Taklit, İslâm ümmetini tehdit eden yahûdileşme ve gâvurlaşma alâmetlerinin başında gelir. Taklit, Arapça’da  “kılâde”  mastarından türetilmiş bir terimdir. Kılâde, Arap dilinde iki anlama gelir: 1-Yular, 2- Gerdanlık. Taklit de ikiye ayrılır: 1- Şuursuz taklit, 2-Şuurlu taklit.

 

Şuursuz taklit, adamın boynuna geçmiş bir yular gibidir. Onu insan olmaktan çıkarır. İrâdesini, aklını, fikrini, duygu ve düşüncesini iptal eder. Kişiliksizleştirir, şahsiyetini yok eder. Taklidin bu türü “içgüdüsel”dir, insanı insanlıktan çıkarıp hayvanlaştırır. Özetle şuursuz taklit, insanın boynuna geçmiş bir  “yular”dır. Bu tür bir taklit, merduttur, çirkindir, zavallılıktır.

 

Şuurlu taklit, tahkike ulaşıncaya kadar câizdir, kimi zaman gereklidir. Ancak, kötüyü taklit şuurlu da olsa kötüdür, çirkindir. Zaten şuurlu taklitten kasıt, sadece bir bilinçlilik hali değil, iyiyi kötüden ayıracak bir temyiz kabiliyetine de sahip bulunma halidir.

 

Böylesi bir süzgeçten geçirdikten sonra yapılacak kimi taklitler, bazen bir  “gerdanlık”  kadar kıymetli olabilir. Çünkü insanın kapasitesi her şeyin hakikatine ermeye, künhüne vâkıf olmaya yetmemekte, en azından bunu herkes mükemmel bir biçimde başarma kabiliyetine sahip bulunmamaktadır. Her bireyin tahkik ehli olmasını dayatmak da, insan fıtratıyla uyuşmayan  “ütopik”  bir taleptir. Kaldı ki, çoğu zaman taklit, tahkike ulaşan yolun merdivenidir. Her su, kendi yatağını oluşturuncaya kadar başka yataklarda akar. Aslolan, taklitte ısrar etmemek, onu tahkike ulaşmada bir araç kabul etmektir.

 

Tahkik, bir şeyin hakikatine ermek, sırrını kavramak, aslını bulmak için araştırmak, ondan sonra iyi ise kabul etmek, kötü ise reddetmek; ya da iyi tarafını kabul, kötü tarafını reddetmektir. Çirkin olan taklit, genellikle kişiliği yok eden, musallat olduğu kişi ve toplumları şahsiyet zaafına uğratan, kimlik kaybına sebep olan taklit cinsidir. Bu tür bir taklit, maymunlaşmaktır.  

 

Taklit, önce giyim, kuşam, yeme içme gibi basit şeylerle başlar. Bu, daha sonra tavra yansır. Kişi ya da toplum, taklit ettiği kişi ya da toplumların tabiatını almaya başlar. Onlar gibi davranmaya, onlar gibi düşünmeye başlar. Eylemleri, düşünceleri ve en sonunda da duyguları benzeşir. Çünkü artık “kalpleri (duygu ve düşünceleri) birbirine benzemiştir.” (2/Bakara, 118)

 

Taklit, söz ve eylemde taklit edenle taklit edilen arasındaki benzerliktir. Sözün ve eylemin benzer olması düşünce ve duygunun aynı olduğunun delilidir. İnsanın sözleri ve eylemleri, duygu ve düşüncelerinin sonucudur. Bütün bunların çıkış yeri ise kalp/akıldır. Davranışların birbirine benzemesi, kalplerin birbirine benzemesi tehlikesini getirir, kalplerin birbirine benzemesi ise aynı davranışları yapmaya sevkeder. Bu taklit, eğer önü alınmazsa yahûdileşme  (ve gâvurlaşma)  tehlikesiyle  karşı  karşıya   bırakır  sahibini. 

 

Bu  tehlikeyi  ortaya çıkaran en büyük etken, yahûdi, hıristiyan ve müşrikleri dost edinmektir. Çünkü yahûdileşme (ve gâvurlaşma) temâyülü, karantina altına alınması gereken toplumsal bir hastalıktır. Yahûdi, hıristiyan ve müşrikleri dost edinmek, yahûdileşme (ve gâvurlaşma)yı hızlandıran faktörlerin başında gelir. İşte, Nebî dilinden, bu ümmetin, sonu  yahûdilişeme (ve gâvurlaşma) ile bitecek olan taklit serüveninin haberi: “Sizden öncekilerin yolunu adım adım, karış karış izleyeceksiniz. Eğer onlar bir sürüngen deliğine girse, siz de gireceksiniz.” ‘Ey Allah Rasûlü, yahudilerin ve hıristiyanların yolunu mu?’ diye sorduk. “Başka kim olacak?” buyurdu. (Buhârî, İ’tisâm 14; Müslim, İlim 6; İbn Mâce, Fiten 17; Ahmed bin Hanbel, 3/84)

 

Allah Rasûlü’nün dile getirdiği tehlike, yahûdileşme (ve gâvurlaşma) tehlikesiydi ve bu tehlike, taklitle başlıyordu. Hadiste, bu tür taklitçi toplumları bekleyen acı âkıbete de dikkat çekilmektedir. Nebî lisanıyla toplumsal bir  “kıyâmet”  olarak ifadesini bulan bu âkıbeti, sözkonusu hadisin farklı bir metninde buluyoruz: “Ümmetim, önceki ümmetlerin yolunu adım adım, karış karış izlemeden kıyâmet kopmaz.” ‘Ey Allah Rasûlü, Farslar ve Rumlar gibi mi?’ denildi. “Onlardan başka kim var?” buyurdu. (Buhârî, İ’tisâm 14) Hadiste geçen  “kıyâmet”  ifadesini sahâbe, hepimizin bildiği âhiret kıyâmeti olarak anlamayıp doğru bir bakış açısıyla toplumsal ve siyasal bir çöküş demeye gelen  “dünyevî kıyâmet”  olarak anladığı için öyle sormuştu: “Farslar ve Rumlar gibi mi?”  Allah Rasûlü bu sözü söylediğinde dünyanın iki süper gücü olan Bizans/ Rum ve İran/Fars imparatorlukları hızlı bir düşüş sürecine girmişlerdi. Nebî de, onu dinleyen mü’minler de, bu çöküşü toplumsal bir kıyâmet olarak algıladılar. Bu nebevî ifadeden de anlaşılıyordu ki, taklit neticesinde yahûdileşme, hıristiyanlaşma ve müşrikleşme sürecine giren toplumları bekleyen âkıbet, kaçınılmaz olarak sosyal, siyasal, akîdevî ve ekonomik bir kıyâmetti.

 

İsrâiloğullarının düştüğü müşrikleri taklitle başlayan yahûdileşme (ve gâvurlaşma)            tuzağının aynısına 250 yıldan beri, genelde tüm İslâm toprakları, özelde bu ülke de düştü. Helen (Yunan) kültür emperyalizmi İsrâiloğullarına karşı fâhişeleri kullandı. Helen putperest kültürünün günümüzdeki temsilcisi olan Batı da putlarını müslüman doğuya dayatabilmek için teknolojiyi, (çeşitli ideolojileri, rejimlerini) ve fikir fâhişeleri olan batıcı aydın ve idarecileri kullandı. Anadolu’da 1830’lardan bu yana devam eden bir serüven olan ve Kemalizm’le kemaline ulaşan  “batılılaşma”  adlı taklit, aslında bir  “maymunlaşma”ydı. Tam şairin dediği gibi:

 

“Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap

Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp.”

 

“Maymun, insan bendendir, bu benim devrim dedi.

Başına bir oturak geçirdi, ....... devrim dedi.” (N. Fazıl)

 

Bugün İslâm ümmeti, iki taklit arasında gidip gelmektedir: Birincisi, yukarıda kısaca değinilen hıristiyan ve yahudileri, batılılar ve ateistleri taklit. İkincisi de, ataları, geleneği taklit. Bu ümmetin düştüğü  “geçmişi ve ataları taklit”  batağına İsrâiloğulları da düşerek yahûdileşmişti. Allah Rasûlü, yahûdileri İslâm’a dâvet ettiğinde onlardan iki haham Rasûl’e: “Hayır ey Muhammed, bilâkis biz sizden iyi bilen ve bizden hayırlı olan babalarımızın yoluna uyarız” diyerek bu dâveti reddettiler. Bunun üzerine şu âyet indirildi: “Onlara Allah’ın indirdiğine uyun dense, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız derler. Peki ya ataları akletmeyen, hidâyeti bulamayan kimseler olsa da mı?” (2/Bakara, 170)

 

Gelenek, ne tamamıyla süpürülüp atılacak bir zibil; ne de tamamıyla baş tacı edilecek bir mücevherdir. Bu iki tavır da aşırılıktır. Birincisi kadir-kıymet bilmezliktir, sonucu köksüzlüğe yol açar. İkincisi kör taklitçiliktir, geleceğin başına gelenek yularını geçirmektir.

 

Geleneğe yapılacak en büyük ikram, geleneği ayıklamak, ataların ocağındaki külü atıp varsa közü almak ve onu bir meşaleye dönüştürerek geleceğe taşımaktır. Geleneğin ayıklanmasında en genel geçer ölçü, vahiydir. Vahyin kılavuzluğunda yapılacak bir tasnif ve tashih, tecdid (ve ihyâ/diriliş) için elimize birçok değerli malzeme verecektir. (12)

 

Maymunlaşmanın, Taklidin Uzantısı: Bâtıllara Benzemek
İslâm bir bütündür. Bütün halinde yaşanması zarûrî olan İslâm Dini’nin tatbik edilmesi gereken ana prensiplerinden biri de ferdî, ailevî ve sosyal hayatın her safhasında bâtıl din ve ideoloji mensuplarına teşebbühden/benzemekten sakınmaktır. İslâm, bütün hayatı kuşatmıştır; çizdiği çerçevenin dışına çıkılmasına, bâtıl din ve ideolojilerin bağlılarına benzenilmesine ruhsat vermez. Ruhsat vermediği içindir ki, mü’minlerin yahudi, hıristiyan, materyalist, komünist, dinsiz gibi bâtılperestlerle kaynaşmaya vesile olacak taklitten, benzeşmeden kaçınmaları gerekir. Çünkü basitinden mühimine, âdetlerden itikad esaslarına kadar herhangi bir noktada benzeşme daha büyük benzeşme ve problemlere sebep olmaktadır. Bâtıl zihniyettekileri taklit edip onlara benzemenin doğuracağı önemli sonuçlara dikkatimizi çekmek için Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “(Arzu ederek) Bir topluluğa benzemeye çalışan kişi, benzemeye çalıştığı toplumdandır.” (Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 4347) “(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyenler, bizden değildir.” (Tirmizî, hadis no: 2696) Bu benzeme ve dolayısıyla gâvurlaşmanın ne kadar büyük ve korkunç boyutlara ulaşacağını açıklamak için de şöyle buyurmuştur: “Onlardan biri kadınıyla yolda cinsî münasebette bulunsa, siz de aynısını yapacaksınız.” (El-Câmiu’s-Sağîr, 2/122)    

 

İsviçre, İtalya, Almanya ve Fransa’dan ithal edilmiş kanunları; materyalist kökenli okul ve üniversiteleri; faiz, içki ve fuhuş yuvaları ile dolu sokak ve caddeleri; bâtıl mesajlarla yüklü gazete, dergi, radyo ve televizyon programları; gayr-ı İslâmî kıyafetler içinde yarı açık insanları ile toplumumuz gerçekten Peygamberimiz’in bildirdiği ölçüde gâvurlara benzeme felâketine uğramıştır. Ancak, bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen mü’minler olarak biz, İslâmî esas ve ilkelere dönerek, bâtılperestlere benzeme akımına reaksiyon göstermeye, kendi kimliğimizi şerefle gösterip taşımaya mecburuz.

 

Bâtıl Din ve İdeoloji Mensuplarına Benzemenin Hükmü: Kur’an ifadesiyle, yaratılmışların en şerlisi olan bâtılperestlere benzemenin sorumluluğu gerektirmeyen tek türü, ilim ve teknikte kullanılan metodlardaki benzeşmeyle, yürümek, araç kullanmak, yemek, içmek gibi benzeşmenin kaçınılmaz olduğu doğal ve beşerî durumlardaki benzeşmedir. Bu tür benzeşmeler mubahtır, günah değildir.

 

Benzeşmenin, sorumluluğu gerektiren en hafif şekli, mekruh olan benzeşmedir. Meselâ; putperestlere benzeme olduğundan canlı resimlerini içeren duvar halıları, süs yastıkları ve tablolarla ev tefriş edilmesinde veya canlı varlıkların resimleriyle motifli elbise giyilmesinde günah vardır. Böyle bir benzeme özel terimi ile mekruhtur.

 

Yahudi, hıristiyan, materyalist ve benzeri bâtıl din ve ideolojilerin mensuplarına özgü olan, İslâm’ın emirleri ve yasakları ile çatışan özelliklerinde onlara benzemek, sakınılması gereken haram bir benzemedir. Bu haram benzemeye bazı örnekler verebiliriz:

 

Peygamberimiz, mü’min erkeklere: “Yahudilere, hıristiyanlara ve müşriklere benzemeyin!” buyurarak sakalın uzatılması ve bıyığın kısaltılmasını emir buyurmuştur. O yüzden mü’minin dış görünüşünden kendi müslüman kimliğini belli edecek, onu kâfirlerden ayıracak alâmet-i fârikasının bulunması gerekir. Mü’min hanımların nasıl örtülerinden dinî kimlikleri belli oluyor ve olması gerekiyorsa, mü’min erkeklerin de, sakal veya kıyafet gibi dışa akseden kimliğini yansıtan özellikleri olması gerekir. Bu özelliklerden dolayı, özellikle Hanefî mezhebi âlimlerinin ictihadlarına göre sakal ve bıyığı traş etmek, ictihadî bir haram kabul edilmiştir. (Sakal-kıravat tartışması veya haram-mekruh damgalandırması yapmaksızın, yargılamada bulunmadan, bugünkü toplum yapısı içinde bunların İslâmî kimlik açısından önemli olduğu bilinmeli ve uygulamaya çalışmalıdır.)

 

Peygamberimiz, mü’min olmayan toplumların bayramlarının ve kutsal kabul ettikleri günlerinin, onların kutladığı gibi kutlanılmasını yasaklamıştır. Bu sebeple gayr-ı müslimlerce kutsiyeti olan 31 Aralık gecesini çamlarla, hindilerle veya aile toplantıları ile kutlamak, kutlamak maksadıyla televizyon seyretmek haramdır. Gayr-ı müslimlerin yılbaşı kabul ettiği 31 Aralığı yılbaşı olarak kabul ve takdis ederek tebrikleşmek, reklâm vasfındaki hediyelerle de olsa hediyeleşmek haramdır. Yine, kaynağı gayr-ı müslimler olan özel günleri, tâğutların müslümanlara karşı galip geldiği, İslâm’a ihanetin sembolü ilan edilen günleri  kutlamak da haramdır.

 

Haram olan benzemelere; evimize, iş yerimize büst koymak, dükkânlarımızda canlı ve cansız mankenlerle mal teşhir etmek gibi daha pek çok örnekler verilebilir. Hüküm bakımından haram olan taklit ve benzeme, fâilini günahkâr kılar ve azaba uğratır. Çünkü Rabbimiz, kendisine ve Peygamberine isyan edenleri cezalandıracağını bildirmektedir: “Kim (meşrû görerek) Allah'a ve O’nun Rasûlüne isyan eder, Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu içinde ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (4/Nisâ, 14)

 

Yahudiler, hıristiyanlar, materyalistler ve her çeşit müşrikler gibi şerli bâtılperestlere benzemenin dünyada kültürel zillet, âhirette ebedî azap doğuracak en felâketli şekli inançta ve değer ölçülerinde onlara benzemektir. Bilinmesi ve kaçınılması son derece önemli olan bu taklit ve benzeme türüne örnek olarak şunları belirtebiliriz:

 

Allah'a ve O’nun şeriatine inanmayanları, bâtıl sistemlerin kurucusu ve uygulayıcısı olan filozof, politikacı, eylemci, devrimci ve yönetici kişileri ve onların takipçilerini yüceltmek; fotoğrafları ve büstlerini arzuyla evlere ve işyerlerine asmak; kâfirlikleri içinde onları dille veya yazıyla propaganda etmek, mü’mini kâfirliğe götüren bir benzeşmedir.

 

İslâm Dininin sadece vicdanlarda/gönüllerde kalması gereken bir inanç meselesi olduğunu belirtip, hayatın O’nun ölçülerine göre düzenlenmesine gerek olmadığına inanmak, böylece mü’min olmayanların inançlarını paylaşmak da kâfirliğe götüren bir benzeme türüdür.

 

Kâfirliğe götüren bu benzeme türünü fâillerinin dilleriyle şöylece örneklendirebiliriz:

 

“İlim ve teknikte ileri gitmiş gayr-ı müslim ve materyalist ülkeler gibi olmalıyız.”  “Şeriat   eskidendi.  Şimdi  hıristiyanlığın  ve  materyalizmin  etkisi  altındaki  ülkelerden; İsviçre’den, İtalya, Almanya ve Fransa’dan getirtilmiş kanunlar var. Laik parlamento kanunlar yapıyor. Sen onlara bak!”  “Artık faizsiz ekonomi olur mu? Orduya din eğitimi lazım değildir. Modern eğitim kâfidir.”  “Kadın dilediği gibi çalışır, istediği gibi giyinir. Bağnazlığa ne gerek var?”

 

Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu tür inançlar ve değer ölçülerinde benzeme, Allah korusun, kâfirliğe götürür; götürüyor da.

 

Kâfirliğe götüren benzeşme, mü’mini kâfirlerden kılar. Kâfirler ise ebedî cehennemliktir. Biz, hamdolsun müslüman olarak doğduk ve İslâm’ı öğrendik ve O’na teslim olduk. Rabbimizin ihsanı olan bu nimeti değerlendirmeli, bâtılperestlere benzemekten sakınarak dünyamızı izzetle, âhiretimizi saâdetle yaşamalıyız. Bunun için de İslâm’ı öğrenmeli, bid’atlerden çekinmeli, haramlardan uzaklaşmalı ve bâtılperestlerle kaynaşmaktan kaçınmalıyız. Gayr-ı müslimleri, materyalistleri ve her çeşit müşrikleri inançta ve yaşayışta taklit etmenin, dünyada maymun gibi zillete, âhirette dehşetli azaba sürükleyeceğini unutmamalıyız. (13)        

              

Haram olan bir şeyi, hileli yollarla şeklen ve zâhiren helâl görüntüsü vermenin ve bu şekilde haramları işleme suçunun ve cezasının çok büyük olduğunu,  “mesh olayı”nın sebebi olan  “cumartesi ashâbı”nın yaklaşımından ve daha dünyadayken başlayan feci cezadan öğreniyoruz. Müslüman, Allah’a, O’nun hükümlerine teslim olan demektir. Bu teslimiyet ve itaat bilinci, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla hükümleri yaşamak ve basit çıkarlarına ters düşse bile gönülden gelen rızâ ile boyun eğmektir.

 

Bunun aksine, itaatteki ruhu görmezden gelip varsa fetvâları istismar etmek, fetvâsını alsa bile selîm kalbine danışmamak, hileli işlere sarılmak, Allah’ın rızâsını ve cenneti riske atmak demektir. Böyle bir anlayışın dünyadaki cezası mesh değilse bile, en azından Peygamber lisanıyla dünyada üzerine bir belâ indirilmesine ve yeniden dinlerine dönünceye kadar da belânın kaldırılmamasına sebep olacaktır. Mümkün ki, bu inen belâ, mesh olmayacak, insan şekil olarak maymunlaşmayacaktır; ama karakter ve ahlâk yönünden, irâdesi olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara benzeyecektir.  Dünyevîleşen, sırf dünya metaını elde etmek ve midelerini doldurmak için Allah’ın emrini oyuncak edinenlerin cezası maymunlaşmaktır. Birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle Allah’ın emirlerini geçersiz, gayr-ı meşrû te’villerle yerine getirmeyen, zâhiri/görüntüyü kurtarmakla yetinenlerin âkıbeti, mesholunan bu insanlardan farklı olmayacaktır.

 

 

Mesh’e uğrayan kavmin suçu, kendilerine ibâdet için tahsis edilen/ayrılan güne hile karıştırmaları; şeklen ibâdet gününe uyar görünüp gerçekte uymamalarıydı. Biz de, ibâdet için tahsis edilen zamanları, meselâ namaz vakitlerini, cumâ saatlerini gerektiği gibi değerlendirmez, görevlerimizi yapmazsak bizden önceki toplumların suçunu işlemiş oluruz. İbâdetleri yapar görünür de istenildiği şekilde rûhen icrâ etmeye uğraşmayıp gerçek anlamıyla kulluğumuzu yerine getirmezsek, benzer cezaya uğrama endişe içinde olmalıyız. İbâdete ayırdıkları zamanda bile dünyayı, midelerini düşünüp dünyevîleşenlerin durumu ve başlarına gelenler, sonraki nesillere ibret, muttakîlere de öğüttür (2/Bakara, 66). Onlar, ilâhî yasağa (cumartesi yasağına) uymadıkları için bu cezaya çarptırıldılar; biz de ilâhî yasaklara uymayınca, hele bunlara mâzeret uydurup kılıflar uydurunca,  benzer cezalara çarptırılmaktan korkmalıyız.  

 

 

 “Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, düşünmeyen (aklını kullanmayan), sağırlar ve dilsizlerdir (Yani, hakkı işitip kabul etmeyen, hakkı söylemeyen kâfirlerdir).” (8/Enfâl, 22)

“Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, kâfir olanlardı. Çünkü onlar iman etmezler.” (8/Enfâl, 55)

 

“Hayvanın iyisi otlukta, insanın iyisi kıtlıkta ve kullukta” 

“Esas sevilecek zât sadece Allah olmakla birlikte, insanların en iyisi, Allah için insanları sevmek şartıyla, hayvanları da sevmeyi bilendir.”

“Açlıktan ölmek üzere olan bir köpeği kurtarın, sizi ısırmayacaktır. Allah’tan korkmayan insan ile köpek arasındaki başlıca fark budur.”

“Evcil hayvanların en vahşîsi, dalkavuklardır.”

“Hayvanları sevmeyen insandan kendinizi koruyun.”

“Beslediğiniz atın size çifte atması, sırtına binmediğiniz içindir.”

“Dizginler kısa tutulduğu zaman, atın azgınlığı çabuk yatışır.”

“At sahibine göre kişner.” “At binicisini bilir.”

“Kuş kanadıyla, adam atıyla.”

“Atlar her zaman uysal olsalardı, ağızlarına gem vurmak kimsenin aklına gelmezdi.”

“Atının huyunu senden daha iyi kimse bilmez.”

“Bir çivi yüzünden bir nal, bir nal yüzünden bir at, bir at yüzünden bir atlı, bir atlı yüzünden bir ordu mahvolabilir.”

“Biz de at oynatırız, dur hele meydan olsun!”

“Atları güçlerine göre değil, cinslerine göre değerlendirirler.”

“Atın dört ayağı vardır ama gene de bazen tökezler.”

“Bir sürçmekle at ayağı kesilmez.”

“Arap atı zayıf da olsa, bu haliyle bir ahır dolusu eşekten iyidir.”

“Atla eşeği ayıran semerdir.” 

“Eğer at kendi gücünü bilse, boyunduruk altına girecek kadar akılsızlık etmez.”

“Nice yürük atlar yollarda kalmışken, topal eşek sağ-sâlim konağa ulaşır.” 

“Üstünde eğlenmez tezcene iner. / Emanet ata binen demişler.”

“Deveyi sağlam bağla, sonra Allah’a tevekkül et.”

“Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur.”

“Deve büyüktür ama beşini bir eşek yeder.”

“Deve ahmak olduğundan kılavuzu eşektir.”  

“Tazılar, kendileri için koşar, ama avı efendileri için yakalarlar.”

“Sana candan bağlı olan bir köpek, sana kızgın bulunan bir dosttan daha iyidir.”

“Köpeklerle yatan, pire ile kalkar.”

“Köpek sahibini izlemeli, sahibi köpeği değil.”

“Köpeğe gem vurma, kendini at sanır.”

“Eti tadan bir köpek, artık kuru ekmeğe dönmez.”

“Kemik parçası bulan bir köpeğin etrafında bir sürü köpek dolaşır.”

“Bir sürü için, o sürü köpeğinin kurtla arkadaşlık etmesinden daha büyük bir belâ yoktur.”

“Köpeğin ölümü de köpekçe olur.”

“Köpektir, zevk alan sayyâd-ı bî insâfa (insafsız avcıya) hizmetten.”

“On insan bir sofrada yemek yer, iki köpek bir leşin başında uyuşamazlar.”

“Isıracak köpek dişini göstermez.”

“Arkadan dil uzatan itlere verme kıymet / Yedikleri herzeyi göm toprağın altına.

Her havlayan köpeğe bir taş atarsan eğe / Taşın dirhemi çıkar gitgide bin altına.”

“Köpekler tanımadıklarının arkasından havlarlar.”

“Uzaktan havlayan köpek ısırmaz.”

“İt ürür, kervan yürür.”

“İt ağzını kemik tutar demişler.”

“Köpek bile ekmek veren kapıyı tanır.”

“Köpek bile bal yediği çanağa pislik etmez.”

“Köpek artığı ile aslan beslenmez.”

“Köpeğin duâsı kabul olsa gökten kemik yağar.”

“Köpek sahibini ısırmaz.”

“Komşularından av kapmak, aslanlara göre ayıptır, köpeklere değil.”

“Köpeğin karnı doyarsa daha çok serkeşleşir.” “Fazla beslenirse köpek kudurur.”

“Koyununu köpeğe teslim eden kebabı ele yedirir.”

“Dünya şâhit iken sadâkatine / Kurdu severim de köpeği sevmem.”

“Bize Tâhir Efendi kelb demiş / İltifâtı bu sözde zâhirdir.

Mâlikî mezhebim benim zîrâ / İtikadımca kelb tâhirdir.”

“Bir itin ölümü yakın gelince / Câmi divarına siyer demişler.” 

“Eğer kedinin kanadı olsaydı, dünyadan serçenin kökünü kazırdı.”

“Kedi, sevgilisinde muhakkak tırmık izi bırakır.”

“Kediyle oynayan, tırmalanmayı göze almış demektir.”

“Eldivenli kedi, fare tutamaz.”

“Kedi gidince, fareler küstahlaşır.”

“Kedi evden dışarı çıkınca, fareler oyuna başlarlar.”

“Hangi kabadayı fare, kedinin boynuna çıngırak takabilir?”

“Fare huylulara kedi, bey olur.”

“Fareyi tutarken, kedi aslandır; kaplanla savaşınca fareye döner.”

“Kedi var aslanın yerini tutmuş / Aslan var adına kedi söylenir.”

“Yüz koyun bir kurda ne yapar?”

“Zavallı koyun sürüsü! Çobanı da besler, çoban köpeğini de, kurdu da…”

“Canlılar arasında eşekten daha kendinden emin, daha vurdumduymaz, daha içine kapalı, daha ciddi, daha ağırbaşlı olanı var mıdır?”

“Eşekler anırmaya başladığı zaman, bülbüllerin sesini duyamazsınız.”

“Eşeğin anırmazı olmaz.” “Eşeğin anırtısı kendine hoş gelir.”

“Eşeğe fazla sokulan çifte yemeğe hazır olsun.”

“Yolda doğru gitmez yularsız eşek.”

“Eşeğe giydirsen nakışlı bir çul / At olmaz, huyunca zırlar demişler.”

“Eşek altın yular taksa, yine eşek yine eşek.”

“Eşek bile bir düştüğü yere bir daha düşmez.”

“Eşek bile makamla anırır.”

“Eşek yüklü olunca anırmaz.”

“Eşek çamura batınca yol gösteren çok olur.”

“Eşek baş olunca encam hayır olmaz.”

“Etme beyhûde felekten şekvâ / Hoşça hazmet yediğin darbeleri /

Eskidir, hiç değişmez bu usûl / Eşek oldun mu vururlar semeri.”

“Mazlum eşeğe herkes biner.” 

“Kurtlar birbirine düştüğü zaman, aralarında koyun rahat eder.”

“Bir kurt, bütün bir koyun sürüsü için çok fazladır.”

“Kurtların içinde, ceylân masumiyetiyle ömür sürülmez.”

“Kurtlarla sofraya oturan, kendisini konuk mu yoksa yemek mi saydıklarını bilemez.”

“Kurdu kurtaran koyunları öldürmüş olur.”

“Kurt kurdu yemez.”

“Bir sürüyü kurttan köpek korur. Köpek kurt olursa o sürünün hali ne olur?”

“Bir sürünün çobanı kurt olursa, koyunları kim koruyacak?”

“Kurtla yaşayan, ulumasını öğrenir.”

“Kurdun yanında kuş da geçinir.”

“Kurt dumanlı havayı sever.”

“Kurt kocayınca köpeklere maskara olur.”

“Koyunun bulunduğu yerde kurt eksik olmaz.”

“Kurt tüyünü değiştirir, huyunu değiştirmez.”

“Kurdun dâvetine gidersen köpeği beraber al.”

“Her ne kadar insan elinde büyümüş olsa bile, kurdun yavrusu sonunda kurt olur.”

“Öküze boynuzu ağır gelmez.”

“Öküz, yem bitince çifte gideceğini bilir.”

“Maymunu ateşe atmışlar, yavrusunu ayağının altına almış.”

“Yılana yumuşak diye el sunma.” (Atasözü)

“Yuvasını yakmadıkça yılanın kökü kesilmez.”

“Yılanı küçükken ez, büyütme ha! / Büyütürsen olur başına belâ.”

“Yılan doğrulmayınca deliğine giremez.”

“Yılan kendi eğrisin bilmez, deveye boynu eğri der.”

“Uçuşu ne kadar sessiz olursa, yırtıcı kuş da o kadar tehlikeli olur.”

“Suçunu öder / Yavaş uçarsa, kartallara, kuş.”

“Her kuş kapana düşmez, hatta altın yaldızlı olsa da.”

“Kuşa altın kafes zindandır.”

“Kartalın beğenmediğini kargalar kapışır.”

“Bir güvercini yemek, bir kartal için şeref değildir.”

“Kuş olmayanın, uçurumlar üzerine yuva kurmaması gerekir.”

“Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.”

“Karga kekliği taklit ederken yürüyüşünü şaşırmış.”

“Besle kargayı, oysun gözünü.”

“Kuş, ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar.”

“Kuşlar ki göklerden gelir bize / Ağaçlar ki, topraktan. /

Fakat nasıl âşinâlık var, / Kuşlar ağaçlara konduğu an.”

“Kuş uçtuktan sonra kafesin kapısını kapatmak ne işe yarar?”

“Eldeki serçe, uçan turnadan iyidir.”

“Bülbül, tavuk sergisinde mükâfat almamıştır.”

“Bağı süsleyen bülbüldür, fakat incirini kargalar yer.”

“Çalışsa bin sene, bülbül gibi karga fasîh olmaz. / Balonla âsumâna çıksa bir âdem Mesîh olmaz.”

“Çimende gezmekle karga bülbül olmaz.”

“Koyamam kargayı gül yerine / Çiçek açmış dikeni gül yerine.”

“Bülbül ötmesinden gül incinir mi?”

“Bu gülistanda bilür kendi çektiğin herkes / Cefâ-yı gül ne imiş bülbül olmayan bilmez.”

“Örümceğin sofrasındaki kebap, ancak sinek olur.”

“Bilir pekmezciyi, görünce sinek.”

“Arının evini yıkan, balın tatlılığıdır.”

“Bal yiyen, arısından gocunmaz.”

“Ağzında bal olan arının kuyruğunda iğnesi vardır.”

“Balı yapan da arıdı, insanı sokan da.”

“Ben arıya arı demem, / Arının balı olmalı.”

“Peteksiz arının balı yalandır.”

“Arının kahrını çekmeyen / Ne bilür balın kıymetin.”

“Zannetme, çocuk, istediğin her şey olur: / Bin bir arının bir teki -yalnız- bey olur.”

“İğnesini kaybeden yabanarısı, artık vızıldamaktan başka bir şey yapamaz.”

“Yumurtayı seven tavukların patırtısına katlanmalı.”

“Kör tavuk da, kimi zaman, buğday tanesini bulur.”

“Kara tavuğun da yumurtası ak olur.”

“Tavuk, yalnız alıştığı yerde yumurtlar.”

“Sansar ininin olduğu yerde tavuk yumurtlamaz.”

“Ni’metin kadrini bil verene şükret / Küfranda bulunma Mevlâ’yı zikret.

Bir tavukça tavuk su içse, fikret; / Baş kaldırır göğe bakar demişler.” 

“Balık yeme tapar.”

“Acemi avcıların oltasına takılacak ahmak balıklar çoktur.”

“Yaş”, “kuru”, “nemli” kelimeleri, balıkların lügatında yoktur.”

“Balığa denizden başkası azaptır.”

“Balığı deniz tutmaz.”

“Balıktan başka her şey suya kandı.”

“Suda erimeyen bir şey söyle: Balık.”

“Her gün balığa çıkılabilir; fakat her seferinde eli dolu dönülmez.”

“Balık balıkçıyı sevebilir mi?”

“Balık baştan kokar, bunu bilmemek / Seyrânî, gâfilin ahmaklığından.”

“Yaptığın hatadan habersiz sanma / Kara karıncayı gece gören var.”

“Ne karınca zayıf olmakla aç kalır, ne de aslan, pençesinin ve kuvvetinin zoruyla karın doyurur.”

“Ayağının altındaki karıncanın halini bilmiyorsun; unutma ki, filin ayağı altında da sen öylesin.”

“Çokluk erliği bozar, karınca kesretle (çoğalmakla) arslanı öldürür.”

“Süleyman ol, hakir görme bir karıncayı.”

“Karıncanın götürdüğünü kimse götüremez.” 

İnsan bu, tuhaftır; bazen sevdiklerini benzetir hayvana, bazen hiç sevmediklerini.

 

 

 

1-       İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., c. 7. s. 280-291

2-       Durak Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 175-176

3-       Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c.2, s. 384-385

4-       Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, s. 231

5-       Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,  c. 17, s. 83-84 

6-       Suat Yıldırım, Kur’an’da ulûhiyet, s. 363-364

7-       Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,  c. 17, s.81-83 

8-       Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,  c. 17, s.83-84 

9-       Âdem Tatlı-Mehmet Dikmen, Merak Ettiklerimiz, Cihan Y., s. 276-285   

 

 

 

 

Hayvan Cinsleri Konusuyla İlgili Âyet-i Kerîmeler

 

A-     Tüm Hayvanları Kapsayan Genel Bir İfâde Olan ve Hayvanlar Anlamında Kullanılan Dâbbe ve Çoğulu Devâbb Kelimesin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 18 Yerde): 2/Bakara, 164; 6/En’âm, 38; 8/Enfâl, 22, 55; 11/Hûd, 6, 56; 16/Nahl, 49, 61; 22/Hacc, 18; 24/Nûr, 45; 27/Neml, 82; 29/Ankebût, 60; 31/Lokman, 10; 34/Sebe’, 14; 35/Fâtır, 28, 45; 42/Şûrâ, 29; 45/Câsiye, 4. 

B-      Deve, sığır, koyun cinsi anlamındaki “en’âm” kelimesi 32 yerde (3/Âl-i İmrân, 14; 4/nisâ, 119; 5/Mâide, 1; 6/En’âm, 136, 138, 138, 138, 139, 142; 7/A’râf, 179; 10/Yûnus, 24; 16/Nahl, 5, 66, 80; 20/Tâhâ, 54; 22/Hacc, 28, 30, 34; 23/Mü’minûn, 21; 25/Furkan, 44, 49; 26/Şuarâ, 133; 32/Secde, 27; 35/Fâtır, 28; 36/Yâsin, 71; 39/Zümer, 6; 40/Mü’min, 79; 42/Şûrâ, 11; 43/Zuhruf, 12; 47/Muhammed, 12, 79/Nâziât, 33; 80/Abese, 32.

C-      Kuş anlamında “tayr-tâir” toplam 20 yerde (2/Bakara, 260; 3/Âl-i İmrân, 49, 49; 5/Mâide, 110, 110; 6/En’âm, 38; 12/Yûsuf, 36, 41; 16/Nahl, 79; 21/Enbiyâ, 79; 22/Hacc, 31; 24/Nûr, 41; 27/Neml, 16, 17, 20; 34/Sebe’, 10; 38/Sâd, 19; 56/Vâkıa, 21; 67/Mülk, 19; 105/Fîl, 3.

Ç-  Sığır (inek) anlamına gelen “bakar”, “bakara” ve çoğulu “bakarât” kelimeleri, (toplam 9 yerde): 2/Bakara, 67, 68, 69, 70, 71; 6/En’âm, 144, 146; 12/Yûsuf, 43, 46. Buzağı (Dana) Anlamındaki Icl Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde): 2/Bakara, 51, 54, 92, 93; 4/Nisâ, 153; 7/A’râf, 148, 152; 11/Hûd, 69; 20/Tâhâ, 88; 51/Zâriyât, 26.

D-      Deve anlamına gelen “cemel” 1 (7/A’râf, 40) ve çoğulu “cimâle” 1 yerde (77/Mürselât, 33)

       Deve veya sığır cinsinden olup, Mekke’ye hedy olarak gönderilen kurbanlık hayvan anlamındaki “bedene” kelimesinin çoğulu olan “budn” kelimesi 1 yerde (22/Hacc, 36)     

        Eşek, yük taşıyan hayvanlar ve beş yaşına basmış deve anlamındaki “beîr” kelimesi “yük hayvanı” anlamında 2 yerde (12/Yûsuf, 65, 72)   

       Deve anlamında “dâmir” 1 yerde (22/Hacc, 27)   Gebe develer anlamında “ışâr” 1 yerde (81/Tekvîr, 4)        Deve anlamında “ibil” kelimesi, 2 yerde (6/En’âm, 144; 88/Ğâşiye, 17)   

       Deve anlamında “nâka” 7 yerde (7/A’râf, 73, 77; 11/Hûd, 64; 17/İsrâ, 59; 26/Şuarâ, 155; 54/Kamer, 27; 91/Şems, 13) (değişik kelimelerle deve toplam 16 yerde)

E-       Koyun anlamında “da’n” kelimesi 1 yerde (6/En’âm, 143), 

       Koyun anlamında “ğanem” kelimesi 3 yerde (6/En’âm, 146; 21/Enbiyâ, 78; 20/Tâhâ, 18), 

       Koyun anlamında “na’ce” 4 yerde (38/Sâd, 23, 23, 24, 24) (değişik kelimelerle koyun toplam 8 yerde),

F-       At Anlamındaki “hayl” kelimesi 5 yerde (3/Âl-i İmrân, 14; 8/Enfâl, 60; 16/Neml, 8; 59/Haşr, 6; 17İsrâ, 64);  

“Âdiyât” kelimesi 1 yerde (100/Âdiyât, 1),

“Ciyâd” kelimesi 1 yerde (38/Sâd, 31) (değişik kelimelerle at toplam 7 yerde)

G-      Balık anlamında “hût” 4 yerde (18/Kehf, 61, 63; 37/Sâffât, 142; 68/Kalem, 48)  

Balıklar anlamında “hîtân” 1 yerde (7/A’râf, 163),  

Balık anlamında “nûn” 1 yerde (21/Enbiyâ, 87) (değişik kelimelerle balık toplam 6 yerde),

Ğ-   Eşek anlamında “hımâr” 2 yerde (2/Bakara, 259; 62/Cum’a, 5), 

       Eşek anlamında “hamîr” 2 yerde (16/Nahl, 8; 31/Lokman, 19),

       Eşek anlamında “humur” 1 yerde (74/Müddessir, 50), (değişik kelimelerle eşek toplam 5 yerde),

H-      Domuz anlamında hınzîr kelimesi 4 yerde (2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 145; 16/Nahl, 115); Bu kelimenin çoğulu “hanâzîr” 1 yerde (5/Mâide, 60) (domuz toplam 5 yerde)

I-   Köpek anlamında “kelb” kelimesi 5 yerde (7/A’râf, 176; 18/Kehf, 18, 22, 22, 22)

İ-        Karınca anlamında “neml” 3 yerde (27/Neml, 18, 18, 18)

J-        Bıldırcın anlamında “selvâ” 3 yerde (2/bakara, 57; 7/A’râf, 160; 20/Tâhâ, 80)

K-      Yılan anlamında “sü’bân” 2 yerde (7/A’râf, 107; 26/Şuarâ, 32),

L-       yılan anlamında “hayye” 1 yerde (20/Tâhâ, 20), (yılan toplam 3 yerde)

M-    Maymun anlamında “kırade” 3 yerde (2/Bakara, 65; 5/Mâide, 60; 7/A’râf, 166)

N-      Kurt anlamında “zi’b” kelimesi 3 yerde (12/Yûsuf, 13, 14, 17)

O-      Çekirge anlamındaki “cerâd” kelimesi 2 yerde (7/A’râf, 133; 54/Kamer, 7)

Ö-   Kara sinek anlamında “zübâb” kelimesi 2 yerde (22/Hacc, 73, 73)

P-       Karga anlamındaki “ğurâb” kelimesi 2 yerde (5/Mâide, 31, 31)

Q-      Katırlar anlamına gelen “biğâl” kelimesi 1 yerde (16/Nahl, 8)

R-      Ağaç kurdu anlamındaki “dâbbetu’l-arz” 1 yerde (27/Neml, 82)

S-       Kurbağalar anlamındaki “Dafâdi’ ” kelimesi 1 yerde (7/A’râf, 133)

Ş-    Sivrisinek anlamına gelen “beûd(a): 1 yerde (2/Bakara, 26)

T-      Kuş sürüsü anlamındaki “tayran ebâbîl” 1 yerde (105/Fîl, 3)

U-      Fil anlamındaki “fîl” kelimesi 1 yerde (105/Fîl, 1)

V-      Bir kuş adı olan “hüdhüd” 1 yerde (27/Neml, 20)

W-    Arslan anlamında “kasvera” 1 yerde (74/Müddessir, 51)

X-      Haşerat anlamında kummel kelimesi 1 yerde (7/A’râf, 133)

Y-      Keçi anlamında “ma’z” 1 yerde (6/En’âm, 143)

Z-      Arı anlamında “nahl” 1 yerde (16/Nahl, 68)

 

 

 

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

 

1.        TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, c. 9, 

2.        Şamil İslâm Ansiklopedisi, c.2, s. 384-385

3.        Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 8, s. 40-160

4.        Kur’an Coğrafyası, Ali Akpınar, Fecr Y., s. 51-57

5.        Varlıkların Yaratılış Hikmetleri, İmam-ı Gazali, Dede Korkut Y., s. 125-134

6.        Kur’an Hiç Tükenmeyen Mûcize, Kur’an Araştırmaları Grubu, İstanbul Y., s. 156-157, 160, 329-330

7.        Kur’an-ı Kerim’den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Halûk Nurbaki, TDV Y., s. 116-121

8.        Kur’an ve Hadislerde Günümüzde Ortaya Çıkan İlmî Gerçekler, Hasan Günaydın, Türdav Y., s. 98-100

9.        Müsbet İlimlerde Kur’an Mûcizesi, Hikmet Özdemir, Gonca Y., s. 92-94, 108-109, 124-126

10.     Kur’an ve Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y., s. 210-211, 277- 292-296

11.     Semboller ve Yorumları, Necmettin Ersoy, Özel Y.

12.     Kur’an En Büyük Mûcize, Said Alpsoy, Miraç Kitapları, s. 84

13.     Kur’an Mûcizeleri II, Harun Yahya, Araştırma Y., s. 16-30, 41-49, 69

14.     İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, Türdav Y.

15.     Hayvanlar Âlemi, Harun Yahya, Vural Y.

16.     Hârika Canlılar, Harun Yahya, Vural Y.

17.     Hayvanlarda Göç Mûcizesi, Harun Yahya, Vural Y.

18.     Canlılardaki Fedakârlık ve Akılcı Davranışlar, H. Yahya, Vural Y.

19.     Karınca Mûcizesi, Harun Yahya, Vural Y.

20.     Sivrisinek Mûcizesi, Harun Yahya, Vural Y.

21.     Balarısı Mûcizesi, Harun Yahya, Vural Y.

22.     Konuşan Kuşlar Mûcizesi, H. Yahya, Vural Y.

23.     Örümcekteki Mûcize, H. Yahya, Vural Y.

24.     Termit Mûcizesi, H. Yahya, Vural Y.

25.     Becerikli Baraj İnşaatçıları Kunduzlar, H. Yahya, Vural Y.

26.     Küçük Dostlarımız Karıncaların Dünyası, H. Yahya, Vural Y.

27.     Kusursuz Petekler İnşa Eden Balarıları, H. Yahya, Vural Y.

28.     Âhir Zaman ve Dâbbetü’l-Arz, H. Yahya, Vural Y.

29.     Acâibu'l-Mahlûkât, Kazvînî Zekeriyyâ İbn Muhammed İbsn Mahmûd el-Kazvînî, Mısır, 1401/1980 

30.     Hayâtu'1-Hayevâni’l-Kübrâ, Demîrî, Kemâlüddin Muhammed bin Mûsâ, Mısır, 1398/1978

31.     Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y., c. 7. s. 280-291