E L B İ S E V E T E S E T T Ü R

Yazdır PDF

Elbise; Mâhiyeti

Tesettür, Hicâb, Avret; Anlam ve Mâhiyeti

Kur’ân-ı Kerim’de Elbise ve Tesettür

Hadis-i Şeriflerde Elbise ve Tesettür

Cennetteki Elbiseler ve Ziynetler

Takvâ Elbisesi

Tesettürsüzlük, Zinâya Yaklaştırır ve Gözlerin Nûrunu Giderir!

Kadının Fitne ve Fesat Unsuru Olması Ya da Böyle Algılanması

Toplumsal Hayatta Müslüman Kadın

Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı

Haremlik-Selâmlık; İhtiyattan Bid’ate

Kâfirlere Kıyâfette de Benzememek Gerekir

Kıyafette Erkek ve Bayanların Ayrımı

Tesettür İçin Çarşaf Şart mıdır?

Giyecek ve Süslenmede Haramlar

Erkek ve Kadında İslâmî Görüntü

Örtü İtaatin Simgesi, Hanımların İffet ve Cihad Bayrağıdır

Gündemden Düşmeyen Konu: Başörtüsü

Elbise, Giyinme ve Günümüz

Elbise ve Tesettür Konusunda Son Söz Yerine Bir Masal

Tefsirlerden İktibaslar


 

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحيم


 

يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاساً يُوَارِي سَوْءَاتِكُمْ وَرِيشاً وَلِبَاسُ التَّقْوَىَ ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ إِنَّا

جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ


“Ey Âdem oğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).”

“Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ve Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları iman etmeyenlerin dostları kıldık.” (7/A’râf, 26-27)


 

 

Elbise; Mâhiyeti


Giyinme; Bedenin uygun bir örtü (elbise) ile örtülmesidir. Örtünme elbise dediğimiz kumaş cinsinden giysidir. Elbise giymek; yaratılanlar içinde insana mahsus bir özelliktir. Libâs: Giysi, insanı örten, gizleyen şey demektir. Birbirinin çirkin yanlarını örtüp koruduğu için karı-koca birbirinin libâsı/giysisi sayılmıştır (2/Bakara, 187).


İnsan, yaratılışı icabı, örtünmesi gerekli yerlerini (avret yerleri) örtmeğe mecburdur. Bu, onun üstün, şerefli ve sorumlu bir varlık olmasının tabiî sonucudur. Giyinmenin, ayrıca, soğuk ve sıcaktan koruma, süs olma gibi fonksiyonları da vardır.


Giyinmenin en önemli sebep ve hikmeti; edep yerlerinin örtülerek şeytanın insanları kötü yola düşürmesine engel olmaktır. Bu husus Kur'an'da açıkça belirtilmiştir: "Ey Âdem oğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ (Allah'ın azabından korunma) elbisesi daha hayırlıdır. İşte bunlar Allah'ın âyetlerindendir; belki düşünüp öğüt alırlar. Ey Âdem oğulları, şeytan, ana ve babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belâya düşürmesin! Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanların dostları yaptık." (7/A'râf, 26-27)


Giyinmenin aynı zamanda bir süs olduğu ve Allah'ın helâl kıldığı süsleri kimsenin haram kılamayacağı şu âyetlerle bildirilmiştir: “Ey Âdem oğulları, her mescide gidişinizde süs(lü güzel Elbiseler)inizi (üzerinize) alın; yiyin-için, fakat israf etmeyin; çünkü o israf edenleri sevmez. De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?” De ki: ‘O, dünya hayatında inananlarındır, kıyâmet gününde ise yalnız onlarındır.’ İşte Biz, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” (7/A'râf, 31-32)


Fıtrattan gelen farklı özelliklere göre erkek ve kadın giyimi de farklıdır. Erkeğin göbekle dizkapağı arasını örtülü bulundurması, kadının el ve yüzü dışında bedenini bol bir elbiseyle örtmesi farzdır. Erkeklerin ipekli elbise giyinmeleri ve altın yüzük takınmaları yasaklanmıştır (Sahîh-i Müslim, terc. Sofuoğlu, VI, 308). Hz. Peygamber (s.a.s.) kadınlara benzeyen erkeklere ve erkeklere benzeyen kadınlara lânet etmiştir (et-Tâc, III, 178).


İslâm'ın giyim konusundaki tavsiyeleri şöyle özetlenebilir: Elbise, kibir ve gurura yol açacak şekilde lüks olmamalı, insanların kınayacağı şekilde de pejmürde olmamalıdır. Sade ve temiz giyim tavsiye edilmiştir.


Müslüman olmayanların giyim tarzları (moda) takip edilerek onlar taklit edilmemelidir. Bu şekilde bir taklit ve özenti dinimizde haram kılınmıştır. Hz. Peygamber, "Bir milletin âdet, töre ve yasalarına uyarak onlara benzeyen, o milletten sayılır" (et-Tâc, III/179) buyurmuştur.


Cuma, bayram ve düğün günlerinde güzel elbise giyilmesi gurura kapılmamak şartıyla mubahtır. Peygamberimizin dışarı çıkarken bin dirhem değerinde bir ridâ (aba) giydiği rivâyet edilmiştir. Nimete şükür gâyesiyle güzel elbise giymek güzeldir; çünkü "Allah, nimetlerinin eserini kullarının üzerinde görmekten hoşlanır" (Sahîh-i Müslim, Terc. Sofuoğlu, VI, 321). (1)


“Libûsu’t-takvâ/takvâ elbisesi, daha hayırlıdır” (7/A’râf, 26). “Libâsu’t-takvâ” terimiyle, insanı sıcaktan, soğuktan, dış etkilerden koruyacak giysi anlamında gerçek anlamının kastedildiğini söyleyenler varsa da; takvâ elbisesinin, mecâzî ve mânevî bir giysi belirttiği kabul edilir. Buna göre, âyette, önce bedeni örtecek dış giysiye işaret edildikten sonra, insanın ruhunu koruyacak takvâ giysisine dikkat çekilerek takvâ elbisesinin daha hayırlı olduğu belirtilir. Çünkü takvâ, ruhu korur. Ruh, bedenden daha önemlidir. Takvâ giysisi, Allah’ın emirlerini tutma, yasaklarından kaçma, Allah’a yönelmedir. Katâde, Süddî ve İbn Cüreyc’e göre takvâ giysisi, imandır. İbn Abbâs’a göre de takvâ elbisesi sâlih amellerdir (F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb -Tefsir-i Kebir-, 14/52).


Âyette, giysinin “indirildiği” ifade ediliyor (7/A’râf, 26). Giysinin yapıldığı madde, yağmurun yağmasıyla meydana gelir. Ayrıca, yerde olanlar, gökten inen buyruklara bağlı olduğundan, âyette Allah’ın, giysiyi indirdiği belirtilmiştir. Elbisenin malzemesi ve yapılma imkânları Allah’tan inen hüküm ve buyruklarla yaratılmıştır. İnsan, Allah’ın indirdiği bilgi ve yarattığı fıtrat ile elbise yapma ve giyme imkânına sahip olmuştur. Ayrıca, âyette geçen “inzâl” terimi, sadece indirme mânâsına gelmez; lutufta bulunma, bahşetme, ihsân etme anlamına da gelir. A’râf sûresinin 27. âyetinde insanoğullarına, şeytandan sakınmaları, şeytanın, ataları Âdem’i ve anaları Havvâ’yı kandırıp onlara yasak meyveden yedirerek edep yerlerini gösterdiği ve cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi, kendilerini de kandırmaması için dikkatli olmaları emredilmektedir. Şeytanın, Hz. Âdem ile eşinden soyduğu giysi neydi? Bunun mâhiyetini Allah bilir. Anladığımıza göre şeytan, onları, cinsel organlarının farkında olmadıkları bir durumdan, bunu fark edecek bir duruma getirmiştir. (2)


İslâm’ın tesettür emrini hiçe sayan sosyal ve siyasal yapı, öncelikle insanın kendisine zulmetmesine, aile yapısının ve sağlıklı çoğalma ve yetişmenin tahribine, zina, fuhuş, nesebi gayr-ı sahih çocukların oluşması ve onların baba ve aile yuvasından mahrumiyeti gibi nice fesâda sebep olacaktır. Günümüz erkeği sokakta, okulda, iş yerinde, televizyon karşısında… habire tahrik olmakta, kışkırtılmaktadır. Tatmine imkân bulunmadığı bir yerde bir güdünün tahrik edilmesi zulümdür ve yasaklanmalıdır. Açlara yemek veremiyoruz diye onları ne diye iştahlandırıp ayaklandırıcı yemek kokularıyla tahrik edelim? Aç bırakılmış kediye devamlı ciğer göstermekten beter bir durum olan bu kışkırtılma, insanı ya saldırgan yapacak, ya cinselliği ve şehveti problemlere açık ve tatminsiz şekilde bilinçaltına yerleştirecek, erkekleri açık veya gizli seks manyağı haline getirecektir. Kadınları da bir cinsel metâ haline, reklam aracı ve seks kölesi durumuna getirecek; moda, makyaj, parfüm, kuaför, süslenme gibi sektörlerin tuzağına düşürecek ve güzelleşme diye takdim edilen seks objesi olma uğruna onurunu, ahlâkını, kişiliğini, inancını ve insanlığını tartışılır hale getirecektir.


“…Hünne libâsün leküm ve entüm libâsün lehünne (Hanımlarınız sizin giysileriniz ve siz de hanımlarınızın giysilerisiniz).” (2/Bakara, 187). Kadın, kocasının elbisesidir, koca da karısının… Dikkat edecek olursak, bu benzetmenin ne kadar olağanüstü güzel ve anlamlı bir benzetme olduğunu göreceğiz. Giysi, insanın tenine her şeyden daha yakındır ve her şeyden daha mahremdir, ama tene yakın olmakla birlikte onu başkalarından gizlemekte ve uzaklaştırmaktadır da. Karı-koca birbirlerine karşı bu durumdadırlar. Birbirlerine yakındırlar ve aynı zamanda birbirlerinin iffetinin koruyucusudurlar; tıpkı giysinin insanı çıplaklıktan ve iffetsizlikten koruduğu gibi. Buna ek olarak, herkesin elbisesi onun onur ve süslenmesinin mayası olduğu gibi, eşi de toplumsal hayatta bireyin onurunun ve süslenmesinin mayasıdır ve giydikleri giysilerin şekil ve türüne bakarak bireylerin şahsiyetlerinin birçok yönü anlaşılabildiği gibi, seçip sahip oldukları eşlerinden de şahsiyetleri bilinebilir.


Bir aile oluşturmuş karı-kocayla hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmadan cinsel ilişkide bulunan bir toplumdaki kadın ve erkek arasındaki fark, karı-kocanın Kur’an’ın örneğine uygun olarak birbirlerinin giysisi, iffeti ve örtüsü hükmünde olmalarına karşılık; diğer iki kişinin birbirleri için çıplaklığın ve iffetsizliğin örneği durumunda olmaları, yani birbirlerinin giysisizliği (çıplaklığı) olmalarıdır.

 

 

 

Tesettür, Hicâb, Avret; Anlam ve Mâhiyeti


“Tesettür”: Örtünmek, gizlenmek, bir şeyin içinde veya arkasında gizlenmek. "s-t-r" kökünden "tefe'ul" vezninde bir mastardır. Bir fıkıh terimi olarak; erkek veya kadının şer'an örtülmesi gereken yerlerini örtmesi demektir. Bir kimsenin örtmesi gereken ve başkasının bakması haram olan yerlerine "avret yeri" denir. Bir erkek veya hanımın başkasının yanında avret yerlerini örtmesi gerektiğinde görüş birliği vardır. Sağlam olan görüşe göre, bir kimse tek başına olduğu zaman da örtünmelidir. Buna göre, bir kimse temiz elbisesi bulunduğu halde kimsenin olmadığı bir yerde, karanlık bir odada bile olsa çıplak olarak namaz kılsa, bu câiz olmaz (İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, -t.y.- I, 375). Yıkanma, tabiî ihtiyaç, tahâretlenme gibi hâcetler dışında, tenhâ bir yerde de bulunsa, namazda veya namaz dışında avret yerlerinin örtülmesi farzdır. Bunun delili Kur'an ve sünnettir.


Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Ey Ademoğulları! Her mescide gelişinizde güzel elbiselerinizi giyerek gelin" (7/A'raf, 31). İnsanın örtünme ihtiyacının ilk insan Âdem ve Havva ile başladığı, çıplaklığın çirkin bir şey olduğu âyette şöyle belirtilir: "Ey Ademoğulları! Şeytan ana ve babanızı kötü yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak nasıl cennetten çıkardıysa, sakın size de bir kötülük yapmasın" (7/A'râf, 27). "Ey Ademoğulları! size çirkin yerlerinizi örtecek bir giysi, bir de giyip süsleneceğiniz bir giysi indirdik. Takvâ örtüsü ise daha hayırlıdır" (7/A'raf, 26). Hayvan yünlerinden giysi için yararlanmanın gereğine şöyle işaret edilir: "Davarları da O yaratmıştır ki, bunlarda sizin için ısıtıcı ve koruyucu maddeler ve nice nice yararlar vardır." (16/Nahl, 5)


Örtünmenin amacı başkasının bakışlarından korunmak ve ırzı meşrû olmayan cinsel isteklerden sakınmaktır. Erkeklerin gözlerini sakınması, kadınların iffetini korumak içindir. Âyette şöyle buyurulur: "Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için daha temizdir" (24/Nûr, 30). Kadınların örtünmesi konusunda da şöyle buyurulur: "Mü’min kadınlara da şöyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnâdır. Baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar. Ziynet yerlerini kendi kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kendi erkek kardeşlerinden, kendi kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, kölelerinden, erkeklik duygusu kalmayan hizmetçilerden veya henüz kadınların gizli yerlerine muttalî olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizleyecekleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü’minler! Hepiniz Allah'a tevbe edin. Böylece korktuğunuzdan emin, umduğunuza nâil olasınız." (24/Nûr, 31)


Diğer yandan kadın yaşlanıp ay halinden kesilir ve cinsel yönden erkeklere istek duymaz olursa, bunun için örtünmede bazı kolaylıklar getirilmiştir. Âyette şöyle buyurulur: “Ay halinden kesilmiş ve evlenme için ümidi kalmamış olan yaşlı kadınlar ziynet yerlerini erkeklere göstermemek şartıyla dış elbiselerini bırakmalarında onlar için bir günah yoktur. Bununla birlikte yine de sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır" (24/Nûr, 60).


Kadınların ev dışında veya yabancı erkeklerin yanında normal ev içi elbisesinin üstüne bir dış elbise daha giymeleri gerekir. Âyette şöyle buyurulur: "Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık edilmemesi için daha uygundur. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir." (33/Ahzâb, 59)


Cahiliye döneminde Araplar Kâbe'yi çıplak tavaf ederlerdi. Gündüz erkekler, gece kadınlar gelirler, tavaflarını anadan doğma yaparlar ve "içinde günah işlediğimiz elbiselerimizle tavaf etmeyiz" derlerdi. Diğer yandan İslâm'da her mü’minin namazını en güzel ve temiz görünüş ve giyim içinde kılması sünnet gereğidir. Âyette şöyle buyurulur: "Ey Âdemoğulları! Her mescide gelişte ziynetinizi giyin" (7/A'râf, 31). Âyet, tavafı ve namaz için mescide gelmeyi kapsar. Başka bir âyette gizli yerlerini örtüp koruyan erkeklerle kadınların Allah'ın affına ve büyük bir mükâfata ulaşacakları belirtilir (bk. 33/Ahzâb, 35)


Örtünmenin âhiret hayatında da söz konusu olacağı, iman edip, güzel amel işleyenlerin mükâfatı arasında şöyle açıklanır: "Onlar tahtlar üzerinde kurularak orada altın bileziklerle bezeneceklerdir, ince ve kalın saf ipekten yeşil elbiseler giyeceklerdir, Ne güzel sevap ve ne güzel dayanak!" (18/Kehf, 31). "Şüphesiz Allah iman edip, güzel iş yapanları altından Irmaklar akan cennetlere sokacak. Orada bunlar altından bileziklerle, incilerle bezenecekler. Orada giysileri de ipektir." (22/Hacc, 23). "Onlara (cennete) gümüşten yapılmış billur şeffaf kaplar, kupalar dolaştırılır." (76/İnsân, 15). "Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri de onlara son derece temiz bir şarap içirmiştir." (76/İnsan, 21)


Hz. Peygamber (s.a.s.) örtünme ile ilgili bu âyetlerin tefsirini yapmış ve uygulama esaslarını göstermiştir. Hz. Âişe'den rivâyete göre, birgün Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ ince bir elbise ile Allah rasûlünün huzuruna girmişti. Rasûlullah (s.a.s.) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esmâ! Şüphesiz kadın ergenlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.” Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti" (Ebû Davûd, Libâs 31). “Allah Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.” (İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160; Ahmed bin Hanbel, IV/151, 218, 259)


Erkeklerin örtülmesi gereken uzuvları göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımdır. Sağlam görüşe göre diz kapağı da uyluktan olup avret yeri sayılır. Delil, Hz. Peygamberin şu hadisidir: "Erkeğin avret yeri göbeği ile diz kapağı arasıdır" (Ahmed bin Hanbel, II/187). Diz kapağı avret yerindendir (Zeylaî, Nasbu'r-Râye, I/297).


Kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları dâhil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise bir fitne korkusu bulunmadıkça namazda da namaz dışında da avret değildir. Sağlam görüşe göre, ayaklar da avret sayılmaz. Çünkü ayaklarla yolda yürünür ve yoksullar için bunları örtme zorluğu vardır. Yine sağlam görüşe göre, hür kadınların kolları ile kulakları ve salıverilmiş saçları da örtülmelidir. “Kadınlar kendiliğinden görünen yerler dışında, ziynetlerini göstermesinler” (24/Nûr, 31) âyetinde kastedilen, ziynetlerin takıldığı yerler olup, eller ve yüz bundan müstesnâdır. Hadiste şöyle buyurulur: "Kadın, örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker" (Tirmizî, Radâ 18). Hz. Âişe (r. anhâ)'den nakledilen; "Allah Teâlâ ergenlik çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160) hadisi, saçları da kapsamına alır.


Hz. Âişe (r. anhâ) ilk başörtüsü uygulamasını şöyle anlatır: "Allah ilk muhâcir kadınlara rahmet etsin. Onlar; "Baş örtülerini yakalarının üstüne taksınlar..." (24/Nûr, 31) âyeti inince etekliklerini kesip bunlardan başörtüsü yaptılar." Yine Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: "Biz Âişe ile birlikte idik. Kureyş kadınlarından ve onların üstünlüklerinden söz ettik. Hz. Âîşe dedi ki: Şüphesiz Kureyş kadınlarının birtakım üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim Nûr sûresinde "Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar..." âyeti inince, onların erkekleri bu âyetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kızlarına, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan her biri Allah'ın kitabını tasdik ve ona iman ederek, etek kumaşlarından başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı" (Buharî, Tefsîru Sûre (Nûr Sûresi Tefsiri), 6/136; İbn Kesîr, Muhtasar, M. Alî es-Sâbûnî, 7. Baskı, Beyrut 1402/1981, II, 600).


Örtüde Bulunması Gereken Nitelikler

1- Örtünün sık dokunmuş ve altını göstermeyen kalınlıkta olması gerekir. Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Bu yüzden derinin beyazlığı veya kırmızılığı belli olan elbise ile namaz geçerli olmaz ve bununla örtünme gerçekleşemez. Eğer elbise kalın olmakla birlikte uzvu belli ederse ve hacmi ortaya koyarsa bu, kötülenmiş olmakla birlikte namaz geçerli olur. Çünkü bundan kaçınmakta güçlük vardır.


2- Hanefî ve Mâlikîlere göre zaruret halinde karanlık bir yerde bulunmak örtünme sayılır. Çünkü farz olan örtünme, avret yerlerinin başkaları için örtülmesidir, kendisi için değildir. Bu yüzden örtünmenin başkaları tarafından görülemeyecek bir şekilde bulunması yeterlidir. Meselâ bir kimse namaz kılarken geniş bulunan yakasından kendi avret yerini görecek olsa, bununla namazı bozulmaz. Fakat başkası görecek olursa bozulur.


Namazda bir uzvun dörtte birden fazlası, namaz kılanın kendi fiili ile açılsa, bir rükûn edâ edecek kadar beklemeğe gerek olmaksızın derhal namazı bozulur. Kadının başörtüsünü namazda iken kendisinin çıkarması gibi. Bu durumda başörtüsünü yeniden örtse namaz geçerlilik kazanmaz. Ancak avret yerleri olan ön ve arka uzuvları ile, bu iki yer dışındaki "hafif avret" sayılan uzuvlardan birinin tamamı veya en az dörtte biri kendiliğinden açılır ve bu durum bir rükûn edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Eğer açık kalma süresi bir rükûn edâ edecek süreden az olursa namaz bozulmaz. Düşen başörtüsünün hemen başa konulması gibi. Meselâ; bir kimsenin karnının veya uyluğunun, yahut hayalarının, yine bir kadının saçlarından sarkan kısmın dörtte biri bir rükûn edâ edecek kadar açık kalırsa namaz bozulur (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, I, 585, 586).


Şâfiî ile Hanbelîlere göre örtülecek olan avret yerinin elbise ve benzeri şeylerle örtülmesi şarttır. Bu yüzden dar anlamda çadır ve karanlık, avret yerlerinin örtülmesi için yeterli değildir.


3- Hanefilerde sağlam görüşe ve diğer fakihlere göre örtünmenin yanlardan olması yeterlidir. Alttan veya gömleğin üst kısmından örtünme şart değildir. Çünkü bunda güçlük vardır.


Bu yüzden giyilen bir elbisenin veya kadının giydiği uzun eteğin aşağıdan açık bulunması tesettüre engel teşkil etmez.


 

Müslüman Kadının Örtünme Şekli

1- Müslüman bir kadının yabancı erkeklere ve müslüman olmayan kadınlara karşı yüzü, bileklere kadar elleri ve ayakları dışında vücudunun tamamı avrettir. Ayaklarda görüş ayrılığı olmakla birlikte sağlam görüşe göre ayaklar açık kalabilir. Bu yerlerin gerek namaz içinde ve gerekse namaz dışında örtülmesi farzdır.


2- Kadınların mahrem olan hısımları yanında el, ayak, kol, saç ve benzeri ziynet yerlerini açmaları câizdir (24/Nûr, 31-32).


3- Kadının kadınlara karşı avret yeri göbekle diz kapakları arasında kalan kısımdır. Bunun dışındaki yerleri kadınların yanında açabilirler (el-Mavsılî, el-İhtiyâr, I, 45).


4- Tedavi gibi zaruret sebebiyle erkek veya kadının avret yerlerine doktor, ebe, iğneci ve pansumancı gibi kimselerin bakması câizdir. Ancak kadınların bu gibi tedavilerinde kadın doktor, ebe ve sağlık personelinin tercih edilmesi gerekir. Bunlar bulunmayınca "Zarûretler sakıncalı olan şeyleri mubah kılar" kuralı işletilir. Ancak zarûretler de miktarlarınca takdir olunur (bk. Mecelle, madde, 21, 22).


Karı-koca birbirinin vücutlarının her yanına bakabilirler. Eşler arasında örtünme zorunluluğu söz konusu olmaz. Ancak "galîz avret" sayılan hayâ yerlerine bakmamaları edebe daha uygundur.


Mâlikîlere göre, erkekler için avret yeri yalnız ön ve arka, yani galiz avret sayılan yerlerdir. Onlara göre uyluk kısmı avret sayılmaz. Delil, Enes (r.a.)'ten nakledilen şu hadistir: "Hz. Peygamber Hayber günü izarını uyluğunun üzerinden kaldırdı, öyle ki, ben onun uyluğunun beyazlığını görür gibiyim" (Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, II/64). Şu hadis de bunu desteklemektedir: "Rasûlüllah (s.a.s.) uyluğunu açmış olarak oturuyordu. Ebû Bekir, yanına girmek için izin istedi, ona bu durumda iken izin verdi. Ömer izin istedi, bu durumda iken ona da izin verdi. Sonra Hz. Osman izin istedi, o zaman uylukları üzerine elbisesini örttü" (Şevkânî, a.g.e, II/63).


Ancak çoğunluk fakihlere göre, ön ve arka ile diz kapağı arasında kalan uyluk da avret yeri kapsamına girer. Çünkü uyluğun avret yeri olduğunu bildiren başka hadisler vardır (bk. Buharî, Salât 12; Ebû Dâvud, Hamâm 1; Tirmizî, Edeb 40; Ahmed bin Hanbel, III/478, 479, V/290).


Küçük Çocukların Avret Yeri: Çok küçük çocukların avret yeri yoktur. Bunun sınırı dört yaşa kadardır. Bu yaştan küçüklerin bedenine dokunmak veya bakmak mubahtır. Sonra kendilerine cinsel istek duyulabilecek çağa kadar, yalnız hayâ yerleri avret yeri sayılır. Daha sonra on yaşına kadar sadece ön ve arka uzuvları ve bunların çevresi ile uyluklar avret kabul edilir. Çocukların on yaşından sonra erkek olsun kız olsun, avret yerleri, namazda ve namaz dışında, ergenlik çağına ulaşmış kimselerin avret yeri gibi sayılır (İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, -t.y.-, I, 378).


Şâfiîlere göre, küçük kız çocuğunun avret yerleri namazda ve namaz dışında büyük kadınlar gibidir. Mâlikîlere göre, yedi yaşındaki erkek çocuğun namazda avret yeri ön ve arka uzuvları ile uyluk kasık ve kaba etleridir. Böyle bir çocuğun bu yerlerini ergen erkekte olduğu gibi örtmesi mentuptur. Namazla emrolunan küçük kız çocuğunun avret yerleri ise göbek ile diz kapağı arasıdır. Ancak bu kız çocuğunun ergen kadın gibi örtünmesi menduptur. Namaz dışında ise, sekiz yaştan küçük çocuklarda avret yeri yoktur (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 596).


Kadının Açık Olarak Yanına Çıkabileceği Kimseler: Müslüman bir kadının diz kapağı ile göbeği arası, karın ve sırtı dışında diğer yerlerini yanlarında örtmek zorunda bulunmadığı hısımları ya da birlikte yaşanacak durumunda olduğu kimseler Nûr sûresi 31. âyette sayılmıştır. Bunlar yedi sınıf olup şunlardır:


1- Kocası: Kadın kocasının yanında dilediği gibi giyinebilir. Eşler arasında örtünme bakımından bir sınır söz konusu değildir.

2- Babası,

3- Kayınpederi,

4- Oğlu,

5- Kocasının oğlu,

6- Erkek kardeşi,

7- Erkek kardeşinin oğlu,

8- Kız kardeşinin oğlu,

9- Müslüman kadın. Çünkü mü’min bir kadın, gayri müslim kadınların yanında diğer yakın hısımlarının yanında açıldığı gibi açık oturamaz. Burada, gayri müslim kadının kendi erkeklerinin yanında müslüman kadını tasvir etmesi ve onu anlatması engellenmek istenmiştir. Hz. Ömer, Ebû Ubeyde (r.a.)'ye yazdığı bir mektupta şöyle demiştir: "Bana, müslüman kadınların hamamlara müşrik kadınlarla birlikte girdikleri haberi ulaştı. Bu, daha önceden kalma bir âdettir. Allah'a ve ahiret gününe inanan hiç bir kadının kendi dininden olmayanın avret yerine bakması helâl olmaz" (İbn Kesîr, Muhtasaru't-Tefsîr, II, 600, 601).


10- Kölesi ve câriyesi: Bir kadın, köle veya câriyesinin yanında örtüsüz kalabilir. Çünkü Hz. Peygamber, Fâtıma (r. anhâ)'ya bir köle bağışlamıştı. Bu sırada Hz. Fâtıma'nın üzerinde başını örtse ayakları, ayaklarını örtse başını açık bırakan bir elbise vardı. Hz. Peygamber bu durumu görünce şöyle buyurdu: "Senin için bir sakınca yoktur. Çünkü bu köle senin baban ve oğlun yerindedir" (Ebû Dâvud, Libâs 32).


11- Erkekliği kalmamış hizmetçiler: Denk olmama, yaşlılık, hastalık vb. sebeplerle kadınlara karşı istek duymama veya hadım olma gibi nedenlerle evin sahibi kadına cinsel bakımdan zararı dokunmayacak hizmetçiler, bahçıvan ve aşçı gibi kimseler, kadın için diğer hısımlar gibidir.


12- Kadınların gizli yerlerine bakmaktan anlamayan küçük çocuklar: Kadınların yanında bulununca onların konuşma, yürüme ve giyimlerinden cinsel bakımdan etkilenmeyecek derecede küçük yaştaki çocukların yanında örtünme zorunluluğu bulunmaz. Ancak çocuk ergenlik çağına yaklaşmış olursa, artık yabancı kadınların yanına girmemelidir. Çünkü, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kadınların yanına girmekten sakının.” "Ey Allah'ın Rasûlü! Kocanın erkek kardeşi için ne buyurursunuz?" diye sorulunca, “Kayın birader (earkeğin akrabası) ölümdür” buyurmuştur (Tirmizî, Radâ 16; Ahmed bin Hanbel, IV/149, 153).


Bunlardan başka dede, amca, dayı, süt kardeş gibi kendileriyle sürekli olarak evlenmek yasaklanan hısımların yanına da kadın süs yerleri açık olarak çıkabilir. Ancak bir fitne korkusu olunca kadının örtünmeyi tercih etmesi daha temiz ve daha uygundur. (3)


“Tesettür”; örtmek, gizlemek, saklamak anlamlarına gelen ‘setr’ kökünden gelmektedir. “Tesettür” sözlükte; örtünmek gizlenmek, bir şeyle kapanmak demektir. Bir şeyi saklayan ve gizleyen nesnelere ‘setr’ denildiği gibi, kapatılması gereken bir şeyi gizlemeye de ‘setr’ denilir. Nitekim namazda ‘avret’ denilen, bedenin gizlenmesi gereken kısımlarını örtmeye de ‘setr-i avret -avret yerlerini örtmek-’ denilmektedir. ‘Mestûr’ veya ‘mestûre’; kapalı, gizlenmiş anlamına gelmektedir. Aynı kökten gelen ‘settâr’, gizleyen, örten, saklayan demektir ki, Kur’an’da geçmemekle beraber Allah için ‘Setttâru’l-uyûb -ayıpları gizleyip örten, ayıpları ortaya dökmeyen’ denilmektedir.


‘Tesettür’ kavram olarak, kadın ve erkek müslümanların ‘avret’ yerlerini örtmelerini ifâde eder. Kur’an’da örtünmeyi emreden âyetlere ‘hicab’ âyetleri denir. Birçok İslâmî kaynakta kadınların örtünmesi anlamında ‘hicab’ kavramı geçmektedir. Ancak Türkçe’de ‘tesettür’ kelimesi daha yaygındır. ‘Hicab’ sözlükte, bir şeyi örtmek veya bir şeye engel olmak demektir ki, tesettüre yakın bir anlamı vardır. ‘Hicab’ isim olarak, örten, gizleyen, saklayan, görülmeye engel olan şey demektir.


Avret Ne Demektir? “Avret”, Ìslâm’a göre insanların örtmeleri ve dinen yabancı sayılan kimselere göstermemeleri gereken organlarına verilen addır. “Tesettür” ise, avret yerlerini örtme, gizleme, saklama ve koruma konusundaki İslâmî prensiptir. İslâm’a göre müslümanlar, yıkanma, tabiî ihtiyaç ve temizlenme (tahâret) gibi durumlar dışında avret yerlerini başkalarına -bir zarûret olmaksızın- gösteremezler. Bu, Kur’an’ın müslümanlara getirdiği bir ölçü, bir hüküm ve aynı zamanda bir fazilettir.


Esasen insan için örtünme fıtrî (yaratılıştan gelen) bir özelliktir. Sebebi ne olursa olsun, insan örtünürse yaratılışına daha uygun hareket eder. Birçok hayvanın örtüleri tüyleridir, kılları veya telekleridir. Onlar, bu dış örtüleri ile güzel, bu dış örtüleri ile doğal olmaktadırlar. İnsan da böyledir. O da örtünmeye yarayan araçlar (elbiseler) giyerek kendisini değerli kılar, yaratılışına uygun davranmış olur.


Kur’an, örtünmesi gereken yerlere çirkin yerler deyip, bunları örtecek elbisenin Allah (c.c.) tarafından verildiğini açıklamaktadır: “Ey Âdemoğulları Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (var ettik). Takvâ ile kuşanıp donanmak ise daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp düşünürler.” (7/A’râf, 26). Rabbimiz, kendi yarattığı insanın bazı organlarına çirkin demekle onların saklanması, gizlenmesi gerektiğini haber veriyor. Bu, insanı aşağılamak değildir. İnsanın böyle oluşu normal bir durumdur. Çevremizde, insanların çirkin veya güzel dediği binlerce bitki ve hayvan bulunmaktadır. Çirkin diye nitelenenler asıl itibariyle çirkin değildir. İnsan duygusu onları öyle gördüğü için çirkin denilmektedir.


Başkalarının görmekle rahatsız olacağı, insan cinsini belli eden, bir kusur değil ama insana ait bir sır olan ‘avret’ yerlerinin gösterilmesi hoş karşılanmamış, bunu örtecek elbise var edilmiş, sonra da böyle bir giyimin insan için yüceltici, değer kazandırıcı bir süs olduğu vurgulanmıştır. Bütün bunların olabilmesi için de insanın teslim olduğu Rabbinden hakkıyla çekinmesi anlamında ‘takvâ elbisesi’ni kuşanması gerekir. İlk insanlar; Hz. Âdem ile onun eşi, cennette giyinmiş olarak yaşıyorlardı. Ancak şeytan onları aldattı ve onların yasak ağacın meyvesinden yemelerini sağladı. Böylece onlar cennetten çıkmak zorunda kaldılar ve ‘ayıp yerleri’ kendilerine göründü. “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın ayıp/çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de fitneye/belâya uğratmasın...” (7/A’râf 27)


Tesettür İbâdeti: Mü’min erkek ve mü’min kadın, Kur’an’ın örtünme (tesettür) emrinden sorumludurlar. Tesettür emri Kur’an’da çok açıktır ve başka bir yoruma ihtiyaç yoktur. Şüphesiz Kur’an, Allah’ın sözü ve hükmüdür ve Rabbimiz insanlara ne vahyettiğini bilmektedir.


İnsanların tesettür (örtünme) ile ilgili yorumları, ileri-geri söz söylemeleri tamamen kendi nefislerinin dürtüleri, imanlarının yokluğu veya zayıflığının bir sonucudur. Allah’a hakkıyla teslim olmuş, O’nun azâbından korkan ve O’nun va’dine güvenen bir takvâ sahibi mü’min, nasıl olur da Rabbinin emrini tartışır? Nasıl olur da kendi arzusuna göre Allah’ın âyetlerini sağa sola büker? Kendini Kitab’a uyduracağı halde Kitabı kendine nasıl uydurmaya kalkar? Bir insan, nasıl olur da Allah’ın hükmünü kendi aklına, kendi pozisyonuna, kendi zevkine, kendi hükmüne, kendi sistemine, kendi prensibine uydurmaya çalışır? Böyle bir tavır mü’min kimselerin tavrı olamaz!


Kur’an şöyle buyuruyor: “Müm’in erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Böyle (yapmak) kendileri için daha temizdir.” (24/Nûr, 30). Kadınların örtünmesi ile ilgili olarak da şöyle buyruluyor: “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’min kadınlara dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; bu, onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olanıdır. Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (33/Ahzâb, 59). Bu ifâdeyi tamamlayan bir başka âyette de şöyle buyruluyor: “Mü’min kadınlara da söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısımlar hâriç. Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar (örtsünler)...” (24/Nûr, 31). Âyetin devamında ziynet yerlerini kimlere gösterebileceği sayılıyor.


Peygamberimiz (s.a.s.) bu âyetleri hem açıklayıp tefsir etti, hem de bizzat uygulayıp uygulatarak maksadın ne olduğunu gösterdi. Bu konudaki haberler hem sağlamdır, hem de açıktır. Bu güne kadar gelen iyi niyetli bütün âlimler de meseleyi Kur’an doğrultusunda böyle anladılar ve bu şekilde açıkladılar. Peygamberimiz’den bu yana hiçbir İslâm âlimi tesettür ve başörtüsünün dinin gereklerinden olduğunu reddetmediği gibi, bütün dünya müslümanları da tarihten günümüze buna uymaya çalışmışlardır.


Kadının avret yeri; ittifakla el, yüz ve ayaklar dışında bütün bedenidir. Kimileri ayakları da avret sayarlar. Kimileri de “gözün dışında yüzün de kapanması gerekir” derler. Ancak peygamberimizden gelen haberler net ölçüyü ortaya koyuyor: “Peygamberimiz, yanına ince/şeffaf bir elbiseyle gelen Esmâ binti Ebû Bekir’e; “Ey Esmâ! Kadın bülûğa erecek yaşa girdiği zaman ondan sadece şunun ve şunun dışında hiç bir yerinin görünmesi câiz değildir” dedi ve yüzü ile ellerine işâret etti.” (Ebû Dâvud, Libâs, hadis no: 4104, 4/62)


Tesettür Kimlere Karşı Gerekir? Müslüman bir kadın kocasına bütün bedenini gösterebilir. Evlenmesi yasak olan yakın akrabâlarına saçını, boynunu, diz kapağına kadar ayaklarını, kolunu gösterebilir. Bütün yabancı erkeklere karşı eli, yüzü ve ayağı dışındaki bütün vücudunu örtmesi farzdır, Allah’ın emridir; tıpkı İslâm’ın diğer farzları gibi. 24/Nûr, 31. âyette “ziynetleri bilinsin diye ayaklarını birbirine vurmasınlar” uyarısı geçmektedir. Bu, kadınların süslenmek için taktıktıkları takıların başkalarına gösterilmesinin, sergilenmesinin de helâl olmadığını gösterir.


İslâm, Allah’ın insanlar için seçtiği bir yaşama biçimi ve saâdet yolu, kurtuluş aracıdır. İslâm’ın bütün ilkeleri, emir ve yasakları kendine aittir. Her bir emrin ve yasağın bir hikmeti, bir sebebi; yasakların insana ve topluma zararı, emirlerin ise kişiye ve topluma faydası vardır. Ama müslüman, bu hikmetlerinden önce, sadece Allah rızâsını kazanmak için, O’nun emri ve yasağı

olduğu için o hükümlere uyar. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve mü’min bir kadına o işi kendi isteklerine göre seçme (alternatif arama, özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzâb, 36)


İman eden kişiler Rablerinin emrine teslim olurlar ve ellerinden geldiği kadar emirlere uymaya, yasaklardan kaçmaya çalışırlar. Ama asla Allah’ın emirlerini ve yasaklarını münâkaşa konusu yapmazlar. Onlar bu tehlikeli yola girmekten şidetle sakınırlar. İslâm sağlam bir kişilik, sağlam bir toplum ve sağlıklı nesiller yetiştirme amacındadır. O, müfsit insanların bozduğu toplumu, kişilikleri ve nesilleri ıslah edip düzetmek istiyor. Bunun tedbirini almalarını müslümanlara emrediyor.


Birçok kötülüğün aşırı isteklerden, dizginlenmeyen şehvetlerden kaynaklandığı bilinen bir gerçektir. Şehvetlerin alabildiğine serbest olduğu yerlerde huzur kalmaz, aile bağları gevşer, nesiller bozulur, kadının ve erkeğin şerefi zarar görür. İnsanın fıtratı, temiz aile ve temiz nesilden yanadır. Eşlerin birbirlerine bağlılığı, insanların birbirine saygısı, kişinin değerinin yüce olması faziletli davranışlardan geçer. İslâm bunun için işe hâin bakışların önüne geçerek başlıyor. Sonra hem kadını, hem erkeği, hem nesli, hem de fazileti korumak için erkeğe ve kadına tesettürü emrediyor.


Tesettür ibâdeti mü’minler için bir güzelik ve erdemdir. Örtünme, aynı zamanda bir ibâdet hürriyeti ve insan hakkıdır. Faydaları ise sayılamayacak kadar çoktur. Buna rağmen bazı ülkelerde tesettür, başörtüsü münâkaşalarının, yasaklarının olması çok hazin, üzüntü verici bir şeydir. Tesettür, İslâm’ın emridir, bir ülkenin veya bir halkın geleneği değildir.


Şu noktayı da eklemekte fayda vardır: Nur sûresi 31. âyette ‘humur-hımâr’ kelimesi geçmektedir ki, bu, başörtüsü anlamındadır. Yani başı, saçları da kapatacak bir biçimde örten örtü demektir. Âyette kastedilen, müslüman kadınların başörtü örtmeleridir. Bunun uygulaması da böyledir, bütün âlimlerin âyetten anladıkları da bu şekildedir. Tesettür emri geldiğinde ensâr kadınlarının uygulamalarıyla ilgili olarak şu olayı nakledelim:


Mü’min kadınların ve mü’min erkeklerin Allah’ın emrine bir itirazları olamaz. İnandığını iddiâ ettiği halde tesettüre ve başörtüsüne tavır alanların, kendi durumlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekir. (4)


İzzetine, iffetine, şeref ve namusuna düşkün müslüman kızlarımızın bu erdemi bazı iki ayaklı şeytanların gözüne batıyor. Hanımların dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer alma isteklerine karşı kırmızı başörtüsü görmüş boğa gibi saldıracak yer arıyorlar. Özellikle İmam-Hatip'te, Üniversitede okuyan ve okumak isteyen müslüman kızın dünya-âhiret tercihi ve cihadı da başörtüsü bayrağında düğümleniyor. İslâmî örtünme iman alâmetidir. Ruhumuz gibi vücudumuz üzerinde de Allah'ın hâkimiyetini kabul edişin belgesi olan bir ibâdettir. Örtünme, çağımızın zulüm egemenliğine karşı kadınımızın cihadı, örtü de özgürlük bayrağıdır.


Dinimizin örtünme emrini uygulamış olmaları için müslüman kadın ve kızların şu şekilde giyinmeleri gerekir: Eller ve yüzün dışındaki vücudun bütün organlarını örten, vücudun doğal rengini ve çizgilerini (vücut hatlarını) göstermeyecek şekilde kalın ve bol olan, gayri müslim kadınların kendilerine has olan (râhibe kıyafeti gibi) giysilerini andırmayan, toplum örfüne göre erkek elbisesine benzemeyen, dikkatleri çekecek şekilde de süslü olmayan bir giysi. Bu dış giysi, çarşaf, bol ve uzun pardösü ve benzeri olabilir. Mutlaka çarşaf veya şu şekilde bir pardösü denilemez; İslâm tek tip bir kıyâfet emretmemiş, sadece genel ölçüyü kurallaştırmıştır. Ev dışında kadının “cilbâb”ını üstüne alması (33/Ahzâb, 59) gerekmektedir. Cilbâb da dış giysi demektir. Bu, dünkü Osmanlı toplumunun örfünde çarşaf olduğu gibi, bugün ve yarın herhangi bir coğrafyada çok farklı bir dış giysi de olabilir. Önemli olan, kadının ev dışında, ev elbisesinin üzerine giyeceği bir dış giysi ile örtünmesidir; yeter ki istenen tesettür şartlarına uygun olsun.


Günümüzde cilbâb, yani pardösü benzeri dış elbise önemsenmez hale geldiği gibi, “başörtüsü zulmü” farklı bir tepkiyi aşırılaştırdı; tesettür denince sadece başörtüsü akla gelmeye başladı. Bazı genç bayanlar da sadece başörtüsüyle yetinmeye başladı. Giderek artan bir ucûbe olarak boneli, başörtülü, fakat makyajlı; başörtülü, ama eteği dizlerine kadar yırtmaçlı; başörtülü fakat üstünde sadece tişörtlü-etekli kıyafetler boy göstermeye başladı. İslâm kadınının sadece tesettürü yeterli görmesi mümkün değilken, yani aynı zamanda takvâ elbisesi olan iffet, hayâ, saygın kişilik, tavır-yürüyüş-konuşma-gülme-aşırı serbest hareket vb. davranışlarda fitne unsuru olabilecek tüm hususlardan sakınmak mecbûriyetinde olduğu halde, sadece giysi olarak tesettür konusu bile uygulamada büyük çapta dejenereye uğramaya başladı. Kala kala sadece bir başörtüsü kaldı, o da zora gelinince, sözgelimi üniversite uğruna, öğretmenlik vb. amaçlar için çıkarılabilecek, pazarlık ve tâviz konusu olabilecek, türbanla, şapkayla, perukla... değiştirilebilecek bir ucuzluğa düştü. “Artık televizyonlarda ve halka açık salonlarda tesettür defileleri yapılıyor” deyin, gerisini onlar anlar diyecek Bekri Mustafa’lara kaldı iş. Biraz alaylı, biraz da gerçeğin düşmanları tarafından müslümanların yüzüne tokat gibi vurulması kabilinden, boyalı basın buna “çeyrek tesettür” adını takıyor. “Tesettür ya vardır, ya yoktur; bunun yarımı, çeyreği, ekmekarası olur mu?” demeyin, uygulamaya bakarsanız oluyormuş...


Başörtüsü, bir aksesuar gibi değerlendiriliyor bazı kızlarımızın gözünde. Kadınsı çekiciliğini yabancılar karşısında en aza indirmesi gereken tesettür, bir moda gibi düşünülüyor. "Tesettür(!) defilesi" denilen ucûbeler, bir taraftan bu talebe/isteğe cevap verirken, daha çok da bu arzı körüklüyor. Dışarıya çıkarken erkek bakışlarını üzerine çekmemeye gayret etmesi gereken müslüman bayan, -kocasının karşısında belki bu kadar süslenip kıyâfetine özen göstermezken- en az yarım saat ayna karşısında kendine çeki düzen vermeye çabalıyor, başörtüsünün rengine uygun olmayan pardösü ve ayakkabıyı giysiden saymıyor... Akşam olunca da evinde, Filistin'li kızların dramını, açlıktan ahlâkını satan kadınları gözünden yaşlar akıtarak seyrediyor.


Bütün bunlar, câhil bırakılmış ve okullar başta olmak üzere düzen ve onun tüm kurumlarıyla, gayr-ı İslâmî çevre şartlarıyla yozlaştırılıp bilinçsizleştirilen, çok kimliklileştirilen/kimliksizleştirilen, Batının ve bâtılın değersiz değerlerine özendirilmeye çalışılan toplum kurbanı şuursuz müslüman kızlarımıza kızmamıza ve suçu sadece onlara yüklememize sebep olmamalı. Zaten onlar da erkeklerin aynası, elmanın diğer yarısı. Müslüman erkeklerdeki dünyevîleşme, takvâyı hatta haram-helâl sınırlarını geri planlara atmayı dışarıdan hemen tesbit etmek mümkün olmuyor; eğer kadındaki tesettür gibi dıştan hemen belli olan bir ölçüt olsaydı veya varsa, hemen bu diğer yarımda da benzer dejenerasyon aynı oranda sergilenecekti. Zaten bu bayanların da çoğu, bu çeşit şuursuz müslümanların eşleri, kızları, kardeşleri değil mi? Bunlara acımaktan da öte, kadın-erkek hepimize bu yozlaşmanın sebeplerini doğru teşhis edip çareler üretmek için gece gündüz çalışmamız, fedâkârlıklarda bulunmamız, güzel örnek olmamız, fesat ortamını salâh ortamına çevirmek ve insanları ıslah için hilâfet görevimizi yerine getirme gayretiyle ha bire koşturmamız gerekiyor.


 

 

 

Kur’ân-ı Kerim’de Elbise ve Tesettür


“...Onlar (Kadınlar) sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz..." (2/Bakara, 187)


“Ey Âdem oğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.” (7/A’râf, 26-27)


“Ey Âdem oğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiseleri giyin; yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (7/A’râf, 31)


“De ki: Allah’ın, kulları için çıkardığı (yarattığı) ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında (iman etmeyenlerle birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız mü’minlerindir. İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” (7/A’râf, 32)


“Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar yarattı. Ve sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı. İşte böylece Allah, müslüman olmanız için üzerinize nimetini tamamlıyor.” (16/Nahl, 81)


“Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısımları hâriç olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (24/Nûr, 31)


“Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, ziynetlerini (yabancı erkeklere) göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. Yine de iffetli olmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.” (24/Nûr, 60). (İhtiyar olan kadınların, kadınlık câzibelerini büyük ölçüde kaybetmiş olmalarından ve bir fesâda yol açmaları ihtimali olmadığından; çarşaf, manto, pardösü gibi dış elbiselerini çıkarmalarına ruhsat verilmiştir. Yaşlı bile olsa, mahremi dışındaki yabancı erkeklere güzel görünmek için süslenmek, özellikle de açılıp saçılmak, bütün müslüman hanımlara haramdır. İhtiyar kadınların dışındaki bayanların da yabancı erkeklere karşı üzerlerinde dış elbiseleri bulunmaları gerekmektedir.)


“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer ittika ediyor/(Allah’tan) korkuyorsanız, sözü (yabancı erkeklere karşı) yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan kimse kötü ümide kapılmasın. Mar’rûf/güzel ve münâsip sözler söyleyin. Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak ziynetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, ricsi/şek ve şüpheyi (kötü huyları) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.” (33/Ahzâb, 32-34)


“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (33/Ahzâb, 59)


"Onlar tahtlar üzerinde kurularak orada altın bileziklerle bezeneceklerdir, ince ve kalın saf ipekten yeşil elbiseler giyeceklerdir, Ne güzel sevap ve ne güzel dayanak!" (18/Kehf, 31)


"Şüphesiz Allah iman edip, güzel iş yapanları altından Irmaklar akan cennetlere sokacak. Orada bunlar altından bileziklerle, incilerle bezenecekler. Orada giysileri de ipektir." (22/Hacc, 23)


"Onlara (cennette) gümüşten yapılmış billur şeffaf kaplar, kupalar dolaştırılır" (76/İnsân, 15)


"Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri de onlara son derece temiz bir şarap içirmiştir." (76/İnsân, 21)


“Ey iman edenler, sizi size hayat verecek şeylere dâvet ettiği zaman Allah'a ve Rasûlüne (onların çağrılarına) uyun. Bilin ki şüphesiz Allah kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz mutlaka O’nun huzurunda toplanacaksınız. Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere erişmekle kalmaz (Tüm insanlara da sirâyet ve hepsini perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 24-25)


 

Hadis-i Şeriflerde Elbise ve Tesettür


Libas, beşer kültürünün temel unsurlarından biridir. Cenab-ı Hak, dileseydi insanlara da, hayvanlarda olduğu gibi fıtrî bir elbesi giydirebilirdi. Ancak bütün mahlukata halife ve üzerlerinde tasarrufa yetkili kıldığı insanoğlunu, onlardan ayırarak sun’î kıyafet üniforması ile tezyin etmiştir.


Bir kıyafete bürünmek, bir başka açıdan, Allah Teâlâ'nın Settâr ismine mazhar olmak demektir. Kıyafet insanoğlunun hayatında ciddî bir yer işgal eder. Bir yönüyle o tekniktir: Sıcak ve soğuğa karşı korur, avret yerlerimizi örterek mahremiyetimizi sağlar. Bir başka yönüyle kültürel değer taşır; dinimizi belli ettiği gibi, aynı zamanda mahallî, örfî ve ferdî şahsiyetlerimizi de temsil eder. Her dinin, her kavmin, her bölgenin, her örfün ve hatta her ferdin kendini ifade ettiği, başkasından farklı bir kıyafeti vardır. Taşıdığı kıyafetten insanın dini, milliyeti, bölgesi, maddî ve mânevî durumları, hatta hâlet-i rûhiyesi hakkında bilgi edinmek mümkündür. "Pejmürde", "pasaklı", "zevk sahibi", "kibar giyinişli" gibi tâbirler hep kıyafetle ilgilidir. Bazen kıyafetin iyi bir tavsiye mektubu olduğu söylenir.


İslâm medeniyetinin kurucusu olan Hz. Peygamber (s.a.s.), medenî hayatımızdaki önemine uygun şekilde, kıyafet üzerinde çokça durmuştur. Kadın ve erkeğin kıyafeti, çocukların kıyafeti, kıyafetlerin boyu, dar ve geniş oluşu, rengi, kumaşların cinsi, temizlik ve kirlilikleri, cuma ve bayram kıyafetleri, kıyafetin İslâmî olan ve olmayanları vs. hep hadislerde konu edilmiştir. Bu sebeple bütün hadis kitaplarında Kitabu'l-Libas veya Kitabu'z-Ziynet adı altında müstakil bölümler yer alır.


Kur'ân-ı Kerim'de de kıyafet ve libasla ilgili âyetler mevcuttur (Bakara 187, 233, 259; Nisa, 5; Maide 89, A'raf 26, 27, 32; Hud 5; İbrahim 50; Nahl 5, 14, 81, 112; Kehf 31; Enbiya 80; Hacc 19, 23; Mü'minun 14; Nur 58, 60; Furkan 47; Ahzab 59; Fatır 12, 33; Duhan 53; Nuh 7; Müddessir 4; İnsan 21; Nebe’ 10).


Libas ve kıyafet bahsine saç kıyafeti, ayakkabı, elbise hepsi dahildir. Kezâ süs ve takılar da bu bahis içerisinde ele alınıp işlenmiştir. İslâm'ın kıyafetle ilgili olarak koyduğu esasları anlamada sünnette gelen bazı yasakları şöyle özetleyebiliriz:

1- İslâmî tesettürü sağlamayan giyecekler:

a) Kısa olanlar,

b) Vücut hatlarını ortaya vuracak kadar dar olanlar,

2- Dinî kültüre (sünnete) zıt düşen kıyafetler:

a) Yabancı kültürü temsil eden kıyafetler,

b) Şekil veya renk yönleriyle, karşı cinse ait olan giyecekler,

c) Tekebbür verecek kıyafetler,

d) Erkekler için, ipekten yapılmış giyecekler,

e) Mevkiine uygun düşmeyen kıyafetler (belli bir sınıfa alem olan elbiseyi başkalarının giymesi, zenginin fukaraca giyinmesi gibi),

f) Dikkat çekici elbiseler (hadislerde şöhret elbisesi diye geçer ve şârihlerce "toplumun genel örfüne uymadığı için dikkat çeken, çok güzel veya çok çirkin olan" diye açıklanır),

g) Pejmürde olan kıyafetler.


Kıyafetle alâkalı olarak vârid olan birkısım hadisleri tetkik sonucu, çıkarılan yukarıdaki esasların teker teker açıklanması, bizi belli bir ölçüde asıl mevzûmuzun dışına çıkaracağı için burada, özellikle yabancı kültürü temsil eden kıyafetler üzerinde duracağız:


Farklı medeniyete (dine) mensup kimselerin daha ilk nazarda, kıyafetiyle ayrılmasını esas kabul eden İslâm dini, bu maksatla bilhassa baş kıyafetine ehemmiyet verir. Hadislerde sakal ve bıyığın traş şeklinden, bunlara gerektiğinde vurulacak rengin çeşidine, başı örten serpuşun çeşit ve şekline varıncaya kadar bazı teferruat üzerinde ehemmiyetle durulmuştur. Bu cümleden olarak sarık "imanla küfrü", "müşriklerle bizi" ayıran alâmet-i fârıka olarak tavsif edilir.


"Yahudiler gibi iştimal" (elbisenin, ucu aşağıya serbestçe sarkmaksızın, vücudu sımsıkı sarması) etmeyin" hadisiyle, tesettürü sağlasa bile, bazı özel giyim tarzlarında Ehl-i Kitab'a benzemekten kaçınmak dile getirilmektedir. Rivâyetler Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, bir Hıristiyanlık sembolü olan haç işaretinin değil elbiseler, eşyalar üzerinde bulunmasına bile izin vermediğini, "üzerinde haç bulunan her eşyanın haçını mutlaka bozduğunu" belirtir.


Yabancı kültür unsurları karşısında İslâm'ın, başlangıçtaki tutumunu anlamak için Hz. Ömer'in tatbikatından da bir misal vermeyi faydalı görüyoruz: Rivâyetler, ehl-i zimmenin kendilerine has kıyafetlerini muhâfaza ederek müslümanlara benzemeye yeltenmelerini önlemek için "Başın ön kısmındaki saçlarını kesip, orta kısımdakileri uzatmalarını ve hiçbir şeylerinde müslümanlara benzememelerini emrettiğini" kaydeder. Hatta Şam'daki Hıristiyanlarla yaptığı anlaşmada, kıyafet meselesi ile alâkalı müstakil bir pasaja rastlamaktayız. Orada Hıristiyanlar şu taahhüdde bulunurlar: "Biz, gerek ayakkabılarımızda, gerekse baş kıyafetlerimizde (imame, kalansuve) ve libaslarımızda hiçbir sûrette müslümanlara benzemeyeceğiz; onların lisanlarıyla konuşmayacağız, künyelerini kendimize künye yapmayacağız... Yüzüklerimize Arapça kelime nakşetmeyeceğiz. Başlarımızın önünü traş edeceğiz. Ziyyimiz (kıyafet, dış görünüş) eskiden nasıl idiyse aynen takınacağız. Bellerimize zünnar (papazların bellerine bağladıkları kuşak) bağlayacağız. Müslümanların sokaklarında haçlarımızı ve kitaplarımızı izhar etmeyeceğiz..."


Klasik İslâm âlimleri, imanî ayrılık halinde birkısım kültürel tezâhürlerdeki ayrılığa o kadar ehemmiyet vermişler ki, bunu, yukarıda görüldüğü üzere, sadece kılık kıyafete, dile, yazıya inhisar ettirmemişler, daha da ileri giderek binaların haricî şekillerinde bile aramışlardır. Hanefîlerce meşhur ve mûteber el-Hidâye'de şöyle denir: "...Evlerine tefrik edici/ayırıcı alâmetler de koymak gerekir, ta ki, dilenciler gelip, yanlışlıkla kapılarında durup mağfiret duâsında bulunmasınlar." (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/42-44)


 

"Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır: Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesâfeden hissedilen kokusunu bile alamazlar." (Müslim, Cennet 52, 53, h. no: 2857, Libâs 125, hadis no: 2128)


“Kadın, örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker.” (Tirmizî, Radâ 18)


Hz. Âişe'den rivâyete göre, birgün Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ ince bir elbise ile Allah Rasûlünün huzuruna girmişti. Rasûlullah (s.a.s.) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esmâ! Şüphesiz kadın ergenlik çagına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.” Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti." (Ebû Davûd, Libâs 31, 34, h. no: 4104)


Hz. Âişe (r. anhâ)'dan şöyle nakledilmiştir: “Allah Teâlâ ergen kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.” (İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160; Ahmed bin Hanbel, IV/151, 218, 259)


“Erkeğin avret yeri göbeği ile diz kapağı arasıdır.” (Ahmed bin Hanbel, II/187)


Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: "Biz Âişe ile birlikte idik. Kureyş kadınlarından ve onların üstünlüklerinden söz ettik. Hz. Âîşe dedi ki: Şüphesiz Kureyş kadınlarının birtakım üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim Nûr sûresinde "Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar..." âyeti inince, onların erkekleri bu âyetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kızlarına, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan her biri Allah'ın kitabını tasdik ve ona iman ederek, etek kumaşlarından başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı" (Buharî, Tefsîru Sûre, (Nûr Sûresi Tefsiri), 6/136; Ebû Dâvud, Libas 32, h. no: 4101)


Ümmü Atiyye’den: “Rasûlullah (s.a.s.)’a şöyle sordum: ‘Bizden birisinin (dış) elbisesi olmazsa dışarı çıkmasında bir sakınca var mı?’ Rasûlullah (s.a.s.): “Kocasının elbisesini giyinerek çıksın” buyurdu. (Buhârî, 1/439; Müslim, 3/20)


“Ümmetimin son zamanlarında açık ve çıplak kadınlar bulunacaktır. Başlarındaki saçlarının kıvrımları develerin hörgücü gibi olacaktır. Siz onları lânetleyin. Çünkü onlar mel’un kadınlardır.” Başka bir rivâyette aynı hadise şu ibâre de ilâve edilmiştir: “Onlar cennete giremezler. Cennetin kokusunu alamazlar. Onlara cennet kokusu şu kadar şu kadar fersah mesafeden ulaşır.” (Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr; Müslim)


"Rasûlullah (s.a.s.), hafif bir elbise giyip tamamen vücut hatlarını örtmeyen elbiseler giyen kadınlara “Onlar adı örtülü ama gerçekten çıplaktırlar” buyurmuştur. (Süyûtî, Tenvîru’l-Havâlif, c. 3, s.103)


Hz. Âişe (r. anhâ) şöyle buyurdu: "Hımar; saçı ve teni örten baş örtüsüdür." (Beyhakî, c. 2, s. 235)


Ebû Hureyre’den rivâyet edilmiştir. O şöyle dedi: "Rasûlullah (s.a.s.) kadın elbisesi giyen erkeklerle, erkek kıyafeti giren kadınlara lânet etti." (Ebû Dâvud, Libas 31, h. no: 4098; Ahmed bin Hanbel, II/325; İbn Mâce)


“Kadınlardan erkeklere benziyenlerle, erkeklerden de kadınlara benzeyenler bizden değildir.” (Ahmed bin Hanbel, II/199)


Abdullah İbn Abbas'dan rivâyet edilmiştir: "Peygamberimiz erkekleşen kadınlarla kadınlaşan erkekleri tel’în etti, lânetledi ve buyurdu: “Onları evlerinden çıkarınız.” Abdullah diyor ki: “Peygamber (s.a.s.) falancayı, halife Ömer de filancayı bulundukları yerden çıkarmışlardı." Başka bir rivâyette de aynı hadis şu şekilde gelmektedir: "Rasûlullah erkeklerden kadınlara benzemek isteyenlerle kadınlardan erkeklere benzemek isteyenleri lânetledi.” (Buhârî, Libâs 62; Ebû Dâvud, Libâs 28; Tirmizî, Edeb 24; İbn Mâce, Nikâh 22; Dârimî, II/281; Ahmed bin Hanbel, 1982, 2006, 2123)


"Üç kimse cennete giremez. Ve kıyâmet gününde Allah onlara rahmet nazarıyla bakmaz. (Bunlar:) Ana ve babasına isyan eden, erkeklere benzeyerek erkekleşmek isteyen kadın ve deyyus (eşini kıskanmayan erkek)."


Ubeydullah oğlu Abdullah'dan: Hz. Âişe (r. anhâ)’ya soruldu: “Kadın, erkek ayakkabısı giyebilir mi?” Hz. Âişe dedi ki: “Allah'ın Rasûlü kadından erkekleşenlere lânet etti.” (Ebû Dâvud, II/184)


Abdullah bin Amr: "Rasulullah (s.a.s.) benim üzerimde çeşitli renklere boyanmış iki elbise gördüğünde şöyle dedi: “O kâfirlerin giydiği elbisedir. Sen giyme onları." (Tirmizî, II/384; Ahmed bin Hanbel, IV/377)


"Üç sınıf insan vardır ki kıyâmet günü Allah, onlarla konuşmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz. Hem de onlar için can yakıcı bir azap vardır." (Râvi Ebû Zer dedi ki; Rasûlullah bu cümleyi üç kere tekrarladı. Ebû Zer: 'Bu kimseler tam bir mahrûmiyete ve hüsrâna uğramışlar. Bunlar kimlerdir, ey Allah'ın Rasûlü?' diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.) da şu cevabı verdi: "Elbisesini kibirle yerlerde sürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve yalan yere yemin ederek ticaret malını iyi bir fiyatla satmaya çalışandır." (Müslim, İman 171; Ebû Dâvud, Libâs 25; Tirmizî, Büyû' 5; Nesâî, Zekât 69, Büyû' 5, Ziynet 103; İbn Mâce, Ticaret 30)


Rasûlullah (s.a.s.) kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti." (Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325)


Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.)’a el ve ayaklarına kına yakmış bir muhannes (kadınlara benzeyen erkek homoseksüel) getirdiler. “Bunu niye getirdiniz, nesi var?” diye sordu. Kendisine: ‘Kendisini kadınlara benzetmiştir!’ dediler. Bunun üzerine Efendimiz emretti ve Nakî’ denilen mevkîye sürgün edildi. ‘Ey Allah’ın rasûlü, onu öldürmeyelim mi?’ diye soranlar olmuştu ki: “Hayır! Ben namaz kılanları öldürmekten men edildim” buyurdu. (Ebû Dâvud, Edeb 61, h. no: 4928)


Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), bana altın yüzük takmayı, kassî elbise giymeyi, rükû ve secdede Kur’an okumayı, sarıya boyanmış elbise giymeyi yasakladı.” (Müslim, Libas 31, h. no: 2078; Ebû Dâvud, Libas 11, h. no: 4044, 4045, 4046, 4050; Tirmizî, Salât 195, h. no: 264; Nesâî, Ziynet 43, 44, 45, 96, 122; Muvattâ, 28, h. no: 1, 80)


Berâ (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bize yedi şeyi yasakladı: Altın yüzükler,altın ve gümüş kaplar, ipekli eyer yargıları, ipekli kassî kumaşlar, istibrak denen kalın ipekli kumaşlar, ibrişim kumaşlar ve ipek kumaşlar.” (Buhârî, İsti’zân 8, Cenâiz 2, Mezâlim 5, Nikâh 71, Eşribe 28, Marzâ 4,Libas 28, 36, 45, Edeb 124, Eymân 9; Müslim, 3, h. no: 2066; Tirmizî, Edeb 45, h. no: 2810; Nesâî, Ziynet 92, h. no: 8, 201)


Câbir (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) bir adam gördü, saçları darmadağınıktı. “Bu adam saçlarını düzeltip tertibe sokacak bir şey bulamadı mı?” diye memnuniyetsizlik izhâr etti. Derken, o sırada bir diğer adam gördü, bunun da üstü başı kirliydi. Bunun hakkında da: “Şu adam elbisesini yıkayacak bir şey bulamıyor mu?” diye söylendi.” (Ebû Dâvud, Libas 17, h. no: 4062)


Huzeyfe (r.a.) şöyle dedi: Şüphesiz Nebî (s.a.s.) bize ipek ve atlastan yapılmış elbise giymeyi, altın ve gümüş kaplardan içmeyi yasakladı ve: "Bunlar dünyada kâfirlerin, âhirette ise sizlerindir" buyurdu. (Buhârî, Eşribe 28, Libâs 27; Müslim, Libâs 3, 4; Ebû Dâvud, Eşribe 17; Tirmizî, Eşribe 10; İbn Mâce, Eşribe 17)


“(Yanında mahremi bulunmayan) Kadınların yanına girmekten sakının!” Bunun üzerine ensârdan birisi: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Kocanın erkek akrabası hakkında ne dersiniz?’ diye sordu. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Onlarla halvet, ölüm demektir.” (Buhârî, Nikâh 111; Müslim, Selâm 20; Tirmizî, Radâ’ 16; Ahmed bin Hanbel, IV/149, 153)


“Gözler de zinâ eder; onların zinâsı bakıştır.” (Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20)


Peygamberimiz, Hz. Ali’ye şöyle demiştir: “Ali! Arka arkaya bakma; birinci bakış hakkındır, ama ikinci bakışa hakkın yoktur.” (Tirmizî, Edeb 28; Müslim, Edeb 45; Ebû Dâvud, Nikâh 43)


Cerîr (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.)’a ansızın görmenin hükmünü sordum. “Hemen gözünü başka tarafa çevir!” buyurdu. (Müslim, Âdâb 4; Ebû Dâvud, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 28)


“Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz. Bir erkek başka bir erkekle; bir kadın da başka bir kadınla bir örtü altında yatamaz.” (Müslim, Hayz 74; Tirmizî, Edeb 38; İbn Mâce, Tahâret 137)


“Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla başbaşa kalmasın.” (Buhârî, Nikâh 11, Cihâd 140; Müslim, Hac 424; Tirmizî, Radâ’ 1; Fiten 7)


"Sakın ha papaz kıyafetini giymeyesiniz. Kim onların kıyafetini giyinirse ve onlara benzerse benden değildir." (Müslim 6/144; Nesaî, 2/298)


"Ben kıyâmete yakın devrede kılıç ile gönderildim. Ta ki, Allah'a ibâdet edip ondan başkası eş koşulmaz oluncaya kadar. Benim rızkım mızrağımın gölgesinde verildi. Zillet ve küçüklük benim emrime muhâlefet edenlerin üzerinedir. Kim bir kavme benzerse o da onlardandır." (Tirmizi c. 3, s. 213; Ahmed bin Hanbel, V/218)


"Kim dünyada şöhret için elbise giyerse Allah ona kıyâmet gününde zillet elbisesi giydirir. Sonra da onu cehennemin alevli ateşlerinde yakar." (Ebû Dâvud, Libas 5, h. No: 4029, 4030). Şöhret elbisesinden maksat, başkalarına görünmek ve fors satmak için giyilen elbisedir (Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, c. 2, s. 94). İbnü’l Esir ise şöhret elbisesinden maksat insanların arasında göz alıcı elbiseler giyerek mütekebbirane edâya bürünmektir diye belirtir.


“Cennete kibirden hiçbir şey (hiçbir kibirli kimse) giremez.” Orada bulunanlardan biri şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben, kamçımın şaklaması ve ayakkabımın sağlamlığı ile güzel görünmekten hoşlanırım, bu kibir midir?" Hz, Peygamber (s.a.s.) “Hayır, bu kibir değildir. Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir, hakkı küçük görmek ve (küçük görerek) başı-gözü ile insanlarla alay etmektir.” (Müslim, Iman 47; Ahmed bin Hanbel, lV/133-134) buyurdu.


“Elbisesini kibirle yerde sürüyen kimseye Allah merhamet nazarı ile bakmaz.” (Müslim, Libâs 42)


"Kendini büyük gören yahut kibirli kibirli yürüyen kimse Allah'ın huzuruna, Allah kendisine gazablanmış olarak çıkar." (Ahmed bin Hanbel, II/118)


“Kim muktedir olduğu (gücü yettiği) halde tevâzu maksadıyla (Allah için) (kıymetli) elbise giymeyi terk ederse, Allah kıyâmet günü, onu mahlûkatın başları üstüne çağırır ve dilediği iman elbisesini giymekte onu muhayyer bırakır.” (Tirmizî, Kıyâmet 40, h. no: 2483)


"Giyim şekilleri birbirine benzerse, kalpler de birbirine benzer." (Sihâbüddîn el-Nafacî, Nesîmu'r-Riyad Şerhu Şifâi'l-Kadı Iyâz, I/590)


“Yiyiniz, tasadduk ediniz, giyiniz. Fakat bunları yaparken isrâfa ve tekebbüre kaçmayınız.” (Buhârî, Libas 1; Nesâî, Zekât 66, h. no: 5, 79)


Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) yün elbise giydi, yamalı ayakkabı giydi.” Enes şunu da ilâve etti: “Rasûlullah beşi’ yemeği yedi ve sert elbise giydi.” (Enes’in râvîsi) Hasen’e soruldu: “Beşi’ dediğin yemek nedir?” O şu cevabı verdi: “Arpanın iri öğütülmüşüdür, ağızdaki lokmayı kişi, ancak bir yudum su ile yutabilirdi.” (Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 425)


İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Ömer’in üzerinde bembeyaz bir gömlek görmüştü. “Bu elbisen yıkandı mı, yeni mi?” diye sordu. Ömer (r.a.): “Hayır (yeni değil), yıkanmıştır” dedi. Rasûlullah (ona): “Yeniyi giy(esin), hamd edici olarak yaşa(yasın) ve şehid olarak il(esin)!” buyurdu. (Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 460)


Ebu’l-Ahvas babasından naklen diyor ki: “Üzerimde âdi bir elbise olduğu halde Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanına gelmiştim. Bana: “Senin malın yok mu?” diye sordu. “Evet var!” cevabıma: “Hangi çeşit maldan?” sorusunu yöneltti. “Her çeşit maldan Allah bana vermiştir (Deve, sığır, davar, at, köle, hepsinden var)” demem üzerine: “Öyleyse Allah Teâlâ sana bir mal verdiği vakit Allah’ın verdiği bu nimetin eseri ve fazileti senin üzerinde görülmelidir!” buyurdu.” (Nesâî, Ziynet 83, h. no: 8, 196)


“Sizden biri bolluğa erince iş elbisesinden başka bir de Cuma elbisesi edinirse üzerine (bir vebal) yoktur.” (Ebû Dâvud, Salât 219, h. no: 1078; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 82, h. no: 1095)


Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), bize binek hayvanlarımızı güden bir adamımızı (çobanımızı) gördü. Üzerinde eskimiş (çizgili) iki parçalı giysi vardı. “Onun bu eskilerden başka giyeceği yok mu?” diye sordu. “Evet, var” dedim. Çamaşır torbasında iki giysisi daha var, ben onları giydirmiştim.” “Öyleyse çağır onu da, bunları giysin!” diye emretti. (Çağırdım, Peygamber’in emrini söyledim.) O da onları giyindi. Geri gitmek üzere dönünce, Rasûlullah: “nesi var (da bu yenileri giymiyor?) Allah boynunu vurasıca! Bu daha hoş değil mi?” buyurdu. Adam bu sözü işitti ve: “Allah yolunda mı (boynum vurulsun) ey Allah’ın rasûlü?” dedi. “Evet, Allah yolunda!” buyurdu. Adam daha sonra Allah yolunda öldürüldü.” (Muvattâ, Libas 1, h. no: 2, 910)


İbn Abbas: “Ben Rasûlullah (s.a.s.) üzerinde, mümkün olan en güzel elbiseyi gördüm.” (Ebû Dâvud, Libas 8, h. no: 4037)


“Elbiselerden beyaz olanları giyin. Çünkü onlar en hayırlı giyeceklerinizdir. Ölülerinizi de beyazla kefenleyin.” (Tirmizî, Cenâiz 18, h. no: 994; Ebû Dâvud, Tıbb 14, h. no: 3878)


Abdullah İbn Amr İbni’l-Âs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) üzerimde sarıya boyanmış iki giysi görmüştü. Derhal: “Bunu giymeni annen mi sana emretti?” diye sordu. Ben: “Bunları yıkayayım (boyasını gidereyim) mı ey Allah’ın rasûlü?” dedim. “Hatta yak onları!” buyurdu. Bir rivâyette: “Bu, kâfirlerin kıyafetidir, sakın bunları giyme!” buyurdu.” (Müslim, Libas 27, h. no: 2077; Ebû Dâvud, Libas 20, h. no: 4066, 4067, 4068; Nesâî, Ziynet 96, h. no: 8, 203, 204)


“...İpek ve dibac dünyada onların, âhirette ise sizindir.” (Buhârî, Libas 25)


“Dünyada ipeği, âhirette nasibi olmayanlar giyer.” (Buhârî, Libas 25; Müslim, Libas 6, h. no: 2068; Nesâî, Ziynet 91, h. no: 8, 201)


“İpeği dünyada giyen, âhirette giyemez.” (Buhârî, Libas 25; Müslim, Libas 23, 37h. no: 2075; Nesâî, Ziynet 91, h. no: 8, 200)


“Mescidlerde olsun, kabirlerde olsun Allah Teâlâ’yı ziyârette giydiğiniz en güzel elbise beyazdır.” (Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 461)


“Kim izârını kibirle yerde sürürse, Allah kıyâmet günü ona (rahmet nazarıyla) bakmaz.” (Ebû Dâvud, Libas 30, h. no: 4093; İbn Mâce, Libas 7, h. no: 3573; Muvattâ, Libas 12, h. no: 2, 914, 915)


“Allah, elbisesini kibirle sürüyene bakmaz.” (Buhârî, Libas 5, 1,2; Fezâilu Ashâb 5, Edeb 55; Müslim, Libas 45, h. no: 2085; Ebû Dâvud, Libas 28, h. no: 4085; Nesâî, Ziynet 102, 105, h. no: 8, 206)


“Biriniz ayakkabı giyince sağdan başlasın, çıkarırken de soldan başlasın (ya ikisini birlikte giysin, ya ikisini birlikte çıkarsın).” (Müslim, Libas 67, h. no: 2097)


Hz. Âişe (r. Anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) giymede, başını taramada, temizlikte ve bütün işlerinde sağdan başlamayı severdi.” (Buhârî, Salât 47, Vudû’ 31, At’ıme 5, libas 38, 77; Müslim, Tahâret 67, h. nno: 268; Ebû Dâvud, Libas 44, h. no: 4140; Tirmizî, Salât 428, h. no: 608; Nesâî, Tahâret 90)


Ebû Hureyre ve Enes (r. Anhumâ) anlatıyorlar: Rasûlullah (s.a.s.) kişinin ayakta giyinmesini yasakladı.” (Tirmizî, Libas 35, h. no: 1776, 1777; Ebû Dâvud, Libas 44, h. no: 4135)


“Sakın kimse tek ayakkabı ile yürümesin, ya ikisini de çıkarsın, yahut ikisini de giysin.” Buhârî, Libas 39; Müslim, Libas 68, h. no: 2097; Muvattâ, Libas 14, 15, h. no: 2, 916; Ebû Dâvud, Libas 44, h. no: 4139; Tirmizî, Libas 37, h. no: 1780)


İbn Ebî Müyeyke anlatıyor: “Hz. Âişe (r.a.)’ye ‘Kadın, (erkeğe mahsus) ayakkabı giyebilir mi?’ diye sorulmuştu. ‘Rasûlullah (s.a.s.) kadınlardan erkekleşenlere lânet etti!’ diye cevap verdi.” (Ebû Dâvud, Libas 31, h. no: 4099)


“İzârını (topuklarından aşağı) sarkıtma! Çünkü Allah Teâlâ, izârını (topuklardan) aşağı sarkıtanı sevmez.” (Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 462)


İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kolları ve boyu kısa kamîs (gömlek) giyerdi.” (Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 463)


Abdullah İbn Amr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün) yanımıza geldiler. Bir elinde ipek bir elbise, diğer elinde de altın vardı: “İşte bu iki şey ümmetimin erkeklerine haramdır, kadınlara helâldir” buyurdular.” (Ebû Dâvud, Libas 14, h. no: 4057; Nesâî, Ziynet 40, h. no: 8, 160)


“Kim (dünyada, dikkatleri üzerine çeken) şöhret elbisesi giyerse, Allah, alçaltacağı gün alçaltıncaya kadar, o kimseden yüz çevirir (rahmet nazarıyla bakmaz).” (Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 465)


"Cennette bir kadının nasifı, dünyadan ve bir o kadar daha şeyden de hayırlıdır.” Dedim ki: ‘Ya Rasûlallah, nasif nedir?’ “Başörtüsüdür” buyurdular." (Ahmed bin Hanbel, II/483)


"Cennete giren kimse; nimetlenir, üzülmez; elbiseleri eskimez...” (Müslim, Cennet 8; Tirmizî, Cennet 2, 8; Dârimî, Rikak 98, 100, 104; Ahmed bin Hanbel, II/305, 370, 407, 416, 445, 462)


Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte otururken uzaktan Mus’ab bin Umeyr (r.a.) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi (hırkası) vardı. Rasûlullah onu görünce (Mekke’de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: “Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir elbise giyse ve önüne yemek tabaklarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâbe gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?” “O gün, dediler, biz bu günümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” “Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha haylırlısınız/iyisinizdir.” (Tirmizî, Kıyâmet 36, h. no: 2478)


Abdullah İbn Mugattel (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın rasûlü! Ben seni seviyorum’ dedi. Rasûlullah: “Ne söylediğine dikkat et!” diye cevap verdi. Adam: ‘Vallahi ben seni seviyorum!’ deyip bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür’atli gelir.” (Tirmizî, Zühd 36, h. No: 2351)


Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdu ki: “Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevâzi giyinmek imandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!” (Ebû Dâvud, Teraccül 1, h. no: 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4118)


Ukbe İbn Âmir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ehline takı ve ipeği yasakladı ve: “Eğer siz cennet takılarını ve cennetin ipeğini seviyorsanız, bunları dünyada takınıp giymeyin” buyurdu.” (Nesâî, Ziynet 39, h. no: 8, 156)


Sevbân (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanına Fâtıma bintu Hübeyre, elinde altından iri yüzükler (feth) olduğu halde gelmişti. Hz. Peygamber (s.a.s.), kadının ellerine vurmaya başladı. Fâtıma da hemen (oradan sıvışıp) Rasûlullah’ın kızı Fâtımatu’z-Zehrâ’nın yanına girdi. Ona Rasûlullah (s.a.s.)’ın kendisine olan davranışını anlattı. Bunun üzerine Hz. Fâtıma (r.a.) boynundaki altın zinciri çıkarıp: ‘Bunu bana Hasan’ın babası Ali (r.a.) hediye etti’ dedi. Zincir daha elinde iken Rasûlullah (s.a.s.) yanlarına girdi ve şunu söyledi: “Ey Fâtıma! Halkın: ‘Rasûlullah’ın kızının elinde ateşten bir zincir var!’ demesi seni memnun eder mi?” dedi ve böyle diyerek oturmadan geri dönüp gitti. Bunun üzerine Fâtıma (r.a.) zinciri çarşıya gönderip sattırdı, parasıyla bir köle satın aldı ve onu âzâd etti. Bu olanlar Rasûlullah’a anlatılınca: “Fâtıma’yı ateşten kurtaran Allah’a hamdolsun!” buyurdu.” (Nesâî, Ziynet 39, h. No: 8, 158)


Ebû Bürde İbn Ebî Mûsâ el-Eş’arî anlatıyor: “Hz. Âişe (r.a.)’nin yanına girdim. Bana yamalı bir giysi ve kaba bir izar çıkardı ve ‘Rasûlullah (s.a.s.) şu iki (parça)nın içinde vefat etti’ dedi..” (Buhârî, Humus 5, Libas 19; Müslim, Libas 35, h. no: 2080; Ebû Dâvud, Libas 8, h. no: 4036; Tirmizî, Libas 10, h. no: 1733)


El-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Peygamber (s.a.s.) elbisesini yenilediği zaman şu duâyı okurdu: “Allahumme leke’l-hamdu ente kesevtenî hâzâ, Es’eluke hayrahû ve hayra mâ sunia lehû ve eûzu bike min şerrihî ve şerri mâ sunia leh (Allah’ım! Hamd Sanadır. -(Giydiği şey ne ise) ismen söyleyerek- Bunu bana Sen giydirdin. Bunun hayırlı olmasını, yapılış gâyesine uygun olmasını diliyor, şerrinden ve yapılış gâyesine uygun olmamasından da Sana sığınıyorum.)” (Ebû Dâvud, Libas 1, h. no: 4020; Tirmizî, Libas 29, h. no: 1767)


Ebû Ümâme (r. Anhâ) anlatıyor: “İbn Ömer (r.a.) yeni bir elbise giymişti ve şöyle duâ etti: “Elhamdu lillâhi’llezî kesânî mâ üvârî bihî avratî ve etecemmelu bihî fî hayâtî (Avretimi örtebileceğim ve hayatta güzellik sağlayabileceğim bir elbise giydiren Allah’a hamdolsun).” Sonra şunu söyledi: ‘Ben Rasûlullah (s.a.s.)’ı dinledim: “Kim yeni bir elbise giyer, böyle söyler, daha sonra da eskittiği elbiseyi tasadduk ederse, sağken de öldükten sonra da Allah’ın himâyesi, hıfzı ve örtmesi altında olur.” (Tirmizî, Deavât 119, h. no: 3555; İbn Mâce, Libas 2, h. no: 3557)


“Kim bir elbise giyer ve: ‘El-hamdu lillîhi’llezî kesânî hâzâ ve razekanîhi min ğayri havlin minî ve lâ kuvvetin (Bunu bana giydirip, tarafımdan bir güç ve kuvvet olmaksızın beni bununla rızıklandıran Allah’a hamdolsun)’ derse geçmiş ve gelecek günahları affedilir.” (Ebû Dâvud, Libas 1, h. no: 4023)


“Allah’a en sevimli gelen yerler mescidler, en sevimsiz gelen yerler ise çarşı-pazarlardır.” (Müslim, Mesâcid 288)


"Bizimle müşrikler arasındaki fark, kalansuveler üzerindeki sarıklardır." (Ebû Dâvud, Libas 24, h. no: 4078; Tirmizî, Libas 47, h. no: 1785)


 


Cennetteki Elbiseler ve Ziynetler


Kur'ân, cennetliklerin elbiselerinin varlığını anlattığı gibi onların bazı özelliklerini de açıklamaktadır. Elbiseler konusu Kur'ân'da şu şekillerde ele alınmaktadır. "Üstlerinde yeşil ipekten ince ve kalın giysiler vardır." (76/İnsan, 21); "İnce ipekten yeşil giysiler giyerler." (18/Kehf, 31), "İnce ipekten ve parlak atlastan giysiler giyerler." (44/Duhan, 53), "Orada giysileri de ipektir." (22/Hacc, 23; 35/Fâtır, 33). Âyetlerde geçen "istebrak" ve "sündüs" ifadeleri üzerinde biraz duralım: "İstebrak" kelimesini müfessirler, "kalın ipek" şeklinde tefsir ederlerken "sündûs"ü de "ince ipek" şeklinde izah etmişlerdir (Taberî, Câmiu’l-Beyan, VIII/243; XIII/135; XIV/220; Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb XXVII/254; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VIII/5508-9; Kurtubî, Tezkire, s. 583). Bazıları da "istebrak" için "sık dokunmuş" şeklinde mânâ vermiştir.


Hadislerde ise cennet ehlinin elbiselerinin ipekten olduğu farklı bir şekilde ifade edilmiştir: “Kim dünyada ipek giyerse onu ahirette giyemez.” (Buhârî, Libas 25; Müslim, Libas 37) ve “...İpek ve dibac dünyada onların, âhirette ise sizindir.” (Buhârî, Libas 25). Cennet elbiselerinin ipekten olduğunu belirleyen bu hadislerin yanısıra cennet elbiselerinin solmadığını, yıpranmadığmı, eskimediğini ve yetmiş çeşit giyilmesine rağmen hûrilerin bedenlerini gösterecek kadar şeffaf olduklarını şu hadisler anlatmaktadır: "Cennete giren kimse; nimetlenir, üzülmez; elbiseleri eskimez...” (Müslim, Cennet 8; Tirmizî, Cennet 2, 8; Dârimî, Rikak 98, 100, 104; Ahmed bin Hanbel, II/305, 370, 407, 416, 445, 462); “İlikleri, yetmiş elbisenin üzerinden görülecektir.” (Ahmed bin Hanbel, II/345)


Cennetteki elbiselerin cennet ağaçlarından, özellikle de Tûbâ ağacından elde edildiğini de yine hadislerden öğreniyoruz: "Bir adam, Ey Allah'ın Rasûlü, Tûbâ nedir? dedi. Rasulullah: "Cennette bir ağaçtır, yüz yıllık bir mesafesi vardır. Cennet ehlinin elbiseleri onun tomurcuklarından çıkar." (Ahmed bin Hanbel, III/71). Bir başka hadis ise şöyledir: "...Bir adam, ‘ey Allah'ın Rasûlü, Tûbâ nedir?’ dedi. “Cennette yüz yıllık mesafesi olan ve cennet ehlinin elbiseleri tomurcuklarından çıkan bir ağaçtır." buyurdular." (Ahmed bin Hanbel, III/71, 155, V/248, 257, 264; İbn Kesir, en-Nihâye ve’l-Fiten, s. 305). Bir başka hadiste ise bir bedevînin "Cennet ehlinin elbiselerinden haber ver, onlar yaratılırlar mı yoksa dokunurlar mı?" demesi üzerine Rasûlullah şöyle buyurur: "...Hayır, cennet meyveleri onların içinden yarılır çıkar, yani onun tomurcuklarından çıkar. " (Ahmed bin Hanbel, II/224)


Cennet elbiseleri ve aksesuarı olarak iki şey zikredilmektedir: Mendil ve başörtüsü. "Cennette bir kadının nasifı, dünyadan ve bir o kadar daha şeyden de hayırlıdır.” Dedim ki: ‘Ya Rasûlallah, nasif nedir?’ “Başörtüsüdür” buyurdular." (Ahmed bin Hanbel, II/483)


"Ukeydir bin Du’met Peygamber’e ince has ipekten bir cüppe hediye etti. İnsanlar onun güzelliğine hayran oldular. Bunun üzerine Rasulullah buyurdular ki: “Sa’d'ın (İbn Muaz) cennetteki mendilleri bundan daha güzeldir." (Buhârî, Bed’u’l-Halk 8; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 24)


Âyetler incelendiğinde cennetliklerin elbiselerinin genel olarak ipekten olduğu ele alınmakta; kalın ve ince ipekten/atlastan yapıldıkları zikredilmektedir. Ayrıca özellikle renk olarak ise "yeşil" belirlenmektedir. Hadisler ise cennet elbiselerinin eskimez olduğunu, onların cennet ağaçlarının tomurcuklarından çıktığını ifade ettiği gibi cennet giysisi ve aksesuarı olarak mendil ve başörtüsünü zikretmektedir.


Cennet takıları, süsleri ise Kur'ân'da şöyle ele alınmaktadır: "Orada altın bileziklerle bezenirler." (18/Kehf, 31). "Orada altın bilezikler ve inciler takınırlar." (22/Hacc, 23; 35/Fâtır, 33) ve "gümüş bilezikler takınmışlardır." (76/İnsan, 21)


Kur'ân âyetlerine bakıldığında, cennetliklerin takılarının altın ve gümüşten bilezikler ve inciler olduğunu anlattığı görülecektir. Takılarla ve süslerle ilgili olarak bir hadiste ise onların mükemmelliğini ifade eden muhtevâya rastlamaktayız. “Cennet ehlinden biri uzanıp bakacak olsa ve onun bileziği görünse, o bilezik; -güneşin, yıldızların ışığını söndürdüğü gibi- güneşi söndürürdü.” (Tirmizî, Cennet 7). Kur'ân'da olmamasına rağmen bir hadiste cennet kadınlarının başlarında taçların bulunduğu şöyle ifade edilmektedir: "Onların başlarında taçlar vardır. O taçlarda bulunan en kıymetsiz inci, doğu ile batı arasını aydınlatır." (Tirmizî, Cennet 23). Bu hadisin çok az farklı bir varyantını da Müsned'de buluyoruz: "...O kadının üzerindeki en düşük bir inci tanesi doğu ile batı arasını aydınlatır... Kadının üzerinde taçlar vardır. O taçlar üzerindeki en düşük inci doğu ile batı arasını aydınlatır.” (Ahmed bin Hanbel, III/75)


Kısaca cennetliklerin takı ve süsleri, Kur’an’da altın ve gümüş bilezikler, inciler olarak verilmektedir. Hadisler ise bu takıların mükemmelliğini dile getirmekte; ayrıca kadınların başlarında taç bulunacağına işaret etmektedir. (5)


 

 

Takvâ Elbisesi


Takvâ, elbiselerin en güzeli, en hayırlısıdır. İnsanların pekçoğu dış görünüşe, giysilerine, ziynetlenmeye pek önem verirler. Dış görünüş ile karakter arasında bir bağlantı kurarlar. Elbiselerinin düzgün, yeni ve pahalı olmasıyla kişiliklerinin değer kazandığını zannederler. Şahsiyetleri zayıf olsa da, elbiseleriyle başkalarının gözünde bir yer edinmeye, ya da başkalarına giysi ve süslenme ile etki etmeye çalışırlar. Kimileri için ise elbise kişiliktir, hatta bir dünya görüşünün dışa yansımasıdır.


Bedeni örten, onu sıcaktan veya soğuktan koruyan, ya da ona gerçekten bir kişilik kazandıran elbiseler, süs unsurları birer nimettir. İslâm'ın tanımladığı ölçülerde kullanılırsa bir şükür sebebi bile sayılabilir. Ancak asıl hayırlı olan elbise, takvâ bilincidir. Çıplak bedenlerin örtünmesini sağlayan, çirkin yerleri kapatan, çirkin davranışları önleyen, insanı kem gözlerden, hâin bakışlardan, şeytanın hile ve tuzaklarından koruyan, takvâ elbisesidir.


Takvâ (din örtüsü) ile kişi kendini korumaya, dinî hayatına zarar verecek şeylerden sakınmaya alır. O örtü ile korunur, o örtü ile temiz fıtratını savunur, o örtü ile edep dışı işlerden kendini muhâfaza eder. O örtü onun için zırh gibidir, sağlam bir kale gibidir, çevresinde onu tehlikelerden saklayan nöbetçiler gibidir.


İşte takvâ elbisesi budur: İnsanın rûhunu giydiren ve doyuran elbise... İnsanın mânevî dünyasını kollayan bir giysi. Maddî hayatı da zararlı bütün unsurlardan, insanı mutsuz eden bütün davranışlardan, kişinin yüzünü kızartacak bütün yanlış hareketlerden koruyan bir örtü...


“Ey Âdem oğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi (takvâ ile kuşanıp donanmak) ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).” (7/A’râf, 26)


Burada Allah (c.c.), giyinmeyi ve onunla dış görünüşü süslemeyi ön plâna çıkarıyor. Avret yerlerini örten elbise ile insana bir biçim kazandıran ve onu süslü gösteren elbisenin iki yönü vardır. Birincisi, zarûrî örtünme, ikincisi ise olgunluğu tamamlayan fazlalıktır. Her ikisi de en hayırlı elbiseye işaret ediyorlar. O da, hem görünen, hem de görünmeyen avreti örten ve böylece kişiye her türlü güzelliği sağlayan takvâ elbisesidir.


"Kişi takvâdan bir elbise giymediği zaman, / giyinik olsa da kesin çıplak görünür. / İnsan için en hayırlı şey Rabbine itaat etmesidir. / O'na âsi olanda ise bir hayır yoktur." (A. Ferid, Takvâ, İskenderiye, tarihsiz, s. 25)


Takvâ elbisesi Allah'tan haşyet duymak, O'na hakkıyla iman etmektir. Ya da güzel bir gidiş, vakarla hareket ve sekînedir (huzur duygusudur) (Beydavî, Tefsir I/335). İbn Abbas'a göre 'takvâ elbisesi', sâlih ameldir. Bazı tefsircilere göre ise iman, kimilerine göre muttakîlerin âhirette giyecekleri elbise, bazılarına göre de Allah'tan haşyet duymaktır. İbn Eslem diyor ki: "Takvâ elbisesi, kişinin Allah'tan ittika ederek avret yerlerini örtmesidir." (İbn Kesir, Muhtasar İbn Kesir, II/12; Beğavî, Tefsir, II/155)


Takvâ elbisesi, takvâ hissi veya takvâ duygusu ile giyim, yani hayâ duygusu ve Allah'a karşı sorumluluk bilinci ile giyilen ve Allah'ın izniyle maddî-mânevî ayıptan, çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan bu elbise daha güzeldir, sırf faydadır. Elbise nimetinden faydalanma bununla olabilir. Zira takvâ duygusu, imanı ve irfanı olanlar, zorunlu olarak çıplak bile kalsalar en azından Hz. Âdem ve eşi gibi yapraklarla örtünmeye çalışırlar. Takvâ duygusu olmayanlar ne kadar kalın giyseler de çıplaklıktan kurtulmazlar. Böyleleri, elbise nimetinin örtülmesi gerekeni örtmesinin, soğuk, sıcak ve rahatsız edici çirkinliklerden koruyacak, ya da kötü bakışları def edebilecek, şehvetleri tahrik etmeyecek, edeb ve vakar kazanmaya sebep olacak tarafını düşünmezler. Onlar, şehvet, kibir ve gururla süslü elbiseler giyerek caka satarlar, saklanması gereken yerlerini gösterirler. Asıl hayır takvâ elbisesidir ki, örtülmesi gereken yerlerin örtünmesini sağlar, kişiyi maddî ve mânevî hayâsızlıklardan korur (Elmalılı Hamdi Yazır, Tefsir, IV/28). (6)


 

 

Tesettürsüzlük, Zinâya Yaklaştırır ve Gözlerin Nûrunu Giderir!


İnsan, yaratılış düzeni itibarıyla cinsî konularda son derece hassastır. İslâm Dininin yasaların koyan, insanı yaratan Allah olduğu için dinimiz insanın cinsel duyarlılığına uygun emirler ve yasaklar koymuştur. Tek tek fertleri değil; bireylerin bağlı olduğu cinsleri esas almıştır. Dinimiz akrabalık ilişkileri, eğitim, çalışma ve nişanlılık gibi sebeplerle de olsa, birbirlerine nikâh düşebilecek kadınla erkeğin bir araya gelerek yalnız kalmalarını yasaklamıştır. Bu konudaki haram kılıcı ölçüleri Peygamberimiz şöyle açıklamıştır: “Sizden biriniz, yanında mahremi bulunmayan nikâh düşebilecek bir kadınla yalnız kalmasın.” “(Zira) üçüncüleri şeytan olur.” “Şeytan da kan kan damarlarınızda şehvet duyguları ile akar.” “Bu sebeple kadınlarla ancak mahremleri varken bir arada bulunun.” (et-Tâc, 2/329). Mânâlarını sunduğumuz hadislerin mü’minler için koyduğu ölçüler şu veya bu şekilde yorumlanamayacak derecede açık ve kesindir. Bundan ötürü, bu konuda âilevî zarûretler, sosyal ve ekonomik sebepler öne sürülerek farklı yorum yapılamaz, İslâm’ın haram kıldığı, helâl görülemez. Bu konuda içinde yaşadığımız câhiliyye hayatının şartlarından söz ederek farklı görüş belirtmek, insanı itikadî açıdan tehlikelere sürükleyebilir.


Birbirleriyle evlenebilecek bir erkekle bir kadının bir arada yalnız kalmalarını (halveti) haram kılan dinimiz, bu yasağını ikinci dereceden akraba fertlerine de teşmil etmiştir. Amca, dayı, kardeş, hala, teyze gibi gibi mahremler bir tarafa (ki bunlarla evlenme yasağı vardır); bu konuya kayınbiraderler ve amca çocukları gibi akraba arasında çok daha fazla önem verilmesi Peygamberimiz’in emridir. Peygamberimiz’in “Yanında mahremi bulunmayan kadınların yanına girerek bir arada yalnız kalmaktan sakının!” şeklinde öğüt vermesi üzerine bir sahâbî şöyle sormuştur: “Yâ Rasûlallah! Kocanın kardeşi (kayın birâder) ve amca oğulları gibi akrabâya ne buyurursunuz? (Onlar da mı bizim kadınlarımızla bir arada yalnız kalamazlar?” Peygamberimiz şu cevabı vermiştir: “Sözü edilen kocanın akrabâsı ile bir arada yalnız kalmak ölümdür (âile ahlâk hayatının çöküşüne sebeptir).” (Buhârî, Nikâh 111; Müslim, Selâm 20; Tirmizî, Radâ’ 16)


İslâm kültürü almadığından ötürü dinimizin bu husustaki inceliğini tam olarak kavrayamayanlarımız için ifâde edelim ki, İslâm Dini, yasalarını belirli fertler için koymamıştır. Muhtemel tehlikelere muhakkak nazarıyla bakmış, genel hükümleri koymuştur. Şeytana fırsat verecek yolları tümüyle kapatarak kalpler için en emin yolu göstermiştir. Bu konudaki dinî ölçüleri benimsemeyen akrabâ arasında nice ıstırap verici (ensest ilişki) olayların cereyân ettiği ve etmekte olduğu bir gerçektir.


Birbirliyle evlenebilecek bir erkekle bir bayanın bir arada yalnız kalmaları yasağı, eğitim ve çalışma alanlarını da içine alır. Bu nedenle İslâm Dini, ergenlik çağına ermiş gençlerin karma eğitimini ve kadın-erkek bir arada çalışma düzenini câiz görmez. Çünkü böylesine bir eğitim ve çalışma düzeninde karşılıklı göz zinâsı, bedenî temas ihtimali ve bir arada yalnız kalma (halvet) gibi dinimizin haram kıldığı üç yönlü mahzur vardır. Cinsî bakımdan duyarlı gençleri ve yetişkinleri bir arada eğitmek ve çalıştırmak ekonomik de olsa, bir yarar sağlamaz, nice zararlara sebep olur. Ancak haram arkadaşlık, flört (çıkma) gibi zinâya yaklaştıracak ilişkileri arttırır. Hayâ duygularını zaafa uğratır. Aile yaşantısını olumsuz etkiler. Kadınları erkekleştirerek yaratılış düzenlerini bozar. Bu nedenle hiçbir mü’min, erkek ya da kız çocuğunu karma eğitim yapan okullara vermemelidir.


İslâmî ölçülere göre arzu edilir olan kadının yeterli dinî ilim, genel kültür ve ev ekonomisi gibi bilgilerlerle donanmış bir ev hanımı ve yetiştirici bir anne olmasıdır. Fakat kadının bir-iki istisnâî işler dışında, meşrû işlerde ve meşrû şekilde çalışmasında dinî bir sakınca yoktur. Ancak, özellikle cinsî duyguların faâliyette olduğu yaş dönemleri içinde kadın-erkek bir arada çalışma, mahzurludur. Bu sebeple, hiçbir mü’min erkek ve özellikle kadın, böyle karma bir çalışma düzeni içinde çalışmamalıdır. Mü’min işverenler de, çalışma odalarında beraber kalacakları bayan sekreter cinsinden ya da bayan-erkek karma bir çalışma düzeni kurmamalıdır.


Birbirleriyle nikâhlı olmayan ve mahrem de bulunmayan bir erkekle bir kadının bir arada yalnız kalmalarıyla alâkalı İslâmî yasak, devrimizdeki yaygınlaşmış şekliyle nişanlanmış çiftleri de içine alır. Nişanlı çiftler, dinî yasalarımıza göre, aralarında nikâh akdi yapılıncaya kadar birbirlerine yabancıdırlar. Nişan bağı, halveti, yalnızca bir arada kalmayı meşrûlaştırmaz. Bu itibarla sözlü ve nişanlı çiftler yalnız bir odada kalamazlar, birbirleriyle tokalaşamazlar, birlikte “çıkamazlar”. Böylesine samimi davranışlar ve serbest âdetler, gayr-ı müslimlerden intikal etmiş bâtıl uygulamalardır ve câiz değildir.


Birbirleriyle evlenebilecek erkekle kadının arada nikâh bağı olmaksızın bir arada bulunmalarını yasaklayan dinimiz, bu yasağını ihlâle sebep olacak işleri de haram kılmıştır. Bunun içindir ki, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir kadının, yanında (babası, kardeşi, kocası veya çocuğu gibi) bir mahremi bulunmaksızın bir günlük yolculuğa çıkması helâl, meşrû değildir.” (İbn Mâce, h. no: 2899). Karısının hacca gitmek kararında olduğunu, kendisinin de cihad yapmak için orduya yazıldığını açıklayan bir sahâbîye Peygamberimiz müsâade etmemiş ve şöyle buyurmuştur: “Dön, karınla beraber (hac yap; onu yalnız başına hacca gönderme.)” (İbn Mâce, h. no: 2900; et-Tâc, II/329)


İslâm Dininin bu ve benzeri ölçülerinin gâyesi ahlâkî olduğu içindir ki, mü’min bayanların yanlarında mahremleri bulunsa bile yabancı erkeklere karşı İslâmî ölçülere göre giyinmeleri ve ihtiyatlı davranmaları da görevleridir. İslâm Dini, bayan-erkek beraberliğini yasaklarken pek tabiîdir ki, bu beraberliğin sonucu olabilecek vücut ve el temasını da haram kılmıştır. Genel olarak dokunma duyusunun insanı etkilediği bir gerçek olduğu gibi, cinsî bakımdan uyardığı da bir hakikattir. Bu sebeple oynaşma niteliğinde olsun veya olmasın cinsî münâsebet çağını geçirmemiş olan kadınla erkeğin birbirlerine dokunması da haramdır. Yaşadığımız topraklarda folklor, horon gibi bölgesel oyunlarda ve cinsî bir oyun vasfındaki dansta görülen vücut teması ve kadının cinselliğini öne çıkaran erkeklerin göreceği şekilde eğlence ve oyunları kuşkusuz haramdır. Bu haramları, müslümanlar eşlerine ve çocuklarına çok öğretmeli ve sakındırmalıdır.


Özetle, İslâm, bütün insanları ölçü alarak yasalar ve yasaklar koymuştur. Böylece ahlâkî sakıncaların doğup gelişebileceği ortamların oluşmasına imkân vermemiştir. “Zinâya yaklaşmayın. Zira zinâ açık bir hayâsızlıktır. Pek kötü bir yoldur.” (17/İsrâ, 32) (7)


Dinimiz, kalbî duyguların temizliğini gideren, cinsî zaafları çoğaltan ve de zinâ eğilimini arttıran bakışları, azâba uğratacağını bildirerek haram kılmıştır. Zira bütün ahlâk dışı münâsebetler, önce bakışmalarla başlar. Gülümseme, selâmlaşma ve konuşma ile gelişir. Buluşma ile sonuçlanır, sonrası felâket olabilir. Zira göz, kalbin ana girişidir. Kalp de bütün organlarımızın yönetim merkezidir. Duyu organlarımızdan, özellikle gözden kalbe şehevî duyguları uyarıcı ve azgınlaştırıcı mesajlar gelirse insan ahlâk dışı bir hayatın ve ilişkilerin arzulusu olur. Çünkü arzulu bakışlar Paeygamberimiz’in ifâdesiyle: “Şeytanın zehirli oklarından bir oktur.” (İbn Kesir, Tefsîru’l-Kar’âni’l-Azîm, 3/282) ve kalbe ekilen şehvet tohumlarıdır. Mânevî zinâdır. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı (bakılması haram olan kimselere şehvetle) bakmaktır.” (Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20)


(“Gözler de zinâ eder” ifâdesi, “gözün harama bakması ile gayr-ı meşrû cinsel ilişki anlamındaki zinâ arasında bir fark yoktur, ha o olmuş, ha ötekisi” şeklinde anlaşılmamalıdır. Elbette, hem dünyevî ve hem uhrevî cezâ bakımından ikisi arasında büyük bir fark vardır. “Göz zinâsı”, esas zinâya yaklaştırma açısından yasaklanmıştır. Ona izin verilmiş olsa, diğerine kapı açılmış olacaktır. “Göz zinâsı” tâbiri, gözlerin harama bakışının da çirkin olduğunu ifâde etmek için biraz mübâlağalı, korkutucu, caydırıcı ve mecâzî bir ifâdedir.)


Cinsî arzularla bakmak da bir nevi zinâ olduğu içindir ki, Hz. Peygamber, bizleri âhiret azâbı ile uyarmış ve şöyle buyurmuştur: “Nikâhlısı olmayan bir kadına şehvetle bakan kişinin Kıyâmet Gününde gözlerine erimiş kurşun dökülür.” (Kemal İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 8/98). Şehvetle bakan gözler insan vücudunda Cehenneme açılan gedikler olduğu için Kur’ân-ı Kerim gözlerimizi korumamızı, bakışlarımızla fesâda düşmememizi emretmiştir: “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, kendileri için çok temiz bir davranıştır. Şüphesiz ki Allah, kullarının yapacaklarından hakkıyla haberdardır.” (24/Nûr, 30). Bu âyet ve izahını yapan hadisler, mü’min erkeklerin nikâh düşebilecek kadınların yüz ve eller dışındaki diğer uzuvlarına bakmalarının yasaklandığını açık olarak ortaya koymaktadır. Şehvetle bakıldığı takdirde şüphesiz yabancı kadınların ellerine ve yüzlerine bakmak da haramdır. Pek tabiîdir ki, şehevî arzuları uyandıran makyajlı yüzlere ve ellere bakmak da böyledir. Bu konuda ana İslâmî düstur şudur: Dinimizin kadınlara örtünmesini emrettiği vücut organlarına bakmak, mü’min erkeklere haramdır.


Bakışları sınırlandırıcı İlâhî ölçüler mü’minlerin kalbinde hayâ duygularını kökleştirmek için olduğundan, yalnız kadınlara bakmak haram kılınmamıştır. Erkeğin erkeğe, kadının kadına şehvetle bakması da haram kılınmıştır. Gözlerin evlenilebilecek kadınlara şehvetle bakmaktan korunması ve bakışların yönlendirilmesi husûsunda Yüce Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Bir bakıştan sonra tekrar bakma. Zira birinci bakış (kaçınılması mümkün olamayacağından) senin için helâl ise de ikinci bakış (irâdeyi kullanarak ve arzu duyarak olacağından) senin için helâl değildir.” (Tirmizî, Edeb 28, h. no: 2778; Ebû Dâvud, Nikâh 44, h. no: 2149). Peygamberimiz, refâkatinde bulunan ve kadınlara bakan amcası oğlu Fazl’ın bakışlarını elini siper ederek engellemiş; kadınlara arzuyla bakmanın haram olduğunu fiilî sünnetiyle de gösterip bildirmiştir (S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. ve Şerhi, 10/436).


Müslüman toplum, bugünkü câhiliye hayatının çirkefliklerinin hemen hiçbirine yer vermeyen bir yapıda olsa da; çarşısında, caddelerinde kadın görülmeyen toplum demek değildir. Bu itibarla harama bakmayı yasaklayan ölçü, yalnız erkekleri değil, kadınları da içine almaktadır: “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar...” (24/Nûr, 31). Açıkça anlaşıldığı gibi, kadınların karşı cinse arzulu bakışlarla bakmaları da haramdır. Bu nedenle mü’min kadınların erkeklerden kendilerini sakınmaları gerekir.


Yüce Peygamberimiz, zevceleri Ümmü Seleme ve Meymûne vâlidelerimizle oturuyorlarken ashâb-ı kirâmdan görme özürlü Abdullah ibn Ümm-i Mektûm çıkagelince Peygamberimiz eşlerine: “Bu zâttan korunun, ona karşı örtünün” buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: “Yâ Rasûlallah! Bu zât a’mâ değil midir? O bizi görmez, tanımaz ki (ondan sakınalım)!” deyiverdi. Bu söz üzerine Peygamberimiz mü’min kadınlara ölçü olan şu cevabı verdiler: “Evet (o a’mâdır, görmüyor), ama siz de mi a’mâsınız? Siz de mi onu görmüyorsunuz? (Gözlerinizi koruyun ve tesettüre uyun).” (Ebû Dâvud, Libas 37, hadis no: 4112; İbn Kesir, Tefsîr, 3/283)


Kur’an ve Sünnet yasalarından açıkça öğrenilmektedir ki, mü’min kadınlar da gözlerini koruyacaktır. Zira arzuyla, şehvetle bakan kadına erkeğin bütün vücudu haramdır. Burada şu husûsu açıklamakta fayda vardır: Kadınlarımız için de cinsî duyguları kamçılayan şartların hâkim olduğu yaşadığımız toplumda mü’min erkeklerin kadınların arzulu bakışlarını çekecek şekilde; vücut organlarını belirtici giysi giyinmeleri de câiz değildir (Yusuf el-Kardavî, İslâm’da Helâl ve Haram).


Kalpleri hançerleyen, ihlâs nûrunu söndüren, şehvetli bakışlardır. Devrimiz câhiliyye hayatında gerek erkekler ve gerekse kadınlar için gözleri haramdan sakındırmak oldukça güçleşmiştir. Zira Rabbimizin örtünme emrine itaat etmeyen kadın ve erkeklerin yanı sıra, göze hitap eden ve özellikle gençlerde cinsî arzuları azgınlaştıran, hayâ duygularını yaralayan filmler, şehvet saçan resimli ve resimsiz romanlar, hikâyeler, duvar takvimlerinden her türlü ticaret malına kadar yayılan müstehcen resimli reklâmlar, ilânlar, her gün yüzbinlerce basılan ahlâk dışı gazete ve dergiler göz ve kalp fesâdına sebep teşkil eden ahlâk katili araçlar haline gelmiştir. Bütün bunlar arasında yıkıcılığı tarif edilemez boyutlara ulaşan gazete ve dergilerle televizyon özel bir yer işgal etmektedir.


Gözlerimizi, kadın vücudunda mahrem nokta kabul etmeyen giysilere bürülü dişilere karşı korumakla mükellef olduğumuz kadar, hayâ duygularını çatlatan resimlerle, haberler ve yazılarla dolu gazete ve dergilerden de korumakla mükellefiz. Hele hele televizyon, sakınmamız gereken bir ateş çağlayanı olmuştur. Bitmez tükenmez, ar-hayâ tanımaz dizi filmleri ve eğlence programlarıyla insanımızın hayatına giren televizyon, İslâmî inançları, ahlâkî değerleri, İslâmî gelenekleri yakıp eritmektedir. Bizzat kendisine değil de, devrimizdeki kullanım tarzına karşı çıktığımız televizyona ve özellikle inancımıza ve ahlâkımıza zarar verici programlarına direnç göstermeyen, gözlerini ekrandan koruyamayan fertlerin ve âilelerin müslümanca bir hayat sürmelerinin mümkün olmadığını üzülerek ifâde etmek isteriz.


Başta televizyon programları ve vücut organlarını teşhir eden kadınlar olmak üzere gözlerimizi korumamız gereken şeyler hiç de az değildir. Peygamberimiz bir müjdeli hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Gözleri bir kadının güzelliklerine takılan, fakat hemen bakışlarını koruma altına alan her bir müslümana, Allah, tatlılığını kallbinde duyacağı bir ibâdet yaptırır.” (İbn Kesir, Tefsîr, 3/282)


Gözlerimizi, eşlerimiz ve çocuklarımızın gözlerini korumak Rabbimizin emridir. Bu sebeple ibâdettir ve âhiret saâdetimize sebeptir. Aldığımız ve aldırdığımız ahlâk dışı gazeteler ve dergilerle, sinema ve televizyonda izlediğimiz ve izlettirdiğimiz programlarla haramlara gözlerimizi açarsak sonuçta göreceğimiz, ancak İlâhî azap olacaktır. Haram bakışlardan gözlerini korumayanın cezâsı, suç cinsinden olacak, cehennemden kurtulsa bile cemâlullah’ı gözleriyle seyretme zevkinden mahrum kalacaktır. Haramlara bakarsak ve zevcelerimizin, kız çocuklarımızın şehvetli bakışlara muhâtap olacak giysiler içinde toplum içine çıkmalarına râzı olursak, azâp görmeksizin Cennete giremeyiz. “(Kıyâmet Günü’nde) Bütün gözler ağlayacaktır. Ancak, Allah yolunda uyanık kalan gözler, Allah’ın azâbına uğramak korkusuyla sinek başı kadar yaş akıtan gözler ve bir de Allah’ın haram kıldıklarına bakmaktan korunan gözler ağlamayacaktır.” (İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y. 10/227; Câmiu’s-Sağîr, I/94; İbn Kesir, Tefsîr, 3/282) (8)


Üzülerek görmekteyiz ki, artık günümüzde edep ve terbiye, utanma ve sakınma, nâmus ve mahremiyet gibi çok önemli konulardaki hassâsiyet, son derece azalmıştır. Çarşı ve pazarlarda, moda deyimle kamusal alanlarda gencecik kızlar, dekolte kıyâfetlerle yarı giyinik halde, şehveti galeyâna getirecek bir görünümde, rahatça gezebilmekteler. Ne kadar erkeği kendine baktırıyorsa, o kadar kahraman görüyor kendini; görevini yapmış bir şeytan edâsıyla. Mantık da şeytana pabuç bıraktıracak cinsten: "Vücut benim değil mi, istediğim gibi giyinirim. Zevk ve özgürlük meselesi. Hem demokrasi var. İstemeyen bakmasın canım!"


Ayrıca, her yolu mubah sayıp ahlâksızlık meydanında at oynatan, ahlâksız kadınları ücret karşılığında satan şehvet tüccarı pezevenk ve deyyuslar veya zinâyı sanat edinip geçim vâsıtası olarak kullanan fâhişeler... Bununla birlikte, cinsel konuları işleyen ve bu konuda değişik fantezilelere yer veren kitaplar, açık-saçık resimleri neşreden gazete ve dergiler, kanalizasyon çukurundan farksız kanalların televole, yarışma, müzik-eğlence programları, şehveti gıdıklayan ve fuhşa teşvik edici mâhiyetteki dans, bale ve benzeri oyunlar... Nikâhsız beraberlikler, cinsel sapmalar, eşine ihânet etmeler ve daha neler...


Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanın şehevî arzularını kontrol etmesi, nefsini zaptederek disiplin altına alması, gerçekten çok zorlaşmıştır. Öyle ki, önceleri bir fazilet olarak telâkki edilen iffet ve nâmus kavramı neredeyse alay konusu olmuştur. Evlilik öncesi cinsel ilişki, bazı çevrelerce normal karşılanmaktadır. Hatta bu, âdet haline getirilerek bekâretin bir kıymeti bulunmadığı bazı yazar taslakları tarafından yazılıp çizilebilmektedir. Fâhişe kadınların, travestilerin, yol kenarında para karşılığı kendilerini pazarlamaları sıkça rastlanan normal olaylar haline gelmiştir. Arap câhiliyye döneminde, belli olsun diye kapılarına bayrak asan fâhişelerin izinden giden çağdaş fâhişeler, girişlerde bekçi ve polis savunması, yani devlet himâyesi ve korumasıyla, yine kapılarında bayraklar olan kamusal alanlarda sanatlarını(!) icrâ edebiliyorlar. Genelev patronları, senelerce vergi rekortmeni oluyor. "Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır" denilerek, bu meslek de böylece kutsallaştırılmış oluyor. Sadece eski bâtıl dinlerin tarihteki unvânı değil, kutsal fâhişelik. Şirk ve haram cephesinde yeni bir şey yok; eski câhiliyye herşeyiyle modern kimlikle sanatını(!) icrâ ediyor.


Dalâlet/sapıklık ne kadar yaygın hale gelirse gelsin, müslümanı bağlayan şey “zaman ve zemin”, “düzen ve çevre” değil, Rabbinin hükümleridir, Peygamberinin tavsiyeleridir. Müslümanın ölçüsü Kur'an ve Sünnettir. Özellikle gençler, bu ölçü üzere hareket ederse, geçici zevklerin peşinden koşmak yerine, ebedî zevklerin tâlibi olursa, hayatları bir anlam kazanacaktır. Bu sâyede müslümanın iffet ve nâmusuyla, haysiyet ve şerefiyle, huzur ve saâdet içerisinde yaşaması mümkün olur.


Günümüzde müslüman gençler için en büyük tehlikelerden biri, zinâya düşme riskidir. Zira ortam buna çok müsâittir. Bu sebeple bu tehlikeden kurtulmanın en güzel yolu ve çaresi de, bu ortamları terk etmek ve zinâya götüren yollara girmemektir. Zâten Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'de "Zinâya yaklaşmayın. Zira o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur" (17/İsrâ, 32) buyuruyor. Âyet, "zinâ yapmayın" demiyor da, "zinâya yaklaşmayın!" buyuruyor. Öyle ya, şartlar oluştuktan sonra, bütün yasaklar, engeller aşılıp bir kadın ve bir erkek, kimsenin olmadığı uygun bir yerde, baş başa kalınca, elbette ki, zinâdan kaçabilmek, bu azgın nefse (hevâya) söz geçirebilmek çok zor olacaktır. Herkes Yusuf (a.s.) değil ki... Nitekim Yusuf (a.s.) bile Cenâb-ı Hakk'ın yardımıyla zinâdan kurtulmuştur. Kur'an'da bu durum şöyle anlatılıyor: "Andolsun ki kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin burhânını görmeseydi o da kadına meyledecekti." (12/Yusuf, 24). İş buraya kadar geldikten, zinâya yaklaştırıcı haramlara meylettikten sonra, zinâ kaçınılmaz olur. Bu sebeple İslâm'da zinâdan önce, zinâya götüren yollar haram kılınmıştır.


"Mü'min erkeklere söyle; gözlerini (haram bakışlardan) sakınsınlar. Mü'min kadınlara da de ki; (helâl olmayan bakışlardan) gözlerini sakınsınlar. İffet ve nâmuslarını korusunlar." (24/Nûr, 30-31). İslâm, işe harama bakmayı yasaklamaktan başlıyor. Erkek olsun, kadın olsun gözleri haram bakışlardan sakındırıyor. Hiç kimse "göz benim değil mi canım!? İster bakarım, ister yumarım, kime ne?" diyemez. O gözü ve diğer organları bizlere emânet olarak veren Allah, bu emânetleri kendi arzumuz (hevâmız) doğrultusunda değil; O'nun rızâsı yönünde kullanmamızı istiyor. Haram bakışlardan sakınmak, Allah için değil; bizim için gerekli olduğundan merhametli Rabbimiz bunları bizim için yasaklamıştır. Aksi davranışların hesabını soracağını da bize bildiriyor: "Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve kalp bunların her biri, yaptığından sorumludur." (17/İsrâ, 36)


Buhârî ve Müslim'de rivâyet edilen bir hadis-i şerifte "Gözlerin zinâsı, (harama) bakmaktır." (Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20) buyurulmuştur. Harama bakmak; zinâya götüren ilk adımdır. Zinâya sebebiyet verdiği için Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bunu zinâ olarak ifâde buyurmuştur ki, bu abartılı değerlendirme ile kötülüklere giden yolun bakışlar ile adımı atılmamış olsun. Taberânî'de geçen bir hadis-i kudsîde şöyle buyurulmaktadır: "(Bakılması haram olan şeye) Bakmak, İblisin oklarından bir oktur. Kim Benim korkumdan dolayı onu terk ederse, yerine kalbinde tatlılığı duyacağı bir iman/ibâdet veririm." (İbn Kesir, Tefsîr, 3/282). Demek ki, harama bakmakla, şeytanın oklarına hedef tahtası oluyor bir insan. Havalar biraz ısınmasın, nice bayan denildiğinde boyan anlayan, sayın denilince soyun anlayan, toplumda kişiliğiyle değil de dişiliğiyle görülmek isteyen kızlar, kadınlar açık yerleri kapalı yerlerinden daha çok şekilde sokağa dökülüyorlar. Sahil kenarları ve plajların daha fecî olduğunu bilmeyen yok. Üstsüzler, altsızlar, yüzsüzler, arsızlar... Kasap vitrininde dizilen koyun ve sığır butları gibi teşhircilikler... "Bütün bunlara rağmen gözü haramdan sakındırmak mümkün mü?" diyenler olacaktır. Gerçekten zor olsa da imkânsız değildir, elbette mümkündür. Zira Rabbimiz bize imkânsız bir şeyi emretmez. O zerre kadar zulmetmez, her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar (2/Bakara, 286). Eğer İlâhî bir emri yerine getirmek ya da yasaktan kaçınmak zor ise, hiç şüphesiz kazancı da o oranda fazla olacaktır. Ümmetin fesâdı zamanında sünnete sarılana (bin) şehid sevabı verilmesi de bunu gösterir. Caddelerde yürüyüş konusunda da sünnete sarılırsak, gözü korumak çok kolaylaşacaktır. Rasûlullah, ashâbın kendisine zor yetişeceği şekilde hızlı yürürdü. Sadece yürüyeceği alana, önüne bakarak yürürdü. Yürürken kafasını herhangi bir tarafa çevirmez, bir yere bakacak olursa, tümüyle o tarafa dönerek bakardı. O her vesile ile zikreder, Allah’ı hatırından çıkarmazdı. Bu şekilde yürüyerek sünnete sarılırsak, gönlümüz Allah’ı hatırlar, dilimiz Allah’ı zikreder ve Rasûlullah gibi yürür ve gereksiz yere cadde ve sokaklarda gezmeye kalkmaz isek, sorunun çoğu hallolmuş olacaktır. İş icabı bir yere gitmeye kalktığımızda yürümek için kalabalık cadde ve pazarları değil, haramların fazla olmadığı sokakları tercih edersek işimiz kolaylaşacaktır. Bütün bunların yanında elbette ki gözümüze ve gönlümüze hâkim olmaya çalışacağız, zaman zaman haramlarla imtihan olacağız, bu imtihanlarda en az bir üniversite sınavında olanın gayretini gösterirsek başarı kendiliğinden gelecektir. Allah, kendi yolunda gayret sarfeden, haramlara karşı hevâsına karşı mücâdele edenlere yardım edecektir.


İş-güç icabı çarşıya çıktığımızda, göz istemeyerek de olsa harama takılabilir, gayr-ı ihtiyârî bir haramı görebilir. Böyle bir durum için, ansızın göze takılan bakmaktan sorulduğunda, Peygamberimiz buyurdu ki: “Gözünü derhal çevir!” (Müslim, Âdâb 45, h. no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44; Tirmizî, Edeb 29); “Bakışı bakışa ekleme. Birincisi senin için (vebal yoktur, ama) ikincisi aleyhinedir.” (Tirmizî, Edeb 28, Ebû Dâvud, Nikâh 44). Kurtubî, der ki: “Birinci bakışa mâni olmak genellikle mümkün değildir. Kişinin kendi isteğiyle olmayacağı gibi, bundan sorumlu da değildir.” Demek ki, ilk bakış gözün hakkıdır, bunda bir günah yoktur. Ama göz harama ilişir ilişmez derhal gözü ondan çevirmek gerekmektedir. “İlk bakış” demek, uzun uzun bakmak değil; ilk an demektir. Yanlışlıkla harama değer değmez gözü hemen çevirmektir. Allah’a ve âhiret gününe imanımızdan güç alarak göstereceğimiz korunma gayretiyle gözlerimize hâkim olabiliriz. Çünkü biz ihlâslı ve gayretli olursak Rabbimiz bize yardım ederek bizi güçlendirecektir. Gözden gönle yol vardır. Göz, kalbin dışa açılan penceresidir. Kedinin ciğere baktığı gibi gözü harama bakan insanın ihlâsı, takvâsı büyük çapta zarar görecektir. Göz kanalıyla gönle giren mikropların telâfisi, bu ölümcül mânevî yaraların tedâvîsi hiç de kolay olmayacaktır.


Bazıları da “güzele bakmak sevap” diyerek, utanmadan yarı çıplak bedenleri seyrediyor. Bu ifâde, haramlara bakmak için kullanılırsa, insanın imanını zedeler. Harama sevap demek insanı iman dairesinden çıkarabilir. Allah’ın yasaklayıp haram kıldığı bir şeye “güzel” ve “sevap” demek, ne çirkin bir ifâdedir! İbret almak için bir şeye bakılacaksa, gerçekten “güzel” olan, tavsiye edilen yerlere ve tavsiye edilen şekilde bakılması gerekmektedir: “(İnsanlar) Devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?” (88/Ğâşiye, 17-20) (9)


Batı, seks hürriyeti, bir başka ifadeyle cinsel özgürlük ile ortaya çıkan ciddî anormalliklere çözüm bulamamanın ıstırabını yaşıyor. Âile hayatı, Batıda tarihe karışmak üzere, Erkekler ve kızlar, evlilik sorumluluğu ve görevlerinin altına girmektense, evlilik dışı beraberlik ve yaşam sürdürmenin hafifliği içinde tatmin aramakta. Şehvetin doyma hissini temsil eden bir midesi olmadığı için, akla gelmedik değişiklikler ve tatmin için farklılık peşinde koşturan nefis/hevâ, sahibini perişan ediyor. Homoseksüel evliliklere izin veren otoriteler, kiliseler ortaya çıktı. Uyuşturucu ve fuhuş ile kriminal suçlar arasında sıcak ve yakın bir ilişki sözkonusu. Birleşmiş Milletler, AIDS’in Batı Avrupa’da yeniden yayılmaya başladığını, Doğu Avrupa ve Orta Asya’da da büyük tırmanışa geçtiğini 2004 yılında, hâlâ duymak istemeyenlere olanca yüksek sesle haykırıyor. HIV salgınının en hızlı geliştiği yerler olan Doğu Avrupa ve Orta Asya’da, 1998’de 30.000 olan kayıtlı HIV taşıyıcısı sayısı, 2003 yılında tam bir buçuk milyona yükseldi. Sadece kendileri için değil, âileler ve sosyal çevresi için de ciddî bir tehdit oluşturan hastalık, en çok gayri meşrû ilişki, yani fuhuş yoluyla geçiyor ve kan ürünleri yoluyla mâsum insanları da tehdit edebiliyor. Bu işin tedâvisi için halk, devletler ve sigorta şirketleri olağanüstü büyük paralar ödemek zorunda kalıyor. Hastalar, âileleri ve arkadaş çevresi için uzun süren acılı günler yaşanmasına sebep oluyor. Fuhuş ve uyuşturucunun önüne geçilmediğinde modern Sodom-Gomore’ler ortaya çıkacak, bu sınır tanımayan cinsel özgürlük, toplumların feci şekilde intiharı olacaktır. Sigara ile başlayıp bira, alkollü içki, uyuşturucu ve fuhuş şeklinde gelişen ve hırsızlık, cinâyet gibi her çeşit kötülüğe ortam hazırlayan bataklıktan kultulmak için İslâmî değerlerin hâkim kılınmasından, fuhşa dur diyemeyen beşerî düzenlerden kurtulmaktan başka çare yok. Bu temel çözüme kadar, en azından âilelere çok iş düşmekte, İslâmî esaslara göre kurulacak âilenin güçlendirilmesi ve okul haline dönüşmesi gerekmektedir. Allah korkusu olmayan insanın kendini, çevresini ve içinde yaşadığı toplumu helâke ve her çeşit felâkete atması özgürlük olamaz, olmamalıdır. Bu, üreterek veya başka yolla ele geçirerek sahip olduğu bombaları çevresindeki insanlara rasgele atıp bombalama özgürlüğünden daha hafif bir suç değildir. Çocuklar, âile yapısı içinde İslâmî terbiyeden geçmeli ve içinde yaşayacağı toplumun her çeşit pisliklerine direnebilecek, onlarla mücâdele edebilecek bilinç aşılanmalıdır.


Kapitalizm şeklinde kendini gösteren modern câhiliyye düzeni, kadın cinselliğiyle uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan sözgelimi araba tekerleğinin reklâmlarına bile kadın bacağını yerleştirmekten çekinmemektedir. Kadına sadece cinsel obje gözüyle bakılma sonucunu doğuran yaklaşım, Batı kaynaklı her çeşit faâliyette göze çarpmaktadır. Spordan ticarete, modadan eğlenceye, iş ve eğitim hayatından tatile, basından televizyona, müzikten değişik sanat anlayışına... kadar her şeyde kadın cinselliği öne çıkartılarak kadını sömürmekten ve erkekleri tahrik ederek toplumu ifsad etmekten geri durmamaktadır. Zinâ ve fuhuş sektörü denilince sadece genelevler ya da sosyetenin tercih ettiği lüks randevu evleri akla gelmesin. Bavul ticareti kılıfıyla iş yapan Nataşa'lar, nice oteller, turistik yerler, plajlar ve akla gelebilecek hemen her şey bu sektöre âlet edilebiliyor. Arkadaşlık ve sevgili adıyla nikâhsız birliktelikler, metres hayatı, çıkmalar, müstehcen filmler, pornografik dergiler, internet üzerinden kadın pazarlamalar, telekızlar, televole kültürü, gece klüpleri, akla gelebilecek seksle ilgili her şeyi pazarlayan sex-shoplar, zengin kadınlara hizmet veren jigolo denilen erkek fâhişeler, travestiler, transseksüeller, eşcinseller, mankenler, sanat anlayışı, uyuşturucu kullanımı gibi konular düşünüldüğünde fuhuş fitnesinin boyutu değerlendirilebilir. Bütün bunlar özgürlük adına düzen ve çevreden tavır yerine destek alırken, karşı çıkanlar suçlanabilmekte. Meşhur tâbirle itler salıverilmekte, taşlar ise bağlanmakta. Bakılıp seyredilecek yerleri okunacak yerlerinden daha çok olan boyalı basının İslâm'a, tesettüre her fırsatta saldırmasının arkasında, bu fuhuş sektörüne dayalı kirli para ve çıkarlar sözkonusudur. Kadını en büyük ticaret ve kullanım eşyası gören anlayış, kendine düşman olarak tek zinde gücün İslâm olduğunu bildiği için İslâmî olan en küçük bir faâliyete tahammül gösteremiyor. Başörtüsü düşmanlığının arkasında da bu çıkarcı zihniyetin olduğunda hiçbir şüphe yoktur.


Dizi filmlerde, pembe dizilerde, sinema filmlerinde cinsellik ve gayr-ı meşrû ilişkiler, ahlâksız bir hayat alabildiğine normalleştirilir ve hatta özendirilir. Bâtıl Batı zihniyeti, homoseksüellere, "gay" ve "travesti"lere verdiği hak ve özgürlüğün onda birini başörtüsüne niye vermiyor, anlamak zor değildir.


Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacası çağdaşlaştırılmış insanın şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin istismârına yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir. Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın Kur’an’ı yaşamak olduğunu bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak, inandırmak, benimsetmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan insanın ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması da mümkün değildir. Çünkü izzet; ancak Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir (63/Münâfıkun, 8). Seks manyağı haline gelmiş erkeklerden çok, onların hanımları ve çocukları acınacak durumdadır. Nice aile yuvası var ki, içinde kıyâmetler kopuyor. Zinâ yapan, fuhuş evlerine giden, turistik beldelerde bitli turistlerle yatanların yarısından çok fazlasının evli insanlar olduğu belirtilir. Tertemiz değilse bile en azından kocası gibi fâhişe olmayan, az-çok nâmuslu ev kadınları, uykusuz gecelerde kocalarının yolunu beklerken, kocaları kim bilir kimlerin yanında neler arıyor? Böyle ailelerin çocukları da potansiyel suçlu ve ahlâksız adayı olarak yetişiyor. Kim, bu seks manyağına dönüşmüş, zinâkâr sarhoş adamların evli ama dul karılarına ve babalı ama yetim çocuklarına el uzatacak? İslâm’a düşman Batı hayatının hiçbir suçu olmasa bu suçlar yeter de artar. İslâm Devleti ve İslâmî değişim ve dönüşüm olmadan bu bataklık kurutulamaz. İslâmî iman ve yalnız Rabbe kulluk olmadan insanın dünyada da âhirette de durumu hüsrândır. Kurtuluş, Allah’ın dininde, O’nun Kitabına uygun hayatta, Allah’ın indirdiklerinin tatbik edilmesindedir.


Her çeşit aşırılık ve azgınlık, fahşâ ve fuhuş insanı Allah'a ibâdetten alıkoyduğu gibi; namaz da insanı her çeşit kötülükten, fahşâ ve fuhuştan alıkoyar (29/Ankebût, 45). Biri varsa, ötekine yer yoktur. Ya Allah'a kulluk, ya hevâya kulluk.


 

 

Kadının Fitne ve Fesat Unsuru Olması Ya da Böyle Algılanması


Kadının toplumdaki konumunu ve hareket alanının kısıtlama yönünde bir gerekçe olarak fitne, kadın evden çıktığında, başta cinsel günahlar olmak üzere erkek ve kadının günaha düşmeleri ve dinî hayatlarının bozulması ihtimali olarak tanımlanmaktadır. İçinde yaşanılan zamanın fitne zamanı olduğu, bu yüzden müslüman kadının evinden çok zarûrî durumlar dışında çıkmaması gerektiği görüşü, kadının İslâm’a hizmetini, cihadını, insanî etkinliklerini eviyle sınırlandırır. Ancak, İslâmî ve insanî hakların; tebliğ, cihad, ilim öğrenme ve öğretme, doğruyu bildirip yanlıştan sakındırma gibi hak ve sorumlulukların, sûistimal edilebileceği gerekçesiyle ve sınırsız bir zaman için kayıtsız şartsız yürürlükten kaldırılmasını veya yasaklanmasını kabullenmek mümkün değildir ve zaten hayatta bu yaklaşımın somut, kalıcı karşılığını bulmak zordur. Kadının din adına, sosyal felâket ve zararlardan korunması adına veya toplumun salâhı için toplum hayatından yalıtılması sûretiyle salt eve ve ev işlerine uygun bir kişiliğe büründürülmesi; giderek onun Kur’an’ın muhâtap aldığı sorumlu, akleden, düşünen, duyarlılıkları körelmemiş kul olmaktan uzaklaştıracaktır. Bu tür kısıtlamaların, kişide hayata gerçek anlamda ve dolaysız katılım imkânlarını yok edeceği ve psikolojik rahatsızlıklara sebebiyet vereceği de büyük ihtimal dahilindedir.


Öte yandan, toplumda fesad çıkması muhtemelse, Kur’an buyrukları göz önünde tutularak bu konuda kadın kadar erkeğin de sorumlu tutulması ve hassâsiyet göstermesi beklenmelidir. Fesâda yol açmak elbette her iki kesim için de haramdır. “Kadın şeytanın ağıdır” şeklinde, Hıristiyan meczuplarının söylemlerini, İsrâiliyyatı hatırlatan ifâdelerin ne denli İslâmî olduğu, Kur’anî ifâdelere başvurularak anlaşılabilir. Sözgelimi, yeryüzünde gezerek geçmiş kavimlerin bıraktıklarından ibret alması istenenler, yalnızca Allah’ın erkek kulları değillerdir. Ayrıca Kur’an’da kadının varlığı erkek için, erkeğin varlığı da kadın için bir “iyilik ve hayır” unsuru olarak nitelenmektedir.


Fitneye yol açacağı varsayılan kadın bütün ömrünü dört duvar arasında geçirse bile, günah işlemesi ihtimaline karşı ruhbanlığa, inzivâya başvurma eğilimlerini hatırlatan bu önlem, hele ki iletişimin, telekomünikasyonun günümüzde ulaştığı boyutlar düşünülünce, fitne sorununun çözümü için asla yeterli olmayacaktır (Gerçekte günümüzde televizyon ve video, CD player, insanları eve bağlayan ve kapatan; ancak, seyredilen programların genel niteliğiyle uyutma ve suskunlaştırma araçları haline gelmişlerdir). Hem, insanlık tarihi incelendiğinde kadınların ya bütünüyle toplumdan tecrit edildiği veya istismâra ve yozlaşmaya müsâit bir tarzda topluma “katıldığı” durumlarda özellikle cinsel kaynaklı fitnenin daha kolay ve müsâit yayılma zemini bulduğu anlaşılmaktadır. Sultanların haremleri, derebeylerin şatoları ve ruhbanların manastırları yüzyıllarca, doğunun ve batının bütün entrika yüklü öykülerinde okunabileceği üzere, dört duvar arasında cinsel ahlâkın ille de güvencede olamayacağının ibret verici örnekleri olmuşlardır.


Hem tesettür de zâten kadının fitneye yol açmadan topluma katılmasını sağlayan bir yol, bir üslûp değil midir? Ve tesettür de, gözleri sakınma yükümlülüğü de, sadece kadınlar için değil; erkekler için de vardır. Yalnız kadınlar değil; erkekler de, toplum içinde veya tek başına, dört duvar arasında ya da sokakta, insanî faâliyetlerini sürdürebilmek, Allah’a ve insanlığa karşı ödevlerini yerine getirebilmek, kendi kendine yeterliliğe sahip olabilmek için dikkatli hareket edebilmelidir. Fitne ihtimaline karşı yaptırımlar, bir insan cinsinin insanlık durumunu ezip geçecek boyutlara uzatılmamalıdır. Zaten Kur’an, insanların nefislerini düzelterek fitneden kaçınmaları için ölçüleri ve yaptırımları belirlemiştir. Kadında İslâmî örtü, cinsel özelliğine bağlı olarak toplum içine gereğince çıkabilişinin ölçüsü olmuştur. Ve zaten örtünün varlığı, kadının toplum içindeki varlığıyla tanımını bulmaktadır. Bir başka ifâdeyle, örtü olgusu zaten özünde toplumsal olanla ilgilidir.


Gerçi İsrâiliyyat kökenli olduğundan kuşku duyulamayacak kimi menkıbelerde ne kadar örtülü olursa olsun, “toplumun selâmeti ve kendisinin de hayrına olacağı üzere” kadının sokağa çıkmaktan kaçındırılması; mümkün olduğunca da en iç odalara kapatılması öğütlenir. Hicap ve iffet gibi erdemler kadın için, varlığını mümkün olduğunca kamufle edişle, unutturuşla eş anlamlı tutulur. Ve öyle olur ki, olağan ifâdeli sesiyle yabancı bir erkeğin duyabileceği ortamda meramını anlatışı bile, fitneye yol açacağı endişesiyle haramdan sayılır. Bu konuda ilginç bir örnek, benzeri bir yaklaşımla, başkalarının yanında erkeğin hanımına adıyla hitap etmesinin günah sayılması, bazı düğün dâvetiyelerine fitneye sebep olmasın diye evlenecek kızın adının yazılmayışıdır.


Gerçi çok zaman kimi müslüman kadınlar da, tarihsel ve toplumsal şartların kendilerini mahkûm kıldığı geri planda bu edilgenleştirilmiş kadın kimliğini iffetli ve takvâlı İslâm kadını olma adına harâretle savunmuşlardır. Kuşkusuz bunun en çok görülen nedenlerinden biri, İslâmî duyarlılıktır; dinin emirlerine sorgulamadan teslim olmaya sevkeden iman düşüncesidir. Oysa iman, sosyal görevler unutulup sadece bireysel bir endişe halini aldığında yeryüzündeki harekete geçirici ve itici tarihsel mesajı son bulur. Ancak, bu kabulleri hazırlayan daha önemli bir nedenin kadınlardaki bilgi, bilinç yetersizliği ve öğrenip araştırma imkânlarının kıtlığı olduğu da bir gerçektir. (10)


79 Devriminin lideri, bu konuyla ilgili şunları söyler: Kadınlar İslâm toplumunda özgürdürler ve topluma katılmaları önlenemez. Önlenmesi gereken şey ahlâkî fesattır; bu hususta da hem erkek, hem kadın aynı muâmeleye tâbi tutulurlar. Fesad, her iki kesime de haramdır ve İslâm nizamında kadın, erkeğin sahip olduğu tahsil hakkı, çalışma hakkı, mülkiyet hakkı gibi tüm haklara sahiptir. Erkek hangi haklara sahipse kadın da onlara sahiptir. Ama, kimi işler vardır ki, fesâda sürüklemesi ihtimalinden dolayı erkeğe haramdır. Aynı şekilde kimi işler de vardır ki fesâda sürüklediği için kadınlara haramdır. İslâm erkek ve kadının insanî yapısını muhâfaza etmek ve kadının oyuncak haline gelmemesini sağlamak istemiştir. (11)


Bütün bunların yanında, kadının dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer etmesi, erkekleri tahrik edecek veya onların dikkatlerini üzerine çekecek kıyafet, davranış ve tavırlarda bulunmaması gereklidir. Bazı müslüman kadın ve kızların gayri müslim bayanlardan toplum içinde sadece başörtüsüyle ayrıldığı, onun dışında davranış ve hatta giysi yönüyle pek farklı olmadıkları görülen bir vâkıadır. Şuh kahkahalar, yabancı erkekle samimi tavırlar, aşırı serbest hareketler, müslüman bir hanıma yakışmayacak basitlikler içinde toplum içine çıktıkları giderek çokça görülen bir kimliksizlik ya da çok kimlilik problemidir. Bu davranışların hem kendilerini küçülttükleri, hem örtülü bayanlar hakkında yanlış ve kasıtlı yargıda bulunanlara koz verdikleri ve hem de dini yanlış tanıttıkları yönüyle fitneye sebep olan “çeyrek tesettürlü” bayanlar da yok değildir. Ama, bunu toplumdaki tüm müslüman bayanlara şâmil kılmak veya böyle davrananlar yüzünden diğerlerini de toplumdan uzaklaştırmak doğru olmasa gerektir.


 

 

Toplumsal Hayatta Müslüman Kadın


Toplumsallaşma, insanın içinde yaşadığı topluma bir şeyler katabilmesi, sunabilmesi; ya da kendisini geliştirmek için topluma açılabilmesi yönünde sürekli gelişen bir harekettir. İnsan, içinde yaşadığı toplumun kendisinden beklediği ilkeleri ve değer yargılarını benimseyebilir ve kendi inandığı değer yargılarını topluma anlatmayı ve benimsetmeyi dileyebilir. Hatta, kimi zaman bu durum, müslümanların doğruyu bildirip yanlıştan sakındırma ve tebliğ ödevlerinde olduğu gibi “dileme”yi aşarak bir “görev” haline geline gelir. Bu durumda toplumsallaşma, bireyin inanç ve önerilerini içinde yaşadığı toplumun anlayabileceği uygun dille ifâde edebilme süreci de demektir. Sözgelimi bir müslümanın içinde yaşadığı topluma İslâm dinini anlatmayı dileyişi, o toplumun ayırt edici özelliklerini iyi bilmesine ihtiyaç duyar. Gayri İslâmî veya İslâmî, İslâm’ın bilindiği veya bilinmediği toplumlarda nasıl davranmak, nelere dikkat etmek gerekiyor; müslüman bireyin “toplumsallaşması” sorunu, bu soruların cevabına da ihtiyaç duyar.


Diyebiliriz ki toplumsal bir kişilik her durumda, zamanının çoğunu toplumun, toplumsal faâliyetlerin içinde geçiren bir kişilik demek değildir. Yine, zamanının çoğunu evinde veya kapalı bir mekânda geçirmesi, her zaman bireyin toplumsallaşamadığı ve toplum dışı kaldığı, “anti-sosyal” olduğu anlamına gelmez. Toplumsallaşma övgüsü etrafında yanlış tanımlar ve rol beklentileri, toplumları ve bireyleri mustarip eden problemlerin belli başlı nedenlerinden biri sayılabilir.


Örneğin, modernleşme hedefi yolundaki yaşadığımız ülkede “kadınların toplumsallaşması”, onların zamanlarının çoğunu ev dışında bir işte veya bir dernekte/vakıfta ya da popüler gazetelerin “cemiyet haberleri”ne, magazin sayfalarına konu olan salon faâliyetlerinde geçirmesi şeklinde anlaşılmıştır. Ev kadınlığının aksaklık, anneliğin değersiz bir yatırım sayıldığı bir düzenekte kadınlar “sosyal olmak”, “sosyal kişilik kazanmak” adına, nereye ve niçin gitmek üzere olursa olsun, anneliği çağrıştıran ev ortamından uzaklaşma çabasına düşmüşlerdir. Oysa, geçmiş çağlarda “toplumun hayrına” denilerek bütünüyle evlerine kapatılıp toplum hayatından soyutlanmaları gibi; “modern çağ” diye adlandırılan zamanımızda da “toplumun hayrına” denilip bütünüyle evlerinden kopmaları da, onları fıtratlarına yabancılaştırarak veya fıtratlarıyla savaşmaya sevkederek mutsuz kılmıştır.


İslâmî öğretide kadının toplumsal kişiliğini geliştirip koruma hakları teminat altına alınmıştır. Kur’ân-ı Kerim, hiçbir cinsel ayrım kaydı koymadan, toplumsallaşma sürecinin insan fıtratına yerleştirildiğini ve yaratılışında zâten varolduğunu bildirir. “Ey insanlar, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız, birbirinizle tanışmanız için sizi şûbelere ve kabîlelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, takvâca en üstün olanınızdır.” (49/Hucurât, 13). Bu âyet-i kerimede, insanların birbirleriyle canlı ilişkilerini teşvik eden bir işleyiş öğütlenmektedir. Renk, dil ve fiziksel özelliklerin farklılığı, bir aşağılama vesilesi değil; zenginlik vesilesidir. Farklılıklar, insanların birbirlerini tanımalarını teşvik eder; kendinde olanla diğerlerine katkıda bulunmaya sevkeder. Böylece fiziksel farklılıklar ve tanışma eylemi, toplumsal hayatı olumlu anlamda motive edebilir. Doğruyu emredip yanlıştan sakındırma ödevi, insanın kendisinden olduğu kadar toplumdan da sorumlulukları somutlaşırken; kadın olsun erkek olsun bütün insanlara (mü’minlere), bulundukları şartların elverdiğince İslâm’a hizmet etmelerinin gereği duyurulur. Dini sevdirmek, güzelleştirmek ve kolaylaştırmak, tebliğci mü’minlerin dikkat etmesi gereken ilkelerdir. Mü’minlerin birbirlerini sevmesi ise, iman’la bağlantılıdır: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamıyla iman etmiş olamazsınız.” (Müslim)


Kadının toplumsal konumu insanlık tarihi boyunca üç belirgin durum ortaya koymuştur: Bazı dönem ve değerlendirmeler açısından kadın, sadece ev içinde ve ev-çocuk-eş üçgeninde gerekli bir varlıktır. Kimi dönemlerde ise, toplum içinde insanî yetenekleriyle değil de cinsel özelliği itibarıyla ön plana çıkarılan, annelik özelliği gözardı edilerek salt cinselliğiyle, (cinselliğini sunabilişiyle) kabul gören bir varlık sayılmıştır. Üçüncü durumda, toplumsallaşmayı talep eden kadın cinsel kimliğine (fıtratına) yabancılaşmadığı ve cinselliği istismar edilemeyen bir kişilik konumu kazanmaktadır. Bu üç toplumsal konumdan ikisi kadını değersizleştiren ve mutsuz eden sonuçlar vermişken; “orta yol”un tutulduğu son konum, ona saygın bir insanî hüviyet/kişilik kazandırmıştır.


Öte yandan, ilk yaklaşımda kadın neredeyse, ev ortamlarını tamamlayan bir eşya telâkki edilmiştir. Bu durumda kadının insanî yetenekleri körelmekte, irâdesi yok sayılmakta; bunlarla birlikte sorumlu bir kul olarak Allah yolunda ârifâne çalışmalar yapabilme yolları bile tıkanmaktadır. Bu konumda kadın kendi adına ve başkaları adına fikir yürütebilecek; âilenin problemleri için istişâre edilecek biri de değildir. Sürekli evin içinde bulunduğu ve çevresi sınırlı olduğundan, kendisine dışarıdan herhangi bir etkinin erişemediği hesap edildiğinden; evin erkeği için, âile için değerli ve saygın telâkki olunur.


Ancak, ona atfedilen bu saygınlık ve değer, bilincinin dışında gelişen bir şeydir. Bu anlamda kadın elmas ve pırlanta gibi mücevher cinsinden bir eşya mesâbesindedir. Kendi başına hareket edebilme ve katılım gücüne sahip değildir. Toplumla ve dünyayla ilişkilerinde (toplumsallaşma durumunda) önce babası, sonra kocası aracılığıyla gelen bir dolaylılıkla çevrilmiştir. Diyebiliriz ki, ataerkil (eril) nitelikli uzun tarihî dönemler boyunca ve çok yakın zamanlara kadar kadının varoluş durumu, aşağı yukarı böyle bir çerçevede şekillenmiştir.


Kimi tarihî dönemlerde ise kadının “topluma katılım” veya “özgür olmak” adına fıtrî özelliklerini gözardı ederek anne ve eş sorumluluklarından uzaklaştığı görülür. Nedenleri ve sonuçlarıyla günümüzde de izlendiği üzere bu durumda kadın genellikle, bireysel ve toplumsal kişiliğine kavuşma adına, tıpkı eski yüzyılların köle pazarlarında (agoralarda) veya sarayların haremlerinde izlendiği gibi; podyumlarda, vitrinlerde ve reklam panolarında salt cinsel bir imajla öne çıkarılarak, cinselliğiyle “pazara sürülerek” kişiliksizleştirilmiştir. Bu, insan haklarından ve kadın haklarından oldukça çok söz edilen bir dönemde ve moda, sanat, cinsel özgürlük gibi süslü kılıflarla gerçekleştirilen bir kişiliksizleştirme sürecidir.


Avrupa’da kadın hakları hareketlerini de içine alan insan hakları alanındaki girişimlerin, İslâmî öğretinin hayata geçirilen ilkelerinden örnek ve ilham aldığı söylenebilir. Bununla birlikte, neredeyse yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar, müslümanların tarihinde yalnızca İslâm’ın ilk yayılış döneminde kadınlar siyasî, askerî ve kültürel açılardan toplumlarında etkin roller üstlenebilmişlerdir. Sonra bu roller giderek zayıflamaya başlamış; kadının sokağa çıkmasının fitneyi dâvet, toplumu ifsad edeceği; kadınların “şeytanın ağı” oldukları şeklindeki kanaatin yayılmasıyla da giderek anılmaz olmuştur. Bu kötü kanaat, öylesine dinden bilinmiştir ki, günümüzde de müslümanlar arasında kadının toplum içindeki rolü, İslâmî harekete katılımı etrafındaki tartışma ve yaklaşımlar, Asr-ı Saâdetten günümüze çeşitlenerek gelen “kadın ve fitne” arasında irtibat kuran iddiâ ve kabullerden bağımsız olamamaktadır. (12)


Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinde erkeğin bulunduğu ortamlarda kadının sosyal hayata katılımını onaylayan üç yüzden fazla hadis vardır. Bu sahih hadis-i şeriflerden açıkça anlaşıldığına göre Peygamberimizin devrinde;


Müslüman kadın, Rasûlullah’ın mescidinde cemaate katılır, yatsı ve sabah namazı kılardı.


Müslüman kadın, Cuma namazına gider ve Rasûlullah’ın dilinden Kaf sûresini ezberlerdi.


Müslüman kadın, küsuf namazına katılır, uzun süre Rasûlullah ile beraber olurdu.


Müslüman kadın, Ramazanın son on gününde Rasûlullah’ın mescidinde itikâfa girerdi.


Müslüman kadın, mescidde itikâfta bulunan kocasını ziyâret ederdi.


Müslüman kadın, Rasûlullah’ın müezzini tarafından duyurulan çağrıya icâbet edip mescidde yapılan genel toplantıya katılırdı.


Müslüman kadın, erkekler mescidde kadınlardan daha fazla olduğundan, kadınlar için özel eğitim yapılmasını istemiştir.


Müslüman kadın, bizzat Rasûlullah’a giderek özel ve genel konularda O’na soru sorardı.


Müslüman kadın, erkeklere iyiliği emreder, onları kötülüklerden sakındırırdı.


Müslüman kadın, Rasûlullah’la beraber ziyâfetlere katılır ve onlara da yemek ikram edilirdi.


Müslüman kadın, kocasıyla beraber gelen misâfirin sofrasına oturup akşam yemeği yerdi.


Müslüman kadın, düğün yemeğinde erkek misâfirlere hizmet eder ve Rasûlullah’a güzel içecekler ikram ederdi.


Müslüman kadın, evini ilk muhâcir müslümanlara açmıştır.


Müslüman kadın, Rasûlullah’la beraber savaşlara katılır, su dağıtır, yaralıları tedâvi eder, ölü ve yaralıları Medine’ye taşırdı.


Müslüman kadın, meselâ Ümmü Haram, ilk deniz savaşlarında şehid olması için Rasûlullah’ın duâ etmesini ister, Rasûlullah da onun için duâ ederdi.


Müslüman kadın, Rasûlullah’la beraber bayram namazını kılar, Rasûlullah bayram hutbesinden sonra özellikle kadınlara öğüt verirdi.


Rasûlullah, müslüman kadına, -genç olsun, küçük olsun, örtülü olduktan sonra farketmez- bayram namazına gelmelerini emreder; iyiliğe, müslümanlara duâ etmeye çağırırdı.


Rasûlullah, müslüman kadına, -isterse hayızlı olsun- bayram günü namazgâha gelmelerini, cemaatle beraber duâ etmelerini emretmiştir.


 

Kadınların sosyal hayata katılımıyla ilgili Kur’an, sünnet ve asr-ı saâdetteki uygulamalardan yola çıkarak İslâm’ın ilkelerini şu maddeler halinde özetleyebiliriz:


a- Evde, perde arkasında durmak, yalnızca Rasûlullah’ın hanımlarına mahsustu. “...Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin...” (33/Ahzâb, 53). Diğer sahâbe hanımları bu konuda mü’minlerin annelerine uyma gereği duymamışlardır.


b- Asr-ı saâdetteki kadınlar, sosyal hayata iştirak eder, özel ve genel birçok konularda erkeklerle karşılıklı münâsebetler kurarlardı. Amaç, aktif yeni hayatın ihtiyaçlarına cevap vermek ve kadın-erkek müslümanların işlerini kolaylaştırmaktır.


c- İslâm, kadına bu katılımı sağlarken, yüce ahlâk kurallarından başka bir şeyle sınırlandırmamıştır. Zaten bu kurallar da her durumda korunmuş ve ortadan kaldırılması mümkün olmayan kurallardır.


d- Risâlet çağında müslüman kadın, ihtiyaca ve hayat şartlarına göre toplumsal faâliyetlere, siyaset ve meslekî çalışmalara katılmıştır. Toplumsal faâliyet alanında; müslüman kadın pek çok hizmet vermiştir; kültür ve eğitim, birr/iyilik ve toplumsal hizmet vb. konularında kadın erkekten geri kalmamıştır. Müslüman kadın, siyasî işleyişe, statükonun ve toplumun bâtıl inancına karşı çıkabiliyordu. Bu uğurda zorluklarla ve işkenceyle karşılaşınca inancı uğruna hicret edebiliyordu. Ayrıca müslüman kadın, bazı siyâsî istişârelere katılabiliyor, kimi zaman da siyâsî muhâlefete iştirak edebiliyordu. Meslekî alanda ise; hemşirelik, temizlik ve ev işleri gibi sahalarda çalışıyordu. Bu çalışmaları iki şeyi gerçekleştirmesine yardımcı oluyordu: 1) Fakirlik ve güçsüzlük durumunda kendisine ve âilesine temiz bir hayat sunmak, 2) Kazandığını tasadduk edip Allah yolunda harcayarak kendisine yüce bir konum ve fazîlet kazandırmak.


e- Aktif siyâsî, sosyal ve meslekî sahalardaki katılım, çağımızda yeni sosyal oluşumları zorunlu kılıyorsa, şeriatın ilke ve kuralları bu oluşumları daha ciddî değerlendirmektedir. Her çağda bu ihtiyaçlara din cevap vermektedir.


f- Toplumsal hayata katılımın en önemli sonucu kadının anlayışının gelişmesi ve en üstün olgunluk düzeyine ulaşarak pek çok faydalı işler yapmasına imkân tanımasıdır. (13)


 

 

 

Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı


Kadının toplumsal hayata katılmasının ve bunun gereği olarak erkeklerle görüşmesinin İslâmî âdâbını, Kur’an ve Sünnet belirlemiştir. Din, âdâbın, terbiyenin zirvesidir. O edepleri, ahlâkı ve nâmusu korur, iyi ve faydalı hayatın akışını durdurmaz, münkerden uzaklaştırır, iyi ve güzele yöneltir, kötü eğilimleri terbiye eder, kadın ve erkeği eşit olarak huzura kavuşturur. Böylece farklı cinse karşı küçük düşürücü, saygınlığı giderici, aşırı duygusal davranıcı hareketler olmaz. Gerek elbise, gerek konuşma, gerekse bazı zorluklara sebep olan hareketler konusunda olsun müslüman hanımın, erkeğe oranla bağları daha fazladır. Kadın bunlara, erkeklerle görüşmeyi zorunlu kılan meşrû ihtiyaçlarını ve hayatî maslahatlarını gerçekleştirmek için tahammül eder. Bu tür ihtiyaç ve maslahatlar artarak görüşme de artabilir, ihtiyaç ve maslahatlar azalarak görüşme de azalabilir. Şâriin/Kanun koyucunun çizdiği edepleri sunmadan önce o âdâbı gerçekleştirmeye yardım eden bazı temel faktörleri başlıklar halinde hatırlatalım:


a- Terbiye ve yönlendirmeye önem verme,

b- İffeti korumak için erken evlenme,

c- İyi kontrol etmekle birlikte, küçük yaşta belirli ölçüde topluma katılma ve görüşmeyi kolaylaştırma.


 

A- Kadın ve Erkek Arasındaki Müşterek Edepler:

1) Görüşme ortamının ciddî olması: “Güzel (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin.” (33/Ahzâb, 32). Âyet, konuşma konusunun, münkeri içermemesi, iyilik sınırları içerisinde olması gerektiğini işaret ediyor. Kadın ve erkekler arasındaki ciddiyet; güzel söz söylemedir. Oyun ve eğlence havası, gereksiz şakalar, cıvık kahkahalar, aşırı serbest tavırlar, kadınsı işve ve cilveler ise, münkerdir ve nâmahrem olan kadın-erkeğin karşılıklı görüşme ve ilişkilerinde yasaktır. Töhmet altında bulunulacak, eğlence yerleri ve gayr-i İslâmî ortamlar veya gayr-i ciddî konu ve yaklaşımlar içinde olmamalı. Başka insanların gördüğünde ahlâkî olarak yadırgayacağı veya ahlâksız bazı şeylerden şüpheleneceği durumlardan uzak olunmalıdır.


2) Gözü çevirme: “Mü’min erkeklere söyle: Bakışlarını çevirsinler, gözlerini (harama) dikmesinler, nâmuslarını korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların her yaptıklarından haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar, bazı bakışlarını çevirsinler, nâmuslarını korusunlar...” (24/Nûr, 30-31). Gözü çevirmenin anlamı; fitne korkusu yüzünden uzun uzadıya bakmaya engel olma, demektir. Âyette geçen “min -den-” edâtı, “teb’îz” içindir; her bakış değil, bakışların bazısı yasaktır; fitneden korkulduğu zaman kadına bakmanın haram olduğu hususunda ihtilâf yoktur. Fitne durumunda gözü ondan çevirmek gerekir. Âyet, mutlak anlamda, yani şehvet duygusundan uzak olarak gözü çevirmenin gerektiğini ifâde etmez. Kadının el ve yüzüne kötü niyet ve şüphe olmaksızın bakmak câizdir. Şehvetle bakmaya gelince; elbisenin üstünden bile şehvetle düşünmek haramdır, kaldı ki açık yüze bu şekilde bakmak! Bazı âlimler de, âyette bazı bakışların çevrilmesinin emredildiğini, ancak kadının yüzünün bunun dışında olduğunu belirtirler.


Allah Teâlâ, bir başka âyette de şöyle buyurur: “Allah, gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.” (40/Mü’min, 19). Câbir bin Abdullah’dan: “Rasûlullah (s.a.s.)’a ânî bakıştan sordum. Bana: “Bakışını hemen çevir!” buyurdu.” (Müslim, Âdâb 45, hadis no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44; Tirmizî, Edeb 29). Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Ali (r.a.)’ye buyurdular ki: “Ey Ali, bakışına bakış ekleme. Zira ilk bakış sanadır, ama ikinci bakış aleyhinedir.” (Tirmizî, Edeb 28; Ebû Dâvud, Nikâh 44). “Hiç şüphesiz Allah, Âdemoğluna yaptığı zinâdan payına düşeni yazmıştır. Gözün zinâsı bakmaktır, dilin zinâsı konuşmaktır. Nefis arzular ve şehvet duyar. Tenâsül uzvu da bunu ya doğrular ya da yalanlar.” (Buhârî, 14/305; Müslim, 8/52). Bu hadis, şehvetle bakmanın haram olduğu hususunda açıktır. Bunun için, “nefis arzular ve şehvet duyar” buyuruldu. Bunun anlamı, şehvetsiz olduğu zaman günah değildir, demektir.


Rasûlullah (s.a.s.) Kurban günü Fadl’ı bineğinin arkasına bindirdi. Fadl, yakışıklı bir gençti. Rasûlullah, insanların kendisine fetvâ sormaları için durdu. Hes’am kabilesinden güzel bir hanım gelerek Rasûlullah’a fetvâ sormaya başladı. Kızın güzelliği Fadl’ın hoşuna giderek ona bakmaya başladı. Bunun üzerine Peygamber, Fadl’ın çenesine tutarak öbür tarafa çevirdi ve genç kadının yüzüne bakmasına engel oldu (Buhârî, 13/245; Müslim, 4/101). Hâfız İbn Hacer diyor ki: “İbn Battal şöyle diyor: “Hadiste fitneden korkulduğu zaman yüzü çevirme emri vardır. Bunun gereğine göre, fitneden emin olunursa yasak değildir. Bunu Rasûlullah’ın Fadl’a yaptığı şey de te'kid ediyor. Fadl, hoşuna giderek genç kıza iyice baktığında Rasûlullah fitneden korkup onun yüzünü çevirmiştir. Çünkü erkeklerin tabiatında kadınlara karşı meyil vardır.” (Fethu’l-Bârî, 13/245)


Âişe (r.a.)’den: “... Bayram günü önden gelen insanlar, savaşçılık (savaş oyunları cinsinden folklorik oyun) oynuyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.) bana: “Bakmak ister misin?” dedi. Ben de: ‘Evet’ dedim. Beni arkasına alarak seyrettirdi...” (Buhârî, 2/95). Dolayısıyla kadının erkeğe -gösteri yapmakta, oyun oynamakta olsa bile- bakması câizdir. Özet olarak; görüşmenin bir neticesi olarak, erkekler kadınları, kadınlar da erkekleri görebilir. Birbirlerine makul ve meşrû ölçüler içinde bakabilirler. Her iki taraf da, gözlerini harama bakmaktan sakındırdıkları ve şehvetten uzak oldukları sürece bunda bir sakınca yoktur. Kur’an’ın ve Sünnetin emretmediği peçe, eğer olması gerekiyorsa, kadınların yüzünde değil; erkeğin gözünde olmalıdır.


3) Genel olarak tokalaşmaktan kaçınma: Allah, kadın ve erkek olarak gözleri harama bakmaktan çevirmemizi emretmiştir (24/Nûr, 30, 31). Çünkü harama bakma insanı şehvete götürür. Tokalaşma ise bakmaktan daha fazla insanı şehvete götürür. İbn Mes’ud (r.a.)’dan: “Rasûlullah (s.a.s.)’a bir adam gelerek bir kadını öptüğünü ya da eliyle dokunduğunu (onu okşadığını) söyledi. Sanki bağışlanması için gereken keffâreti soruyordu. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: “Gündüzün iki tarafında (sabah, akşam) ve geceye yakın saatlerde namaz kıl; çünkü hasenât/iyilikler, seyyiâtı/kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.” (11/Hûd, 14) (Müslim, 8/102). Ma’kul bin Yesâr’dan rivâyetle Rasûlullah şöyle buyurdu: “Sizden birinin başına demirden büyük bir iğnenin batırılması, kendisine helâl olmayan bir kadına dokunmasından daha hayırlıdır.” (Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 4921). Hz. Âişe (r.a.) “Andolsun ki Rasûlullah kadınlardan bey’at alırken kesinlikle elini bir kadına dokundurmadı” diyor (Buhârî, 10/261; Müslim, 6/29).


Enes bin Mâlik’den: “Rasûlullah (s.a.s.) Ümmü Haram binti Milhan’ın yanına giriyordu. O Rasûlullah’a ikram ediyordu. Ümmü Haram, Ubâde bin Sâmit’in nikâhı altındaydı. Rasûlullah’a yemek yediriyor ve başını temizliyordu.” (Buhârî, 6/350; Müslim, 6/49). Yine Enes bin Mâlik’den: “Medine’li câriyelerden biri, Rasûlullah’ın elinden tutarak istediği yere onu götürünceye kadar elini bırakmıyordu.” (Buhârî, 13/102; İbn Mâce). Ebû Râfi’nin hanımı Selmâ’dan rivâyetle: “Rasûlullah’a hizmet ediyordum. Onun bir yarası olduğu zaman, bana üzerine kına koymamı emredinceye kadar yarası iyi olmazdı.” (Mecmeu’z-Zevâid 5/95). Abdullah bin Muhammed bin Abdullah bin Abdullah bin Zeyd, kadınlarından birinin şöyle dediğini rivâyet ediyor: “Rasûlullah yanıma geldiğinde, sol elimle yiyordum. Ben fakir bir kadındım. Rasûlullah elime vurarak lokmamı düşürdü ve bana: “Sol elinle yeme, Allah sana sağ elini vermiştir” buyurdu. Böylece sağ elimle yemeğe başladım. Bundan sonra asla sol elimle yemedim.” (Mecmeu’z-Zevâid 5/26).


Rasûlulullah’ın bey’at esnâsında kadınlarla musâfaha etmemesiyle, bazı zamanlarda herhangi bir kadına dokunması olaylarını birleştirebiliriz. Şöyle ki: Rasûlullah (s.a.s.) birinci durumda, dokunma biçimlerinden biri olan ve özel bir anlam ifâde eden tokalaşmadan kaçınmıştır. Gerek kadın veya erkeklerle karşılaştığında, gerek selâmlaşma, duâ ve yakınlaşma için onun mübârek vücuduna dokunma isteği ve İslâm üzere bey’at etme durumlarında Rasûlullah kadınlarla tokalaşmaktan kaçınmıştır. Bu durumlarda Rasûlullah’ın tokalaşmaktan kaçınması, başka durumlardaki dokunma biçimlerinden uzak kaldığı anlamına gelmez. Çünkü diğer durumlarda Rasûlullah (s.a.s.) bir yönden pek nâdir olan fıtrî ihtiyaçlarını gidermek için bunu yapıyordu, diğer bir yönden ise o, kadınların fitnesinden emindi. Yani Rasûlullah (s.a.s.) birinci durumda, genel olarak kadınların fitnesinden emin olmadığı gibi tokalaşmak için de ciddî bir gerekçe görmüyordu. İkinci durumda ise, gerekli sebeplerden dolayı bunu uygun görüyordu. Buna şu da eklenebilir: Rasûlullah’ın biat alırken kadınlarla tokalaşmaktan kaçınması, bu meselenin kesin olarak haram olduğu anlamına gelmez. Nitekim, vârid olan deliller bu durumun Rasûlullah’a özel olduğunu ifâde ediyor: “Ben kadınlarla tokalaşmam!” (Mecmeu’z-Zevâid 8/266) hadisinde kullanılan zamir, sadece Rasûlullah’a âittir.


Özet olarak: Rasûlullah (s.a.s.)’ın kadınlarla tokalaşmaktan kaçınması; ümmetine öğretmek ve kanun olarak koymak için sedd-i zerâi bâbında çoğu durumlarda bunu kerih görmesi anlamındadır. “Sedd-i zerâi kesin değil; daha evlâdır” diyen usûlcülerin görüşü de bunu te’kid etmektedir. Biz de çoğu zaman tokalaşma ve dokunmadan kaçındığımızda; fitne ortadan kalkıp uygun bir gerekçe olduğu zaman da buna müsâmaha gösterdiğimizde Rasûlullah’a en güzel şekilde uyanlardan olacağımız kanısındayız. Böyle olduğu takdirde tokalaşma müslümanlar arasında karşılıklı iyi duygu alışverişine ve ilişki kurulmasına vesile olur. Nitekim akrabalar, yakın arkadaşlar arasındaki tâziyelerde, yolculuklarda, misâfirliklerde ve güzel bir işe teşvik etme durumları gibi özel münâsebetlerde yapılan tokalaşmalar bu türdendir. Fakat biz, günümüz toplumunda karşılıklı münâsebetlerde kadın ve erkek arasında tokalaşma yaygın olduğundan, bir açıdan zorluğu kaldırmak, diğer bir açıdan ise haram oluşuna dair kesin bir hükmün bulunmayışını göz önünde bulundurarak hükmü kolaylaştırmak zorunda kalıyoruz. Buna rağmen, gerekmediği müddetçe kadın erkek birbiriyle tokalaşmaktan kaçınırsa daha ihtiyatlı ve takvâya daha uygun olur.


4) Kadın ve erkek arasını ayırma ve karışmaktan kaçınma: Ümmü Seleme (r.a.)’den rivâyette: “Rasûlullah (s.a.s.) namazda selâm verdiği zaman, kadınların kalkıp gitmeleri için bir süre kalkmadan bekliyordu.” İbn Şihab diyor ki: “Rasûlullah’ın beklemesi topluluğun kadınları görmeden ayrılmaları içindir sanıyorum.” (Buhârî, 2/467). Bu anlamı Rasûlullah’ın “Şu kapıyı kadınlara bıraksak...” (Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 5134) sözü de te’yid etmektedir. Yine bir rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) mescidden çıkınca erkeklerle kadınlar yolda birbirine karıştılar. Bunun üzerine Rasûlullah kadınlara şöyle buyurdu: “Geç çıksanız yahut o yolun hakkını verseniz, yolun kenarında yürüseniz!” (Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, hadis no: 856)


Kadınların yolda karışıklıktan kaçındıkları gibi, kamuya âit yerlerde de karışılıktan kaçınmaları gerekir. Bu mescidlerde olduğu gibi, diğer yerlerde de sadece arka tarafların kadınlara âit olduğu anlamına gelmez. Kadınların arka saflarda yer almaları, gerek mescidde olsun, gerekse kocası ve mahremleriyle beraber yabancıların bulunduğu evlerde olsun namaza âit özel bir durumdur. Fakat namazın dışında uyulması gereken âdâp, erkeklerle kadınların arasının ayrılması ve karışıklığın önlenmesidir. Bu oturma yerlerinde yer ayırarak ya da iş yerlerinde karışıklığı önleyerek düzenleme yapılarak sağlanabilir.


(Sözgelimi kalabalık bir ortamda kadın-erkek birbirine değmeden yürünemeyecek şekildeki semt pazarlarına alışveriş amaçlı da olsa gitmenin câiz olduğunu söylemek çok zordur. Ancak, pazarların tenha saatlerinde ve de çok dikkat ederek ihtiyaç karşılanabilir. Bu yasağın sadece müslüman kadın için değil; elbette müslüman erkek için de geçerli olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mıdır? Aynı sakıncayı büyük şehirlerdeki kalabalık dolmuş ve otobüslerde özellikle ayakta yolculuk için de çoğu zamanki uygulamadan yola çıkılarak söylemek mümkündür. Düğün salonlarında, özellikle düğün ve benzeri dâvetlerde kadın-erkek karışık oturmanın câiz olduğunu iddiâ etmek de pek mümkün değildir.


Ama eğitim gibi ciddî amaçlar için, tesettür ve karşılıklı edeplere riâyet şartıyla, başka uygun alternatif yoksa kadın-erkek aynı salonu paylaşmanın haram olduğunu iddiâ etmek delillendirilmesi zor bir çıkarım olmakla birlikte; mevcut düzen ve çevre şartları açısından insanımızı sosyal açılım ve toplumsal nimetlerden mahrum etmenin vebâlini de gerektirecektir. İdeal olanla reel olanı, takvâ ile ruhsat ve fetvâyı karıştırmamak; en iyi yok diye elde edilebilecek iyiliklerden de uzak olmamak, bir şeyin tümüne sahip olunamıyorsa bir kısmından olsun mahrum olmamak gibi meşrû ve ma’kul yaklaşımları ihmal etmemeliyiz diye düşünüyorum.)


5) Halvetten kaçınma (Kapalı bir yerde yabancı bir erkekle yabancı bir kadının töhmet altında bulunacak şekilde yalnız kalmaları): İbn Abbas (r.a.)’dan: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Sakın bir erkek, yanında mahremi olmadıkça yabancı bir kadınla yalnız kalmasın!” (Buhârî, Nikâh 111; Cezâu’s-Sayd 26, Cihâd 140, 181; Müslim, Hacc 424, hadis no: 1341).


Aşağıdakiler, yasak olan halvet kavramının dışında kalır:

a- İnsanların huzurunda olan halvet: Enes bin Mâlik (r.a.)’den: “Ensardan bir kadın Rasûlullah’a geldi ve Rasûlullah onunla başbaşa kalarak: “Allah’a yemin olsun ki, sizler bana insanların en sevimlilerisiniz” buyurdu.” (Buhârî, 11/246; Müslim, 7/174). “Yabancı bir kadınla gizli görüşme, fitneden emin olunduğu sürece dini zedelemez.” (Fethu’l-Bârî, 11/246-247)


b- İki ya da üç erkeğin bir kadınla halvet etmesi: “Bu günden sonra bir erkek, kocası olmayan bir kadının yanına beraberinde bir ya da iki kişi olmadan girmesin.” (Müslim, 7/8). İmam Nevevî diyor ki: “Bu hadisin zâhiri, iki ya da üç erkeğin, yabancı bir kadınla halvet edebileceğinin câiz olduğunu gösteriyor. Bu hadis, iyilikleri, mürüvvetleri ya da başka sebeplerden dolayı zinâ üzerine ittifak etmeleri oldukça uzak olan bir cemaate te’vil edilir.”


c- Bir erkeğin kadınlar topluluğuyla halvet etmesi: Yasak olan halvet, bir erkeğin bir kadınla halvet etmesidir. Ancak, erkeklerin veya kadınların birden çok olmasıyla bu yasak kalkar.


6) Kocası yanında olan kadının yanına girerken kocasından izin almak gereklidir: “Kocası evde olduğu halde, kocasının izni olmadan kadının evine birisini alması câiz değildir.” (Müslim, 3/91; Buhârî, 11/206). Amr bin Âs, bir ihtiyaçtan dolayı Ali bin Ebî Tâlib’in evine gitti ve Ali’yi evde bulamadı. Ali (r.a.) geldiğinde ona şöyle dedi: “Bir ihtiyacın varsa, hanıma bildirseydin ya!” Amr da: “Kocaların izni olmadan hanımların yanına girmekten men olunduk” dedi. (Silsiletü’l-Ehâdîsisi’s-Sahîha, hadis no: 652). Bununla birlikte, ihtiyaç duyulduğu zaman, koca evde olmasa da kadınla görüşmek için mutlaka kocasının izni alınmasına gerek yoktur: “Bu günden sonra bir erkek, kocası olmayan bir kadının yanına beraberinde bir ya da iki kişi olmadan girmesin.” (Müslim, 7/8).


7) Tekrarlanan uzun görüşmelerden kaçınmak: Bu tür görüşmelerin örnekleri, akrabalar ve arkadaşlar arasındaki karşılıklı ziyaretleşmeler ve bu ziyaretlerin uzun saatler sürmesidir. Yine bu tür görüşmelerin örnekleri, kadın ve erkekleri uzun süre iş icabı aynı yerde tutan günlük meslekî çalışmalar, eğitim amaçlı kurslar, çalışmalar ve derslerdir.


Bu âdâp hakkında nass bulunmasa da, fitneye fırsat verilmemesi için uygulanması gerekir. Çünkü bu tür görüşmeler, hareketteki vakar, konuşmalarda ciddiyetin devamı ve gözü harama bakmaktan çevirme gibi birçok âdâbın gerçekleştirilmesini zorlaştırır. Bu, görüşme esnâsında sürekli kadın ve erkeğin bulundurması gereken ciddiyet ve çekingenlik derecesini çoğu zaman zayıflatır. Bu sedd-i zerâî sebebiyle, bu tür uzun ve sık görüşmelerden kaçınılması gerektiği görüşündeyiz. Ancak, yapılan iş karşılıklı görüşmeyi sürekli zorunlu kılıyorsa, sakıncasıyla birlikte, ihtiyaç duyulduğu sürece ve fitneden korunma gayretiyle birlikte bu yapılabilir. Genellikle akıl ve kalbi meşgul eden ciddî çalışmalar vakarı korumaya yardımcı olur. (Ama, ciddî olmayan konular, samimî ve sıcak davranışlar, şakalar ve eğlenceli konuşmalar da şeytanın araya girmesine ve konunun istismar edilip cevaz sınırlarının aşılmasına sebep olur.)


8) Şüpheli yerlerden kaçınma: Kadınların şüpheli yerlerde erkeklerle bir araya gelmekten kaçınması gerekir. Bilinen misâfirler ve uzak da olsa güvenilir akrabâ ve samimi dostlar gibi güvenilir kişilerle görüşmede bir sakınca yoktur. “Sana şüpheli geleni, şüphe vereni bırak, şüphe vermeyeni al.” (Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 3372). Abdurrahman bin Avf şöyle dedi: “Biz kadınlarımızın yanında olmuyoruz ve misâfirlerimiz oluyor. Rasûlullah (s.a.s.): “Onlara bir zorluk yoktur” buyurdu (Fethu’l-Bârî, 10/264).


9) Açık ve gizli günahtan kaçınma: Allah Teâlâ şöyle buyurur: “...Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın...” (6/En’âm, 151). “Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezâsını mutlaka çekeceklerdir.” (6/En’âm, 120). Konumuzla ilgili açık olan günah; görüşme âdâbındaki hatalardır. Gizli olan günah ise; haram olan bir şeyi arzulama, ondan yararlanma ve bunu daha da ileri götürmedir.


B- Kadınlara Âit Edepler:

1) Mütevâzi giysi: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “...Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler...” (24/Nûr, 31). “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: (Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar (vücutlarını örtsünler)...” (33/Ahzâb, 33). "Cehennemliklerden görmediğim iki sınıf vardır. (Biri) yanlarında sığır kuyrukları gibi kamçılar (coplar) bulunup, onlarla insanları döven bir kavim! (Diğeri) Giyinmiş çıplak kadınlar... Bunlar cennete giremeyecek, onun kokusunu da duyamayacaklardır. Halbuki onun kokusu şu kadar ve şu kadar uzaktan duyulacaktır." (Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128)


Ümmü Atiyye’den: “Rasûlullah (s.a.s.)’a şöyle sordum: ‘Bizden birisinin (dış) elbisesi olmazsa dışarı çıkmasında bir sakınca var mı?’ Rasûlullah (s.a.s.): “Kocasının elbisesini giyinerek çıksın” buyurdu. (Buhârî, 1/439; Müslim, 3/20)


Erkeklerin dikkatini çekecek şekilde çok câzip, örtülü olduğu halde vücut hatlarını belli edecek şekilde dar veya ince/şeffaf olan giysiler veya zâhiren tesettüre uygun gözüktüğü halde, iffetli ve olgun bir müslüman hanıma yakışmayacak şekilde “çeyrek tesettür” veya tesettür defilesindeki manken görünümlü giysi ve tavırlardan uzak olmak gerekir. Ayrıca, her çeşit makyajdan uzak bir doğallık şarttır.


2) Güzel kokudan (parfümden) kaçınma: “Bir kadın, güzel koku sürerek bir topluluktan geçer, onlar da ‘onun kokusu şöyle şöyleydi’ diye konuşurlar. Böyle (koku sürünmesi ve) söylenmesi çirkindir.” (Ebû Dâvud, hadis no: 351)


3) Konuşurken ciddî olma: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “...Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır...” (33/Ahzâb, 32)


4) Hareketlerde ağırbaşlı olma: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “... Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerlerine çekecek şekilde yürümesinler).” (24/Nûr, 31). Peygamberimiz (s.a.s.)’den de şöyle rivâyet edilmiştir: "Cehennemliklerden görmediğim iki sınıf vardı. (Biri) yanlarında sığır kuyrukları gibi kamçılar (coplar) bulunup, onlarla insanları döven bir kavim! (Diğeri) Giyinmiş çıplak kadınlar; dikkatleri çekmek için salınarak yürüyen, kırıtan ve başlarını deve hörgüçleri gibi yapan kadınlar! Bunlar cennete giremeyecek, onun kokusunu da duyamayacaklardır. Halbuki onun kokusu şu kadar ve şu kadar uzaktan duyulacaktır." (Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128)


(Müslüman bayan, erkeklerin bulunduğu sosyal hareketlere katılır veya yabancı erkeklerle meşrû ölçüler içinde konuşurken, her şeyden önce dişiliğiyle değil; kişiliğiyle bulunmalıdır. Bir kadın için, sosyal hayatta tesettür her şey değil; bir şeydir. Onsuz olmaz ama, onunla da her şey tamamlanmış değildir. Bırakın kahkahayı, aşırı ve sesli gülme, yabancı erkeklerle şakalaşma, gereksiz samimi tavırlar, kadınsı işveler, yapmacık edâ ve sesin güzelleştirilmesi için doğal olmayan çabalar vb. iffetli müslüman bir hanıma yakışmayacak ve müslüman insanlarca yadırganacak ya da farklı gözle değerlendirilecek her türlü tavırdan kaçınılması gerekir. Müslüman kadının bu ölçülere riâyet etmeden sosyal hayatta yer alması ya da erkeklerle konuşması, hem kendine, hem dâvâsına, hem tesettürlü hanımlara, hem İslâm’a ve hem de müslüman kadınların toplumda müslümanca yer etmesi için gereken ortamın ve örfün oluşması önündeki zincirlerin kırılma çabalarına çok büyük zararlar verecektir.)


Bazı müşterek görüşme âdâbı kaybolduğunda ne yapılmalıdır? Daha önce ifâde edilen görüşme edeplerine müslüman erkek ve kadının önem vermesi ve bunlara bağlı kalması gerekir. Fakat herhangi bir yerde bu âdabın tamamı ya da bir kısmı kaybolduğu zaman yapılması gereken davranış ne olmalıdır?


Edeplerin kaybolduğu ölçüde bozulma olur; görüşme ve bir araya gelmelerde müslüman erkek ve kadının duyacakları rahatsızlık olur, günahlara kapı açılır, şeytana dâvetiye çıkarılabilir. Bazı edeplerin kaybolması durumunda müslümanın, mevcut maslahatı ve muhtemel bozulmayı kıyaslayarak, hangisi daha ağır basıyorsa ona göre hareket etmesi gerekir. Bu konuda ölçü, nefis ve hevâ, çevre ve özgürlük anlayışı değil; İlâhî sınırlar ve takvâ bilinci, hayırda yardımlaşma olmalıdır.


Görüşme ortamından ve sosyal ilişkilerden kaçınmak, müslümana çeşitli zorluklar getiriyorsa, müslüman erkek ve kadının zorluğu kaldıracak şekilde, zarûret miktarı mevcut durumu kabul etmesi, kesin haram olan sınırlara geçmemek şartıyla kolaylığı ve ruhsatı tercih etmesi gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah dinden sizin üzerinize bir zorluk kılmadı.” (22/Hacc, 78).


Müslüman kadın veya erkeğin bir sosyal ortamda bulunması, hayra götürüyor veya şerden uzaklaştırıyorsa, Allah’a tevekkül ederek orada bulunmaları, bazı yanlışları düzeltmek için çaba göstermeleri gerekir.


Bazı müslümanlarda, cehâlet veya zarûretten dolayı bazen görüşme âdâbına aykırı davranma olabilir. Mü’minlerin kardeşleri hakkında dikkatli olmaları, Allah’tan sakınmaları, dillerini kötü sözlerden korumaları ve asılsız iftiradan uzak durmaları gerekir. Bu hususta ifk hâdisesi bir ibrettir. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor: “Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç)tur. Onu duyduğunuzda: ‘Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz, hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır’ demeli değil miydiniz?” (24/Nûr, 15-16). Rasûlullah da: “Kişinin her duyduğunu söylemesi, kendisine günah olarak yeter” (Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 4358) buyurmaktadır.


Asılsız zinâ iftirası, kişinin kendi istek ve arzularına uyarak insanları suçlamasıdır. Bu da bazı müslümanların görüşme âdâbına riâyet etmemelerinden kaynaklanır. Çoğu zaman yapılması gereken, zâhire bakmakla yetinip görüşme âdâbına riâyet etmeyenlere itibar etmemek ve onları şer’î âdâba sarılmaya çağırmaktır. Allah gizli olanları en iyi bilendir. Aynı zamanda, hata yapmakta olan müslümanları kendilerini düzeltmeleri ve ellerinden geldiği kadar töhmetli yerlerden uzak durmaları konusunda uyarıyoruz. (14)


 


Haremlik-Selâmlık; İhtiyattan Bid’ate


Kadının sosyal hayatta yer almasına İslâm izin verir, hatta sadece izin vermekle kalmaz, kadın-erkek müslümanların görevi kabul ederken haremlik-selâmlığın dinde yeri olmadığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Haremlik-selâmlık uygulaması, Emevîlerle birlikte İslâmî hilâfetten uzaklaşılıp krallık ve saray hayatına geçişle birlikte birçok konuda olduğu gibi, komşu ülke Bizans'tan adapte edilerek alınmış bir uygulamadır. Asr-ı Saâdette kesinlikle böyle bir uygulama yoktur. Hiçbir âyet ve hadis-i şerifle de kadının sosyal hayattan kopması demek olan haremlik-selâmlık emir veya tavsiye edilmemiştir. Tam tersine; kadının sosyal hayatta erkeklerle beraber yer aldığı hususlarla ilgili yüzlerce hadis Buhârî ve Müslim'de yer almaktadır.


Seyyid Kutub, bu uygulamanın İslâm'a Osmanlı Türkleri tarafından sokulduğunu söyler. "Bir kuşku daha var: Bu da İslâm'ın ruhuna tamamen yabancı olduğu halde, sonradan ona bulaştırılmış olan harem meselesidir. Haremlik ve selâmlık kelimeleri Türkçe olup haremin İslâm'a ne zaman girdiğini açıkça gösterir... İslâm'ın tebliğcisi Hz. Muhammed'in gününde kadınlar ibâdethânelere gidiyor, alışveriş için sokaklara çıkıyor, savaşlara katılıyorlardı. Zulüm ve istibdat çağlarında kadın, ticaret malı haline getirildi... Kadınları hareme tıkmaları için erkeklere öğüt veren bir anlayış İslâm'ı temsil edemez. Böyle bir anlayış kadın ve erkeği aynı anda kurban seçmiş açık bir zulümdür... İslâm, harem ve salonda aynı şekilde ihânete uğrayan ruhu kurtaracaktır. Kadın, haremde zorbalık ve zulümle kahra uğratılmıştı, modern salonlarda ise başıboşluk ve sefillikle öldürülmektedir." (S. Kutub, İslâm-Kapitalizm Çatışması, s. 127, 129). Seyyid Kutub'un haremlik-selâmlığın Osmanlılar tarafından İslâm'a sokulduğunu iddiâ etmesine rağmen, Emevî döneminden itibaren başta yöneticilerin saraylarında ve köşklerinde olmak üzere bunun uygulandığı, Osmanlı yönetiminde ise daha da yaygınlaşıp kurallaştığı anlaşılmaktadır.


Haremlik-selâmlık konusunun İslâm'a nasıl mal edildiğini anlamak için, doğrudan Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarıyla ilgili olan Hicab âyeti üzerinde kısaca durmak gerekir. Zira, bu âyete dayanılarak haremlik-selâmlık müessesesi oluşturulmuş ve bu kurum tüm ümmete şâmil kılınmıştır. Aslında bu müessese Kur’an’ın ortaya koyduğu bir kurum değildir. Zira Yüce Allah bu iki cinsin birbirlerinden ayrılmalarını değil; aksine âdâb-ı muâşeret ve iffet kaidelerine uymak şartıyla, sürekli dayanışma içinde bulunmalarını istemektedir. Zira unutulmamalıdır ki, “mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velîleridir/dostlarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten alıkorlar.” (9/Tevbe, 71). “Velîler/dostlar” demek, birbirini tanıyan, seven ve dolayısıyla sürekli dayanışma halinde bulunan insanlar demektir. Kurân-ı Kerim, bu iki cinsin böyle bir dayanışma içinde bulunmalarını öngörmektedir. Ancak, kadını sadece bir cinsellik unsuru olarak gören bir zihniyetin, Kur’ân-ı Kerim’in hedeflerini kavraması beklenemez. İşte fitneye yol açacağı gerekçesiyle kadın sürekli olarak, perde arkasında gizlenmiş ve böylece toplumdan soyutlanmıştır. Kadın-erkek işbirliği sözkonusu olmayınca, toplum kendinden beklenen gelişmeyi gösterememiştir. Kadının toplumdan soyutlanması zorunlu olarak câhil kalması sonucunu da doğurmuştur. Câhil kalan bir annenin çocuğunun da yetişmesinde başarılı olamayacağı açıktır.


Haremlik ve selâmlığa delil olarak getirilen âyetin, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarıyla ilgili olduğu açıktır. “Peygamber’in hanımlarından bir şey isteyeceğiniz zaman, hicâb/perde arkasından isteyin. Böyle davranmak, gerek sizin kalpleriniz, gerekse onların kalpleri için daha temiz bir yoldur.” (33/Ahzâb, 53). Böyle bir yola başvurulup onlar hakkında bazı farklı uygulama öngörülmesinin sebebi, davranışlarının toplum içinde büyük fitnelere yol açmasına imkân vermek istemeyişidir. Zira Hz. Âişe anamızın başından geçen bir “ifk” hâdisesinin yol açtığı fitne, Medine’de büyük çalkantılara yol açmış ve hatta bu yüzden bir iç savaş tehlikesi bile yaşanmıştır.


Diğer taraftan bazı kimselerin, Hz. Peygamber’in vefatından sonra onun hanımlarıyla evlenmek istediklerini ifâde ettikleri, bazılarının, bu düşünceleri sadece gönüllerinden geçirdikleri görülmektedir. İşte Yüce Allah, ümmet içinde fitneye yol açacak bu gibi sözlere ve düşüncelere son vermek amacıyla Hz. Peygamber’in vefatından sonra hanımlarıyla evlenilmesinin yasak olduğunu açıkça ifade etmiş (33/Ahzâb, 53-55); O’nun hanımlarının mü’minlerin anneleri olduğunu belirtmiştir (33/Ahzâb, 6). Şu halde, fitnelere imkân verilmemesi bakımından onlara düşen, mecbur kalmadıkça evlerinden çıkmamaları, evlerinde vakarla oturup vakitlerini ibâdetle geçirmeleridir (33/Ahzâb, 32-34).


Ancak, doğrudan Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarıyla ilgili bir âyetin bütün topluma mal edilmesi yanlıştır. Zira, Kur’an bu iki cinsin bir arada bulunmasını, ma’rûfu/iyiliği emredip münkerden/kötülükten alıkoymasını emretmektedir. Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerim, hem mü’min erkeklere hem de mü’min kadınlara, iffetli olmaları gerektiğini îmâ etmek için, başlarını eğmelerini, gözlerine sahip olmalarını emretmektedir (24/Nûr, 30-31). Her nedense, tarih boyunca iffetli davranmak hep kadınlardan beklenen bir davranış olmuştur. Bu ise iki yüzlülükten başka bir şey değildir. Zira iffet her iki cins için aynı ölçüde gereklidir. (15)


İslâm’ın tesettür (33/Ahzâb, 59; 24/Nûr, 31) ve gözleri sakınma (24/Nûr, 30) emrinin hikmeti, kadının toplum hayatında ve yabancı erkeklerle şu veya bu şekildeki ilişkileri içindir. Bir başka deyişle, kadın zarûret dışında erkeklerle beraber olmayacaksa, ona tesettürün emredilmesi ve erkeklerin de gözlerini sakınmaları emri gereksiz olacaktır. Haremlik-selâmlık hayatı yaşayan ve birbirleriyle hiç ilişki ve görüşmeleri olmayan kadın-erkek için bu emirlerin bir anlamı olmaz. Bütün bunlarla birlikte, müslüman bir âile, evlerinde haremlik-selâmlık uygulayabilir, ev sahibi erkek, bunun kendi hanım veya kızları ve misâfir erkekler açısından daha ihtiyatlı olduğu anlayışında olabilir; buna kimsenin bir şey diyeceği olamaz. Ama, bunu İslâm’n emri olarak görüp göstermek istemesi önemli bir yanlış ve dine bir iftiradır, bir bid’attır; hiçbir müslümanın bu hakkı yoktur.


Günümüzde İslâmî hassâsiyetleri olan nice müslüman âile, kadın-erkek misafirlerini ayrı odalarda kabul etmekte, ya da eş veya kızlarını misafir erkeklerin bulunduğu salona almamaktadır. Bunu yapan müslümanlar hiçbir şekilde kınanamaz. Özellikle, kadının gerekli tesettürü ve mahrem erkeklerle görüşmede "dişiliğiyle değil; kişiliğiyle" yer almayı beceremediği ve her iki cinsin hayâ, edep ve takvâ sınırlarına sahip olmada ciddî problemlerin olduğu ve karşı cinslerin müslümanca oturup konuşma örfü oluşturulamadığı yer ve durumlarda haremlik-selâmlık uygulaması, belki daha ihtiyatlı ve takvâya yakın kabul edilebilir. Ama bu konu, tâviz meselesi gibi ele alınmamalı, özellikle ihtiyaç olduğunda veya uzak da olsa akrabaların kadın-erkek birbirlerini hiç tanımayacakları, ya da ev sahibi bayanların “hoş geldin!” demelerinin bile sakıncalı olduğu anlayışı vermemeleri, meşrû kıyâfet ve tavır içinde insanî ilişkiler gerektiğinde gösterilebilmelidir. Akrabaların birbirleriyle darılmaları, ya da müslümanların yakınlarındaki hatta yaşlı erkeklerden bile hanımlarını kıskandıkları ve onlara kuşkuyla baktıkları imajı vermenin de vebali unutulmamalı, kaş yapayım derken göz çıkartılmamalıdır.


Kadın ile erkek el ele vererek toplumun meselelerini birlikte çözmeye başladıkları an, Kur'ân-ı Kerim'in amaçladığı hedef gerçekleşmiş olacaktır: Mü'min erkekler ile mü'min kadınlar birbirlerinin velîleri/dostlarıdır; iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar. Gerçek bir İslâm toplumunun ancak bu şekilde gerçekleştirilebileceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.


 

 

Kâfirlere Kıyâfette de Benzememek Gerekir


Birçok âyetten ve hadisten açıkça kâfirlere muhalefet edip onlara benzememenin İslâm şeriatının esas prensiplerinden biri olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. İster kadın olsun ister erkek olsun özel yaşayışında ve umumi hayatında, kılık kıyafetinde İslâm’ın emrine uygun şekilde hareket etmesi her müslümana vâciptir. Ancak bu şekilde bir kılık İslâm kıyafeti olabilir.


Bazıları kâfirlere muhâlefetin sadece ibâdetle ilgili emirlerde olduğunu sanmaktadır. Durum, hiç de öyle değildir. Kıyafetteki hususiyyetin hikmeti açıkça meydandadır. Hatta âlimler tafından belirtildiği gibi insanın dış görünüşüyle iç görünüşü arasında büyük irtibat vardır. Birinin diğerine etkisi önemlidir. Dış görünüşüyle hayırlı olan bir kişinin umumiyetle iç âlemi hayırlıdır. Bunun aksine dış görünüşü şerli olan kimseler genellikle iç âlemleriyle de şerlidirler. İnsan her ne kadar bunu kendisinde hissedemese de diğer kimselerde farkına varabilir. Bunu Şeyhül İslam İbn Teymiyye merhum güzel bir şekilde izah etmiştir:


“Dış ve iç âlemlerin münâsebeti his ve tecrübelerle kolayca anlaşılabilir. Hatta aynı memleketten hemşehri olan iki kişi diyar-ı gurbette karşılaştıkları zaman aralarında yakın ve dostana ülfetler olur. İsterse kendi memleketlerinde birbirlerini tanımasınlar. Sadece aynı memleketli olmaları bile dostça anlaşmaları için sebep sayılır. Hatta gurbet illerde yolculuk eden iki kişi kılık ve kıyafet biçimi, konuşma veya binek tarzlarında birbirine uygun olursa anlaşma ve yakınlaşma daha çabuk ve kolay olur. Bunun pratik hayatımızda da örnekleri pek çoktur. Aynı sanattan anlayanlar veya aynı işi yapanlar arasındaki muhabbet izah edilemeyecek dereceyi bulabilir. Haddi zâtında düşmanlıkların ve savaşların esası ya saltanat içindir, yahut din içindir. Devlet adamları ve reisleri memleketleri her ne kadar birbirine uzakta olsa aralarındaki riyaset ve saltanat benzerliğinden dolayı kolayca anlaşıp uyuşabilirler. Bu, insan tabiatının görme ve tanışma duygularının bir icabıdır. Bu gibi uyuşuklukları ya din duygusu yahut özel idealler yok edebilir. Dünyevî işlerde benzerlik insan tabiatında bu derece muhabbet ve dostluk yaratıyor da dinî konulardaki benzerlik yaratmaz mı? Hatta bu konulardaki benzerlik diğerlerinden daha çok muhabbeti temin eder. Halbuki kâfirlere muhabbet imana aykırıdır. Görmüyor musunuz Allah Zülcelâl Kitab-ı mübîninde ne buyuruyor: “Allah'a ve âhiret gününe imanda sebat eden hiç bir kavmin Allah'a ve Rasûlüne muhâlefet eden kimselerle -velev ki onlar bunların babaları, oğulları, kardeşleri yahut soysopları olsunlar- dostlaşacaklarını göremezsin. Onlar, o kimselerdirler ki Allah imanı kalplerine yazmış, bunları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Bunları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Bunlar orada ebedi olarak kalıcıdırlar. Allah onlardan râzı olmuştur. Onlar da Allah'dan hoşnud olmuşlardır. İşte onlar Allah fırkasıdır. Gözünüzü açın ki Allah fırkasının mensupları umduklarına erenlerin ta kendileridir." (58/Mücâdele, 22)

Böylece Allah kâfirlerle dostluk kuracak hiç bir mü'minin bulunamayacağını belirtiyor. Kim kâfirlerle dostluk kurarsa o mü'min değildir. Dış görünüşü itibariyle de olsa benzerlik dostluğa vesile olacağından haramdır.” (İbn Teymiyye, Sırat-ı Müstakim, s. 105-106)


İbn Teymiyye aynı eserin başka bir yerinde de şöyle diyor: "Zâhirî işlerle bâtınî işler arasında yakından bir irtibat ve münasebet vardır. Kalbe vâsıl olan haller zihne giren duygular zâhirî işlerin tesiriyle cereyan eder. İnsanın dış dünyası ile münasebette bulunduğu işler kalbinde ve zihninde yer eder. Allah, Muhammed Mustafa (s.a.s.)’i kendi şeriatı ve sistemiyle insanları kurtarmak için peygamber olarak göndermiştir. Elbette ki bu şeriatın söz ve fiillerle ilgili hükümlerini belirten hikmetleri vardır. Elbette ki İslâm şeriatının koyduğu hükümler, lânete uğrayan, dalâlete/sapıklığa düşen, gazaba müstehak olanların yoluna uymayacaktır. Uyulduğu takdirde zuhur edecek fenalıklardan dolayı Allah ehl-i küfre muhâlefeti emretmiştir.


Şüphesiz ki şekil ve durum bakımından kâfirlere benzemenin ahlâkî ve amelî yönden pek çok mahzurları vardır. Meselâ bilginlerin, profesörlerin kıyafetine giren kimse kendi nefsinde bir ilim vasfı görür. Ve âlimliğe yeltenir. Yahut subay elbisesi giyen kimse hareket ve yaşayışlarıyla bir nevi askerlik mesleğinin tesiri atında kalır. Bu, insan tabiatında mevcut olan bir hâlettir. Bunu önlemek için ya açıktan açığa benzeyişi kaldırmak hakikat ve hidâyet ehli ile küfür ehli arasında açık bir tefrik koymak, yahut Allah düşmanlarıyla açıktan açığa harb etmek gerekir. Müslüman olduğuna yakînen inanan ve gönülden İslâm’ı yaşamak isteyen herkes her yönüyle yahudi ve hıristiyanlar da dâhil olmak üzere bilcümle kâfirlerden ayrılmalıdırlar. İslâm deyince sadece bu ismi alan namaz veya benzeri ibâdetlerle iktifa eden kimseleri kast etmiyorum. Gayri müslimlerin içimize saçtıkları fitneler öldürücü veba mikroplarından daha tehlikelidir. İkinci olarak dış görünüş itibariyle kâfirlere benzemek ihtilât ve karışmayı normal hale getirir. Bu durumda müslüman ile kâfirlerin, hidâyete erenlerle, Allah'ın gazabına müstehak olanların arasında ayırt edecek özelliklerin kalkmasına vesile olur."(Aynı eser sayfa 7-8) (16)


 

 

 

Kıyafette Erkek ve Bayanların Ayrımı


Hadis rivâyetleri, kıyafet hususunda kadınla erkeğin ayrılması meselesine temas etmekte, kendisini kıyafetiyle kadınlara benzeten kimsenin Medîne'den sürgün edildiğini belirtmektedir. Kıyafetle ilgili olarak sünnette vârid olan hadisler incelenecek olursa, buna büyük bir ehemmiyet verildiği, kişinin şahsiyetinin gerek cinsî ve gerekse dinî hüviyetinin vazgeçilmez bir parçası telakki edildiği görülür. Hatta bir kısım rivâyetlerde, kıyafetin insan ruhuna tesiri bile söz konusudur. Ancak burada söylenenlere delâlet eden hadislere sadece atıfta bulunarak, sebebini bu zikrettiğimiz mülâhazalardan almak üzere, Hz. Peygamber'in daha doğuştan başlamak üzere kadın ve erkek arasında kıyafet ayrımına verdiği ehemmiyeti belirtmeye çalışacağız.


Peygamberimizin, torunu Hasan'a doğduğu gün sarılmış olan sarı renkli kundak bezini öfke ile atarak yerine beyaz renkli bir bez kullanmış olması, bu ayırımın doğuşla başlatıldığının bir örneği olarak değerlendirilebilir. Hz. Peygamber erkekler için yasakladığı cins ve renkteki (ipekliler, sarı, kırmızı renkteki kumaşlar) giyecekleri çocuklar üzerinde görünce memnûniyetsizlik izhâr edip, onlara müdahale ederek değiştirmiştir. Şu halde sünnet, kadın ve erkek için kıyafetleri ayırmakla kalmamış, çocukların daha küçük yaştan itibaren kendi cinsleri için tecviz edilen kıyafetlere alıştırılmalarını emretmiş olmaktadır.


Rivâyetler, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "Kadınların süssüz oluşlarını kerih bularak" ipekli kumaş, parlak renkler ve kına, halhal, küpe, bilezik, gerdanlık gibi örfte mevcut çeşitli süs unsurlarıyla daha câzib ve erkeklerinkinden farklı bir kıyafeti tecviz ettiğini göstermektedir. Bu cümleden olarak: "Fâtıma'nın sürme maddesini (tîb) çok yapın, zira o da diğer hemcinsleri gibi bir kadındır" dediğini, "eliyle inci dizerek" eşlerinden birine verdiğini, evlenme sırasında kızı Zeyneb'e kolye hediye ettiğini, Necâşî'den hediye gelen bir altın yüzüğü kız torunu Ümâme'ye verdiğini vs. görmekteyiz. Kezâ Hz. Âişe'nin meşhur ifk hâdisesine mâruz kalmasına sebep olan "kaybolan kolyesini arama hâdisesi" bizzat Zevcât-ı Mutahharât'ın ziynet ve süs eşyalarını kullandıklarını göstermektedir.


Kadınla erkeği ayıran süs unsurlarından biri de sürme maddesidir. Bu, erkeklerde koku saçıcı fakat renksiz, kadınlarda renkli fakat kokusuz olmalıdır; Rengi dışarı akseden sürme maddesini kullanan erkekleri ve hatta erkek çocuklarını Hz. Peygamber (s.a.s.) hoş karşılamamış, bunu, biat taleplerini reddetme ve kendisine gelenlerden esirgemediği mûtâd iltifatlarda bulunmamak gibi bir kısım fiili davranışlarıyla ifâde etmiştir.


Kına da kadınla erkeği ayıran bir unsurdur. Bazı rivâyetler, bunun erkekler için tahannüs (kadınlaşma) belirtisi kabul edilerek haklarında yasaklandığını göstermektedir. Ebû Hüreyre huzûr-u nebevîye getirilen elleri ayakları kınalı bir muhannesin Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından Medîne'nin Nakî' denen bir nahiyesine sürüldüğünü rivâyet etmektedir. Kına ile alâkalı olarak gelen bu rivâyetler, kadınların her an kına yakmaları hususunda bir vecîbe ifade etmez, ancak erkeklerden süslenme noktasında farklılık arzetmeleri gereğini te'yîd eder.


Sünnette gelen rivâyetlere dayanarak âlimler: "Haklarında terğib için, süs ve ziynetlerle kızları bezemek sünnettir" hükmünü vermiştir. Mesleğinin, kadınları kocaları için tezyîn etmek olduğunu söyleyerek bunda devam edip edemeyeceğini soran Ümmü Ra'le'ye Hz. Peygamber (s.a.s.): "Onları kocaları için tezyîn et ve süsle" cevabını vermiştir.


Kadın ve erkeğin kıyafette ayrılmaları, terbiyelerinde mühim bir esas olarak vaz'edilmekten başka bunun bazı müeyyedilerle korunduğunu görmekteyiz. İbnu Abbâs'dan gelen bir rivâyette: "Hz. Peygamber kadınlardan erkeğe benzeyenlerle, erkeklerden kadına benzeyenlere lânet etti" denir. Ebû Hüreyre'nin bir rivâyetinde: "Kadın elbisesini giyen erkekle, erkek elbisesini giyen kadına lânet etti" denir. Müsned'de İbn Ömer'den, Buhârî'de İbn Abbâs'dan yapılan tahriclerde: "Kadınlaşan erkekle, erkekleşen kadına" lanet edildiği belirtilir. Hâkim'in bir tahricinde, "cennete giremeyecek üç grup" sayılırken: "Ebeveyn hukukunu çiğneyen, deyyus, kadınların erkekleşenleri" denir.


Bu mânevî müeyyideden başka fiilî müeyyideye de başvurulmuş olduğunu sünnette görmek mümkündür. Hz. Peygamber, kıyafetiyle ilgili yasağa riâyet etmeyenlere karşı daha zecrî tedbirler alarak meselenin ehemmiyetini duyurmaya çalışmıştır. Bu cümleden olarak -mütehannis ve mütereccilleri (homoseksüelleri) kastederek: "Bunları evlerinizden çıkarın" emrini verdiğini göstermekteyiz. İbn Abbâs: "Hz. Peygamber falancayı, Hz. Ömer de falancayı (Medîne'den) sürdü" diye isim vermeksizin bu yasağa uymayanlara uygulanan cezayı misâl verir. Hadisin şerhinde Kastalânî, Hz. Peygamber (s.a.s.)'ın Enceşe adında kadınlara benzemeye özenen siyahî bir erkek köle ile Bâdiye Bintu Gaylan adındaki kadını Medîne'den sürdüğünü belirtir. İbn Hacer de Hz. Ömer'in Ebû Züeyb, Nasr İbn Haccâc, Ca'detu's-Sülemî, Ümeyye İbn Yezîd el-Esedî ve Mevlâ Müzeyne ismindeki şahısları Medîne'den sürdüğünü, Ebû'l-Hasan el-Medâyînî'nin Kitabu'l-Muğarrebîn adındaki te'lifine dayanarak, kısaca sürülüş sebeplerini de vererek kaydeder. Âmirî de Hz. Peygamber devrinde dört muhannis bulunduğunu bunlardan hiçbirinin "kadınlara teşebbüh"ten başka fâhiş bir cürüm işlemediklerini belirtir.


Teşebbühle sadece libâs veya süslenme unsurlarındaki benzemenin kastedilmediğini de belirtelim. İbn Hacer, Buhârî'nin İbn Abbâs'tan tahrîcini îzah sadedinde Taberî'nin yasaklanan benzemeyi, "libâs ve ziynette benzemek" olarak yaptığı açıklamaya "konuşma ve yürümede de benzeme"yi ilâve eder ve der ki: "Libâsın şekli her beldenin âdetine göre değişir. Bir yerde libasta kadınla erkeğin kıyafeti aynı olabilir. Fakat her hâl u kârda kadınlar iyice bürünmek ve örtünmekle (ihticâb ve istitâr) temâyüz ederler."


Rivâyetler kıyafet kavramına sadece libâs, ziynet ve sürünme maddelerinin değil, ayakkabılarının da girdiğini, her cinse, karşı cinse ait olan ayakkabıyı giymesi yasaklandığını göstermektedir. Misâlimizde erkek ayakkabısı (na'l) giyen kadın hakkında sorulunca Hz. Âişe'nin: "Resûlullah, erkekleşen kadınlara lânet etmiştir" diye cevap verdiği kaydedilir. (17)


 

 

 

Tesettür İçin Çarşaf Şart mıdır?


Cilbâb; Sadece Çarşaf Anlamına mı Gelir? Âyet ve hadisler kadın ve erkeğin avret yerlerini örtmelerini emreder ve açmalarını haram kılar; fakat örtmek için yeni bir elbise modeli getirmez; "hımâr: Baş örtüsü", "cilbâb: Dış giysi" gibi eskiden beri giydikleri elbise ile Şârî tarafından istenildiği gibi örtünmeleri emredilir. Bazı kimseler Kur'an'daki: "Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını (cilbâblarını bürünmelerini) söyle; bu onların tanımmalarını ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder." (33/Ahzâb, 59) âyetinde geçen "cilbâb" kelimesine "çarşaf" mânâsı vererek kadının ancak çarşafla dışarı çıkabileceğini, başka elbise ile örtünmenin câiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu iddiânın isâbetsiz olduğunu ve İslâm'ın istediği örtünmenin eşarp, pardesü, manto gibi geniş ve kalın giysiler ile de, daha başka ülkelerdeki meşrû farklı giysilerle de olabileceğini gösteren deliller vardır:


1- Nûr sûresindeki âyette (24/31) başörtüsünden (hımâr) söz edilmektedir. Hımâr, başı ve yakayı örten başörtüsüdür, çarşaf değildir. Aynı âyette geçen "cüyûb" ise gömlek ve entârinin yakasıdır. Şu halde kadınlar geniş entâri ve başörtüsü ile örtünebileceklerdir. Âyet, o zaman kadınların böyle giyindiklerine delâlet etmektedir.


2- "Cilbâb" kelimesine tefsir ve lügatlerin verdiği mânâ şunlardan ibârettir: Başörtüsü, tepeden tırnağa örten örtü, dış elbise, örtü, başörtüsü ile ridâ arası bir elbise. Bu kadar mânâ içinden yalnız çarşafı almak ve diğerlerini reddetmek için bir delil yoktur.


3- Hz. Âişe'den rivâyet edildiğine göre cilbâb âyeti gelince, ensâr kadınları etekliklerini ortadan yırtarak başörtüsü yapmış ve kargaları andıran siyah başlıkları ile Rasûlullah'ın arkasında namaz kılmışlardır. Bu rivâyet, cilbâba çarşaf değil; başörtüsü mânâsı verildiğini göstermektedir.


Cahiliyyette insanların birçoğu, terbiye ve edepten yoksundu. Ahlak, iffet ve namus meselesi lafta idi. Bugün olduğu gibi kadın açılıp saçılıyordu, vücudunun bazı çekici yerlerini göstermekle böbürleniyordu. İlâhî rahmet olarak gelen İslâm dini, tefessüh etmiş bu insanlığı ıslah etmek için birtakım emir ve prensipler getirdi. Bunlardan birisi de kadının cilbab ile örtünmesini emreder. 24/Nûr sûresi, 31. âyetinde mü’mine hanımlara emredilen “cilbab”ın mâhiyeti hakkında birkaç görüş vardır:

1- Cilbab, bütün vücudu örten uzun gömlek veya entaridir.

2- Entari üzerine giyilen geniş elbisedir.

3- Başı, boynu ve çevresini örten atkıdır.

4- Üst tarafı göbeğe kadar örten ve rida' denilen örtüdür.

Sibeveyh'in üstadı olan Halil: "Bu mânâlardan hangisi kasdedilirse câizdir” diyor. Müslüman kadın, el ve yüzü müstesnâ bütün vücudunu örtmek mecburiyetindedir. Bir kimse buna inanır fakat uygulamazsa günahkâr olur. Amma inkâr ederse dinden çıkar, mürted olur. İslâm'ın kabul etmediği te'villere başvurup halkın inancına şüphe karıştırmak sapıklıktır. Tesettürün dinen makbul olabilmesi için birkaç şartı vardır, onlara riâyet etmek gerekir:

1- Elbise, vücudu gösterecek tarzda ince,

2- Nazar-ı dikkati çekecek kadar süslü ve renkli,

3- Vücudun hatlarını gösterecek şekilde dar olmayacaktır.


Bir memlekette pardesü, manto giymek âdet ise, dar olmamak şartıyla onu giymekte beis yoktur. Çünkü İslâm dini, erkek için de kadın için de belli ve mu'ayyen bir kıyafet getirmemiştir. Her memleketin kendisine has bir giyişi vardır. Hatta buranın çarşafı Suriye, Irak ve Hicaz'da giyilen çarşafa benzemiyor. Anadolu’nun çeşitli vilâyetlerinde giyilen çarşafın bile birbirinden farklı olduğunu görüyoruz. İran’da çarşaf olarak kullanılan çadur denilen tek parça bürünülen bir kumaş olduğu halde Çarşamba’nın çarşafı çok farklı biçimde dikiliyor. Yani, “illâ şu veya bu kıyafet çeşidi şarttır” demek doğru değildir.


Netice olarak diyebiliriz ki, önemli olan usûlünce örtünmedir; elbisenin adı ve modeli muayyen değildir. Her kadın ve erkek, şart ve imkânlarına göre elbisesini seçer ve örtmesi gereken yerlerini örter. Avret yerlerini gösterecek kadar ince veya şehvet çeken yerlerini belirtecek kadar dar elbise giymekten sakınır. İnce, şeffaf elbiselerin giyilmemesi hakkında hadisler vardır.


Kibir İçin Giyilen Kıyafetin Ölçüsü Var mıdır? Kibir için giyilen elbiseye bir ölçü tayin etmek zordur. Bayağı elbiselerle insan kibre kapılabileceği gibi, çok değerli elbiselere kibir duymadığı da olabilir.


Allah Rasûlü, kalbinde zerre miktarı kibir olanın Cennete giremeyeceğinden haber verirken, elbise ve benzeri şeylerin güzel olması insanın hoşuna gider diyen sahâbîye de, "Bunlar güzel şeylerdir: Allah güzeldir, güzeli sever. Fakat kibir, Hakkı tanımamak ve insanları hakir görmektir" buyurmuşlardır. (Muhammed ez-Zebidî, age. VN/347-48)


Aynı anlamda Ibn Hacer, "Izarını kibirle çekene Allah rahmetle nazar etmez" hadis-i şerifini şerh sadedinde şöyle der: Bu konudaki delillerden anlaşılan şudur ki, Allah'ı düşünerek, O'na şükrederek, kendisi gibi olmayanları hakir görmeksizin, üzerinde Alah'ın nimetini izhar gâyesiyle giydiği güzel elbiseler, son derece değerli olsalar bile, mubah olan şeyler oldukları sürece kişiye zarar vermez." (Ibn Hacer, age. XN/372.) Nevevî de, "Hadisin zâhiri, elbiseyi kibirle çekmekle mukayyeddir. Bu da haramlığın kibre bağlı olduğunu gösterir. Şâfiî de bunu böyle tasrih etmiştir" der. (Muhammed ez-Zebîdî, age. VN/347-48)


Kibir inkârda önemli bir rol oynadığından Allah Teâlâ Kur'ân'da kibirden ve bu kelimenin türevleri olan istikbâr, müstekbir ve kibriya'dan sık sık bahsetmektedir. Hz, Nuh (a.s.) oğluna vasiyet ederken "iki şeyden seni menederim, biri şirk diğeri kibirdir" buyurmuştur (Ahmed bin Hanbel, I/170). Ebû Reyhâne (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'den şöyle rivâyet etmiştir: “Cennete kibirden hiçbir şey (hiçbir kibirli kimse) giremez.” Orada bulunanlardan biri şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben, kamçımın şaklaması ve ayakkabımın sağlamlığı ile güzel görünmekten hoşlanırım, bu kibir midir?" Hz, Peygamber (s.a.s.) “Hayır, bu kibir değildir. Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir, hakkı küçük görmek ve başı-gözü ile (küçük görerek) insanlarla alay etmektir.” (Müslim, İman 47; Ahmed bin Hanbel, lV/133-134) buyurdu. Bu hadis-i şerif hak karşısındaki alay ve inkârın kibir olduğunu anlatmakla birlikte insanlarla alay etmenin kibirden kaynaklandığına işaret etmektedir. Hz. Peygamber yanında sol eli ile yemek yiyen bir adama "sağınla ye" demiştir. Adam ‘sağlımla yiyemiyorum’ deyince Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yiyemez ol; Bu adamın sağıyla yemek yiyemiyorum demesi yalnızca kibrindendir." (Müslim, Eşribe, 107)


Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç bir kimse cehenneme girmez; kalbinde hardal tanesi kadar tekebbür (kibir) bulunan hiç bir kimse de cennete giremez.” (Müslim, İman 147, 148, 149; Ebû Dâvud, Libâs 26; Tirmizi, Birr 610; Ibn Mâce, Mukaddime 9, Zühd 16). Bu hadis-i şerifin Müslim'in es-Sahih'indeki bab başlığı, "kibrin haram olması ve bunun açıklanması" şeklindedir. Buradan da anlaşılacağı gibi kibir haram olan kötü huylardan birisidir. Hadisteki ifade kibirli insanın cennete giremeyeceğini anlatmaktadır. Ancak buradaki kibir, Allah'a ve Peygamber (s.a.s.)'e karşı olan kibirdir. Ahlâkî bir özellik olarak kibir, başkalarını küçük görmek ve onlarla alay etmek anlamıyla düşünülürse bu özellik insanı dinden çıkaran bir özellik değildir. Ancak haramdır, insanı dinden çıkarabilecek fiiller işlenmesine sebep olabilir. Böyle bir özellik sahibi de cehennemde kibrinin cezasını çektikten sonra Allah'ın afv ve mağfiretiyle cennete girecektir, Nitekim bir âyet-i kerime'de Allah Teâlâ: "Biz onların kalblerindeki kin ve hasedi çıkaracağız" (15/Hicr, 47) buyurarak, cennete giren insanların kalbinden dünyadaki ahlâkî kusurlarının temizleneceğini anlatmaktadır.


Bu konudaki bir başka hadis-i şerif şöyledir: "Kendini büyük gören yahut kibirli kibirli yürüyen kimse Allah'ın huzuruna, Allah kendisine gazablanmış olarak çıkar." (Ahmed bin Hanbel, II/118). Bu hadis kibirlinin âhiretteki durumunu gözler önüne sermektedir. Bu tür bir gazab-ı ilâhiye sebep olarak Hz. Peygamber insanın elbisesini sürüyerek çalım satmasını ve kibirlenmesini de göstermiş ve: “Elbisesini kibirle yerde sürüyen kimseye Allah merhamet nazarı ile bakmaz.” (Müslim, Libâs 42) buyurmuştur. Bu hadis-i şerifler ahlâkî bir kusur olan kibrin Allah nezdinde ne derece kötü kabul edildiğini anlatmaktadır. Bir başka kibir şekli olan hakka karşı büyüklenmek ise kâfirlikle bir kabul edilmiş ve lânetlenmiştir. Hz, Peygamber şöyle buyurur: "Mütekebbirler kıyâmet gününde, insan şeklinde küçük karıncalar gibi hasredilir. Bütün her taraflarından zillet onları kuşatır..." (Tirmizî, Kıyâme 47; Ahmed bin Hanbel, II/179)


Islâm bir ahlâkî kusur olan kibri yasaklamıştır. Böyle bir kibir haramdır, Allah'ın rahmetinden kovulma sebebidir. Ancak bir kibir daha vardır ki Kur'an bunu "Müstekbir" ifadesiyle ifade etmiştir. Müstekbirler Allah'ın arzında bizzat kendi güzelliklerini tesis etmek için gayret gösteren azgınlar ve zorbalardır. Bunlar Allah'ın kullarını kendi köleleri yapmak için Allah'ın dinine karşı büyüklenirler. Allah Teâlâ bu çeşit insanlar için şöyle buyurmaktadır: “İşte âhiret yurdu; Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuk çıkarmayı istemeyenlere (armağan) kılarız. Âkıbet (Güzel sonuç) muttakîlerin/takvâ sihiplerinindir.” (28/Kasas, 83)


 

Hanımlar Başlarını Açarak Okullarda Okuyabilir mi? “İslâm'a hizmet etmek gâyesiyle (ekmek parası için değil) okuduğunu söyleyen bir bayan, aksine müsaade edilmiyorsa, başını açarak okuyabilir mi? ‘Evet’ denirse, okuyabileceği okullar sınırlı mıdır?”


Bu soruya birkaç açıdan bakılabilir:

1. Setr-i avret farz-ı ayn; emir bi'1-ma'ruf ise, farz-ı kifâyedir: Kişinin önce farz-ı ayn'la mükellef olacağı açıktır. Sonra farz-ı kifâye ile mükellef olanlar, şarktan garba kadar öncelikle o meseleyi bilenlerdir (İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, IV/123).


2. Kadınların başlarını açmaları halinde mefsedete sebep olacakları açıktır. Çünkü bunda naslara doğrudan muhâlefet vardır. Bu şekilde okumaları durumunda İslâm'a hizmet edecekleri ise kesin değildir. Yarın, yaşadıkları gibi inanmaya başlamayacaklarını kimse garanti edemez. Zira yaşadığının doğru olduğunu savunmak, insanın tabiatında olan psikolojik bir vâkıadır. Allah Rasûlü, "Giyim şekilleri birbirine benzerse, kalpler de birbirine benzer" buyurur. (Sihâbüddîn el-Nafacî, Nesîmu'r-Riyad Şerhu Şifâi'l-Kadı Iyâz I/590). Öyleyse, kesin olan bir maslahat, zannî olanla nasıl değiştirilebilir?


3. Hâl-i hazırda İslâm'a hizmet etmek isteyen bayanların, bu işi gerçekleştirebilecekleri yegâne yolun, başlarını açma zorunluluğunu koyan okullardan mezun olmak olduğunu kabul imkânsızdır. Öğrenmek ve kültür ayrı şeydir; diplomalı olmak ayrı şey. Bu işi diplomasız, sırf hasbî olmak kaydıyla, ama bilerek yapanların çok daha başarılı olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, gâye hizmetse, yapılacak iş, ilmi ve kültürü arttırmak ve İslâm'ı sahih esaslara göre öğrenmeyi temine çalışmaktır (Âlim İslâm Ansiklopedisi).


 

Kadının Pantolon Giymesi: “Önemli olan avretini örtmek olduğuna göre, kadının bunu pantolon giyerek sağlaması yeterli olmaz mı?”


Bilindiği gibi, kadının giyiminde aranan şartlardan biri de erkek elbisesine benzememesidir. Rasûlullah Efendimiz'in (s.a.s.) "Allah kadına benzeyen (kadınlaşan) erkeğe ve erkeğe benzeyen (erkekleşen) kadına lânet etmiştir" hadîs-i şerîfleri, öncelikle giyim-kuşamdaki benzeyişi anlatır. Buna göre erkek gibi pantolon giyinen bir kadın, avretini örtme emrini yerine getirmiş olsa bile, erkeğe benzememe emrini yerine getirmediğinden günahtan kurtulamaz. Giydiği pantolon dar olur da vücut hatlarını ortaya koyarsa, fitneye (helâl olmayan cinsel duygulara) sebep olacağı için ayrıca günah işlemiş olur. Ancak, kadınların "cilbâb"larının (dış elbiselerinin) altından pantolon giymeleri mahzurlu olmadığı gibi, tam tersine, övülen bir uygulamadır.


Hz. Ali’nin (r.a.) aktardığına göre: "Bulutlu ve yağmurlu bir günde Bâkî mezarlığında Rasûlüllah'la beraberdik. Merkebe binmiş bir kadın geçiyordu. Merkepten düşecek oldu da Rasûlüllah (bir yeri açılır endişesiyle) ondan yüzünü döndü. Orada bulunanlar: Kadının pantolonu (sirvalı) var (üzeri açılmaz) dediler de Rasûlüllah: "Pantolonlar (sirvaller) edinin. Çünkü onlar en iyi örten elbiselerinizdendir. Kadınlarınızı da dışarı çıktıklarında onlarla koruyun." buyurdular." (Hadîsi; Ukaylî, Ibn Adîy (Kâmil'de) ve Beyhakî (el-Edep'te) rivâyet etmişlerdir. Suyûti "zayıf" işaretini koymuştur. bk. Münâvi, Feyzu'1-Kadîr I/109-110). Bir başka rivâyette ise, kadının o giysisi hoşuna gittiğinden ötürü: "Allah sirval giyen kadınlara merhamet eylesin." buyurdular. (Hadîsi; Dârakutnî (el-Efrâd'da), Hâkim (Tarihinde), Beyhakî (Su'abul-imânda), Hatîp (el-Müttefek'te) rivâyet etmişlerdir. Münâvî zayıf oluşunu anlatır. bk. IV/22-23). Hattâ bizzat Rasûlüllah Efendimizin de "sirval" satın aldığı rivâyet edilmiş ve kendisinin giydiği bilinmediğine göre, hanımları için satın almış olabilir, denmiştir. (Münâvî, a.g.e. I/110). Ne var ki, bu her iki hadîs de zayıftır ama, aksi de söylenmediğine göre, bunlarla amel edilmesinde bir sakınca yoktur. Yani bayan, pardesü veya çarşaf cinsinde dış elbisesinin altından pantolon (sirval) giyebilir. Bunu daha iyi örtünmek için yapmışsa güzel bir iş yapmış olur. Ancak hadislerde geçen "sirval"i tamı tamına bugünkü pantolonlar gibi anlamak da tam doğru olmaz. Hanımlar için özel pantolon olmalı, erkek pantolonunun aynısını iç kıyâfet olarak da olsa giymekten sakınılmalıdır. Allah'u a'lem, aslında Anadolu kadınlarının giydiği ve "dizlik" tabir edilen uzun içdonu "sirval" tarifine daha yakındır.

 


Kadının Saç Kestirmesi: Kadının saçını kısaltması câiz, tıraş etmesi ise mâzeret yoksa haram görülmüştür. Peygamberimiz kadının saçlarını traş etmesini yasaklamıştır. Hacda ihramdan çıkılırken erkeklerin saçlarını traş etmeleri istenirken, kadınların saçlarını, dörtte birini keserek kısaltlamaları istenmiş, Peygamber Efendimiz; “erkeklere traş, kadınlara kısaltma vardır” (Ebû Dâvûd, Menâsik 7, 8; Nesâî, Ziynet 4; Tirmizî, Hacv 75) buyurmuştur. Ancak erkeklerin kadınlara benzemesi yasaklandığı gibi, kadınların da erkeklere benzemesi yasaklandığından, kadın saçlarını, erkek saçına benzeyecek ölçüde kısaltırsa bu da haram olur. Kadın ile erkeğin, saç modelleriyle de birbirinden ayrılmaları gerekir.


Kadın saçlarını kocasının emriyle de kesse (yani tıraş ettirse) günahkâr olur. Çünkü; Hak'ka isyanda mahlûka itaat yoktur. Kadının saçlarını kuaföre kısalttırmasına gelince, bunu yabancı erkeklere görünmek için yapıyorsa, kime kısalttırırsa kısalttırsın haramdır. Erkeklere göstermemek üzere, meselâ kocasının arzusuna uyarak yapıyorsa, bir erkeğe kısalttırması yine haramdır. Kuaför ahlâklı ve müslüman bir kadın ise, yukarıda söylediğimiz gibi, erkek saçına benzetmemek üzere onun kısaltması câizdir. Tabii ki kuaförde saçlarını göstermesi haram olan kimsenin bulunmaması şartı da sözkonusudur.

 

Kadının Sesi: “Kadının sesi avrettir, onu dinlemek haramdır diyen olduğu gibi mubahtır diyen de var. Bu hususta nasıl davranalım?” Soruda belirtiği gibi kadının sesi hakkında çeşitli mütâlealar serdedilmiştir. Şâfiî ulemâsının kaydettiklerine göre kadının sesi avret değildir. Yabancı erkeklere işittirecek kadar bir kadın sesini yükseltirse günahkâr olmaz. Hanefi mezhebinde ihtilaflıdır. Ed-Durru'l-Muhtar ile İbn Abidin'e göre en kuvvetli görüş kadının sesi avret değildir. Nevâzil ve el-Kâfi ismindeki kitaplara göre avrettir. Bazı ulemaya göre namazda avrettir, onun dışında avret değildir.


Âlûsî, “kanaatime göre kadının sesi avret değildir, ancak sesi şehveti tahrik edip fitneye vesile olursa o zaman haram olur” demektedir. Muhammed Ali es-Sâbunî de şöyle diyor: Kadının sesi fitneye vesile olmazsa avret değildir. Zira Peygamber (s.a.s.)'in zevceleri Peygamber'in hadislerini nakledip rivâyet ederler ve içinde yabancı erkek bulunan cemaatle konuşurlardı.


Kadının sesinin avretliği konusunda, ne Kur'ân-ı Kerim'de, ne de Efendimizin hadîslerinde bir açıklık vardır. (Bir yasak bulunmayan uygulamanın haramlığı da iddiâ edilemez.) Bazı Hanefî bilginler bu konuyu şöyle açıklamışlardır: Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde, kadınlar, başkalarına duyurmak için ayaklarını yere vurup ses çıkarmasınlar buyuruyor. Ayaklarının sesini duyurmaları haram olursa, kendi sesleri öncelikle haram olur. Ayrıca Peygamberimiz (s.a.s.); “İmam namazda yanılırsa onu, erkekler "subhanellâh" diyerek, kadınlar da el çırparak uyarır” (Buhârî, Sehv 9; Nesâî, İmâmet 7) buyurur. Hac sırasında okunan "telbiye" duâsını erkeklerin yüksek sesle okuması sünnetken, kadınların seslerini yükseltmeleri yasaklanmıştır. Bunlar da kadının sesinin avret olduğunu gösterir. (bk. Ibn Âbidîn I/406)


Ancak Hanefîlerin diğer bölümü ile geriye kalan mezheplerin bilginleri kadının sesinin avret olmadığını söylemişler ve bunların görüşleri daha çok kimse tarafından benimsenmiştir. Bunlar da konuyu şöyle açıklarlar: Kadının ayağını yere vururken çıkardığı ses değil, bu davranışıyla dikkatleri üzerine çekmesi ve fitneye sebep olması haramdır. Namazda ve hacda sesini yükseltmesinin haram olması da aynı şekilde izah edilir. Kaldı ki, ihtiyaçları için kadınların evden çıkmalarına Hz. Peygamber izin vermiştir. Dışarıya çıkan, ihtiyacını ancak konuşarak giderebilecektir. Sonra ashâb, Peygamberimizin hanımlarına sık sık fetvâ sorarlardı. Kur'ân-ı Kerîm bunu yasaklamamış, bir şey istedikleri zaman perde arkasından istemeleri hükmünü getirmiştir (33/Ahzâb, 53). Demek ki kadının sesi avret, yani haram değildir. Ashâb döneminde kadınların sık sık mescide geldikleri ve erkeklere soru sordukları çok rastlanan bir olaydır.


Ne var ki, böyle diyen bilginlerin bazıları da, kadının sesi nağmeli olursa, ya da fitneye sebep olacağından korkulursa haram olur. Çünkü Allah kadınların seslerini kadınsı biçimde inceltmelerini yasaklamıştır (bk. 33/Âhzâb, 32; Ibn Âbidîn, Mahlûf, el-Fetâvâ'ş-Şer'iyye I/342) demektedirler.


Bu anlatılanlardan şu ortak sonuca varılabilir: Kadın her şeyiyle olduğu gibi sesiyle de çekici, büyüleyici ve tahrik edicidir ve aslında bu onun çirkin olduğunu değil, güzel olduğunu gösterir. Birer nimet demek olan çekici yönlerini, bu arada sesini, fitneye sebep olmak ve tahrik etmek için kullanırsa, yani konuşmasını kırıla döküle ve kadınsı biçimde yaparsa, ya da nağmeli sözlerle, normal konuşurken zaten tahrik edici olan sesini daha da etkileyici hale getirirse, sesi avret olduğundan değil de, fitneye sebep olacağından haram olur. Bu konuda da ölçü, kadının dişiliğiyle değil, kişiliğiyle konuşmasıdır. Kahkaha atmak, iffetli bir hanıma yakışmayacak tarzda şuh ifade veya yapay çekicilikler oluşturarak konuşmak, şarkı gibi yabancı erkeklerin hoşuna gideceği makamlı terennümler, cıvık tavır ve edâlı sözler haram olur. Normal şekilde konuşmanın ise sakıncası yoktur.


 

Kadının yüzü veya vücudunun başka bir tarafı aynadan görünse ona bakmak câiz midir? Aynaya akseden kadının yüzü veya vücudunun başka bir tarafına bakmak dinen caizdir. Çünkü o hakiki değil hayalidir. Ancak fitneye vesile olduğu taktirde hayali de olsa haram olur. Kadın fotoğrafı ile televizyonda görünen kadın da böyledir. Yani hayal olduğu için fitneye vesile olmadıkca ona bakmak. İslam dininde söz konusu olan haram nazar sayılmaz. Ama fitneye ve ahlakın bozulmasına vesile olursa haram olur. (18)


 

 

Giyecek ve Süslenmede Haramlar


a- Giyinmekten Maksat: İslâm giyinmekten iki maksat güdüyor: Örtünmek (tesettür) ve güzel görünmek (ziynet). “Ey Âdemoğulları! Ayıp yerlerinizi örtecek giysi ve sizi süsleyecek elbiseler gönderdik. Takvâ örtüsü ise bundan daha hayırlıdır. Allah’ın bu âyetleri öğüt almanız içindir. Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı, babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın...” (7/A’râf, 26-27) “Ey Âdem oğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin...” (7/A’râf, 31)


Bu âyetler örtünme ve kendine çeki-düzen verme konularında itidal sınırlarını çiziyor; açılıp saçılmayı da yakışıksız, rüküş giyinmeyi de mahkûm ediyor.


b- Kıyafet Temizliği: Kılık kıyafetin tesettüre uygun (örtücü) ve güzel olması yanında temizliği de İslâm’ın tâlîmâtı arasındadır: “Temizlenin, çünkü İslâm temizdir.” (Tirmizî, Edeb 41). Müslüman toza toprağa karşı açıkta kalan el, kol, yüz, ayak gibi uzuvlarını günde birkaç kere yıkamaya mecbur edilmiştir (abdest). Haftada bir iki kere bütün vücudunu yıkayacaktır (gusül).


Bir adam saçı, sakalı dağınık bir şekilde Rasûlullah’a gelmişti. Peygamberimiz (s.a.s.) düzeltmesini isteyen bir işarette bulundu, o da düzeltti. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Birinizin şeytan gibi saçı başı dağınık gelmesinden bu (şekil) daha iyi değil midir?” (Muvattâ, Şa’r 7). Bir başkasını pasaklı bir elbise içinde görmüş ve şöyle buyurmuştur: “Bu adam, elbisesini yıkayacak bir şey bulamamış mıdır?” (Ebû Dâvud, Libâs 14; Ahmed bin Hanbel, 7/357). Düşük kaliteli bir elbise içinde kendisine gelen bir adamla aralarında şu konuşma geçmiştir: Rasûlullah (s.a.s.): “Malın var mı?” Adam: ‘Evet’ “Hangi çeşit mal?” ‘Allah bana her çeşit maldan verdi.’ “Madem ki Allah sana mal verdi, şu halde nimet ve ikrâmının eserini/izini üzerinde görsün!” (Ebû Dâvud, Libâs 14; Tirmizî, Birr 63, Edeb 45)


c- Altın ve Hâlis İpek Erkeğe Haramdır: Hâlis/saf ipek veya malzemesinin çoğu ipek olan giyecekler ile altını erkeğin giyecek, süs ve eşya olarak kullanması haramdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) ipeği sağ eline ve altını sol eline alarak: “bu ikisi ümmetimin erkeklerine haramdır”


Altın ve gümüşü kadının yalnızca ziynet eşyası olarak kullanmasına izin veren İslâm’ın erkeklere bunu haram kılmasının hikmetleri olarak şunları söyleyebiliriz:


Bu iki maden ve özellikle altın, asırlar boyu ya doğrudan doğruya para olarak, yahut da para karşılığı teminat olarak kullanılmış, ekonomide büyük rol oynamıştır. Bunların ziynet ya da eşya olarak kullanılması ekonomiyi menfî yönde etkileyecektir. Yine, bunların ziynet ve eşya olarak kullanılması, toplama faydalar sağlayacak olan büyük bir sermayenin âtıl kalmasına sebep olmaktadır. Yine, Allah’ın erkekler için takdir ve tensîb buyurduğu fıtrat ve karakter altın ve ipekle süslenmeye muhtaç ve uygun değildir. Bunlarla birlikte, üste, başa; ele ayağa; eve barka serilmiş servetler dikkat, gıpta ve haset celbederler; sosyal adâlet duygusunu rencide ederler, fesâda sebep olurlar. İslâm, insanın maddî hayatı ile rûhî ve mânevî hayatı arasında ideal bir dengeyi hedef almıştır. Dışa bu ölçüde ihtimam rûhî hayatı zedelemekte, tekâmülü engellemektedir.


Kadına gelince: Onun fıtratı süse ve ziynete daha elverişlidir; diğer vasıflar yanında erkekte yiğitlik, kadında güzellik aranır. Kadına ziyneti tümüyle yasaklamak onun fıtratına ters düşer ve ağır gelir. Şâri’ onlara bu konuda ruhsat vermiş, fakat yabancı erkeklerden sakınmalarını emretmiş, ziynetlerini yoksullara iyreti/karşılıksız vermelerini tavsiye buyurmuştur.


d- Kadının Elbisesi: İslâm kadının, nâmahrem olanlara karşı örtünmesini emretmiştir. Kadın kıyafetinin şu üç ölçüye uygun olması şarttır:


1) Kadının elbisesi, vücudunu göstermeyecek kadar kalın olacaktır.


2) Göğüs, bel, kalçalar gibi şehvet çekici uzuvları teşhir edecek kadar sıkı ve dar olmayacaktır. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Cehennemliklerden iki sınıf vardır ki ben onları (dünyada) görmedim: Birincisi, yanlarında bulunan öküz kuyruğu gibi kırbaçlarla halkı kırbaçlayan kimseler. İkincisi, giyinmiş çıplak, (kalçasını) oynatan, salınarak yürüyen, başları, salınan deve hörgücü gibi kadınlardır. Bunlar cennete giremezler, onun kokusunu da alamazlar; halbuki onun kokusu mesâfelerin ötesinden alınır.” (Müslim, Libâs 125). Bu hadiste geçen “giyinmiş çıplak” ifadesi “bazı yerlerini örtüp bazı yerlerini açan veya ince/şeffaf veya dar elbise giyen kadınlardır” şeklinde açıklanmıştır. Bu ifadeyi, “örtülü olmalarına rağmen davranışları ile karşı cinsin cinsî duygularını tahrik eden kadınlar” şeklinde anlamak da mümkündür.


3) Kadın erkeğe, erkek de kadına benzemeye özenmeyecektir. Her iki cinsin kendilerine âit özellikleri ve buna uygun kıyafetleri vardır. Karşı cinse özenti bir ruh bozukluğu ve ahlâkî sapıklıktır. Bu sebeple Peygamberimiz erkeğin kadın, kadının da erkek elbisesi giymesini menetmiş (Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325), karşı cinse benzeme özentisini lânetlemiştir (Buhârî, Libâs 61; Ebû Dâvud, Libâs 27; Tirmizî, Edeb 34).


e- Süslenme: İ’tidâl dini olan İslâm, insanların yaratılıştan mevcut özellik ve güzelliklerini belirli hale getiren süsü, boyamayı, takınma ve giyinmeyi -bazı şartlarla- mubah kılmıştır. Ancak fıtratı, yaratılışın verilmiş özellik ve şekilleri değiştirme mânâsında süs, makyaj ve değiştirmeleri yasaklamış, bunları şeytanî saymıştır; çünkü şeytan şöyle demişti: “Şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler.” (4/Nisâ, 119). Yaygın olan bazı süsleme ve değiştirme çeşitlerini sıralayalım:


1) Dövme yaptırmak ve dişlerin şeklini değiştirmek: Hz. Peygamber (s.a.s.) vücuduna dövme yaptıran ve yapana, (normal) dişleri yontarak şeklini değiştiren ve bunu yaptırana lânet etmiştir (Müslim, Libâs 119; Buhârî, Libâs 82-87). Tıbbî ve estetik bakımlardan normal olan dişleri, moda olan şekle uydurmak için söktürüp yaptırmak câiz değildir. Gerek iğne batırıp açılan deliklere boyalı maddeler dökerek yapılan dövme ve gerekse diş minelerini mahveden dişleri seyrekleştirme/yontma işinin sağlık yönünden de zararlı olduğu bilinmektedir.


2) Estetik ameliyat: Büyük paralar sarfıyla burun, çene, göğüsler gibi uzuvların şeklini değiştirmekten ibâret olan estetik ameliyatın da yukarıdaki âyet ve hadislerde belirtilen haram kapsamına girdiği anlaşılmaktadır. Ancak, insanı aşağılık kompleksine iten, toplum içinde mânen işkence çekmesine sebep olan bir anormallik veya fazlalık olursa bunun izâlesi tedâvi mâhiyetindedir. Peygamberimiz (s.a.s.) güzellik için dişlerini seyrekleştirenleri lânetlemiştir (Buhârî, Libâs 82, 84; Müslim, Libâs 120). Burada geçen “güzellik için” kaydı, bir ihtiyaç sebebiyle yapılan ameliyeleri istisnâ etmektedir.


3) Kaş aldırmak: Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in lânetine kaş aldıran ve alanlar da dâhildir (Ebû Dâvud, Teraccül 5; Buhârî, Libâs 82, 84; Müslim, Libâs 120). Kaş aldırmak, kaşın kıllarını yolarak iyice inceltmek ve kaşı yukarıya almak sûretiyle yapılmaktadır. Bu, hilkati değiştirme mâhiyetindedir. Ancak, kadının yüzünde biten kılları aldırmasını bir kısım İslâm ulemâsı câiz görür.


4) Peruk takmak: Rasûlullah'ın menettiği ve lânetlediği şeylerden biri de saçı dökülen veya dökülmeyen kimselerin başlarına başkalarının saçlarını koymaları veya bunları eklemeleridir. Saç takma ve eklemede hem tabii şekli değiştirmek, hem de karşısındakini yanıltmak, ona genç görünmek vardır ki, İslâm bunları hoş görmemiştir.


5) Saç ve sakalı boyamak: Peygamberimiz (s.a.s.)'in çağında yahûdi ve hıristiyan ihtiyarları ağaran saç ve sakallarını boyamazlardı; onlara benzemesinler diye yaşlı sahâbiler boyamaya teşvik edilmişlerdir (Buhârî, Enbiyâ 50, Libâs 67; Müslim, Libâs 80). Boyanın rengi üzerinde durulmuş, siyaha boyamanın cevazı tartışılmıştır. Kına kırmızısı ve kırmızı-siyah karışımı bitkisel boyalarla boyamak ittifakla câizdir. Kadınların siyaha boyamaları genellikle câiz görülmüştür. Rasûl-i Ekrem'in, kâfirlere benzememek için saç ve sakal boyama emri "teşvik emri" olarak telâkki edilmiş, bu sebeple Ebû Bekir, Ömer (r. anhumâ) gibi sahâbiler boyamış, Ali, Ubey, Enes (r. anhum) gibi sahâbiler ise boyamamışlardır.


6) Sakal bırakmak: Rasûlullah: "Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın" (Buhârî, Libâs 63, 64) buyurmuştur. Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır. Kadı Iyâd, bunun mekruh olduğunu söylemiştir. Aynı mâhiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler. Bazı çağdaş âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mubah olduğunu söylemektedirler. Kardavî, sakalı tıraş etmenin mekruh olduğu görüşündedir. (19)


Ziynet: Yukarıda mealini verdiğimiz Nur sûresi 31. âyeti, kadınlara -istisnâ edilen şahıslar dışında- kimseye ziynetlerini göstermemelerini emrediyordu. Ziynet, kadını güzel gösteren yüz, saç, makyaj, takı ve mücevherât, elbise gibi şeyleri içine almaktadır. Âyette bunlardan hangisi kastedilmiştir? "Kendiliğinden açılan, açılması, gösterilmesi doğal olan" ziynet nedir? Cumhûra göre elbise, kapanması gereken ziynete dâhil değildir. Buradaki ziynetten maksad; el, boyun, baş, kol, ayak gibi ziynet takılan yerlerdir. Peki, bunlardan hangisi "kendiliğinden açılan"a dâhildir? Eski müfessir ve fakîhler arasında "dış elbiseden başka her taraf örtülmelidir", "eller ve yüz hâriç", "eller, bilek ve yüz hâriç her taraf" diyenler olmuştur. Eller ve yüzün istisnâ edilmesi görüşü ağır basmaktadır.


Örtü ve Elbise: Zikredilen âyet ve hadisler kadın ve erkeğin avret yerlerini örtmelerini emrediyor ve açmalarını haram kılıyor; fakat örtmek için yeni bir elbise modeli getirmiyor; "hımâr: Baş örtüsü", "cilbâb: Dış giysi" gibi eskiden beri giydikleri elbise ile Şârî tarafından istenildiği gibi örtünmeleri emrediliyor. Bazı kimseler Kur'an'daki: "Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını (cilbâblarını bürünmelerini) söyle; bu onların tanımmalarını ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder." (33/Ahzâb, 59) âyetinde geçen "cilbâb" kelimesine "çarşaf" mânâsı vererek kadının ancak çarşafla dışarı çıkabileceğini, başka elbise ile örtünmenin câiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu iddiânın isâbetsiz olduğunu ve İslâm'ın istediği örtünmenin eşarp, pardesü, geniş ve kalın giysiler ile de, daha başka ülkelerdeki meşrû farklı giysilerle de olabileceğini gösteren deliller vardır:


1- Nûr sûresindeki âyette (24/31) başörtüsünden (hımâr) söz edilmektedir. Hımâr, başı ve yakayı örten başörtüsüdür, çarşaf değildir. Aynı âyette geçen "cüyûb" ise gömlek ve entârinin yakasıdır. Şu halde kadınlar geniş entâri ve başörtüsü ile örtünebileceklerdir. Âyet, o zaman kadınların böyle giyindiklerine delâlet etmektedir.


2- "Cilbâb" kelimesine tefsir ve lügatlerin verdiği mânâ şunlardan ibârettir: Başörtüsü, tepeden tırnağa örten örtü, dış elbise, örtü, başörtüsü ile ridâ arası bir elbise. Bu kadar mânâ içinden yalnız çarşafı almak ve diğerlerini reddetmek için bir delil yoktur.


3- Hz. Âişe'den rivâyet edildiğine göre cilbâb âyeti gelince, ensâr kadınları etekliklerini ortadan yırtarak başörtüsü yapmış ve kargaları andıran siyah başlıkları ile Rasûlullah'ın arkasında namaz kılmışlardır. Bu rivâyet, cilbâba çarşaf değil; başörtüsü mânâsı verildiğini göstermektedir.


Netice olarak diyebiliriz ki, önemli olan usûlünce örtünmedir; elbisenin adı ve modeli muayyen değildir. Her kadın ve erkek, şart ve imkânlarına göre elsisesini seçer ve örtmesi gereken yerlerini örter. Avret yerlerini gösterecek kadar ince veya şehvet çeken yerlerini belirtecek kadar dar elbise giymekten sakınır. İnce, şeffaf elbiselerin giyilmemesi hakkında hadisler vardır.


Başörtüsü: Kadınlar için Allah'ın emirlerine uygun olarak örtünme, iman alâmetidir, İslâm şiarıdır. Ruhumuz gibi, vücudumuz üzerinde de Allah'ın hâkimiyetini kabul edişin, belgesi olan bir ibâdettir tesettür. Örtünme; çağımızın zulüm egemenliğine karşı cihadı, başörtüsü de hürriyet bayrağıdır. Başörtüsü ve onunla beraber İslâmî tesettür, hicap ve iffet/haya, müslüman bayanların şiarıdır. Başörtüsü, Allah’ın emri olması yanında, nice hikmetleri de olan, müslümanın vazgeçemeyeceği bir semboldür. Bunu bilen İslâm düşmanları başörtüsüne, al görmüş boğa gibi saldırmaktan vazgeçmiyor, onu kamusal alanlardan uzaklaştırmak için bütün güçlerini kullanıyorlar.


 

 

 

Erkek ve Kadında İslâmî Görüntü


Bir hanımın müslüman olup olmadığı, ya da İslâm’a teslimiyeti, dışarıdaki davranış ve kıyafetinden aşağı yukarı belli olur/olmalıdır. Aynen bu durum gibi, bir erkeğin de müslüman olup olmadığı, İslâmî bir kimliğe sahip olma durumu da dış görünüşüyla az çok belli olmalıdır. İşte müslüman erkek için kendi kimliğini belli edecek dışa yansıyan özellikleri, müslümanın şiarıdır. Bu da, başta sakal olmak üzere, sakalla beraber (veya ciddi bir gerekçe varsa, sakalsız olarak) müslümanca bir görünümdür.


Âtıf Hoca gibi nice İslâm âlimleri ve müslüman halktan binlerce kişi, kâfirlerin şiarı olduğu gerekçesiyle şapka giymeyi reddettikleri için idam sehpasında şehid edilmişlerdir. Günümüzde şapkanın kâfirlerin şiarı olmaktan çıktığı söylenebilir. Bunun yanında günümüzde papyon ve kravatın batıcılar tarafından ve batı uygarlığının sembolü/şiarı olduğu gerekçesiyle nice müslümanın kravat ve papyon takmadıkları bilinmektedir. "Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır." (36/Yâsin, 8). Bu âyetin tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır, âyette geçen "ağlâl" kelimesini kravata benzeterek şunları söyler: "Biz onların boyunlarında birtakım bağlar, kelepçeler yapmışızdır. Çünkü tomruk ve kelepçe gibi bağlar, ceza ve ukubat âletlerinden olmak itibarıyla cebrî olan fıtriyâtı değil; iktisap ile istihkaka terettüp eden cezâî bir ilzâm ifade eder. İlk nazarda, asrî medeniyetin boyun bağlarını ihtar eder gibi görünen bu "ağlâl" hem ferdin kabiliyet-i fıtriyyesini yanlış hedeflere sevkeden bir cemiyetin sultasının fena tazyıklarını, hem de itikadlar, çirkin itiyadlar, kötü huylar, taklit, taassup, hevâ gibi küfr ü ma'siyeti hoşlandırıp imandan sakındıran fena melekelere ve keyfiyetlere nefislerin alıştıra alıştıra değişmez hale getirilmiş olmasını temsildir." (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y. c. 6, s. 4010)


Kılık kıyafette bâtıl din ve ideoloji bağlılarına benzememek, İslâm'ın üzerinde hassâsiyetle durduğu bir mevzûdur. Zira zâhirî benzemeler, kaynaşmalara ve rûhen yakınlaşmalara sebep olmaktadır. Meselâ; askerler ve polisler gibi aynı meslekten olup, aynı tip elbise içinde görülen insanlarda rûhî bir yakınlaşma kaçınılmazdır. Kezâ, saç, sakal, bıyık şekilleri bir olan ve bu birlikleri hususuyla bir kaynaktan kaynaklanan ve bir gâyeye yönelik olan kişilerde de aynı rûhî yakınlaşmaları müşâhede ediyoruz. İslâm, mü'minlerin bâtıl din ve ideoloji mensuplarıyla kaynaşmasını câiz görmediği içindir ki, kılık kıyafet mevzuunda müslümanları bağlayıcı emirler ve yasaklar koymuştur.


Sakal ve bıyık: Sakal ve bıyık şeklinde İslâm'ın dışındaki yabancı ümmetlere; bâtıl din ve ideoloji mensuplarına benzenilmemesi konusuna dinimizde çok büyük bir önem verilmiş, sözlü ve fiilî sünnette açıkça belirlenmiş şekliyle sakal ve bıyık, dinin şiarlarından kabul olunmuştur. Değişik lafızlarla bize intikal eden emirlerinde Peygamberimiz (s.a.s.); "Sakalınızı uzatın; bıyıklarınızı kısaltın" buyurmuşlardır. Peygamberimiz (s.a.s.) bu emirlerini verirken, çok defa "Müşriklere, mecûsilere, yahûdilere muhâlefet edin" buyurmuş, bu konudaki emrinin yabancı ümmetlere benzenilmemesi hikmetine dayandığını açıklamıştır. Bu hikmetin yanısıra Peygamberimiz'in sakal ve bıyığı, fıtratın gereği ve erkeklerin ziyneti olarak vasıflandırması, bu konuda ümmetine bilfiil örnek olması da sakal ve bıyığı İslâmî kılığın değiştirelemez bir özelliği kılmıştır. Nitekim dört mezhepte bu konudaki nebevî hassâsiyeti tesbit etmiş ve üç mezhep imamı (Hanefî, Mâlikî, Hanbelî), Peygamberin emrini, vücûba (vâcip olduğuna) hamlederek sakal kesmenin haram olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir. Beyhakî'nin bu konudaki hadis rivâyetini özetleyelim:


İran kisrâsı, Peygamberimiz'in mektupla kendisini İslâm'a dâvet etmesinden ötürü gazaplanmış, imparatorluğuna bağlı Yemen valisi Bazan'a Peygamberimizle ilgili emirler vermişti. Kisrânın emri üzerine Bazan'ın gönderdiği İran'lı elçiler Hz. Peygamber (s.a.s.)'in huzuruna çıktıklarında Peygamberimiz onların sakalsız suratlarına ve uzun bıyıklarına bakmış ve şöyle buyurmuştur: "Size yazıklar olsun. Bu ne biçim sakal ve bıyık şekli?" Onların "efendimiz Kisrâmız bize böyle emrediyor" demeleri üzerine de Peygamberimiz şöye buyurmuştur: "Bana da Rabbim sakalımı uzatmamı, bıyığımı kısaltmamı emretti." (Hadislerin kaynakları ve bu konuda geniş bilgi için bkz. A. Rıza Demircan, İslâm'da Bâtıla Benzemenin Hükmü, s. 166-237)


Söyleniş gâyesi itibarıyla bâtıl din ve ideoloji mensuplarının bütününe şâmil kılabileceğimiz bir hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Râhiplerin elbiseleri (gibi yabancı ümmetlere has elbiseler) giymekten sakının. Kim onların şekillerine bürünür ve onlara benzemek isterse Benden değildir." (Taberânî, Evsat). Bu konuya ilgili diğer bir rivâyette ise Abdullah bin Amr bin Âs şöyle diyor: Hz. Peygamber, üzerimde rengi sapsarı bir elbise gördüğünde şöyle buyurdu: "Bu elbise (renk ve şekil itibarıyla) kâfirlerin elbisesidir; onu giyme!" (Ahmed bin Hanbel, 2/164).


İslâm âlimleri; haç takınmak, zünnar bağlamak, haham, râhip, râhibe elbiselerini giymek gibi giyimdeki benzemeleri alâmet-i küfür (küfür alâmet ve şiarları) olarak görmüştür. Burada üzerinde hassâsiyetle durulması gereken husus, giyilecek elbiselerin ve takılacak rozet ve süs eşyasının yabancı ümmetlere, bâtıl din ve ideoloji mensuplarına has olup olmadıkları keyfiyetidir. Mü'minin bâtıl din ve sistemlerden birinin mensubu gibi görülmesine sebep olacak tarzda giyinmesi kesinlikle haramdır. Zira bu tarzdaki bir giyim, yabancı bir milletin bayrağını iltizam eden kişinin işlediği "hıyânet-i vataniyye" suçu gibi, bir "hıyânet-i İslâmiyye" suçudur.


Yakın tarihimizdeki şapka devriminin İslâm âlimleri arasında infial uyandırmasının sebebi, devrin şartları içerisinde şapkanın küfür alâmeti ve şiarı olarak değerlendirilmesi, kâfirlere benzemekten korunma gayret-i diniyyesidir. Giyimdeki benzeme, duygu ve düşüncelerin kaynaşmasına medar olması bakımından önem taşıdığı gibi, mü'minlerle bâtılperestlerin iç içe yaşadığı toplumlarda, sosyal karmaşaya sebep olması bakımından da önem taşır.


Bu konuyu akaid meselesi olarak gören ve kâfirlere has kıyafeti giyenlerin küfürlerine hükmeden âlimler de vardır. Bu konuda eski ve yeni bazı âlimlerin fetvâlarından bir-iki örnek verelim: Ebûssud Efendi'den fetvâlar: Mes'ele: "Zeyd'e sıla vâcip oldukta, yerlerine yakın yerde bir dâru'l-harp olup kefere libâsını (kâfirlere has kıyafeti) giymeyince oradan geçilmese, giydiği takdirde zevcesi boş olur mu?" El-cevap: "Kefereye mahsus libâs ise bâin olur. (Kâfirlere mahsus kıyâfet ise bâin talâkla karısı boş düşer. Talâk-ı bâin, kadının yeniden evleniyorlarmış gibi rızâsı ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk, boşamadır. Kadın istemezse erkek zorla alamaz.) Mes'le: "Zeyd, bi-gayrı zarûretin (zarûret olmaksızın) başına yahûdi şapkası giyse, şe'an Zeyd'e ne lâzım olur?" El-cevap: "Küfür lâzımdır." (M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhul-İslâm Ebûssuud Efendi Fetvâları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, s. 118)


"Bele Zünnar (papazların bellerine bağladıkları kuşak) bağlamak gibi bazı günahlar vardır ki Kur'an ve Sünnet onları alâmet (şiar) ve dini yalanlamadan saymış, bu da şer'î deliller ile bilinmiş olduğundan, o gibi günahları işleyenlerin kâfir olduğunda nizâ (ihtilâf) yoktur." (Sırrı Paşa, Nakdü'l-Kelâm fî Akaidi'l-İslâm, s. 248). "Kâfirlere mahsus olup onlara ait bir alâmet (şiar) olarak kökleşip yaygınlaşan giysi ve rozetleri giyip takınmak; Havra ve kiliselerine girilmemiş olsa da, yahûdi ve hıristiyan zünnarı takmak; Zarûret yokken mecûsi (veya müslüman olmayan herhangi bir bâtıl din mensuplarına ait) başlığı giyme... müslümanı kâfirliğe sürükleyip onlardan kılar." (A. Ziyâeddin Gümüşhanevî, Câmiu'l-Mütûn, s. 76) (Naklen; A. Rıza Demircan, İslâm'da Bâtıla Benzemenin Hükmü, s. 56-65)


Ali Rıza Demircan, İslâm'da Bâtıla Benzeme'nin Hükmü adlı kitabında, teşebbühü yasaklayıcı genel özellikteki düsturlara aykırı olan benzeme çeşitlerine örnek olarak şunları da sayar: Tâzim maksadıyla ölü veya diri siyâset vs. adamlarının fotoğraflarının evlere, resmî dairelere asılması; bandolu, resimli ve çelenkli cenâze merâsimleri; tarihî şahsiyetlerin ölümleri sebebiyle veya ölüm yıldönümleri nedeniyle toplumda yas ilân edilmesi; yılbaşı gecesi eğlenceleri; falcılık, İslâmî ölçülere riâyet edilmeden ve tesettürlü olmayan kadınlarla erkeklerin karışık olarak bulundukları düğün; misafirlere alkollü içkiler ikram edilmesi; kravat veya papyon takmak; kabirlere mum yakmak gibi şiarlardan ve bunların kesin haramlığından bahseder. (Bkz. A.g.e. s. 92-100)


Yine, kâfirler için kutsal kabul edilen şiarlardan herhangi birini kabul etmek, dinimizde kesin olarak haram kabul edilmiştir. Haç işareti, papaz kıyafeti, orak-çekiç işareti, gamalı haç, altı köşeli yahûdi yıldızı, siyonizm vb. bâtıl ideolojilerin her çeşit simgeleri/şiarları, kâfirlere ait devlet marşları, bayrak, flama ve armalar, rozetler, kâfirlere ait âyine benzeyen törenler, küfür imam ve önderlerine saygı duruşu...


 

 

Örtü İtaatin Simgesi, Hanımların İffet ve Cihad Bayrağıdır


Örtü fıtratın neticesidir. Saklı duyguların kanalize edilip İlâhî motiflere göre bezendiği desenin adıdır. Bu İlâhî motifleri, üzerinde bir elbise gibi giyip, hayatına yön ve şekil verenler vardır. Birçok insan daha vardır bu toplum içinde azımsanamayacak kadar çok olan. En az takanlar kadar takmayı arzulayanlar. Ama engellere takılanlar. Neden’i, niçin’i aşamayanlar. Fıtratın veya saklı duyguların “nârin baş tacı, başörtüsü”nün izahını yapamayanlar.


Başörtüsünün tek başına ele alınıp öyle anlatılması ve anlaşılması, onun mantığını kabullenmeyi zorlaştıran en önemli sebeplerden biridir. Başörtüsü dinin emirlerinden bir emirdir. Birçok dinî vazifenin yapılması ile takılması bir anlam kazanır. Dinin emirlerini yerine getirmeyen bir insanının başında ise o sadece bir bez parçasıdır. Allah, Kuran, Peygamber hakkında bilgi azlığı veya onlar hakkında bir şüphe varsa onu takan “kafa” takmasının mantığını iyi izah edemeyecek, ona karşı olan “kafa” da takılmasının mantığını kavrayamayacaktır.


Bir ev düşünün onun üzerinde bulunduğu arazinin toprağı gevşekse, yağan yağmur esen rüzgar onun toprağını ondan alıp götürüyorsa; bu durum, ev içinde oturanlara güven vermeyecektir. İşte aynen bunun gibi, iman da sağlam bir zemindir. Ameller ise bu zemin üzerinde yükselen binadır; başörtüsü ise bu binanın çatısı, örtü ise onun dış cephesidir. Temeldeki çürüklük binanın her yerine yansıyacaktır.


Bir başka misali yine evden verelim: İçinde hiç bir eşya olmayan ev için ilk önce ne lâzımdır? Biri çıksa dese ki, “vazo lâzımdır.” Bir başkası “ayna lâzımdır” dese; Biz bunlara lâzım olması yönü ile katılırız ama ilk olarak bunların lâzım olmadığını da söyleriz. Yani “bunlar bir evde olmazsa o ev yine olur” deriz. Bir ev için, olmazsa olmaz şeyler ilk olarak lâzımdır. Meselâ ocak, buzdolabı, halı, koltuk, yatak ilk olarak lâzım olan şeylerdir. Bunlar olmadan diğer ufak tefek şeyler olsa da bir anlamı olmayacaktır.


Evet, aynen bunun gibi başörtüsü de lâzım olan şeyler arasında kendisini anlamlı kılacak ve olmazsa olmaz olan birtakım iman esaslarından sonra olursa bir anlamı olur. İnsanın vücudunu bir ev olarak kabul edersek ona ilk lâzım olan şey, herkesin kabul edeceği gibi sağlam bir imandır. Sağlam bir iman olmadan, başta duran başörtüsü ne kadar sıkı bağlanırsa bağlansın, temsil ettiği değerler; nefis, şeytan veya onların dıştaki temsilcilerinden gelen en ufak bir rüzgârda uçup gidecektir.


İçinde olması gereken iman esaslarını taşıyanlar için başörtüsü, “başı gitmeden başından gitmeyecek” kadar değer ifâde ederken, içinde olması gereken imanî değerleri olmayan veya zayıf olanlar için ise, o bir bez parçasıdır. Olmasa da olur. Belki olmasa daha iyi olur. Tabii onlara göre...


Buraya kadar yaptığımız bir tespittir.


Başörtüsünün bi’setin 17. yılında farz olmasının hikmeti: Başörtüsünün farz oluşundaki sıralamaya baktığımızda tespitimizi haklı çıkaracak bir durum karşımıza çıkıyor. Efendimiz’in (s.a.s.) 23 yıllık peygamberlik hayatındaki misyonunu, kendi devrinde ve kendinden sonra gelecek ümmeti için İslâm evinin dekarasyonunu tamamlamak olarak görürsek, başörtüsü bi’setin 17. senesinde farz olmuştur. Bu sıralama bizlere, insanlara dinimizi anlatmada takip edeceğimiz sıralamayı da gösterirken, takmayan insanlarda da nelerin eksik olduğunu ve bizim onlara karşı anlatmaya nereden başlamamız gerektiğini de gösterir.


Örtü itaatin simgesidir: Örtü emre itaatin simgesidir. Allah karşısındaki içteki teslimiyetin dıştaki göstergesidir. Onu takmanın hiçbir hikmeti olmasa bile biz yine onu Allah emrettiği için takarız. İtaatte hikmetten ziyâde emr-i İlâhîye bakarız. Bu bakış, sadece başörtüsüne has değildir. Diğer iman esasları ve İslâmî hükümler (emir ve yasaklar) için de bu geçerlidir. Bizim dine ait her şeyi yapmamızda asıl olan sebep, Allah’ın emretmesidir. Onun fayda ve hikmetlerini anlatmamızdaki gâye, kişiyi teşvik ederek tercih etmesini kolaylaştırma amacına mâtuftur.


Biz burada, hikmetleri ve faydaları öne çıkararak imanı zayıf kişileri veya imanî meselelere dışarıdan bakıp anlamayan kimseleri “neden başörtüsü”, “niçin başörtüsü” gibi sorularda takılıp kalan veya “neden” ve “niçin”e cevap bulamadığı için başörtüsü takmayan kimselerle başörtüsü arasında bir mantık ve hikmet köprüsü kurmak istiyoruz. Bununla amacımız şuurla takanın şurunu arttırmak, şuursuz takana şuur kazandırmak, ona uzaktan bakanın da daha saygılı ve insaflı bakmasını sağlamaktır.

 

Bizim, bir insan olarak her şeyden önce bir “kul” olduğumuz, yani “bir”inin kayıtsız şartsız emrinde olduğumuz şuurunu kendimizde geliştirmemiz gerekiyor. Bir insan şöyle düşünmelidir: Benim üzerimde kim hâkim, ben mi, başkası mı? Bir kere ben başıboş değilim, yani tamamen bağımsız veya özgür değilim. Vücudum benim değildir. Bir başkası tarafından bana verilmiştir. Ben onda muvakkaten duran bir kiracıyım diye düşünmeli. Hayatım üzerinde biri hâkim ben de mahkûmum, hayata gelme kararını ben vermediğim gibi, gitme kararını da ben veremiyorum. Boyum, rengim, annem-babam ve daha birçok şey benim dışımda bir güç tarafından bana sorulmadan belirleniyor.


Dünyaya baktığımızda, olan hiç bir şeyin tek sebebi ben değilim; belki sebepler zincirinde son sebep benim. Güneşin sıcaklığına, gece ve gündüzün uzunluğuna, havadaki gazlarının oranına, canlıların ömrüne ben müdâhale edemiyorum. Etrafımda ve üzerimde hissettiğim öyle bir güç var ki, nefes alış verişimi bile o ayarlıyor. Nefesimi alırken, geri vermeye, verirken de geri almaya bir garantim yok. Her an verdiğim nefes son veya aldığım nefes son olabilir. Hele vücudumun içinde olan hâdiseler tamamen benim dışımda gelişiyor. Vücudum benim zannederken, onda olan hiç bir şeyin benim yönlendirmemle olmadığını görüyorum. Kalbimin çalışmasını ben ayarlamadığım gibi kanımın içinde milyonlarca sayıdaki kan hücrelerine de vazifelerini ben öğretmiş değilim.


Kısaca içte ve dışta nereye bakarsam bakayım; bana hâkim olan ben değil, benim dışımda bir güç. Bu gücü bana Kur’an ve onun mübelliği Hz. Muhammed (s.a.s.) “Allah” olarak tanıtıyor. Allah, içte ve dışta bana hâkimiyetini gösterirken, yine aynı noktalarda müthiş bir rahmâniyet ve şefkat de gösteriyor. Benim hiç hakkım olmadığı halde, kendisine bir şey vermediğim halde bana sonsuz lütuflarda bulunuyor.


Bir kilogram domates için bir bedel ödemem gerekirken iki gözüm için, bir kalbim ve beynim için hiç bir şey ödemiş değilim. Tamamen lutuf olarak bana verilmiş. Böyle bir ikram karşısında, onu yapana karşı duyarsız kalmak saygısızlık olur diye düşünmeli insan. Ve yine düşünmeli insan eğer insansa; sevdiklerimin bana verdiklerini severken ve onlardan dolayı sevinirken, sevdiklerimi bana vereni sevmemem ve onu saymamam ve onun isteklerine karşı kayıtsız kalmam düşünülebilir mi?


Vücuduma ait hangi organ olursa olsun o bana O’nun tarafından bir hediyedir. Hem de öyle değerlidir ki, hiç bir hakkım yokken bana verilmiş. Meselâ gözüme bir değer biçeyim, acaba milyarlar verseler onu verir miyim? Hayır vermem ve ona bir değer biçemem. İşte bu kadar değerli şeyler bana tamamen bir ikram olarak verilmiştir. Onlardan daha değersizini elde etmek için aylarca günlerce çalışırken, onların bana bir ikram olarak verilmesi karşısında ikram sahibine karşı kayıtsız kalamam. Bu saygısızlık olur diye düşünmeli insan.


Bu kadar lütuftan sonra... Evet benim üzerimde hâkimiyeti ve rahîmiyeti bu denli açık olan Zâta karşı yapmam gereken vazife onun emir ve yasaklarına uymak olmalı. Zira O beni benden iyi tanıyor. Bana neyin faydalı, neyin zararlı olacağını benden iyi biliyor. Benim için her yaptığı şeyde bana yönelik faydaları o işlerin arkasına takan Zat, baş örtüsünde de benim bilemediğim ve göremediğim faydaları onun arkasına takmıştır demeli ve itaat etmeli.

 

Başını örtmek ağır bir iş mi acaba? Eğer insan baş örtüsünün hikmetlerini göremeyip, ondan uzak duruyor, onu yapılması ağır bir iş gibi görüyorsa şöyle düşünmeli:


Dünyada çok ufak değerler elde etme karşılığında, çeşitli meşakkatlere katlanıyor insan. Bir yerde saatlerce durma, bir şeyleri taşıma, birinin dediklerini yapma, bir yerleri süpürme, yani kısaca alınacak bir ücret karşılığında, ücreti verene günün 24 saatinin bir kısmını, verilen ücret miktarınca ücreti verene verme. Bunlar, dünyada bir bedel karşılığında herkesin yaptığı şeylerdir. Ve herkesçe de makul ve mantıklı görülen bir durumdur.


Düşünmeye devam ediyoruz. Ücreti veren, ücret karşılığı aldığı zaman dilimi içersinde, yapmam gereken işleri bana bırakmıyor. Neler yapmam nasıl yapmam gerektiği konusunda beni yönlendirip işin durumuna göre emir bile verebiliyor. Hatta işin türüne göre giyeceğim elbise, başıma bağlayacağım kask, ayağıma giyeceğim ayakkabı bile işin şartlarına göre belirleniyor. Bunlar insanî sınırlar içinde kaldığı ve bir de işe uygun ücret verildiği müddetçe hiç bir problem olmadan işçi ve işverenin rızâsı ile gerçekleşen ve dünyada yaşamanın bir sonucu olarak herkesin benimsediği bir hâdisedir. Kimse çıkıp da birinin ücret karşılığı günümüzün, ayımızın, yılımızın bir parçasını alıp o zaman diliminde ne yapmamız gerektiğini belirlemesi olayına mantıksız diyemez, demiyor da. Bu olaya mantıksız diyen dünyadaki bütün mantık kurallarını ve uygulamada olan fiilî durumları karşısına almış olur. Evet, bir de bu açıdan bakalım:


Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki rahîmiyet ve hâkimiyetine bu açıdan bakacak olursak şunları diyebiliriz: Bize verdiği ücret, dünyada ücret veren herkesin verdiğinden daha fazla. Bize, bizi verdiği gibi, dünyadaki herşeyi de bizim istifademize sunmuştur. Bunun yanında hayatın bittiği noktada bitmeyen bir hayata giden yolu, bizlere peygamberleri ile göstermiştir. Ölümün kesintiye uğrattığı hayatı kesintisiz ve daha güzel bir şekilde vereceğini vaad etmiştir. Bizlere bu kadar lutuflarda bulunan Rabbimiz, bu lutuflarına karşılık bizden çok şeyler istemiyor.


Bu noktada insan şöyle düşünmeli; Ben, bana ayda sözgelimi 500-1000 dolar verene günümden şu kadarını, şartlarını onun belirlediği işleri yapmak için veriyorum, hatta aldığım ücret yüksekse bunu seve seve yapıyorum. Rabbim bana yığın yığın nimetler veriyor. Bir gözümü milyarlarca dolara değişmiyorum, hayatıma değerler biçemiyorum. Bana bu kadar nimetleri hiç liyâkatim olmadığı halde veren Zâta karşı, değil günümün, ömrümün bütün zaman dilimlerini, şartlarını onun belirlediği kulluk için seve seve veririm. Bana 1000 dolar maaş veren işverenimin bana emretme hakkı, benim de emredileni yapma görevim varsa ve ben bunu aldığım ücretin doğal bir sonucu olarak yapıyorsam ve işimi yapmaz veya aksatırsam bütün sonuçlarına katlanıyorsam; şunu da iyi bilmem lâzım: Bana her şeyi veren Allah da bana emrediyor. 1000 doları veren, hayatımın bir bölümünü şekillendirme hakkına sahipse, Allah (c.c.) verdiği şeylerle hayatımın tamamını istediği biçimde şekillendirme hakkına öncelikle sahiptir.


Başörtüsü takmak Kuran’da yok diyenler bile var! Bu konudaki âyetlere geçmeden önce, maalesef din adamı ve ilâhiyatçı denen bazı kimselerin bile, sosyete müftülüğü yaparak “Kuran’da başörtüsü yoktur” dediğini dikkate alarak âyetlere bakılması gerektiği kanatindeyiz. Cenâb-ı Hak 33/Ahzâb sûresinin 59. âyeti ve 24/Nûr sûresinin 31. âyetinde başörtüsünü, tersini anlamaya imkân vermeyecek bir açıklıkta anlatıyor.


Başörtüsünü çok açık bir şekilde ele alan Nur süresinin 31. âyetinin meali: “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini esirgeyip korusunlar. Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler...” (24/Nûr, 31). Bu âyette geçen “ziynet” nedir? Örfte, yani halk arasında ziynet denince akla gelen; taç, küpe, gerdanlık, kolye, sürme, kına ve elbise süsleri gibi bazı şeylerdir. Ziynet daha da güzelleşmek için takılır. Kur’an “ziynetlerinizi göstermeyin!” derken, “onların takıldığı yer olan vücudu öncelikle göstermeyin” diyor. Zaten bunu başka türlü de anlamak mümkün değildir.


Meselâ bir baba çocuğuna şöyle dese; “Bak bu 100 dolardır. Bunu kaybetme!” Artık, bu babanın 1000 dolar verdiğinde “bunu kaybedebilirsin” demesi, yukarıdaki sözden bunun anlaşılması mümkün değildir. Aynen bunun gibi, Kur’an, insanları cezb etmede, câzibe yönüyle kadının bazı noktalarına göre daha az câzip olan şeyleri “göstermeyin!” derse, daha câzip noktalar için ne diyeceği mâlumdur. Yani vücudu açmak şöyle dursun, üzerlerindeki süsleri bile açmayın. Kadının vücudu ise başlı başına bir ziynettir.


El ve yüz ziynet mi? Bu âyetteki “görünen kısımları müstesnâ olmak üzere” ifadesi “elin ve yüzün gösterilmesi câizdir” diyen müfessirlere küçük bir delil verdiği gibi, “gösterilmemesi gerekir” diyenlere de bir delil veriyor. Bu âyete farklı yaklaşımlar, âyetin rûhundaki esneklikten ve Kur’an’ı tefsir eden müfessirlerin yaşadıkları çağın etkisinde kalmalarından kaynaklanıyor. Âyetin rûhundaki esnekliğin mezheplerin görüşlerine de yansıdığını görüyoruz. Hanbelî ve Şafî mezheblerine göre el ve yüz avrettir, örtülmesi gerekir. Hanefî ve Mâlikî mezheblerinde ise el, yüz avret değildir, açılabilir.


Âyetin rûhundaki esneklik: İlk önce, âyetin rûhundaki esneklik üzerinde duralım: Kadın, hayatın değişik pozisyonlarından geçiyor. Her durumda tesettürünü aynı şekilde koruması mümkün değil. Bu noktada hayatın esnekliği tesettüre de yansıyor. O noktalar şunlar olabilir: Kadın mahkemede tanık veya sanık olduğunda, namaz esnâsında, nikâh masasında ve nikâh öncesi eşi olacak kimse ile üçüncü bir şahıs yanında görüşmesinde, hac esnasında, tarlada, bağda, bahçede çalışırken işini rahat yapmak için kollarını bilekle dirsek arası sıvaması ve bunların benzeri yer ve durumlarda kadın ellerini ve yüzünü bu durumlarının gerektirdiği kadar açabilir. Bu, ona verilen bir ruhsattır, olması gereken tabiî bir durumdur.


Çağın etkisinde kalmak: Müfessirlerin bulundukları çağın etkisinde kalması noktasına gelince; günümüze kadar gelen müfessirlerin tefsirlerinin birçoğunda örtünme, tepeden tırnağa eli de yüzü de içine alan şekliyle anlaşılıp öyle anlatılmış ve yakın asırlara kadar uygulama bu şekilde yapılmıştır. Âyetin rûhundaki esneklik hayatın yukarıda belirttiğimiz istisnaî noktalarında kendini göstere gelmiştir. Müslümanların son üç asırda dünya genelinde ekonomik, siyasî ve kültürel yönden hâkim durumdan mahkûm duruma geçmesi ve bunun sonucunda dünyayı kuşatan uydulardan medya bombardımanına tutulmaları, Batı emperyalizmi tarafından kafa ve kalp olarak yabancı moda ve düşünce akımlarının işgaline uğramaları müslüman aydınların fikir ve düşünce dünyaları üzerinde olumsuz etkiler meydana getirmiştir. Ve bu etkiler de yazılan eserlerde kendini göstermiştir.


Yakın devirlere kadar yazılan tefsirlerde ve uygulamalarda neden “görünen kısımların” bile gösterilmemesi gerektiği şeklinde bir anlayış hâkim olmuş? Bu anlayış, yine âyetin rûhundan kaynaklanıyor. Zira âyet “Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler” diyor. Biz görünen kısımların da ziynet olduğunu bu âyetten anlıyoruz. Yani âyetin mânâsı şu oluyor: “(ziynetlerinizin) görünen kısımları müstesnâ.” Kur’an ziynetlerinizi göstermeyin diyor. Görünen kısımlar da ziynet olunca, takvâ sahibi bir mü’min anlayışı ile onun da gösterilmemesi gerektiği kanatine varıyoruz.


Ama fetvâ sınırları içerisinde de şöyle anlayabiliriz: Yani konuşmaya yarayan dudaklarınız, bakmaya yarayan gözleriniz, koklamaya yarayan burnunuz, yani kısaca yüzünüz ve tuttuğunuz eliniz; bunlar her ne kadar ziynet olsa da, “(ziynetlerinizin) görünen kısımları müstesnâ” ifâdesince istisnâ edilen ziynetler kısmından olduğu anlaşılıp, bunların dışında kalan “ziynetlerini teşhir etmesinler” denebilir.


Bu, çoğunluk müfessirlerin kanaati, yani örtünün eli ve yüzü de içine alacak şekilde olması yönündeki kanaat. Böyle bir kanaate varılmasının en büyük nedeni, elin ve yüzün, görünmeyen ziynetler kadar, karşı taraf üzerinde ilgi uyandırdığı içindir. Gözler, yanaklar, dudaklar ve parmaklar görünmeyen ziynetler kadar karşı taraf üzerinde çekici bir etki meydana getiriyorsa, görünmeyen ziynetlerin hükmüne tâbi olurlar. Görünen ziynetler, görünmeyen ziynetler kadar karşı tarafı tahrik ettiği için onların da görünmemesi gerektiği sonucu azıcık mantığı olan herkes tarafından çıkarılacak bir sonuçtur.


Böyle bir sonucun çıkmasında gözün, kaşın, yanağın, dudakların birer ziynet olduğu noktasının kabulü önemli bir rol oynuyor. Evet göz, kaş, yanak ve dudak birer ziynettir. Bu ziynetler daha büyük gönül ilişkilerine giden yolda küçük gönül ilişkilerinin başlangıç noktasıdır. Bir bakış, bir göz kırpma nice gönüllerin fitilini ateşlemiş, nice nefisleri hoplatıp zıplatmıştır. Bir tebessüm birçok beklentiye “evet” sayılmıştır. Ellerin bir tutması, parmakların bir dokunması çok içleri yakmıştır. Yanaklar ve dudaklar nice erkeğin ağızlarının suyunu akıtmıştır. Edebimiz bu konunun daha fazla tafsiline izin vermiyor. Ama buraya kadarki açıklamalardan herkes ne denmek istendiğini anlamıştır.


Müsbet veya menfî başlamış ve devam eden bütün gönül ilişkilerinde bakışların, dudakların, kaşların ve yanakların, gönül ilişkilerinin ilerlemesinde tercih ve tahrik ettirici yönü mutlaka vardır. Bu durumlar, kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçektir. Bunu inkâr eden, kendi içindeki birtakım duyguları da inkâr etmiş olur. Siz hiç şarkı ve türkülere dikkat ettiniz mi? Şarkı, türkü ve şiirlere kulak verenler gözün, yanağın ve dudağın insanları ne kadar tahrik ettiğini oradan anlayabilir. Meselâ bazıları “gözlerin bir içim su, içim yandı doğrusu”; “bir bakış baktı, içimi yaktı”; “o pembe yanakların, o güzelim dudakların”; “kirpiklerin ok ok oldu” gibi daha birçok yanaklı, dudaklı, bakışlı şarkılar dinleyenlerin içlerinde hangi duyguları kamçılıyor, hayallerinde hangi şekilleri meydana getiriyor, hangi güdüleri okşuyor? Bu kadar tahrik unsuru olan âzâların ziynet sayılmaması mümkün değildir.


Bunlar takılan süs eşyalarından daha çok, karşı tarafa çekici gelebiliyor. Bizatihi ziynet olan bilezik, küpe, yüzük, kolye ve benzerleri çok az türkü ve şarkının konusu olurken, ziynetlerle daha da güzelleşen, ziynet yerleri birçok şarkı ve türkünün konusu olabiliyor. Sonuç olarak yukarıdaki tefsir ve ifâdeyi bir kez daha tekrar ediyoruz: “Görünen ziynetler (göz, dudak, yanak vs.) görünmeyen ziynetler kadar karşı tarafı tahrik ettiği için onların da görünmemesi gerektiği, özellikle fitneye müsait ortamlarda bundan sakınılması gereklidir.”


24/Nûr sûresindeki başörtü âyetinden sonra, aynı konuyla alâkalı olarak Ahzâb sûresinin 59. âyetinin yorumu ile devam edelim: “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” (33/Ahzâb, 59)


Âyetin “dış örtülerini üstlerine almalarını söyle” kısmındaki kelimeleri lügat yönünden ele alalım: Kullanılan fiil “idnâ” fiili. Bu fiilin mânâsını merhum Elmalı Hamdi Yazır “Hak Dini Kuran Dili” adlı tefsirinde şöyle açıklıyor: İdna; alâ harf-i ceri ile kullanıldığında, bütün vücudu kapsamak sûretiyle sarkıtmak mânâsını ifade ettiği gibi, sıkıca örtünmek mânâsına da gelir. Cilbab: Tepeden tırnağa örten giysidir. Baştan aşağı örten çarşaf vb. giysi. Başka mânâlar da verilmiştir, ama bütün verilen mânâlar ilk iki anlamın etrafında gelişmektedir. “Min” harf-i ceri ile mânâsı, “cilbabtan bir parçayla” örtmek tâbirinde iki şekil vardır. Birisi cilbabla bütün bedeni örtmek; diğeri de, cilbabla başından yüzüne doğru örtmek.


Tesettürde tercih edilmesi gereken belli bir renk var mı? Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerim’de erkek elbisesi konusunda detaylı açıklama bulunmadığı halde, kadın giysisi konusunda detaylı sayılacak açıklama vardır. Bu detay içinde şekil belirlenirken renkten bahsedilmemiştir. Rengin nasıl olacağı ve bugün giyilen pardösülerin çarşaf yerini tutup tutmayacağı konusunda birkaç noktanın üzerinde durmak istiyoruz.


Evet, Kuran renkten bahsetmemiştir. Ama yine örtünün rengini Kuran’ın örtü konusundaki yaklaşımından çıkarabiliriz. Kur’an’ın anlatımında (işaret yoluyla) sadeliğin ve karşı tarafın ilgisini en az çekecek örtü şeklinin tavsiye edildiğini görüyoruz. Bir pembe rengin, bir koyu kırmızının böyle bir anlatıma uymayacağı kesindir. Böyle bir anlatıma uyan sade ve tonları koyu olan renklerdir. Renk seçiminde bu ölçüler dikkate alınırsa, kişi beğendiği değişik renkleri seçebilir. Mutlaka siyah olması gerekmez. Siyahın dışında renkler de olabilir.


Pardösü, çarşafın yerini tutar mı? Pardösüye gelince, çarşaftan yani baştan aşağıya sarkıtılan ve vücudun hemen hemen tamamını kaplayan giysinin yerini tutabiliyor ve karşı cinsi tahrik etmeyecek bir biçimde vücut hatlarını belli etmeden örtebiliyorsa neden câiz olmasın? Vücudu örten bolca bir pardösü ve baştan aşağıya bele kadar sarkıtılan uzunca bir başörtüsü çarşafın fonksiyonunu yerine getirebilir. Bu fonksiyon yerine geldikten sonra ille çarşafta ısrar etmek anlamsız olur. Hatta başörtüsünü ve pardösüyü giyim şekli olarak çarşafa karşı alternatif olarak sunma, çarşafa karşı önyargılı bakanları az da olsa yumuşatacağı gibi, örtünmek isteyenleri de teşvik edip özendirecektir.


Buraya kadarki değerlendirmeler, Kuran’da örtünmenin emredildiğini bize gösterdi. Şimdi de diğer semâvî dinlerde örtünmeye kısaca bakalım:


Diğer dinlerde örtünme: Bu konuda Kitab-ı Mukaddes’te şöyle denilmektedir: “Başı örtüsüz olarak dua eden başını küçük düşürür. Eğer kadın örtünmüyorsa saçı da kesilsin; fakat kadına saç kesmek, yahut tıraş olmak ayıp ise örtünsün.” (Tekvin, Bap 24). “…Ve Rebeka peçesini alıp örtündü.” (Tekvin, Bap 24, cümle 65). (Yine bakınız İşaya, Bap 3, cümle 16-26). İncil’de de örtü önemlidir. “Başı örtülü olarak dua eden, yahut peygamberlik eden her erkek başını küçük düşürür. Fakat başı örtüsüz olarak dua eden, yahut peygamberlik eden her kadın, başını küçük düşürür; çünkü tıraş edilmiş olmakla bir ve aynı şeydir. Çünkü eğer kadın örtünmüyorsa, saçı da kesilsin; fakat kadına saç kesmek, yahut tıraş olmak ayıp ise, örtünsün.” (I. Korintoslulara, Bap 11; cümle 4-6). “Zina etmeyeceksin’ denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Bir kadına şehvetle bakan her adam zaten yüreğinde onunla zina etmiştir. Ve eğer sağ gözün sürçmene sebep oluyorsa, onu çıkar ve kendinden at; çünkü senin için âzandan birinin yok olması, bütün bedeninin cehenneme atılmasından iyidir.” (Matta, Bap 5, cümle 27-29). Bir kadının kiliseye başörtüsüz gelmesi, insanlar içine başı tıraş edilmiş gibi çıkmasına benzetilir. Katolik mezhebinin tatbikatını araştırdığımızda bu mezhepte örtünme esastır. İster kilise içinde, ister toplum içinde olsun kadının örtünmesi esastır. Avrupa’da birçok katolik köyde kadınların önemli bir kesimi hâlâ örtülüdür. İtalya, Almanya, Hollanda gibi tüm Avrupa ülkelerinde birçok köyde kadınların başları örtülü ve dinsel geleneklerini hayata hâkim kılarak yaşadıklarını görüyoruz. Sakat doğan bir çocuğu tedavi ettirmeme, aşı vurulmama, pazar günleri hiçbir iş yapmama ve yapana hoş bakmama örtü ile birlikte göze çarpan ve modern dayatmalara direnen Batıdaki dinsel geleneklerden bazılarıdır.


Bu açıklamaları şu ifadelerimize güç kazandırsın diye yaptık: “Kitab-ı Mukades’teki bu durum, bize örtünmenin fıtrî olduğunu, zamana ve mekâna göre değişmediğini, dinlerin menşeinin bir olduğu gösterir.”


Haramın doğası: Bu noktada nâmahreme bakmanın haram olduğu noktasından hareketle, “haram” konusunda biraz durmak ve bunun mantığını izah etmek istiyoruz. İslâm harama bakılmasını, haramın duyulmasını, tadılmasını, tutulmasını ve tabii ki yapılmasını yasaklamıştır. İslâm’a göre “azı haram olanın çoğu da haramdır.” Bunun sebebi haramın doğasındaki çekicilikten ileri gelir. Bu çekicilik, azıcık tadılan şeylerin verdiği tadın insanı çokça tatmaya çekmesindendir. Ve nefis, ruha rağmen şunu der; “azı tatlı olan şeyin, çoğu daha çok tatlıdır.” Haram insanda tiryakilik meydana getirebilir.


Haramın doğasındaki insan ruhunu tahrip edici özellikten dolayı İslâm, onun çoğuna getirdiği her tenkidi azı için de getirir. Tâ ki azdan çoğa gidilmesin, haramın manyetik sahasına girilmesin. Harama yol açan sebepleri de haram sayar. Harama yaklaşılmasını da yasaklar.


Her haram bir değildir. Haramların değişik özellikleri vardır. Bazı haramlar vardır ki; ona dokunmak da, bakmak da haramdır; kadının vücudu gibi. Ama bazıları da vardır ki, ona bakmak haram değildir, ama tatmak haramdır; içki gibi. Burada kadın bizzat haram değildir. O fıkıh ifadesi ile haramın “ligayrihî” grubuna girer. Yani zâtında haram değildir. Nikâhlı bir kadına kocasının bakması, tutması, dokunması bir-iki nokta (aybaşı, lohusa gibi haller ve makattan temas) hâriç, her tarafı içine alacak şekilde helâldir. Bir erkek, karısı ile yaptığını bir başkası ile aynı şekilde, aynı zevki alarak yapsa, nikâhlı eşi ile yaptığı her şey helâl oluyor; ama nikâhsız biriyle yaptığında haram, yani zinâ oluyor. Bu haramın huyu, diğer haramlardan farklı. Meselâ içki, kumar, fâiz, hırsızlık ve daha birçok haram her yönüyle ve her şekliyle haramken, kadının haramlığı ufak bir değişiklik gösteriyor; arada nikâh olmazsa haram oluyor.


Cinsel konulardaki bu haram; lezzetinin peşin olması, resimlerini ve hayaldeki sahnelerini elde etmedeki kolaylığı yönüyle, diğer haramlardan ayrılır. Diğer haramlara bakma, hatta dokunma ve düşünme insana bir zarar vermez ve bir yerlerini tahrik etmezken, bu haram, bırakın dokunmayı ve fiili yapmayı, düşünme ve bakma ile bile insanı günaha sokar. İnsan bu haramı bizzat yapmasa bile, dokunma ve düşünme bizzat yapmaya yakın lezzet verdiği gibi, tahribat yönüyle bizzat yapma gibi zarar verebilir.


Bu açıklamaları şunları demek için yaptık: Haramın hepsi haramdır. Ama nâmahreme (yabancı kadına) bakma, huyu değişik bir haramdır. Diğer bazı haramların yanında durma, onlara bakma, hatta onları düşünme; yabancı kadına bakmanın, onun yanında olmanın, onu tutmanın ve düşünmenin verdiği zararı vermeyecektir. İşte türlerinden böyle bir ayrıcalığı olan yabancı kadana bakma, onunla ilişki kurma şeklinde karşımıza çıkan haram türüne, Kur’an diğer haram türlerine getirdiği yasaktan daha kapsamlı, daha teferruatlı ve daha caydırıcı yasaklar getiriyor.


Biz bu noktada erkeğin yabancı bir kadına bakması veya kadının yabancı bir erkeğe bakması hususunu ele alarak konumuzu bu yönde detaylandıracağız. Çünkü örtünmenin bakışlara perde olmayla yakından alâkası vardır. Bakışlar zehirli oklar gibidir. Genelde erkekler bakma ile kadınlar da dokunma ile tahrik olur.


Bunun izahını “neden kadınlara örtü farz da, erkeklere aynı şekilde farz değil” diye sorulan bir soruya cevapta ele alacağız. Örtünün karşı cinsin bakıp bakmamasında ve bakan kişinin iç duruluğu ile çok yakından alâkası vardır.


İslâm iç duruluğuna çok önem verir. İç duruluğunun ölçüsü, her şeyin lâyık olduğu yerde durması ve lâyık olduğu kadar ilgi görmesidir. Bu ifâdeler iç duruluğundaki dekora baktığımızda daha net anlaşılacaktır. Bu dekorda en hâkim unsur, Allah’a iman ve O’nun herşeyden çok sevilip sayılmasıdır. Bu dekoru tamamlayan unsurlar bundan sonra gelir. Peygamber (s.a.s.)’in Allah’tan sonra sevileceklerin başında yer alması ve model insan olması da bu dekorda öne çıkar. Bir dekorda öne çıkan bir diğer iman esası ise âhirete imandır. Allah için her yapılan işte teşvik ve terğîb edici yönüyle kendini hissettirir.


İnsanın içerisinde imanın aksiyoner, yani yaptırım gücü olan bir iman haline gelmesinde, bu dekordaki motiflerin, bütün canlılığı ile kendilerini belli etmeleri önemlidir. Aksi halde kişinin içindeki iman, yaptırım gücü olmayan sembolik bir iman şeklinde tezâhür eder ki, bu imanın sahibini koruması ve kurtarması zor olduğu gibi, böyle bir imanın uzun süre varlığını sürdürmesi de zordur. İmanın içte sembolleşip zayıf bir hale gelmesinin büyük sebebi günah unsurudur. Bir başka ifade ile fıtrat sınırlarının aşılmasıdır. Fıtrat sınırlarını aşmada ilk adım olan “bakışlar” üzerinde konumuzu yoğunlaştıralım:


Yabancı kadın veya erkeğe bakma ya da ateşle barut: “(Rasûlüm!) Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.” (24/Nûr, 30). Hemen bu âyetin arkasından gelen âyette de aynı emir erkekler yerine kadınlar denilerek tekrar ediliyor: “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini korusunlar...” (24/Nûr, 31)


Bu konuda Peygamber buyruklarına da bakalım: “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı bakıştır.” (Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20). Peygamberimiz, Hz. Ali’ye şöyle demiştir: “Ali! Arka arkaya bakma; birinci bakış hakkındır, ama ikinci bakışa hakkın yoktur.” (Tirmizî, Edeb 28; Müslim, Edeb 45; Ebû Dâvud, Nikâh 43). Cerîr (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.)’a ansızın görmenin hükmünü sordum. “Hemen gözünü başka tarafa çevir!” buyurdu. (Müslim, Âdâb 4; Ebû Dâvud, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 28). “Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz. Bir erkek başka bir erkekle; bir kadın da başka bir kadınla bir örtü altında yatamaz.” (Müslim, Hayz 74; Tirmizî, Edeb 38; İbn Mâce, Tahâret 137). “Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla başbaşa kalmasın.” (Buhârî, Nikâh 11, Cihâd 140; Müslim, Hac 424; Tirmizî, Radâ’ 1; Fiten 7). “(Yanında mahremi bulunmayan) Kadınların yanına girmekten sakının!” Bunun üzerine ensârdan birisi: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Kocanın erkek akrabası hakkında ne dersiniz?’ diye sordu. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Onlarla halvet, ölüm demektir.” (Buhârî, Nikâh 111; Müslim, Selâm 20; Tirmizî, Radâ’ 16)


Gözler hayal odasının duvarlarını süsleyen resimleri çeken fotoğraf makinesidir. Hayalde tasarlanan iyi veya kötü şeyler hep bu yolla hâfızaya/belleğe kaydedilir. Sonra da içteki bazı güdülerin dıştan veya içten tahrikler sonucunda harekete geçmesiyle hayal odasında çoğunlukla irâdî (isteğe bağlı), bazen de gayr-ı irâdî seyredilir. Bu bakışlarla alınan pozlar, o pozu irâdî veya gayr-ı irâdî olarak verenin kontrolü dışında o pozları alan kişi tarafından pozu verene hiç bir telif ücreti ödenmeden istenen sahnede, istenilen her pozisyonda oda sahibince istenildiği kadar kullanılır.


Bakışların insana bir de “nazar”a benzer tesiri olabilir. Şu sözlere bakalım: “Bakışları aklımı başımdan aldı”; “Bakışları kalbime bir ok gibi saplandı.” Ve bakışların anlamına ait şu sözler: “Nefret dolu bakışlar”; “sevgi dolu bakışlar”; “ içi yakan bakışlar” vb. Sonu tatlı veya acı biten çoğu gönül ilişkisi, gözlerin konuşması ile başlar. Onlar aynı frekanstan bakan insanlara dilin anlattığından çok şey anlatır. İşte, insanda böylesine derin izler bırakan bakma, basit bir olay değildir.


Uykusuz ibâdet ve tâatle geçen bir gecenin sabahında, gözün bir harama bakması, sonra bir kez daha bakması o kişiden, o gecenin bütün vâridâtını götürebilir. Yabancı kadına bakma, bir söz dinlememedir. Yukarıda izah ettiğimiz gibi her şeye sahip, her şeye hâkim ve her şeyi her an yönlendiren bir otoritenin emri dışına çıkarak itaatsizlik yapmış olur kişi bu hareketiyle. Böyle bir itaatsizlik her şeyi kendine veren Zâta karşı bir saygısızlıktır. İnsanın böyle bir saygısızlığa düşmemesi için, günahın giriş yollarından en önemlisi olan gözlerine hâkim olmasını bizzat Kur’an bize emrediyor.


İnsanın gözlerine hâkim olamadığı an, içindeki imanın ona hâkim olamadığı âna rastlar. Bu iki hâkimiyet yan yana olmaz. Yani iman hâkimken bayağı duygular mahkûm, bayağı duygular hâkimken iman mahkûm olur. Hâkim, mahkûma yön verir. Bazen duygular ve karşı tarafın câzibesi, baskın gelir. İnsan birtakım şeylerin sonuçlarını kötü netice itibarı ile bilse bile, o anda duygularına yenik düşebilir. Bu mağlûbiyet her zaman oluyor ve başlangıçta acı, sonra sonra alışkanlık ve lezzet vermeye başlıyorsa, bu durum, imanın zayıfladığına ve fonksiyonlarını yerine getiremediğine işarettir. Bu işaretler geri dönüşü zor olan bir turnikeye girişte sarıdan kırmızıya giden sinyallerdir. Yanlış ve hatalı bakışlar, verdikleri mânevî zararla insanı, ibâdetten haz almaz hale getirir. Yani bir bakış deyip geçmemeli. Çünkü arkasından sürekli bakışları ve sürekli batışları getirebilir. Harama bakılmama konusundaki hassâsiyete İncil’de de rastlıyoruz: “Bir kadına şehvetle bakan her adam zaten yüreğinde onunla zina etmiştir…” (Matta, Bap 5, cümle 28).


Başörtüsü takmayan bayanlar genelde şöyle diyorlar: “Ben özgürüm, kendimi bir örtü ile kafes içine koyamam, kendi güzelliğimi kime, nasıl ve ne şekilde göstereceğime kim karışabilir ki? Açık olmakla kendimi başkalarına beğendirme arzusu taşımıyorum. Hem saçımı veya bazı yerlerimi göstermemde ne mahzur var? Vücut benim değil mi? Başkası bana bakıp, başka şeyler düşünüyorsa o, onu ilgilendirir. Benim kalbim temiz. Ben, başkaları, başka düşünecek diye, özgürlüğümü sınırlayamam…”


Bu ifâdelerin görünüşte haklılık payı var gibi olsa bile, temelinde büyük yanlışlıklar var. Bir kere insan özgür mü? En çok özgürüm diyene sormalı; “saçlarının rengini, boyunu, yüz şeklini, dünyaya ne zaman gelip ne zaman gideceğini ve senin dışında gelişen daha birçok şeyi sen mi belirliyorsun, yoksa, üzerinde ve kâinatta sana otoritesini hissettiren Zat mı? Sen şu vücut evine ne zaman geldiğin belli, ama ne zaman, ne şekilde gideceğin meçhul bir mahkûm değil misin? Eğer değilsen, neden çok sevdiğin çocukluğa ya da ilk gençliğe dönüp bir kez daha yaşamıyorsun? Beğendiğin, sevdiğin, dahası saatlerce ayna karşısında seyredip keyiflendiğin gençliğinin ihtiyarlığa gitmesini neden engelleyemiyorsun? Eğer ihtiyarsan neden gençliğe, özlemiyle yanıp tutuştuğun ve her aklına geldiğinde aaah çektiğin gençliğe neden dönemiyorsun? Hele, bütün güzellikleri solduran, bütün lezzetlere bir nokta koyan ölüme neden karşı çıkamıyorsun?


Hani sen özgürdün? Hani sen kendini kafese koyamazdın? Sen dünya kafesine konmuş bir insan, sen vücut kafesine konmuş bir “can”sın. Oraya konurken de sana sorulmadı, alırken de sana sorulmayacak. Sen özgür değilsin. Sen % 99 kontrolü başka birinin elinde olan şu vücut ülkende nasıl özgür olabilirsin ki, hemen her şey senin dışında ve kontrolün hâricinde gelişiyor. Senin eline % 1 verilmiş, onu veren de % 99’un sahibi. Sana düşen eline verilen kumandayı zaten % 99 hâkimiyeti altında bulunduğun Zâtın istekleri doğrultusunda kullanmak olmalı.


Ama yine de buna mecbur değilsin. Yine de sen bilirsin. (Herkesin Cennet yolunu seçmeye veya Cehennemi tercih etme özgürlüğü vardır.) Ama şunları da sorup seni düşündürmek isteriz: Neden hayatının tamamına yakınını belirleyen Zâtın isteklerine uymuyorsun ki? Onun yarattığı ve hâkimiyeti sahasında olan evrene bir bak bakalım bir noksanlık veya eksiklik var mı? Bir bak, güneşin sımsıcak seni saran güzelliğine, göğün mavliğine ve yerin yeşilliğine, bak ne kadar güzel! Bir bak, gökler ötesine, yıldızlara, galaksilere, nEbûlozlara, ne hârika! Sonra indir başını, kendine bak; gözüne, kaşına, saçına, daha içerilerdeki kalbine, ciğerlerine, daha minik noktalardaki hücrelerine, alyuvarlara, akyuvarlara bir bak!


Ne müthiş! En ufağından en büyüğüne kadar insanı ve onun mekânı olan kâinatı güzellikleri ile süsleyen Zâtın, zâten hâkimiyeti altındasın. Neden hayatını ve evreni güzellikleri ile süsleyen Zâtın emri altına girmiyorsun? % 99 oranındaki alanda kendi içinde ve dışında takdir ettiğin güzelliklerin ve hikmetlerin sahibi Zâtın isteklerini özgür irâdene verilen % 1’lik alanda da niye seyretmek istemiyorsun?


Güzelliğe karşı çıkmak güzel mi? Senin mantığın bunu alıyor mu? Seni anlamıyorum. Hayır hayır, anlıyorum. Sen duygularına (hevâna) mağlûp oluyorsun. Neden aklın duygularına yön vermiyor ki, neden aklınla duyguların üzerinde hâkimiyet kurmuyorsun? % 99’u başkasının elinde olan bir ülkenin özgür olamayacağı gibi, sen de özgür değilsin.


Evet vücut/mal senin değil, sana ait zannettiğin % 99’un da, başkasının hâkimiyeti altında olduğu gibi, senin malınmış gibi görünen % 1’i veren de, o başkası olunca, yani Allah olunca, mal O’nun olduğu gibi, mal üzerinde söz sahibi de O oluyor. Hepsi O’nun oluyor. Sana ‘kimin malını kime satıyorsun?’ demezler mi? Belki asıl özgürlük böyle hâkim bir otoriteyi tanıdıktan sonra başlıyor. Dikkat, böyle bir gerçek karşısında insan özgür olayım derken isyankâr olabilir! Özgür derken köle, başkalarının ve nefsinin/hevâsının kölesi…”


Bu grubun ifadeleri içinde şunlar da var: “Ben kendimi başkasına beğendirmek için açılmıyorum.” Bu ifade üzerinde de biraz duralım. İnsan yaratılış itibarı ile kendi güzelliğini hem görmek, hem de göstermek ister. Bir elbise giyer aynaya bakar, belki dakikalarca kendini seyreder. Bir de yakınındakilere sorar “nasıl, yakıştı mı?” diye. Yani, kendi güzelliğini hem kendi görmek ister, hem de başkalarına göstermek ister ve başkalarının kendini nasıl gördüğünü öğrenmek ister.


Acaba insan dünyada tek başına olsaydı nasıl giyinirdi? Yani, giyiminde başkalarına kendini beğendirme noktası olmasaydı? Güzel-çirkin, çok hoş veya nâhoş diyen birileri bulunmasa idi, nasıl olurdu? Herhalde hızla değişen bir moda olmaz, farklı farklı takılar hiç yapılmaz, ojeye ruja, saçı her gün bir başka biçimde yaptırmaya hiç gerek kalmaz, ihtiyaç duyulmazdı; eğer insan dünyada yalnız, tek başına yaşasaydı.


Demek, insanlarla yaşama, yani birilerinin beğenip beğenmemesi, güzel deyip dememesinin bizim üzerimizde biz kabul etmesek de etkileri var. “Ben kendimi başkasına beğendirmek için açılmıyorum” diyenler bir daha düşünsün!


“Utanacak ne var canım! İnsan, kendi bedeninden utanır mı, saçın başın gösterilmesi ayıp olur mu?” Böyle diyor başörtüsüzlerin bir kısmı. İnsan dışındaki diğer canlılara, özellikle cinsiyetleri belli olan hayvanlara baktığımızda onlarda utanma ve sıkılma duygusu olmadığını görüyoruz. Ama bunun yerine, bulundukları ortama göre vücutlarına doğuştan doğal elbiselerinin giydirildiğini de görüyoruz. Öyle bir elbise ki, canlı vücudunun tamamını örtüyor. Canlının normal duruş pozisyonunda cinsel organları genellikle doğal örtünün altında kalıyor. Normal duruş pozisyonunun dışındaki hallerde de, hayvanda utanma ve sıkılma duygusu olmadığından yine hayvan için farkeden bir şey olmuyor.


İnsanın da doğuştan kendisine giydirilmiş bir giysisi var; derisi. Bu giysinin özelliği, üzerine başka giysi giyilmesini gerektiriyor olması; o da elbise. Bugün dünya geneline baktığımızda, bütün dillerde, utanma kelimesinin karşılığı olan bir kelime bulabiliriz. Hem de şu anki yaşayan dilin içinde.


“Utanacak hiç bir şey yok!” diyen insanın bile mutlaka utandığı yerler vardır. Bir de yine bütün milletlerde utanan insanlar, utanmazlardan her zaman fazladır. Bu, aslında fıtratın gâlibiyetidir. Din, doğal olanı teklif eder. Utanma, nihâyetinde bir duygudur. İnsanı örtmez ama insanı örtünmeye iter.


İşte, İslâm’ın öngördüğü örtünme şeklinde İslâm doğal olanı, doğal sınırları içinde, insana teklif eder. Doğal olanın teklif edilmesini yanlış anlamamalı. İslâm’ın doğal olanı teklif etmesi, iklim değişiklerinden korunmak için yapılan örtünme teklifinden daha çok, kadının eziyet görmemesi, cinsî tâcize uğramaması, ahlâkî değerlerin pratikte hâkim olduğu bir toplum meydana getirme gibi hedefleri amaçlar. Doğal olanı tavsiye etmekle İslâm’ın nasıl bir toplum hedeflediğini ve toplumu ne gibi tehlikelerden korumak istediğini Merhum Seyyid Kutub’un ifadelerinde takip edelim:


“İslâm, şehevî duyguların tahrik olmadığı bir toplum ister. Çünkü sürekli baştan çıkarmanın ve tahribin olduğu toplumlarda, giderilemeyen ve hiç bir şekilde tatmin edilemeyen şehevî doyumsuzluklar ortaya çıkar. Dâvetkâr bakışlar, baştan çıkarıcı hareketler, gösterişli takılar ve çıplak bir beden… Bütün bunlar çılgın hayvanî doyumsuzluğu azdıran ve bunun sonucunda his ve irâde dizgininin elden çıkmasına neden olan hareketlerdir. Bundan sonrası ya hiç bir şekilde tatmin edilmeyen cinsel anarşizm, ya da tahrik edilmesine rağmen bir türlü tatmin olmayan veya olamayanların karşılarına çıkan engellerden dolayı ortaya çıkan sinirsel hastalıklar ve psikolojik anormallikler. Bu ise hiç kuşkusuz işkence kadar acı verir insana. Her türlü pislikten arınmış temiz bir toplum kurmayı hedefleyen İslâm, bu fitrî arzuyu tahrik ortamından ve baştan çıkarıcı davranışlardan uzak tutup, iki cins arasında yapay kışkırtmalara sebep olmadan güvenilir ve temiz bir ortamda bu arzunun tatminini ister.”


Örtü, soğuktan koruduğu kadar, cinsî tâcizden de korur. Kur’an, “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını örtmelerini) söyle.” (33/Ahzâb, 59) diye buyururken, bunun hikmeti makamında aynı âyetin devamında şöyle buyuruyor: “Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur.” Âyet, burada “iklim değişmelerinden etkilenmemeleri için en elverişli budur” demiyor. Örtünmede asıl olan hikmeti öne çıkarıyor. Bunun üzerinde biraz duralım:


Örtülü kadın, örtüsüyle kendini tanıtıyor. Örtüsünü kendine bakan gözlerin kendisini tanımaları için kartvizit olarak kullanıyor. Bu “tanınma” kartvizitinin ön tarafında kısaca şunlar yazıyor: “Bu örtünün arkasındaki insan, yani ben örtünmekle kendini yaratan Allah’a itaatimi ilân ediyorum. Ben bir kulum, üzerimde her şeyi ile ve her şeyimle bana hâkim olan bir otorite var. Onun emirlerinde benim bildiğim ve bilemediğim birçok hikmetler var. Bildiğim hikmetlerin güzellikleri bilemediklerime karşı merakımı arttırıyor. Hem, bana bu güzelliği veren O değil mi? Ben, nasıl benim olmayan bir şeyi dilediğim gibi kullanabilirim? Güzelliği veren O olunca, o güzelliği kime ne kadar ve nasıl göstermem gerektiğini belirleyenin de O, yani Allah olması kadar doğal ne olabilir ki?”


Şu Kur’an âyeti, o kartvizitin çerçevesini belirler; “De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın... Gerçekten Sen her şeye kadirsin.” (3/Âl-i İmrân, 26). Mülkün yegâne sahibi Sensin, mülk sahibinin, kendi mülkünde istediği gibi tasarruf etmesi sırrınca, benim üzerimdeki tasarruf hakkı sadece Senindir.


Bu kartviziti okuyan da şöyle düşünür: “Örtülü bayan, demek ki, örtü arkasındaki ziynetlerini başkası ile paylaşmak istemiyor. Başkalarının kendinden gözle dahi olsa cinsî yönden faydalanmasına hoş bakmıyor. Onları sadece meşrû şekilde hayat arkadaşı ile paylaşmak istiyor. Medenî bir insan olarak bu durumu saygıyla karşılıyorum. Zâten bundan doğal da bir şey olamaz. İnsanın kendini ait malı istediği gibi kullanma yetkisi varken, kendisini istediği gibi kullanma yetkisi haydi haydi vardır. Bu en ilkel demokrasilerin bile, kendi halkına vermede cimrilik göstermediği bir haktır. Böyle bir hakka saygı ile bakmalı.”


Âyetteki “incitilme”nin tanınma ile ilgisi üzerinde duralım: “Cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur…” (33/Ahzâb, 59). Tanındıkları zaman incitilmeyecekler. Ama tanınmazlarsa incitilebilirler. Tanınma ile incitilme arasındaki alâka nedir acaba? Dünya istatistiklerine bir bakmak, bu konuda örtünün kadına yapılacak sözlü veya fiilî saldırılarda ne kadar caydırıcı olduğunu gösterecektir. Tesettürlü/örtülü kadınlar, yani birilerinde birtakım arzuları tahrik etmeyen hanımlar, sözlü ve fiilî saldırılardan kendilerini, açık bayanlardan daha fazla koruyabiliyor. Açıklık nedeni ile açıkta kalan kısımlar, birilerinin içinde birtakım arzuları tahrik ediyor.


Bu arada biri çıkıp dese; “hayır, ben kimseyi tahrik etmiyorum!” Biz ondan şu sorulara cevap vermesini isteyeceğiz: “Neden reklamlarda kadın, kadın tüketim malzemesiyle hiç ilgisi olmayan malların tanıtımında bile kullanılıyor? Ve neden erkek değil de kadın? Niçin bu reklamlarda örtülü kadınlar kullanılmıyor?” Bunun nedeni açık: Açık bir bayan, karşı tarafın ilgisini daha fazla üzerinde toplayabilir. Böyle bir alâka, daha fazla ilgilenme yönünde karşı tarafı tahrik edebilir ve ediyor da.


Tahrikin eziyet boyutu: Böyle bir tahrik, eziyete dönüşebiliyor. Bu noktada Alman Quick dergisinin 8 Mart 1990 tarihli bir haberini vermek istiyoruz: Derginin baş sayfasında şu haber yer alıyor. “Batıda çocuk anneler” Yani çocuk yaşta çocuk sahibi olanlar. Derginin iç sayfalarında şu çarpıcı haberi görüyoruz: “Her yıl 250 000’i kız olmak üzere 300 000 çocuk yakınları tarafından tecâvüze uğruyor. Yine bir yıl içerisinde 30 000 kadar çocuk yaştaki anneler kürtaj yaptırıyor.” Bu haber ve daha benzeri birçok haberler, cinsî tahrikler karşısında yaydan çıkan okların ne büyük yaralar açtığını gösteriyor.


Yine bu konuda Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırma, karşımıza ilginç sonuçlar çıkarıyor: Bu araştırmaya göre dünyada cinsî suçların en fazla işlendiği ülkelerin başında Almanya geliyor. İkinci Danimarka, üçüncü Hollanda, dördüncü de İsveç. Neden bu ülkelerde kadınlara karşı cinsî tecâvüz fazladır? Ve neden ahlâkî değerlere önem veren ülkeler, cinsî suçlarda son sıralarda yer alıyor?


Bu durum, Kur’an ifadesi ile bir eziyet değil midir? Evet sağduyu sahibi her insanın kabul edeceği gibi, örtünmemekle ve bunun sonucunda karşı tarafı tahrik etmekle gelen bir eziyettir. Cinsel tâciz elbette bir eziyettir, ama buna sebep olan cinsel tahrik de özellikle nâmuslu müslüman erkeklere yönelik bir eziyettir. Evet, cinsî tecâvüz ve tâciz bir eziyettir. Hem yapılırken eziyet, hem de hayat boyu kalan derin izleriyle devam eden bir eziyettir. Acaba bu ülkelerdeki bayanlar İlâhî yasalara uysalar ve örtünselerdi bu kadar tâcize uğrarlar mıydı? Böyle bir tâcize uğramayacaklarının en büyük delili, bütün eksikliklerine rağmen İslam ahlâkının az-çok yaşandığı ülke ve yerleşim yerleridir. Bu yerlerde cinsel tâciz, Batı ortalamalarının çok altındadır.


Demek ki, örtü bir kalkan oluyor. Karşı tarafı tahrik edecek unsurları perdeliyor. Karşı tarafa karşı caydırıcı bir özellik taşıyor. Ve örtülü bir kadın böylece çok yönlü bir eziyetten de kurtuluyor.


Örtüsüzlükle gelen ruhsal karakter bozuklukları: Örtünün, cinsel güdüleri tahrik etmeden onu kendi sınırları içinde tatmin edecek sağlıklı bir ortam meydana getirmede çok önemli bir işlevi vardır. Örtünün olmadığı yerde bazı ahlâkî duyguların da olmadığını görüyoruz. Hem erkeğin, hem de kadının rûhî durumu ve karakteri üzerinde olumsuz etkiler meydana getiriyor.


Mestûre olmayan kadın şu sorulara cevap vermeli: Tanımadığım kimselere vücudumun bazı yerlerini neden göstereyim ki? Ben insanlar arasında değerimi ahlâkımla mı, yoksa solup gidecek deri güzelliğimle mi elde edeceğim? Hangisi daha kalıcı? Ben, olduğum gibi sevilmek istemiyor muyum? Eğer makyaj yaparak olduğumdan başka görünmeye çalışıyorsam, acaba kendi halimi kendimde mi beğenmiyorum? Yoksa olduğum gibi olursam sevilmeyeceğimden mi korkuyorum? Başkasının bana cinsî tâcizde bulunmasını istemiyorsam, neden bana ait güzellikleri allayıp pullayıp başkalarının bana cinsî tâciz yapmasına sebep olacak duygularını kabartıyorum ki? Acaba...


Onun tessettür emrinin terk edilmesi, terk edende, terk edene koca olanda ve terk edene bakanda, bir çok ruhsal bozukluklar ve akıl yönüyle mantıksızlıklar meydana getiriyor.


Neden kadınlara bütün vücutlarını örtme emrediliyor da, erkeklere emredilmiyor? Bu soru, insanı tanımamanın veya sorana göre kendini tanımamanın sonucudur. Bin doları muhâfazadaki hassâsiyetimizle bir milyon doları korumadaki hassâsiyetimiz elbette farklı olur. Elbette bir milyon, bin dolardan daha çok hırsızların ilgisini çeker. Kadınla erkek işte böyledir. Cinsel câzibe yerleri iki cinste eşit olmadığından elbette kapatılan yerler de eşit olmayacak. Kim karşı tarafa daha câzip geliyorsa, kime bakılması karşı tarafı daha çok tahrik ediyorsa onun daha çok kapanması gerekir.


Erkeğin dudağı, yanağı, kirpikleri, gözleri, boynu, göğüsleri, baldırı ve bacakları aşk dolu veya bir başka tabirle vıcık vıcık kötü duyguların doldurduğu şarkılara konu olmazken; bu tür şiir ve şarkılardaki temanın kadının organları olması herhalde “neden kadın daha çok örtünmeli?” diyenleri düşündürür. Kadını tahrik eden unsurlarla erkeği tahrik eden unsurlar değişiktir. Erkek çıplak bir bacak görünce tahrik olurken, kadının erkeğin çıplak bacağını veya göğüslerini görmesi onu tahrik etmiyor. Kadın “dokunma”dan, erkek de “görüntü”den daha çok etkilenir. Bir kız yurdunda kızlara soruluyor: Şortlu bir erkeğin bacak bacak üzerine atmış pozu sizi ona karşı tahrik eder mi? Çok azı “evet” diyor. Bacak bacak üzerine atmış şortlu bir kız sizi tahrik eder mi? Sorusu erkek yurdundaki öğrencilere sorulduğunda, çok azı “hayır” diyor. Herhalde bu kadarı, “neden kadın daha çok tesettürlü olmalı?” diyenlere yeterli olur.


Örtünmeden amaç korumak ve korunmaktır. Korunmayı yukarıda açıkladık. Peki, kimi neden koruyoruz? Karşı cinsi günaha girmekten koruyoruz.. Görüntü ile harekete geçen söz dinlemez erkek duygularına karşı yine erkeği koruyoruz. Tabii dolaysıyla erkeğin tahrik olup saldırmasına karşı kadın kendini de koruyor. Kadın toplumun bir parçasıdır. Hayatın onu dışarı çeken noktalarında toplum içinde bulunacaktır. Kimi zaman erkeklerin oldukları mekânlarda sesini onun duyacağı kadar ona yakın olacak, kimi zaman da görüş alanına girecek kadar yakın...


Bu noktada örtü, erkeğe İlâhî sınırları hatırlatma ve onun günaha girmesine engel olma fonksiyonunu yerine getirir. Erkeğin içindeki söz dinlemez duygular, örtü karşısında sessiz kalıp tahrik olmadan yuvalarına dönerler. Örtü erkeği kötü düşünceden korurken, kadını da kötü düşüncenin fiile dönüşmesinden korur.


Sınırı belirlenmeyen cinselliğin insana tıbbî zararları: Tıbbî zarar daha çok ruhî yönde ortaya çıkıyor. Bedensel etkiler daha çok ruhî etkilerin yansıması şeklinde kendini gösteriyor. Yani ruhun içi, dışa vurabiliyor. Cinsellik içeren görüntülere bakan insanların nasıl etkileneceği şarkılarda anlatılıyor ve filmlerde de gösteriliyor. İnsan tahrik olunca, yani cinsî dürtüleri hayalden veya dıştan kaynaklanan etkilerle harekete geçtiğinde, imkân bulursa kendini tahrik edenle tatmin oluyor. Eğer bu mümkün olmazsa ki, genelde mümkün olmuyor, daha değişik tatmin yollarına başvuruyor. Bu tatmin yollarından en aşırısı başkasına saldırmak olabileceği gibi, en hafif gibi gözüken yönü de elle tatmin şeklinde karşımıza çıkabiliyor. Tatminsizlik veya gayr-ı meşrû yollarla tatminin, AIDS’e kadar varan tıbbî hastalıklara, intiharlara kadar varan rûhî bunalımlara yol açtığını bilmeyen var mı?


Cinsel tahrikle harekete geçen insanların şöyle dediği çok duyulur: Meselâ “Çarpılmıştan beter oldum be âbi”; “Aklımı başımdan aldı” “öyle bir baktı ki, içimi yaktı…” Bu argo ifadeler içten geçen duyguların kabaca itirafı da oluyor. Birine karşı çok ilgi duyan, sonra da ona karşı ilgisini onunla bire bir temas yoluyla sonuçlandıramayan kimse, hayalî tatmin yollarına girer. Bu yollar insanda özellikle ruhsal bozukluklar meydana getirir.


Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen rejimler, bir yandan tahriki ortaya çıkaran yayınlara, giysi(sizlik)lere ve çirkin durumlara izin verirken; tahrikle harekete geçmiş insanları frenlemek için, yani onlarda uyanan duyguları kimseye zarar vermeden sâkinleştirmek için “genelevler” açıyor. Bu su isteyene deniz suyu vermekten, yangına körükle gitmekten farklı bir şey değil.


Makyaj veya daha gerçekçi ismiyle maske: Maskeyi insan, olduğundan farklı görünmek, kendini başka türlü göstermek için takar. Makyajla hedeflenen, maskeden beklenen sonuçlarla benzeşince makyaja, maske dedik. Maskede iki değişik aldanma var. Birisi takanın aldanması, yani maskeli yüzün sahibi, muhâtaplarına karşı, kendini gizleyip, maske ile şekillendirdiği yüzünü gösteriyor. Yani gözüken kendisi değil. Diğeri, maskeli yüze bakan da maskenin arkasındakini görmediğinden maskede gördüğü yüzü karşısındakinin asıl yüzü zannediyor. Yani maskeli şahıs, karşısındakini aldattığını zannederek aldanıyor. Ona bakan şahıs da, maskenin gerçek yüz olduğunu zannederek aldanıyor. İkisi de hoş değil.


İşte doğal olanın terk edilmesi, böyle hoş olmayan şeyleri karşımıza çıkarıyor. Fıtrat sınırlarını aşınca insanın ruh güzelliği, sahte maskeyle yer değiştiriyor. Fıtratı, yani doğal sınırları aşmak insanların gözünü döndürüyor. Güzel görünme uğruna yapılan katliamları öğrenince insanın insan olduğundan utanası geliyor. Makyaj malzemelerinin hazırlanmasında değişik türden hayvanların yağları da kullanılıyor. Sadece Amerika’da bir yılda 50 bin kedi, 61 bin maymun, 180 bin köpek, 554 bin tavşan ve milyonlarca fare kadınların güzelleşmesi için katlediliyor. Deneyler ve kozmetik üretimi için her yıl 300 milyon hayvanın katledildiğini söylersek herhalde cinâyetin boyutları hakkında biraz bilgi vermiş oluruz. Güzel gözükmek için yapılan vahşet, sadece bunlarla sınırlı kalmayıp insanın tüylerini ürpertecek noktaya gelebiliyor.


Kozmetik firmalarında üretilen güzellik kremlerinde hayvan ve kürtaj plesentaları kullanılıyor. Plesanta, ana rahmindeki ceninin korunup gelişmesi için İlâhî program gereği konan özel muhâfaza edici maddeye verilen addır. Kürtajla rahimden kazınan plesantaların tonlarcası Rusya’dan getiriliyor. Rusya’daki bir klinikten Fransa’ya 34.400 kilogram kürtaj plesentası satıldığını 12.11.1992 tarihli gazetelerden öğreniyoruz. O günkü gazetelerde ayrıca şu bilgiler de yer alıyor: “Kürtaj sonrası alınan plesantaların kozmetik sanayiinde kullanıldığını bizzat kozmetik firmaları itiraf ediyor ve afişlerinde şu ifadeleri kullanıyorlar: ‘Cildinizi genç ve yaşayan hücrelerle gençleştirin’ Yani doğmamış bebeklerin yaşayan hücreleri ile...


Batılı ülkelerde estetik ameliyatlarda kullanılacak 5 aylık bir bebek 50 bin dolara alıcı bulurken Moskova’da aynı durumdaki bir bebek 8 bin dolara alınabiliyor. Bu katliam derecesindeki zulmün mazlumlarının âhı, makyaj yapan yüzlere ilerleyen yaşlarda bir tokat gibi iniyor. Kırışıklığı kapatmak için yapılan makyaj, ileride kırışıklıkları makyajla bile kapanmayacak kadar çoğalan bir cildi sahibinin başına belâ ediyor. Makyaj yapan Batılı kadınlarda ihtiyarlıkta kırışıklık daha fazla olmaktadır. Genelde, makyaj yapmayan ve tabii güzelliği ile yetinen Doğulu 70 yaşındaki bir kadının yüzündeki kırışık, Batılı 35-40 yaşındaki bir kadının yüzündeki kırışıktan daha azdır. Bir başka kıyaslama da cilt kanserinin Batılı toplumlarda fazla, Doğulu toplumlarda ise yok denecek kadar az olması noktasındadır. Amerika’da her yıl milyonlarca kişi cilt (deri) kanserine yakalanmakta.


“Bakma örtünmediğime, benim kalbim temiz...” İyi ve temiz olmak için, konulan kurallara uyulup uyulmaması belirleyici olur. Kalbinin temiz olduğundan bahseden bu insanın bir lokantacı olduğunu düşündüğümüzde, para ödemeyip, sonra da “bakma benim para ödemediğime, sen asıl benim kalbime bak, o çok temiz” diyen müşterisinden para almaması gerekir. Ama alıyor. Hatta vermezse hak sahibi olduğu için ısrar ediyor. Belki zorla alıyor.


Acaba Allah’a karşı bizim bir borcumuz yok mu? Bize şu dünya salonunun, bahar ve yaz mutfağında ikram ettiği leziz yiyecekler karşılığında bir hesap ödememiz gerekmeyecek mi? Dünyaya göre küçücük lokantandan, kalbi temiz olduğunu iddia ettiği halde, hesap ödemek zorunda kalarak çıkan insan, o lokantadan milyonlar defa büyük şu dünya lokantasından yediği, tattığı, baktığı, hoşlandığı, binlerce nimete karşılık, bir hesap ödemeden çıkacağını mı zannediyor? Kalbinin temizliği lokantada bir şey ifade etmeyen insan, acaba Allah karşısında, onca saygısızlığına rağmen kalbim temiz deyip kendini kurtaracağını mı zannediyor? Borcunu ödemeden lokantacının elinden kendini kurtaramayan insan, Allah’ın elinden kendini kurtaracağını mı düşünüyor?


Kalbin temizliğinin ölçüsü iman ve sâlih amellerdir. “Vücutta bir et parçası vardır. O sağlamsa, bütün vücut sağlam olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. İyi bilin ki, işte o et parçası kalptir.” (Buhârî, İman, 39; Müslim, Müsâkât, 107; İbn Mâce, Fiten 14)


“Bu devirde, bu zamanda böyle giyinilir mi? Zaman sana uymazsa, sen zamana uyacaksın!” Böyle diyenler de var. Bunlar kolayı benimsiyorlar ve uydu oluyorlar. “Zaman sana uymazsa sen zamanı sana uydur” demek bence daha şahsiyetli olur. Diğerinde teslimiyetçi bir yaklaşım varken, ikinci ifadede zamanı teslim alma, ona yön verme gayreti var. Yani uydu olmak yerine, başkalarını bizlere uydurmak önemli.


Bir de böyle diyenlere şunu sormalı: Bir gün gelir de bayanlar tepeden tırnağa örtünürse, bunlar bu sözün gereği olarak tesettüre uyacak mı? Bu soruyu soranlara sormak lâzım.


“Yaşım genç, ihtiyarlayınca kapanırım.” Bu sözün altında bu sözü söyleyen kişinin yarını yaşama garantisi var gibi geliyor insana. Oysa ki şimdiye kadar ölenlerin hep yarını da yaşama şansları vardı. İnsan bazı şeyleri yarın (ertesi gün) yapmayı planlarken ölümle bugünden, ebedî bir yarına, yani bir daha yarınların olmadığı bir mekâna göçüyor. Bazı görevlerimizi yarına bırakma, o görevlerimizi yapma fırsatı bulamayacağımız ebedî yarınlarda bizlerde pişmanlık ve hasret olarak karşımıza çıkabilir.


Belki ihtiyarlayınca örtündüğünde, örtünme emrinin gereğini yerine getirmiş olacaksın, ama örtünmenin bazı hikmetleri o gün olmayacak. Belki de, o ihtiyarlık günlerinde kaybolan güzelliğini göstermemek için kendin örtünmek isteyeceksin.


“O benim oğlum yerinde veya kızım yerinde. Kardeşim yerinde, anam veya babam yerinde; onun hakkında nasıl kötülük düşünürüm?” Bazıları da böyle diyor. Böyle diyenlerin sözleri ile işin pratiği birbirini hiç tutmuyor. Bu iddiayı dile getirenlerin gazetelerin üçüncü sayfalarına bakmaları bizim cevabımız olarak yeter. Gelinin kaynı ile, eniştenin baldızı ile ne yaptığını hemen hemen her güne yakın bir sıklıkta okuyabilirler.


“Onun hakkında nasıl kötülük düşünebilirim?” diye açılan kapıdan açık-saçık yan yana geçenler, rakının bardakta durduğu gibi durmamasıyla benzerlik göstererek, yan yana geldiklerinde kimse yokken hiç de akraba gibi durmayabiliyorlar. Bir de öylesi duyguların insan içinden geçmeyeceğini kimse garanti edemez. O türlü süflî duyguların gelme ortamı olarak nâmüsait şartlar olan namazda bile insanın içine gelebildiğini dikkate aldığımızda, gelmesi için uygun bir ortamda haydi haydi gelebilir. Geliyor da ve geldiğinde hiç silinmeyecek izleri bıraktığını gazetelerden de görüyoruz.


Bu sözleri söyleyenler, hatta daha da ileri gidip, “gel kardeşim, bakmayla tutmayla çocuk olmaz” diyebiliyorlar. Nur sûresi 31. âyette, insanları yaratan ve onların kalplerinden geçeni herkesten çok iyi bilen Allah’ın, kadınların hangi akrabalar yanında tesettüre uyma zorunluluğu getirip hangileri yanında kısmî serbestlik verdiği görülür. İnsanlar, sınırı kendilerini yaratan Allah’ın çizmesinin hakkı olduğunu, kendilerinin de O’na teslim olan O’nun kulları olduğunu iyi bilmelidirler.


Tesettürün, yani Allah’ın kâinata koyduğu bir yasayı çiğnemenin sonuçlarını çarpıcı bir şekilde gösteren bir gazete haberi verelim: 11 Nisan 1992 günü Sabah gazetesinde çıkan haberde şöyle deniyor. “Almanya’da her yıl kayıtlara geçen yaklaşık 10 000 tecavüz olayı meydana geliyor. Gerçekte bu rakamın 200 000 dolayında olduğu tahmin ediliyor. Bu saldırılara birkaç kez mâruz kalan Alman sosyal demokrat parlamenterlerden biri olan Bayan milletvekili Ressel meclise bir önerge veriyor. Önergede aynen şu ifadeler yer alıyor: “Erkeklerin saat 22.00’den sonra sokağa çıkmasına izin verilmemeli, kadınlar sokakta rahat yürüyemiyorlar.” Bu olay bir şaka değil, açılan kapıdan gelen felâketin boyutlarını gösteriyor.


Yine fıtrî yolu terk etmenin acı sonuna bir başka misal de Amerika’dan: Amerika’daki her yeni evlilikten biri boşanmayla bitiyor. Boşanma nedeninin üçte ikisi zinadan, yani eşlerin birbirlerini aldatmalarından kaynaklanıyor. İsveç’teki manzara daha korkunç; her on çocuktan birinin aile içinde cinsel ilişkide bulunduğu belirtiliyor. Bu işi yapan % 95 baba, bu çirkin işe âlet olan da % 97 kız çocuğu.


Bütün bunlar İlâhî yasaları çiğnemenin acı sonuçları. Musîbetler bir noktaya gelince, binlerce nasihatten daha tesirli olmalıdır, ama oluyor mu? Öyleyse günümüz insanı için daha büyük musîbetler kapıda…


Örtünme konusu tebliğ edilirken nasıl bir yol izlenmeli? Başlangıçta anlattığımız şeyler hatırdan çıkarılmamalı, başörtüsü takmayan bir vatandaşa ilk önce başörtüsünü anlatarak başla-ma-malı. İlk önce onun durumu (imanı, teslimiyeti, düşünceleri, kültürü…) dikkate alınmalı. Nasıl, bir ev kurulacağında veya eve eşya alınacağında, evin bastığı toprak, temelin taşıma kapasitesi, kullanılan malzeminin kalitesi ve evin dar veya geniş olması önemli oluyorsa, anlatmada da muhâtabın imanı hangi zemin üzerinde ve neleri ne kadar kaldırabilir gibi konular da, tebliğ öncesi bilinip değerlendirilmeli.


Nasıl ki, üzerinde hiç bir duvar ve çatı olmayan arazide, sanki ortada bir ev varmış gibi, halı sererek işe başlamak ne kadar yanlışsa, İslâmî temel bilgilerden ve tevhidî iman ve bilinçten yoksun bir insana da konuyu başörtüden başlayarak anlatmak yanlış olur. Haydi arazi üzerinde duvar var, çatı var. Ama duvarlar çatlak, kiremitler kırık, tavan delik, yine böyle bir evde masanın üzerine örtü koymak ne kadar yanlışsa, imanı olduğu halde, İslâm’ı bildiği halde, birçok bilgi eksiği olan ve İslâm’ı yalan-yanlış bilen şuursuz insanlara da, yine baş örtüsünden başlamak yanlış olacaktır.


Ev tamir olmadığı müddetçe eve konan her şey güzel olsa bile, evin kötü, bakımsız ve dışarıdaki soğuğu ve sıcağı aynen içeriye alıyor olmasından dolayı güzellikler solan ve kaybolan güzellik olacaktır.


Bunlar dikkate alındıktan sonra; önce şahsımızda müslümanları sevdirmeli. Müslümanların örtünmekle örümcek kafalı olmadıkları, konuşmamızın muhtevâsında, davranışlarımızın âhenginde, yaşayışımızın örnekliğinde göstermemiz lâzım.


Hiçbir insanın kendini cehennem mahkûmu gibi potansiyel suçlu gören bir insandan hoşnut olmayacağını da unutmamak lâzım. Örtü âyetlerini ele alırken âyetin rûhundaki esneklikten bahsettik. Bu esnekliğin bir ucu fetvâ sınırlarını gösterirken diğer ucu da, takvâ sınırlarını gösteriyor. Yeni örtünecek insanların durumları dikkate alınmalı, örtünmenin onların içinden gelmesini sağlamalı, içten gelmeden, dıştan zorlanarak örtünmelerin istenmeyen sonuçlar verebileceği hatırdan çıkarılmamalı. Bu tür insanlara örtüyü bir şekil olarak dayatmaktan ziyade, güzel bir halin neticesi olarak takdim etmeli.


Yukarıda her ne kadar, mantık, hikmet, akıl ve pisikolojik faktörler denilip “saklı duygular” altında bir şeyler ortaya konsa da, örtünmede esas olan “Allah’ın emretmesidir.” Müslüman, her şeyde olduğu gibi, her şeyin kendisine verdiği faydayı ve hikmetlerini sadece teşvik ve tercih ettirici faktörler olarak ele almalı ve bir davranışı asıl yapma sebebinin “Allah emrettiği için” olması gerektiğini unutmamalıdır. (20)


 

 

 

Gündemden Düşmeyen Konu: Başörtüsü


Yıllardır müslümanlar, kendi gündemlerini bile tesbit edemiyorlar. İslâm topraklarını işgalleri altında tutan tâğûtî güçler, her taraflarından kuşattıkları müslümanlara kendi konumlarını ciddiyetle değerlendirip çözüm yolları aramaları için bırakın eylemi, fikrî zemin bile bırakmamak için var güçleriyle çalışıyor ve başarıyorlar. Kur'ânî gerçeklik ışığında düşündüğümüzde bu, onlardan beklenen olağan bir davranış. Elbette onlar insanları hidâyetten dalâlete, nurdan zulmete çıkarmaya çalışacaklardır. Müslüman için anormal olan bir durum varsa, o da şu: Onun bir delikten iki kere de değil, yüzlerce defadır ısırıldığı halde, yine o ve benzeri deliği kapatmaya, deliğin içindeki zararlının haddini bildirmeye gayret etmemesi.


Hep müdâfa halinde müslüman. O müdâfa da, kendisine verilen sınırlı yetki ve dar çerçeve içinde. Unutuyor ki o, bu şartlarla müdâfaya çekildikçe düşman saldırıları artacak ve o daima mağlup olacaktır. Unutuyor ki, en iyi müdâfa hücumdur ve ancak hücum etmekle savaş kazanılır.


Evet, devamlı hücuma geçen, istedikleri an, diledikleri şekilde ve canları çektiği yerlere olanca güç ve imkânlarıyla saldıran kâfirler, müslümanların yaşadığı ama İslâm’ın hükmetmediği ülkelerde devlet başkanından küçük bir memuruna, gazetelerden okullarına kadar, "irtica ve başörtüsü"ne sık sık toplu hücuma geçerler. Müslüman gazeteler ve dergiler de kendilerine çizilen yasal sınırlar içerisinde (biraz da yasaları hafiften zorlayarak) Avrupa'daki hak isteme ve tartışma zeminine has entelektüellikte müdâfaalara girişirler. Artık müslümanların gündemlerinin ilk sırasını önceleri irtica, sonra başörtüsü almaya başlar.


Özellikle Birinci Dünya Savaşının akabinde başlayan İslâm topraklarındaki işgal, öylesine büyüktü ki, müdâfacıların kafalarında ve kalplerinde de büyük çapta izler ve derin yaralar bırakmıştı. Câmii, dinî mektep ve benzerlerinin işgalden aldığı yara, tahribat ve tahrifat, tabiî olarak elbette oralardan yetişen müslümanlarda da görülecekti. Bundan dolayıdır ki, yıllardır müslümanlar, bütüncü değil; parçacı, inkılâpçı değil; ıslahatçı, radikal değil; uzlaşmacı olarak bazı müdâfa ve isteklerde bulunmuşlar, bu özelliklere kesinlikle uymak kaydıyla küçük hücumlara geçmekle avunmuşlardı.


Müslüman, İmam-Hatiplerde ve üniversitelerde fazla bir şey değil, sadece başörtüsü istiyordu artık. Başörtüsüne kesin yasak gelince, zâten gerilemeye baştan râzıydı, demokratik istek bunu gerektiriyordu: Düzenin kanunu türbana müsâade ediyordu ancak. Şimdi türban istiyordu. Evet daha dün denilecek kadar yakın mâzîde, dininden ve hayâsından gelen yaptırım gücüyle çarşafıyla, peçesiyle bile olsa, erkeklerin içinde gayr-ı İslâmî ortam içinde okumaya râzı olmayan, böyle okumayı dinine ve canına okuma kabul eden müslüman kızı, keferenin lütfen müsâadesine terketmişti her şeyini. Toptan reddetmiyordu kimse artık İslâm düşmanı düzeni, böyle bir düzenin tüm kurumlarını. Toptan ve tümüyle istemiyor veya istemiyor görünüyordu kimse İslâm nizamını. Okul kitaplarından, geyik muhabbeti denilen basit tartışma ve konuşmalardan, gazete ve dergi sayfalarından vakit kalmıyordu. Onun için okumuyordu artık Kur'an'ı: "Yoksa siz, Kitab'ın bir kısmına iman edip, diğer kısmını inkâr mı ediyorsunuz? O halde, sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatlarında büyük rüsvaylık ve bayağılıktır (rezilliktir). Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir. Bunlar, âhireti dünya karşılığında satmış kimselerdir. Onun için bunlardan azap hafifletilmez ve kendilerine yardım da edilmez." (2/Bakara, 85-86)


Hakkını, hem de insan ve müslüman olmanın gerektirdiği binlerce haktan küçük bir hakkını, müslüman; mücâhide has bir üslûpla değil; demokratik yollardan, sadece telgraf çekerek, protesto ederek, yürüyüş yaparak istiyordu. Kâfirler de canları isterse, bir lütuf ve bağış olarak, karşılığında, müslümanlardan nicelerini kendi saflarına çekme ve nice tâvizler alıp, müslümanları iğdiş etme pahasına lütfen kabul edeceklerdi. Etmeseler ne olacak? Hiiiç! Bugüne kadar yüzlerce defa, müslümana yakışır bir tepki geldi mi ki, bu sefer gelecek? Gerçi, bugünkü düzen içinde ve bu eğitim sisteminde başörtüsü tümüyle serbest olsa ne yazardı?


Müslüman, nelere rızâ gösteriyor, neleri savunma durumuna geliyor, ne için çırpınıyor, ne istiyor, kimin rızâsı için ne yapıyor... Kur'an ışığında bunları iyi düşünmesi lâzımdır. İslâm dışı düzenin kurumlarını, okullarını, eğitimini, kitaplarını, hoca denilen kefereleri, ders denilen küfür-bilim yutturmacalarını, bilgi kirliliğini, merâsim, ders vs. adı altındaki şirk ve tapınmalarını, diploma ve makamlarını, memurluk ve yöneticiliklerini... can atarak, nice şeylerini fedâ ederek istiyor, istiyor müslüman. "Onlar, hâlâ o câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kimmiş Allah'tan daha güzel hüküm veren, hüküm koyan? Fakat bunu, gerçekten anlayış sahibi olan toplum bilir." (5/Mâide, 50)


Tesettür anlayışı konusunda İslâm'la bugünkü müslüman arasında dağlar kadar fark oluşmuş durumda. İslâm, sadece başörtüsünü, sadece türbanı emretmiyordu elbette. Tesettür bununla bitmiyordu. Sınıflarda pardösü çıkarılarak etek-bluzla oturan; kanı kaynayan genç erkeklerin ve öğretmenlerin her türlü bakış ve tavırlarına, fikir ve saldırılarına muhâtap korumasız bir kızcağız. Sahi, evinde erkek misâfirlere bile gözükmeyen bu müslüman kızlar, okullara hangi araçlarla ve kimlerle beraber gelip gidiyorlar, okullarda kimlerle beraber oturup konuşup eğlenip ders(!) işliyorlar? Otobüs ve dolmuşlardaki kalabalık içinde yanında mahremi olmadan okullara gidişlerindeki durumu gören bir insanın, okul kantinlerini, koridor, bahçe ve sınıflarını hayal etmesine gerek bile yoktur.


Başörtülü olarak mezun olsa ne olacaktı yani, müslüman kızımız? Niçin okuyordu, beklediği neydi? Bir devlet dairesinde memurelik vb. bir görev. Daha büyük şer'î problemlerle karşılaşmayacak mıydı o zaman? Yok, görev almayacak, zâten kocası da onun geçimini karşılayacaksa, müslümanca görev yapılamıyorsa ilim için mi okuyordu gerçekten? Âhirete ne kadar faydası olurdu okuduklarının? Peki dünyaya? "Faydasız ilimden" Allah'a sığınıyordu o Örnek İnsan. "Câhil mi kalsındı?" Yok, öyle demiyoruz; okusundu ama, Allah'ın ismiyle okunacakları ve Allah'ın istediği şekilde okusundu, onu diyoruz ve ilâve ediyoruz: Cehennemden yeşillik ve güzellik nasıl beklenmezse, küfür düzenlerinin okullarından da Allah'ın râzı olacağı bir ilim beklenmez, beklenmemelidir.


Ve ey erkek öğrenci! "Bana baş örtme farz değil, bu mesele direkt benimle ilgili değil!" diyemezsin. Mesele, bir bez parçasına düşmanlık değil, İslâm'ın, açığa çıkan en basit görüntüsüne bile müsâmaha gösterilmeyip düşmanlık yapılması ise -ki öyledir- senin de müslümanlara benzer bir görünümüne yasak konuyor, şeklini kefereye benzetmek için zorluyorlarsa; ruhunu da, daha fazla zorluyorlar; bunu bilmelisin. Bir müslüman kızın başörtüsüne, hayâ ve nâmusuna Alman gâvurundan da fazlaca saldıran bir zihniyet; senin imanına, ahlâkına... zarar vermiyor, saldırmıyor mu dersin?


"Bir kızın üniversitede başının açılması basit bir olay mıdır, tepki gösterilmesin mi yani?" denebilir. Evet, bu büyük bir haram, vahşî bir cinâyettir. Fakat ondan daha önemlisi odur ki: Kâfirlerin işgaline uğramış olan Müslümanların yaşadığı hemen tüm ülkelerde mü'minlerin okullarda imanına müsâade edilmiyor. Putlar ister istemez sevdiriliyor, övdürülüyor. Ders diye nice terslikler oluyor, küfür kelimeleri söylettiriliyor, en azından dinlettiriliyor, puta tapma törenleri icrâ ettiriliyor... Bunlara normal gözle bakılır, ses çıkarılmaz, tepki gösterilmezken, türban denilen tesettür ve hicab görevi yaptığı da şüpheli olan el kadar bez parçasına hücum mu tepki gösterilmesi gereken? Din ve imandan daha mı önemli bu?


Düşünmeli ve ona göre davranmalıyız ki: Resmî nüfusa göre çoğunluk olduğu halde müslümanlara azınlıklara verilen hak kadar olsun hakları verilmeyip en büyük zulümlerle zulmedilirken, dinimize irtica adı altında alabildiğine hücum edilir, okullarda ve düzenin tüm kurumlarında küfür, şirk, irtidat kabul edilen durumlarla imanlara bombardıman edilir, putların ve küfrün hâkimiyeti tescil edilirken... hep sustuk veya susmaya benzer demokratik ve küçük tepkiler gösterdik. Kurtuluş (nasıl ve hangi zihniyetten kurtulmaysa?!) Savaşında Fransız askerinin Maraş'ta bir müslüman kadınının peçesine ve örtüsüne el uzattığından dolayı kıyâma kalkan müslümanların döktükleri şehid kanlarının lânetine uğramamak için hangi olay karşısında tavır alacağız?


Evet, İslâm topraklarını işgal eden kâfirlerin kuduz köpek misali, müslümanların en mukaddes değerlerine saldırmalarına rağmen (taşlar bağlı ve köpekler salıverilmiş de olsa) tavrını koyamayan insan daha nelerin olmasını bekliyor?


Hayır, reddediyoruz gündemimize zorakî sokulan konuları. Gündemimizde sadece İslâmlaşma, İslâmî değişim ve dönüşüm var.

 

Devrim kanunları da denilen Atatürk ilke ve inkılâpları arasında yer alan ve günümüzde de uymayanlara ceza getirilmesi konusunda tartışılan “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun” hakkında çok şeyler söylenebilir. Ama biz olayın bir diğer yönüne temas edelim. II. Mahmut’tan bugüne yöneticiler, baş olduklarını halkın başlarında kendilerini görmek isteyen tavırlarıyla ispatlamak istemişlerdir. Kendisine halk tarafından “Gâvur Padişah” denilmesi pahasına ve Batılılaşmak, Avrupa kriterleriyle uyum sağlamak için Batı tarzı kıyâfeti kanunlar çıkartarak dayatan II. Mahmut, sadist ruhunu kendi otoritesini insanların başında görerek tatmin etmeye çalışıyordu: Herkes fes giyecek. Batı medeniyetine kaynaklık etmiş Yunanlıların giydiği başlık olan ve müslümanların örfüne ters olan fes, yönetime bağlı olan medreselerden de fetvâ alıyor, ilim adamları ise kefere fesinin üstüne sarık sararak onu güya İslâmlaştırma uzlaşmasına gidiyordu. Sonra bir başkası aynı anlayışla insanların kafasına şapka geçirerek kendi otoritesini görmek istedi. Sonra yine aynı çizginin devamı olarak bayanların kafalarında kendi güçlerinin görünmesi için başörtülere yasak kondu. Bu tavırlar, ancak sadist bir diktatörlükle izah edilebilir. Müslüman ise, ancak Allah’ın emrine “baş üstüne!” diyerek O’nun hükmünü ve istediği kıyâfeti başına taç edinmeye çalışır.


 

Elbise, Giyinme ve Günümüz

Dil, konuşma yeteneği, bilindiği gibi Allah’ın insanoğluna verdiği en büyük nimetlerden biridir. İnsan, bu kabiliyeti sâyesinde diğer insanlarla iletişime girerek ihtiyaçlarını daha kolay karşılar. Diğer taraftan yaratıcısı ve bütün nimetleri kendisine ihsân eden Allah’la diyologunu yerine getirmede de araçtan büyük oranda yararlanır. O’na inandığını tevhid kelimesini dillendirerek belirtir. Diliyle, konuşma yeteneği sâyesinde O’na duâ eder, O’nu dille zikreder, O’na diliyle de ibâdet eder…


İnsan sadece diliyle konuşmaz. Eskilerin hâl dili dediği iç lisânı da vardır. Beden dili denilen, vücudun aldığı şekille, organlarının gösterdiği özel tavırla da konuşur. Araştırmaların gösterdiği çarpıcı bir sonuç; beden dilinin, konuşma dilinden çok daha etkili olduğu şeklindedir. Beden dili, sadece organların değil, aynı zamanda organların örtüldüğü giysi ile de yakından ilgilidir. Yani, elbise de konuşur. Dâvet eder, mesâfe koyar, karşısındaki ile samimiyet veya resmiyeti ifâde eder. Elbise, aynı zamanda bir kimliktir, şahsiyet belirtisidir, örfün tercümanıdır, iklimin belirtisidir. İnsanın temizliği, pejmürdeliği, düzeni, muhâtaplarına verdiği değer, saygı da bir giysiden anlaşılabilir. Her şeyden önemlisi, elbise bazen insanın hangi dini tercih ettiğini, ya da diniyle ne tür bir ilişkiyi tercih ettiğini de belirtir. Mesajdır giysi, çağrıdır, ya da korunmadır.


Giysinin temel olarak üç özelliği vardır: Örtme/tesettür, koruma ve süs. İnsan, çirkin yerlerini ve dininin gösterilmesini yasakladığı organlarını giysi ile örter. İnsanı sıcaktan, soğuktan, kirden-pasdan, bazı dış etkilerden elbise korur. İnsanın içinde barındığı en yakın evidir elbise. Bunun yanında ziynettir, her insan giysisini seçerken, zevkini ortaya koymuş olur, hangi renkten, hangi şekilden, hangi türden ve nasıl bir giysi tercih ettiği, onun sadece zevkini açığa çıkarmaz, aynı zamanda kültürünü, zenginliğini, bazen nereli olduğunu, dış dünyaya karşı nasıl yaklaştığını da gösterdiği olur. Bunlar içinde en önemlisi, giysinin insanı örtme/tesettür özelliğidir. Giysiden mahrum kalmak, çıplaklık, insanı cennetten çıkaran isyanın görüntüsü olduğu gibi, şeytanın bu yolla insanı belâya uğratıp cennete girmesine engel olması, yani cennete engel de olmaktadır. Hz. Âdem ve Havvâ’da isyanın sonucu, Cennetten çıkarılmanın alâmeti olarak ortaya çıkan çıplaklık, bu kişilerin nesillerinde Cennete girmeye engel sebeplerden biri, isyanın görüntüsü, şeytana uymanın özelliğidir.


Doğuda, insanlar geniş/bol, uzun elbise giyerler, başlarını örterler iken; Batıda tam tersi dar, kısa giyerler ve başları açıktır. Günümüz dünyasında Batı ile Doğu özellikleri kaybolup dünya globalleşir/küreselleşirken, Batı Doğuyu her konuda kendine benzetir, kendi kültürünü dayatıp farklılıkları imhâ ettiği halde, yine de giysilerdeki bu farklılar kısmen korunmakta, özellikle dinin bu farklılıkları korumada özel konumu hâlâ direnci canlı tutmaktadır. Bir köyün, bir şehrin Müslüman beldesi mi, Hıristiyan yerleşim yeri mi olduğu daha uzaktan görünen minâresinden ya da çan kulesinden belli olduğu gibi, elbise de bir kimsenin mü’min mi, kâfir mi olduğunu zâhiren yansıtma özelliğini yansıtabilir. Zâhirle bâtın, dış ile iç, kalıp ile kalp arasında, zannedildiğinden çok fazla ilişki vardır. Bu ilişki, eğer uyum içinde değilse; birinin tümüyle ötekine baskın çıkıp aradaki uzlaşmazlığı kaldırıncaya kadar sürer. Elbisenin sadece dinle, dinin emirlerine teslimiyetle değil; aynı zamanda dinin özü olan takvâ ile de yakın irtibatı vardır. İnsan, takvâ adlı elbiseye bürünmemiş ise, her tarafını çok kalın giysilerle tümüyle örtse bile bu giysi ona yeterli gelmeyecek, kendisini ve muhâtaplarını haramlardan korumaya yetmeyecektir. Edeb, hayâ, iffet gibi kelimelerle de ifâde edilen bu durum, Arapça’da hicab kelimesiyle de ifâde edilir. Bu özellik, giyinmenin arka planını ortaya koyduğu için, giysili çıplak olmaya giden yolu tıkayacak, sözgelimi kadının cinsel tahrik unsuru olarak ayakkabı veya terliklerini kadınsı bir edâ ile tahrik edecek şekilde ses çıkararak kullanmasına, tahrik edici parfümler kullanmasına engel olacaktır. Haramlara dâvet edici şuh kahkahalar, kadınsı cilve, kırıtma ve aşırı rahat/özgür tavırlar ile sadece dış giysinin kapatamadığı çirkinlikleri ancak takvâ giysisi kapatır. Bu takvâ giysisi günümüzün gençlerine doğal ortamda, evde, çevrede çocukluğundan beri verilemediği için çeyrek tesettürlüler, örtülü ama çıplak kimseler ortalığı kaplamaya başladı. Takvâ giysisinin önemsenmemesine, biraz da diğer tamamlayıcı unsurlardan yalıtılmış şekilde, sadece “başörtüsü” vurgusunun sebep olduğu değerlendirilmelidir. İş, bırakın takvâ giysisini, fetvâ boyutunu bile hiçe sayan, sanki İslâm’ın tesettür ve hicap emriyle dalgasını geçen bir tuhaflığa, hatta maskaralığa bile dönüşebilmektedir. İşin sadece fıkhî/şekilsel boyutunu ele alan, ama takvâ giysisinden soyunmuş bir bayan sözgelimi parmağını göstermenin câiz olduğundan yola çıkarak yabancı bir erkeğe parmağını işaret edebilir, gözünü göstermenin câizliğinden yola çıkarak göz kırpabilir. Bu tür problemlerin ne kadar yaygın olduğunu belki sokağı-caddeyi, okulu, gezinti yerlerini tanımayan kişiler bilmeyebilir, ama iş gerçekten çığırından çıkmış vaziyettedir. Sadece başörtülü olan, diğer giysileri ve tavırlarıyla takvâ giysisine hatta düşman olan, ya da şeklen tesettürlü olduğu halde İslâmî edebe, hayâ ve iffete yeterli derecede sahip olmadığı hemen belli olan kişinin kapalı kıyâfeti de artık yadırganmamakta, her iki farklı, hatta birbirine düşman tavır normal görülebilmektedir. Tesettür modası, başörtünün aksesuar görevi gibi kullanılması, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konudur ve takvâ elbisesini bürünmeyen bayan, tesettürü de bazen istismar edip kirletebilmekte, düşmanlardan daha zararlı olabilmektedir.


Giysinin insanın yürüyüşüne, kibir ya da tevâzusuna bile katkısı vardır. Hadis-i şeriflerde “kibir elbisesi” denilen ve kadın-erkek her mü’mine yasaklanan giysi çeşidi ve giyme tarzı vardır. Bu, tür giysi, ancak takvâ gözlüğü ile net bir şekilde tesbit edilebilir. İnsan sözgelimi bir pijama giydiğinde, meselâ ayağında takunya varken yürüyüşü ile takım elbise, ya da lüks bir giysi içinde yürüyüşü, oturuşu ve bazı tavırları da farklılaşacaktır. Yani sadece insan elbise giymez, giysi de insanı giyer, yönetir, yönlendirir. Böyle bir giysi artık açılan bir kapıdır. Bu, elbisenin bile putlaştırılmasına, ya da kişiyi Allah’tan uzaklaştırıp şeytana yaklaştırmaya götüren kapıdır. Sözgelimi erkeklerin hemen hepsinin giydiği ceket denilen giysinin omuzlarına özel sünger cinsinden birk parça konması, omuzları kalkık tutarak kibirli görünmeyi sağlar. Kimi erkeklerin boyunlarına taktıkları kravatın da insanın kafasını daha dik tutarak, gururlu gözükmesi dışında hemen hiçbir amacı yoktur. (Tabii, bunun Batılı bir kimliği belirtmesi veya Batı uygarlığını benimsemeyi göstermesi, Batı taklitçiliği, Batılılara benzeme konusu ayrı bir husustur.)


Giysi, bir yönüyle, iyi bir tavsiye mektubu olur; insanlar, diline göre uğurlansa da giysisine göre karşılanırlar. Bazıları da giysiye, onu giyenden daha fazla değer verirler. Sadece Nasreddin Hoca’nın Timurlenk’e biçtiği pahada bu yansımaz; aynı zamanda onun giysiye göre davrananları eleştirdiği unutlumaz vecîzede de kendini gösterir: “Ye kürküm ye!” Günümüz insanı, motora önem vermez; onun için varsa yoksa kaportadır. Çağdaş insan, vizyonu, imajı, görünümü putlaştırabilmektedir. Reklamı, ne olursa olsun tüketimi öne çıkaran zihniyet, ambalajı da kandırma vesilesi görmüş, bir taraftan başkasını aldatırken, diğer yönden kendisi de aldatılmıştır. Artık en kötü/kalitesiz bir mal, güzel bir ambalajla çok rahat alıcı bulmaktadır. Kıyâfetin de bu değerlendirmelerle yakından ilgisi kurulmalıdır. Adamlığını sadece elbiseyle göstermeye çalışanlara mukabil; bayan olduğunu elbisesinin metrelerce uzaktakilere “bana bak!” diye bağırması karşılar.


Bir üniformanın çok büyük etkisi vardır; giyene de muhâtaplarına da karşı. Hâkim kürsüsündeki kişinin, kışladaki subay ve askerlerin, karakoldaki ve çarşıdaki polisin, hastahanedeki hemşirenin, hapishanedeki gardiyanın… üniformalarından soyutlanmış, sivil giysiler içinde olduğunu düşünün. İnsanlara karşı güç göstermenin, farklı ve baskın olmanın özel giysi ile ne kadar yakından ilgili olduğu değerlendirilmelidir.


Kıyâfetin insan rûhuna da etki ettiği bir vâkıadır. O yüzden kadın giysisi giyen erkek artık kadın gibi tavırlar takınır. Bunun tersi de geçerlidir. O yüzden Peygamberimiz, çok küçük yaştaki çocukların bile karşı cinsin elbiselerini giyinmelerini yasaklar, hatta karşı cinsi çağrıştıracak renklerdeki giysileri de.


Marka giymek, kapitalizmin sömürü çarklarına dolanan, çağımızın gençlerinin kaptığı Batı virüsünün getirdiği hastalıklardan biridir. Hem israf, hem moda, hem reklâmlardan aşırı etkilenme, hem bedava reklâmını yapma, hem de düşmanları güçlendirme yönleriyle incelenebilir.


Eski gelenekte “bir lokma, bir hırka” anlayışını topluma mal etmeye çalışan tasavvufun ve özellikle Melâmîliğin tefrîtine (aşırılğına), günümüz kapitalizmi, giysiyi olduğundan çok önemsetip öne çıkartan ifrâtıyla (karşı aşırılıkla) pahalı bir cevap vermiştir. Dünya tarihi, günümüzdeki kadar giysiye/kıyafete yatırım yapıldığına şâhit olmamıştır. Artık insanlar örtünmek için giyinmiyor. Fakirler bile kullanılmış giysi bağışını kabul etmiyor, dilenciler bile artık yamalı elbise giymiyor. Orta direk denilen fakirlik sınırının altında yaşayan insanların giysilerini bir-iki kapılı gardroplar almıyor, çarşı ve pazarlar giysi dükkânlarından geçilmiyor, giysi satan yerlerin vitrinlerinden özellikle bayanlar ayrılamıyor. Bir taraftan nasıl şık giyileceği, nasıl modaya uyulup pahalı markaların tercih edileceği öğretilip özendirilir, hatta dayatılırken, diğer taraftan sağlam kot pantolonun yırtılması, ya da eski görünümü verilip beyazlatılması da bu tuhaflıklardan nasip almaktadır. Bu tür modalarla Batılılar ve Batıyı taklit edenler oyuna getirilmekte, kendileriyle oynanılmaktadır. Özgürlük, bu çağın en büyük putu olduğu ve her gencin mutlaka bu puta toz kondurmamak birinci görevi olarak sunulmasına rağmen, insan moda denilen ne idüğü belirsiz ve sık değişen bir başka putun kölesi edilmek istenmekte, modaya uyma zorunluluğunu hisseden Batılı(laşmış) kişi kendi giysisini bile özgürce seçememekte, moda onu serbest bırakmamaktadır. Kot pantolon modası pek geçmeyen bir giysi oldu, uniseks özelliği ile kadın-erkek giymekte, sabah erken kalkan bacağına geçirmektedir. Ütü istememesi, tozu-kiri belli etmemesi çağdaş insanın tercihine moda ile birlikte sebep olmaktadır. En önemli özelliği daracık olmasıdır. Özellikle kadınların kotları, çıkıntıları ve girintileri rahat gösterecek derecede dar olmakta, “giyinik çıplak” olmak isteyen zengin-fakir herkesin tercihi olmaktadır. Bluejean yanında, kravat, Batı tarzı giyim tarzının, dolayısıyla dünya görüşünü kabullenmenin ve uygarlık tercihini Batıdan yana kullanmanın erkeklerdeki göstergesi olmaktadır. Âtıf Hoca zamanlarındaki şapka ne ise günümüzde de kravat odur, denilse bilmem hüküm ağır mı kaçar? Günümüzde şapka kâfirlerin (günümüz ifâdesiyle Batılıların) giysisi olmaktan çoktan çıkmış, kravat ise onun yerini almıştır, denilmesi yanlış mıdır? Müslümanların, başka din mensuplarına benzemesini Kur’an ve Sünnet yasaklamıştır. Bu yasak, özellikle bir din ve dünya görüşünü gösteren kıyâfetleri de kapsamaktadır.


18-20. Yüzyıl Osmanlı tarihi, biraz da kıyâfetlerdeki acâip ve hızlı değişimin tarihidir. Tanzimat denilen Batıya entegre olma, yönetimi ve halkı Batılılaştırma çabası, hayatın her alanında olduğu gibi, kıyâfetlerde de büyük kırılmanın başlangıcı olmuştur. Bu kırılma, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki devrimlerle kop(arıl)ma noktasına getirilmiştir. En önemli devrimlerin kıyâfetle ilgili olması, giysinin sadece bir görüntüden ibâret olmayıp oradaki değişimin kişinin inanç dâhil, tüm dünyasını değiştireceği gerçeğinden yola çıkılarak yapılmıştır. Tanzimat’la birlikte halkın giysi özgürlüğü baskı altına alınmış, devlet zoruyla kişiler Batılı giysilere mecbur edilmiştir. Bu faşizan, baskıcı, ceberut tavır, II. Mahmut zamanında başlamış, günümüzde de hâlâ sürdürülmektedir. Pantolon, ceket ve kravatı devlet dairelerinde uygulatmaya çalışıp modern kâtip giysisini dayatma ile yetinmemiş, Yunanlıların başlarına geçirdiği kıyâfeti olan fes, II. Mahmut tarafından zorla âlime-câhile giydirilmiştir. Müslüman halk, bu Batılı kıyâfetlere gâvur kıyâfeti demiş, bu giysileri zorla giydiren yöneticiye de gâvur padişah adı takmıştır. Bununla birlikte devlet güç kullanarak bu devrimi uygulamış, ardından nice zaman geçtiği ve fesin Cumhuriyetle birlikte terk edilmesine rağmen câmi imamları (üzerine sarık sararak) hâlâ bu köhne devrimi canlı tutmakta devam edegelmiştir. II. Mahmut’tan beri yöneticiler kendi güçlerini insanların başlarında görmeyi en büyük hedef saymışlar, baş üstünde yer edinemeseler de başın üstünde kendi devrimlerine yer bulmanın sadistçe mutluluğunu tatmışlar. Adı geçen padişah, kafalarda fes görüp kendi egemenliğini görüp gösterdiği gibi, aynı tavır, ilk Cumhurbaşkanı tarafından da kafalarda şapka görülmek istenmesiyle ortaya konmuştur. Sonra başörtüsü yasağı şeklinde hâlâ yönetimin egemenlik ve etkinliğini, halkı sürüleştirme zevkini tadarak görmeyi sürdüren zihniyet, bütün bu yaptıklarını Batılaştırma adına yaptıklarını ifade etmeyi görev bilmişlerdir.


Sarık ve Sarıksız Takke:

İmamların, sünnet olmadığı ve daha ilerisi kâfirlerin özel giysisi olduğu halde hâlâ Yunan fesini namaz kıldırırken başlarına geçirmeleri gibi bir tuhaflık cemaatte de gözlenmektedir. İster câmide, isterse evlerinde olsun; namaz kılarken nice Müslüman başına takke giymektedir. Bunun sünnet mi olduğu, yoksa dinen yasaklanan bir tavır mı olduğu, sünnet ise Peygamberimizin sünneti mi, yoksa Yahûdilerin sünneti, onların dinî kisvesi mi olduğu konusu, pek gündeme gelmemiş bir konudur. Yozlaşan gelenekle, bid’at ve hurâfelerle yüzleşme cesâreti, bedel isteyen bir tavırdır. Ödenmesi gereken bu bedel de, dini ketmeden kimsenin bedeline göre aslında çok hafif olduğu halde, bu tavırların gündeme geldiğine pek rastlanmamaktadır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: "Bizimle müşrikler arasındaki fark, kalansuveler (takke ve benzeri başlıklar) üzerindeki sarıklardır." (Ebû Dâvud, Libas 24, h. no: 4078; Tirmizî, Libas 47, h. no: 1785)


Bu hadisi, İbrahim Canan, Kütüb-i Site Şerhinde şöyle açıklamaktadır: Hadis, müslümanlarla müşrikler arasında bâriz farkın baş kıyafetinde bulunmasını ifade etmektedir. Baş kıyafetinin İslâmî şekli, kalansuve üzerine sarıktır. Kalansuve fes, takke nevinden başı örten serpuştur. Bazı âlimler, kalansuveyi müşriklerin de giydiğine, buna sarık ilâvesinin İslamî kıyafet olduğuna işaret ederler.


Şârihler, Rasûlullah (s.a.s.)'ın, sarığın altına kalansuve giydiğini, kalansuve olmadan da tek başına sarığı başına koyduğunu, ama sarıksız kalansuve giydiğinin hiç görülmediğini; bu durumun da, kalansuvenin tek başına olması halinde müşriklere mahsus bir kıyafet olduğunun tescili bulunduğunu kaydederler. Kalansuve için "fes"dir, "takke"dir, "külah"dır, "şapka"dır diye tek bir şeyle ifade etmek muvâfık düşmemektedir. "Sarık sarılmasına engel olmayan bir serpuş" diye tarif etmek daha uygun gözükmektedir (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 15/45)


Yahûdilerin kippa denilen takke cinsinden giysiyi başlarına giymeleri, bunu özellikle dinî âyinde ihmal etmemelerinden yola çıkarak, müslümanların, üzerine sarık sarmadan takke giymelerinin onlara benzemek olduğunu bilmeleri gerekmektedir. Yine, Peygamberimizin sarıksız şekilde hiç takke cinsinden bir şey giymediğini değerlendirerek, sarıksız bir namaz takkesinin kesinlikle sünnet olmadığı bilinmelidir. Bir adım daha giderek, İbrahim Canan’ın da belirttiği gibi, hadis şârihi âlimler tarafından; tek başına takke cinsinden başa bir şey giymenin müşriklere (günümüzde Yahûdilere) mahsus bir kıyafet olduğunun tescil edildiğini belirtmek gerekiyor. Ayrıca, sadece namaz için özel bir kıyâfetin sünnette olmadığını ve bunun hoş görülmediğini de hatırlatalım. Yani, Müslüman laik tavırlı olamaz, onun her şeyi namazdaki tavrı gibi olmalıdır. Namazda başka, namaz dışında başka olmamalıdır.


Sarık Sarmaya gelince; “Sarıkla kılınan namazın sarıksız kılınan namazdan şu kadar faziletlidir” şeklindeki rivâyetler, Kütüb-i Sitte’de bulunamamıştır, sahih olmadığı değerlendirilmelidir. Sakalı ısrarla tavsiye eden Rasûlullah aynı tavrı sarık için göstermemiştir. Kendisi sarıklı idi, ama bu onun yaşadığı coğrafyanın ve oradaki örfün bir uzantısı olmalıdır. Çünkü sadece başta peygamberimiz olmak üzere Müslümanlar değildi sadece sarık saranlar. Ebû Cehiller de, Mekke müşrikleri de sarık sarıyorlardı. Çöl sıcağında yaşayan insanlar, başlarına mutlaka bir örtü sarmak zorunluluğunu hissediyorlardı. Bu ihtiyaç, hâlâ geçerlidir. Adana, Hatay, Diyarbakır gibi yörelerden tutun, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan gibi ülkelerde, mü’min-kâfir bu uygulamanın devam edegeldiğini görüyoruz. Hem hadis rivâyeti, hem Hz. Ali’nin sözü olarak rivâyet edilen “sarığın bir Arap tâcı” olduğu ifâdesi de bu yorumu doğrulamaktadır. Peygamberimiz’in sarıklı olduğunu belirten ifâdelere yer verildiği halde, sarığı emreden, ya da tavsiye eden bir ifâdeye Kütüb-i Sitte’de rastlamadım. Bununla birlikte, sarığı tavsiye eden bir ifâde Kütüb-i Sitte şerhinde şöyle yer alır: "Sarık sarın da hilminiz ziyâdeleşsin!" Râvî devamla der ki: "Hz. Ali (r.a.) de: "Sarıklar Arapların taçlarıdır" buyurdular." (Hadis, Teysir'de Ebû Dâvud'a nisbet edilmiş ise de, onda mevcut değildir. Câmiu's-Sağir'de mevcuttur -1, 555-)


Câmiu’s-Sağîr adlı hadis kitabında rivâyet edilen bu hadisin şerhinde İbrahim Canan şunları söyler: Sarığın insandaki hilmi (hoşgörülü ve sabırlı olma halini) artırması meselesinde Münâvî şu açıklamayı sunar: "Sarıkla hilminiz artar, göğsünüz genişler. Çünkü kıyafetin güzelleşmesi kişiyi vakar ve ihtişama sevkeder; hafifliği, seviyesizliği ve düşük davranışları terke zorlar. Sünnette sarık sarıldığı zaman, sarığın bir ucunun omuz arasında serbest bırakılması irşad buyrulmuştur, bu müsneddir."


Sarığın taç olarak ifadesi, yine Münâvî'ye göre, onda izzet, cemal, heybet ve vakar bulunması sebebiyledir. Nitekim krallar da taçlarıyla başkalarından ayrılmaktadırlar. Sarıksız olan diğer kalansuveler ise acemler ve hafifmeşreb insanlara aittir ve onları tefrik eden taçları durumundadır.


Bir başka hadiste: "Sarıklar Arapların taçlarıdır. Onu bıraktıkları vakit izzetlerini de bırakırlar" denmektedir. Deylemî'nin bir rivayetinde sarığın terkedilip kalansuvenin alınması kıyamet alâmeti olarak ifade edilmiştir (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 15/46).


İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) başına sarık sardığı zaman, ucunu iki omuzu arasından sarkıtırdı." (Tirmizî, Libas 12, h. No: 1736)


Açıklama: Bu rivâyet, sarığın nasıl olacağı hususunda bir fikir vermektedir. Buna göre sarık sarılınca bir ucunun iki omuz arasında sarkıtılması mendub olmaktadır. Bununla ilgili birçok rivâyet gelmiştir. Bazısında sarkacak kısmın dört parmak uzunluğunda olacağı tasrih edilir. Çok zayıf bir rivâyette, Rasûlullah'ın taşraya vali tayin ederken, göndereceği kimselere sarık sardığı, sarığın ucunu kulağı hizasına inecek kadar sağ omuzundan sarkıttığı ifade edilir. Abdullah İbn Zübeyr'in sarığın ucundan bir zira'lık bır kısmı sarkıttığı rivâyet edildiği gibi, bir karış ve hatta daha az bir kısmı sarkıttığı da rivâyet edilmiştir. es-Sübülu's-Selâm'da: "Sarığın âdâbı, onun sarkan kısmını kısa tutmaktır, aşırı gitmemektir" denir. Nevevî de: "Sarığın sarkıtılan kısmında ifrat etmek, tıpkı elbiseyi fazla uzatmak gibidir, kibirlenenlere haram, başkalarına da mekruhtur" demiştir. Muhakkikler, Rasûlullah'ın sarığının boyu hakkında rivâyete rastlamadıklarını belirtirler (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 15/46-47).


Amr İbnu Hureys (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.s.)'ı gördüm, üzerinde siyah bir sarık vardı. İki ucunu omuzları arasından sarkıtmıştı." (Müslim, Hacc 453, h. no: 1359; Ebû Dâvud, Libas 24, h. no: 4077; Nesâî, Ziynet 109, h. no: 8, 211)


Ebû Kebşe el-Enmârî anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın ashâbının kalansuveleri geniş idi." (Tirmizî, Libas 40, h. no: 1783)


Açıklama: Hadiste geçen “kimâm” kelimesi iki ayrı tefsire tâbi tutulmuştur. Birine göre kummenin cem'idir. Bu yuvarlak kalansuvenin adıdır, başı tam olarak örter. Bazıları küçük, dar kalansuve diye açıklamıştır. Bu durumda Ashâb'ın, üzerine sarık sardıkları serpuşun külâh gibi uzun olmayan takke gibi başlarına yapışık olduğu anlaşılmıştır. Ancak küm kelimesi ile ilgili bir başka yoruma göre, kalansuve geniştir ve yüksektir. Zira kim'in cem'idir. (Kim: Çiçek ve meyveyi örten kabuk mânâsına gelir. Bilâhare bu kabuk açılır.) Araplar kalansuveyi az giyerlerdi. Buth, geniş arazi manasına gelen batha'nın cem'idir. Hadis bu durumda kalansuvenin geniş olduğunu ifade etmelidir. Öyleyse, mezkür kalansuveler Rumî ve Hindî kalansuveler gibi dar olmayıp geniş olmalıdır, hatta genişliği (yüksekliği) bir karışa ulaşmalıdır. Aliyyu'l-Karî, bir kısım Hanefî kitaplarında kalansuvenin bir karış kadar geniş tutulmasının müstehab olduğunun kayıtlı bulunduğunu zikreder. Ancak İbnu Hacer el-Heytemî yukarıda belirttiğimiz önceki görüşte cezmeder ve kimam'ın kim değil, kümmenin cem'i olduğunu söyler ve kalansuvelerin genişlemesini mezmum bid'atlardan sayar. Karî, bu ifadenin ifrata kaçan genişlik hakkında olabileceğini belirterek, sahâbeden nakledilen zâhiri, Heysemî'nin söylediğinin aksini te'yid ettiğini ilâve eder. Başta Tirmizî, ulemânın büyük çoğunluğu, hadisten ifarata kaçmayan genişliği anlamışlardır (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 15/48).


 

Modernizm, günümüzde faşist bir din halini almıştır. İnsanı tek tip haline getirip sürüleştirmekte, onu her yönüyle köleleştirmektedir. Batılılaşan bayan, niye giysisini, giysisiyle dikkat çekmek istediği vücudunu teşhir etme ihtiyacı duymaktadır? Modernizm de denilen çağdaş Batı Dünya görüşü olan Materyalizm, insanın rûhunu, mânevî dinamiklerini hiçe saymakta, kişiyi sadece sahip olduğu giysiden, arabadan, paradan, maldan ibâret kabul etmektedir. Bayanları da etten ibâret, giysiden, kozmetik ürünlerden, süslenmeden ibâret görmektedir. Batılı(laşmış) insan da kendine biçilen rolden memnundur. Zinâya yaklaşma ve yaklaştırma olmuş, toplum ifsâd edilecek olmuş, erkekler tahrik edilip günahlara dâvetiye çıkarılıyormuş, böylece kendisinin yolunu tuttuğu Cehenneme, diğer erkekleri de sürüklemekmiş, onun umurunda değildir. Nasıl olsa, memlekette demokrasi var; canı ne ister onu giyer, vücut onun değil mi, istediği gibi yapar…


İnsanın, özellikle bayanın giysilerinin belli bir ölçü ve kayıt altında bulunması gerekir. Örtü ve giysilerdeki kayıtsızlık, cinsel güdünün tahrikini, kayıtsızlığını getirir. Sınırsız tahrik, cinsel güdünün sınırsız tatminini gerektirir. Tatmine imkân bulunmadığı bir yerde bir güdünün tahrik edilmesi zulümdür, yasaklanmalıdır. Bu tavır, aynen şunun gibidir: Günümüz câhiliye düzenleri, açlara yemek veremiyor, iştahlandırıp ayaklandıracak yemek kokularıyla tahrik ediyor. Teşhircilik, sadistliğin, erkeklere karşı üstünlük tavlamaya çalışmanın bir yansıması olarak şeytanın teşviğiyle ilgili bir hastalıktır/anormalliktir. Vitrinlere sunulan mal gibi kadın vitrine/çarşıya çıkmış, bakıcılar, alıcılar bekliyor. Bu, insanın şerefini ayaklar altına almaktır. Erkek, görüntüden etkilenir, kadın dokunuştan. O yüzden bayanların tepeden tırnağa örtünmesini insan psikolojisini en iyi bilen Zât istemekte; şeytan da bayanların beğenilme, erkeklerin gözüyle tahrik olmasını şeytan da insanı cennetten etmek için bir araç olarak kullanmaktadır. Nefsin midesi yoktur, azdıkça azar, az günahla tatmin olmaz, daha büyüğünü ister durur.


Giysi Âdâbı

El-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Peygamber (s.a.s.) elbisesini yenilediği zaman şu duâyı okurdu: “Allahumme leke’l-hamdu ente kesevtenî hâzâ, Es’eluke hayrahû ve hayra mâ sunia lehû ve eûzu bike min şerrihî ve şerri mâ sunia leh (Allah’ım! Hamd Sanadır. -(Giydiği şey ne ise) ismen söyleyerek- Bunu bana Sen giydirdin. Bunun hayırlı olmasını, yapılış gâyesine uygun olmasını diliyor, şerrinden ve yapılış gâyesine uygun olmamasından da Sana sığınıyorum.)” (Ebû Dâvud, Libas 1, h. no: 4020; Tirmizî, Libas 29, h. no: 1767)


Ebû Ümâme (r. Anhâ) anlatıyor: “İbn Ömer (r.a.) yeni bir elbise giymişti ve şöyle duâ etti: “Elhamdu lillâhi’llezî kesânî mâ üvârî bihî avratî ve etecemmelu bihî fî hayâtî (Avretimi örtebileceğim ve hayatta güzellik sağlayabileceğim bir elbise giydiren Allah’a hamdolsun).” Sonra şunu söyledi: ‘Ben Rasûlullah (s.a.s.)’ı dinledim: “Kim yeni bir elbise giyer, böyle söyler, daha sonra da eskittiği elbiseyi tasadduk ederse, sağken de öldükten sonra da Allah’ın himâyesi, hıfzı ve örtmesi altında olur.” (Tirmizî, Deavât 119, h. no: 3555; İbn Mâce, Libas 2, h. no: 3557)


“Kim bir elbise giyer ve: ‘El-hamdu lillîhi’llezî kesânî hâzâ ve razekanîhi min ğayri havlin minî ve lâ kuvvetin (Bunu bana giydirip, tarafımdan bir güç ve kuvvet olmaksızın beni bununla rızıklandıran Allah’a hamdolsun)’ derse geçmiş ve gelecek günahları affedilir.” (Ebû Dâvud, Libas 1, h. no: 4023)


Giyim kuşam, insanın çirkin yerlerini örterek onu güzelleştiren, çıplak hayvanlardan onu ayıran en önemli alâmettir. Rabbin deyişiyle aynı zamanda insanın süsüdür ‘7/A’râf, 26). Kökü, insanın yaradılış zamanına ve cennete uzanan bir süs. Cennet de cennetlikler için özel olarak hazırlanmış cennet giysileri ile sürecektir bu. İlk insanın cennetten kovulmasının acı neticelerinden biri de, soyunma olmuştur (7/A’râf, 27). Giyim-kuşamda kullandığımız tüm eşyalar Rabbimizin üzerimizdeki nimetlerindendir.


Giysiler elde ettiğimiz hayvan, petrol gibi nimetleri hiç karşılıksız bizim emrimize sunan Allah Teâlâ’dır. Biz insanlara o hammaddeleri işleyip en güzel giysiler yapabilme özelliği veren; atamız Hz. Âdem ve eşine giydirdiği cennet giysileri ile âdeta elbise modelleri, giyinip örtünme yöntemi veren; giyinip kuşanma güç ve zevkini bize lutfeden hep Allah Teâlâ’dır. Tüm canlılarla birlikte, biz insanların rızkını üzerine alan da O’dur. O yüzden her giysi giyinirken O’nu hatırlamalı, O’nun üzerimizdeki bu sayısız nimetlerini düşünmeli ve hamdimizi O’na hasretmeliyiz. Dilimizle yapmamamız gereken bu hamdi, O’nun nimetlerini O’nun istek ve ölçüleri doğrultusunda elde edip sarfederek, O’nun peygamberinin giyim-kuşam sünnetini ihyâ ederek tamamlamalıyız. Allah, nimetlerinin eserini kulları üzerinde görmeyi sever, ama ölçülerine uygun bir şekilde tabii.


Bunun için çorap dâhil, her çeşit giysiyi giyerken sağdan başlamalı, çıkarırken önceliği sola vermelidir. Bir giysiyi giyerken besmele çekip hamdetmeyi ihmal etmemeli. Giysilerde helâl ölçülerine uymalı, haram lokma ve haram giysinin duânın kabulüne bile engel olduğunu hiç akıldan çıkarmamalı. “Bir kimse (Hak yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza-toprağa bulanmış bir halde ellerini semâya kaldırarak: ‘Yâ Rabbi, Yâ Rabbi’ diye duâ eder. Halbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, böyle birinin duâsı nasıl kabul edilir?” (Müslim, Zekât 65; Tirmizî, Tefsîrul’l-Kur’an 3, hadis no: 3173; Dârimî, Rikak 9, hadis no: 2720)


Şeriat’ın kadın-erkek için çizdiği tesettür ölçülerine uymalı. Ne erkek kadına benzemeli, ne de kadın erkeğe. Erkekler ipek giysilerden, altın takılardan ve kulağa küpe gibi kadınsı süslerden sakınmalı. Kadını ile erkeği ile kılık kıyâfetimiz İslâm kimliğini taşımalı. Müslüman olmayanlarınkine benzememeli.


Kıyâfetimiz, bir Arap geleneğinin ötesinde, Ümmet birliğini sembolize eden sakal, saç-bıyık kesimi, bol, lüksten uzak, mütevâzî/sade ve aynı zamanda estetik görüntüler sergilemeli. İslâm düşmanlarının bile bu konunun önemini bilerek devrimler ve baskıcı uygulamalarla kendi giysilerini dayattıkları bir dünyada kendi kimliğimizi giysilerle de korumalı ve göstermeliyiz. Giyinirken, yukarıdaki hadis-i şeriflerde Peygamberimiz’in okuduğu ve okumamızı tavsiye ettiği bu konudaki duâlar, Allah’ı hatırlayarak O’nun bu konudaki ölçülerine uyacağımıza dair bir söz vermedir (Ali Akpınar, Hz. Peygamber Dilinden Dualar ve Tefsiri, s.26-28).

 


 

Elbise ve Tesettür Konusunda Son Söz Yerine Bir Masal

Andersen’in bir masalı vardır. Bu meşhur masalı aktaralım: İki terzi, ülkenin başkentine gidip, terzilikte çok yetenekli oldukları ve ünlülerin giydiği vücuda en çok yakışan giysileri kendilerinin diktikleri husûsunda kralı iknâ edip kandırdılar. “Bizim asıl hünerimiz, krallara yalnız şereflilerin görebildiği ve onursuz ve erdemsizlerin göremediği giysiler dikebilmemizdir. Eğer izin buyurursanız size de böyle bir giysi hazırlayalım” dediler. Kral, gâyet hoşnut bir şekilde kabul etti ve kendisine bu tür bir sihirli giysi dikmeleri için çok miktarda altın ve gümüşün terzilerin emrine verilmesini emrederek giysinin kumaşının altından ve süslemelerinin gümüş olmasını istedi.

Terziler, para, altın ve gümüşü aldılar, geniş ve uzun bir işyeri hazırlayıp iğ, çark, makas ve iğneleri kullanarak kumaşa, altına ve gümüşe dokunmadan güya kumaş örüp giysi dikiyormuş gibi ellerini mahâretle havada sallayıp durdular.

Derken kral bir gün sadrazamını, hazırlanmakta olan giysiyi görmeye gönderdi. Ne ki sadrazam ortalıkta hiçbir şey göremedi; ama başkalarının kendi şerefsizliğini anlamalarından çekinerek tam bir ciddiyetle giysiyi methedip terzileri övmeye başladı ve krala işin en güzel bir şekilde devam ettiğini rapor etti. Diğer yüksek rütbeli görevliler de terzileri ziyaret ettiklerinde hiçbir şey görmemelerine rağmen şerefsiz olduklarının anlaşılmaması için acı gerçeği gizleyip terzileri ve giysiyi övmekte birbirleriyle yarışmaya başladılar.


Derken sıra krala geldi ve o değerli ve garip giysisini giymek üzere krallık terzihanesine gitti. Tabii ki kendisi de hiçbir şey göremedi ama herkesin arasında tek şerefsizin kendisi olduğunun anlaşılmaması için inanmaya inanmaya ve tedirgin bir şekilde giysinin varlığını, güzellik ve zerafet.ini kabul etli ve provasını yapsınlar diye aynanın karşısına geçti. Hokkabaz terzilerse ileriye geçip, geriye gelerek aynanın karşısında çıplak duran ve korkudan biteviye giysiyi öven kralın sırtında, olmayan giysiyi bir güzel prova ettiler.


Sonunda sıra halkın kralın giysisini görebilmesi için şehirde görkemli bir şenlik düzenlenmesine geldi. Şenlikte şehirliler alışılageldiği üzere caddenin iki yanma sıralandılar. Âdâba uyarak büyük bir gurur ve vakarla önlerinden geçen, yerde sürünmemesi için giysisinin eteklerini iki uşağın tutluğu ve saraylılar, ileri gelenler, âmirler ve vezirlerin hürmet, hayret ve mutluluk içinde peşinde yürüdüğü çıplak kralı gören halkın tümü, giysiyi görmedikleri halde, şerefsiz sayılmamak endişesiyle hep bir ağızdan sevinç çığlıkları attılar ve kralı yeni giysisinden ötürü kutladılar.


Ama ansızın halkın arasından küçük bir çocuk bir çığlık attı: “Bu adam çıplak. Kral çıplak! Neden giysisi yok sırtında?” Bîçare annesi bütün gayretine rağmen çocuğun bu sözleri tekrar etmesine engel olamadı. Çocuk bir kez daha ısrarla bağırdı: “Kral çıplak!” Yavaş yavaş birkaç çocuk daha bu sözleri tekrarlayınca şehirliler arasında fısıldaşmalar başladı ve birdenbire hep bir ağızdan bastılar çığlığı; “Kral çıplak! Kral çıplak! Neden? Neden?... Neden?...”


İşte Batı medeniyeti de bu şekilde gösteriş yapıyor ve insan için bir giysi biçmek istediğini belirtiyor. Ama gerçekte sırtına giysi geçirmek yerine insanı çıplaklaştırmıştır o. Hiç kimsenin de ortada giysi diye bir şeyin bulunmadığını ve bütün bu moda, kumaş ve falan filanın insanın çıplaklığı olduğunu söylemeye cesareti yok. Hepsi de bütün altın ve gümüşü alıp götüren ve hâlâ da götürmekte olan hokkabaz terzilerin kendilerini şerefsizlikle itham etmelerinden korkmakta.


Acaba bu Batı propagandasının esiri ve âşığı dünyada bir halk olsun yok mudur ki o çocuğun yürek temizliğino sahip olsun ve Batıda insanın sırtına giysi diye geçirilen şeyin örtünme değil çıplaklık olduğunu söylesin? Çıplaklığı giysi olarak kabul eden bu dünyaya karşı cür’et edip feryat edebilecek çocuk dürüstlüğüne sahip bir toplum ortaya çıkacak mı acaba?


Neden o toplum, biz müslümanlar olmayalım?


 

Ne mutlu, tesettürünü bayraklaştırıp cihadını ilân eden, hicap bilincine sahip takvâ elbisesini hiç üzerinden çıkarmayan iffet ve hayâ timsali hanımlara! Kılık-kıyafet ve yaşayış prensiplerini İslâmî ölçülere göre tanzim edip nâmusunu muhâfaza eden edepli gençlere! Gözünde haram bakışların isi olmayan erkeklere ve yüzünde haram bakışların lekesi olmayan kızlarımıza selâm olsun!

 

Tefsirlerden İktibaslar

“Ey insanoğulları, size ayıp yerlerinizi örtecek ve süslenmenizi sağlayacak elbiseler gönderdik. Takvâ elbisesi bunlardan daha hayırlıdır. Bu Allah'ın âyetlerinden biridir. Ola ki, düşünüp ders alırlar.” (7/A’râf, 26)

Seyyid Kutub A’râf sûresi 26. âyetin yorumunda diyor ki:

Bu çağrı, kıssadan sunulan sahnenin ışığında yapılmaktadır. Çıplak kalma, ayıp yerlerinin ortaya çıkması ve cennet yapraklarıyla bu yerleri örtme sahnesi... Bütün bunlar bir hatanın meyvesiydi. Hata ise, Allah'ın emrine karşı çıkma ve O'nun yasakladığı meyveyi yeme noktasında işlenmişti. Yoksa -kitabı mukaddes'te yer alan- efsanelerin ve gerek bu efsanelerden, gerekse `Freud'un zehirli düşüncelerinden beslenen batının sanat çevrelerinin gevelediği gibi bir hatanın işlenmesi sözkonusu değildir. Bu hata, ahd-i kadimde -tevratta- yer alan efsanelerin ileri sürdüğü gibi "bilgi amacından" yemede değildir. Yine aynı efsanelerin iddia ettiği gibi yüce Allah'ın, insanoğlunun hayat ağacından yiyip tanrılardan biri haline gelmesini kıskanması ve korkması da sözkonusu değildir. (Yüce Allah onların vasfettiklerinden yücedir, büyüktür)

Aynı şekilde, yahudi Freud'un kendilerine öğrettiği gibi hayatta olup biten her şeyi ona göre yorumlamak için cinsel bataklığın etrafında dönen Avrupa sanatının düşündüğü gibi işlenen hata cinsel ilişki de değildir.

Hatayı takip eden çıplaklık sahnesini ve cahiliye toplumunda müşriklerin yaşadığı çıplaklığı karşılamak açısından âyetlerin akışı bu çağrıda yüce Allah'ın insanlara öğrettiği, kolaylaştırdığı, aynı şekilde yasalaştırdığı nimetinden; ortaya çıkan avret yerlerini örten giysiden söz etmektedir. Çıplaklığın çirkinliğine ve iğrençliğine karşılık giysi -bu örtücü özelliğiyle- bir süs ve güzellik unsuru olarak belirmektedir. Bunun için yüce Allah "indirdik” yani "indirdiğimiz kitapta sizin için yasalaştırdık” diye buyurmaktadır. "Libas-giysi" kelimesi, ayıp yerlerini örten giysiler için kullanılır, bunlarda iç çamaşırlarıdır. "Riyaş" ise vücudun tümünü örten ve süsleyen giysiler için kullanılır, bunlar da dış giysilerdir. Aynı şekilde "Riyaş" kelimesi, rahat bir hayat, nimet ve mal için de kullanılır. Bunların tümü de birbirine girmiş ve birbirlerini gerekli kılan anlamlardır.

"Ey insanoğulları, size ayıp yerlerinizi örtecek ve süslenmenizi sağlayacak elbiseler gönderdik.” Aynı şekilde burada -takvâ elbisesi- sözkonusu edilmekte ve "Daha hayırlıdır" şeklinde nitelendirilmektedir.

"Takvâ elbisesi bunlardan daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın âyetlerinden biridir.” Abdurrahman b. Eslem: "Adam Allah'dan korkar avret yerlerini örter. İşte takvâ elbisesi budur" derdi.

Yüce Allah'ın avret yerlerinin örtülmesi ve süslenme için giysiyi yasalaştırması ile takvâ arasında bir bağ vardır. Çünkü her ikisi de giysidir. Şu, kalbin ayıplarını örter ve onu süsler, bu da vücudun ayıplarını örter ve onu süsler. Her ikisi de birbirlerini gerekli kılmaktadır. Çünkü vücudun çıplaklığından iğrenme ve utanma duygusu Allah'dan korkma ve O'ndan utanma duygusundan kaynaklanır. Allah'dan utanmayan ve O'ndan korkmayan biri çıplaklığa aldırmadığı gibi, çıplaklığa çağırılması da önemli değildir O'nun açısından. Çünkü utanma ve takvâ duygusundan soyutlanma ile giysilerin çıkarılması dolayısıyla ayıp yerlerinin ortaya çıkması arasında bir fark yoktur.

Çünkü vücudun örtülmesi hayadır. Yoksa siyon protokollarının içerdiği iğrenç yahudi planları uyarınca insanlıklarını mahvetmek için insanların utanma duygularına ve iffetlerine musallat olmuş çığırtkanların ileri sürdüğü gibi sırf çevresel bir alışkanlık ve gelenekten ibaret değildir. Yüce Allah'ın insanın içinde yarattığı fıtrattır giysi... Sonra giysi, yüce Allah'ın insan için indirdiği bir yasadır. Ayrıca yüce. Allah, yeryüzünde insanların emrine verdiği güç ve rızıklarla onlara bu yasayı uygulama imkânını da vermiştir.

Yüce Allah, Ademoğulları'na kendileri için yasalaştırdığı giysi ve örtü nimetini hatırlatıyor. Bu sayede insanlıklarını hayvanların düzeyine yuvarlanmaktan korumuştur. Ayrıca bu konuda gerekli olan araçları rahatlıkla elde edebilecekleri de hatırlatılmaktadır: "Ola ki, düşünüp ders alırlar.”

Bu noktadan hareketle müslüman, insanların utanma duygularına ve ahlâklarına yönelik yoğun saldırılarla, süslenme, uygarlık ve moda adı altında vücudun çıplaklığı için başlatılan propagandalar ve insanlıklarını yok etmeye, siyonist egemenliğe daha kolay kul olmalarını sağlamak için çözülmelerini çabuklaştırmaya yönelik siyonist plan arasında bir ilgi kurabilir. Sonra tüm bunlarla, ruhların derinliklerinde gizli kalmış bu dinin temellerini yıkmaya yönelik planlar arasında ilgi kurabilir. Öyle ki, dünyanın her yerinde yahudi şeytanların hesabına çalışan kalemlerin, propaganda araçlarının çağırdığı ruhsal ve bedensel çıplaklığa ilişkin ahlâksız ve adi atılımlar, bu öldürücü balyozlarını dinin bu kalıntılarına bile yöneltirler. Oysa "insanlığın" süsü örtüdür. "Hayvanlığı" süsü de çıplaklıktır. Ancak zamanımızda insanlar, yüce Allah'ın "insanlıklarını" korumaya ve onurlandırmaya ilişkin nimetini hatırlatmaksızın kendilerini hayvanlık aleminin düzeyine indiren cahiliye gericiliğine dönüyorlar.

Bu, anne-babalarının hikâyesinin ve şeytanla başlarından geçen olayların ve Rabblerinin emrini unutup düşmanların vesvesesine kulak vermeleri nedeniyle, düşmanlarının başlarına getirdiği çıplaklık sahnesinin ardından yer alan değerlendirme amaçlı duraklamanın içinde Ademoğulları'na yapılan ikinci çağrıdır.

Bu çağrı, Allah'ın evini çıplak tavaf etme hikâyesi ve atalarının yapa geldikleri şeylerin Allah'ın emri ve hükmü olduğunu ileri sürmeleri konusundaki cahiliye geleneklerine ilişkin söylediklerimizle anlaşılmış oluyor.

Birinci çağrı; Ademoğulları'na anne-babalarının yaşadığı sahneyi ve ayıp yerlerini örten iç elbiseyle insanı güzelleştiren dış elbiseyi göndermedeki yüce Allah'ın nimetini hatırlatma amacına yöneliktir. Şu ikinci çağrı ise; genelde tüm insanlara ilk günlerinde islâmın karşılaştığı müşriklere yönelik şeytana teslim olmamalarına ilişkin bir sakındırma mahiyetindedir. Hayatları için seçtikleri sistem, yasa ve gelenekler noktasında ona uyup fitneye kapılmamaları için bir uyarıdır. Nitekim şeytan daha önce anne-babalarının cennetten çıkarılmalarına neden olmuş, avret yerlerini göstermek için elbiselerini çıkarıp çıplak bırakmıştı. Dolayısıyla eski ve yeni cahiliye toplumlarının karakteristik özelliği olan çıplaklık ve açık-saçıklık, şeytanın saptırması sonucu işlenen eylemlerden biridir. Adem ve çocuklarını yoldan çıkarmaya yönelik inatçı düşmanın planını uygulamasıdır.

Bu, insanla düşmanı arasında süren savaşın bir cephesidir. O halde Ademoğulları kendilerini, tuzağa düşürmek için düşmanlarına fırsat vermemelidirler. Bu savaşta galip gelip en sonunda cehennemi onlarla doldurmasına imkân tanımamalıdırlar.

"Ey insanoğulları, şeytan ana-babanızı elbiselerinden soyundurup ayıp yerlerini meydana çıkararak cennetten çıkardığı gibi sizleri de ayartıp tuzağa düşürmesin.” Yüce Allah, sakındırmayı artırmak, sakınma duygusunu ön planda tutmak için onlara şeytan ve yardakçılarının kendilerinin göremeyeceği yerlerden onları görebildiklerini haber vermektedir. O halde şeytan, gizli yöntemleriyle onları tuzağa düşürme açısından son derece güçlüdür. Dolayısıyla kendilerini saptırmaması için çok daha ihtiyatlı olmaya, fazlasıyla uyanık olmaya ve sürekli hazırlıklı bulunmaya ihtiyaçları vardır. "Sizin şeytanın ve adamlarının göremeyeceğiniz yerlerden onlar sizi görürler.”

Sonra da sakınma gereğini ifade eden etkin ve anlamlı bir mesaj yer alıyor... Kuşkusuz yüce Allah, şeytanların mü'min olmayanlara dost olmalarını takdir etmiştir. Dostu düşman olan kişinin vay haline... O zaman düşmanı onu boyunduruğu altına alacak, saptıracak, Allah'dan bir yardım, bir destek ve bir dostluk görmeden dilediği yöne sürükleyecektir.

"Biz şeytanları, inanmayanlara dost yaptık.” Bu bir gerçektir. Allah mü’minlerin dostu olduğu gibi, şeytan da mü’min olmayanların dostudur. Bu aynı zamanda ürkütücü bir gerçektir. Ve son derece tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır. Bu gerçek bu şekilde kesin olarak ifade edildikten sonra müşrikler olmuş bir durum gibi bununla karşı karşıya bırakılmaktadır. Biz de şeytanın dostluğunun nasıl olduğunu, insanların düşüncelerinde ve hayatlarında ne şekilde hareket ettiğini gözlerimizle görüyoruz. Bu, onün örneklerinden biridir: "Onlar bir kötülük işlediklerinde ‘Biz atalarımızdan böyle gördük, böyle yapmamızı emreden Allah'tır’ derler.”

Arap müşriklerinin yaptığı ve söylediği buydu. Aralarında kadınlar da bulunduğu halde Allah'ın evini çıplak tavaf etme kötülüğünü işliyor sonra böyle yapmalarını emredenin yüce Allah olduğunu ileri sürüyorlardı! Oysa ataları böyle emredip yapmışlardı. Onlar da bu davranışı atalarından miras alıp uyguluyorlardı.

Onlar -müşrik olmalarına rağmen- dinin hayatın problemleri ile ne işi var? diyen ve Allah'ın dışında sistem, yasa, değer yargıları, ölçüler, gelenek ve görenekler belirleme hakkına sahip olduğunu ileri süren modern cahiliye toplumları gibi büyüklenmiyorlardı. Bir yalan uyduruyor, bir yasa belirliyorlardı. Sonra da "böyle yapmamızı emreden Allah'dır" diyorlardı. Kuşkusuz bu, son derece iğrenç ve alçakça bir plandır. Çünkü gönüllerinde dini duyguların kalıntıları bulunan kimseleri kandırıp bu uydurmalarının Allah katından gelmiş bir şeriat olduğu kuruntusuna kapılmalarına neden olmaktadır. Bununla beraber bunlar Allah'ın dışında insanların durumlarına en uygun olanı görüp, onlar için kanun koyma yetkisine sahip olduğunu iddia edenden daha az küstahtılar.

Yüce Allah Peygamberine, -salât ve selâm üzerine olsun- Allah'a yapılan bu iftirayı yalanlamak, O'nun şeriatının tabiatını ve kötülükten uzak oluşunu açıklamakla onları karşılamasını emretmektedir. Çünkü yüce Allah'ın kötülüğü emretmesi O'nun yüce şanına yaraşır bir şey değildir: "Onlara de ki; "Allah kötülük işlemeyi emretmez. Allah adına bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?”

Yüce Allah kesinlikle kötülüğü emretmez. Kötülük ise; aşırı yani sınırı aşan her şey demektir. Çıplaklık da bu tür kötülüklerden biridir. Yüce Allah'ın böyle bir şeyi emretmesi mümkün değildir. Yüce Allah belirlediği sınırlara tecavüz edilmesini, örtü, haya ve takvâya ilişkin emirlerine karşı çıkılmasını nasıl emreder? Sonra yüce Allah'ın emir ve yasaları iddiayla olmaz. O'nun emirleri ve hükümleri peygamberlerine indirdiği kitaplarında yer alır. Allah'ın sözlerinin ve hükümlerinin öğrenileceği diğer bir kaynağın varlığı sözkonusu değildir. Allah'ın kitabına ve Allah'ın peygamberinin tebliğine dayanmadığı sürece bir insanın herhangi bir emrin Allah'ın hükmü olduğunu ileri sürmesi geçersiz bir iddiadır. Çünkü Allah'ın dini hakkında söz söyleyen birinin dayanacağı şey Allah'ın sözü ile kanıtlanmış kesin bilgi olmalıdır. Yoksa her insan kendi arzusunu öne sürüp, bu Allah'ın dinidir iddiasında bulunduğu zaman, bir kargaşanın baş gösterme imkânı doğmuş olur.

Kuşkusuz cahiliye aynı cahiliyedir. Ve o, her zaman temel özelliklerini korur. İnsanlar cahiliyeye geriye dönüş yaptıkları her seferse, benzer sözleri söylemiş, zaman ve mekân farklılığına rağmen aralarında benzer düşünceler gelişmiştir. Günümüzde içinde yaşadığımız şu cahiliye toplumunda bir yalancının çıkıp kendi arzusunun yönelttiği birtakım şeyler söyleyip sonra da "İşte Allah'ın şeriatı" demediği gün olmuyor. Gün geçmiyor ki, küstah ve büyüklük taslayan birinin çıkıp dinin belirlenmiş emir ve yasaklarını inkâr edip "dinin böyle olması mümkün değildir", "dinin böyle emretmesi imkânsızdır", "dinin bunu yasaklamış olması mümkün değildir" demesin... Kanıt ise; kendi arzusudur tabii...

"Allah adına bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” Bu kötülüğü işlemelerini emredenin yüce Allah olduğuna ilişkin iddiaları reddedildikten sonra yüce Allah'ın emrinin aksi yönden belirdiği açıklanmaktadır. Yüce Allah her işte adalet ve dengeyi emretmiştir, kötülük ve aşırılığı değil. İbadet ve ayinlerde Allah'ın hayat metoduna uygunluğu, Peygamberine -salât ve selâm üzerine olsun- indirdiği kitaba başvurmayı emretmiştir. Sorunu her insanın arzusuna uyarak birtakım şeyler söyleyip sonra da bunun Allah'ın dini olduğunu iddia edeceği şekilde başıboş bırakmamıştır. Boyun eğmenin sırf kendisine yönelik olmasını, kulluğun eksiksiz bir şekilde kendisi için olmasını emretmiştir. Hiç kimse hiç kimsenin şahsından kaynaklanan kurallara uyamaz. Aynı şekilde hiç kimse de bir başkasının şahsından kaynaklanan buyruklarına boyun eğemez.

"De ki; "Rabbim bana ölçülü ve dengeli olmayı emretti. Her secde yerinde ve anında tüm varlığınızla O'na yönelerek müşriklikten tamamen arınmış bir bağlılıkla O'na dua ediniz.” Allah'ın emrettiği budur. Bu da onların söylediklerinin aksi bir durumdur. Bunları bize emreden Allah'dır iddiasında bulunmalarına rağmen atalarına ve kendileri gibi kulların koyduğu yasalara uymalarına, çıplaklık ve açık-saçıklığa karşıt bir açıklamadır. Çünkü yüce Allah, Ademoğulları'na ayıp yerlerini örten ve onları süsleyen elbiseyi göndermekte lütufta bulunduğunu belirtmektedir. Ayrıca bu, hayatları ve ibadetleri için hükümler koyan iki ayrı kaynak edinmek suretiyle içinde yüzdükleri şirk durumuyla da uyuşmayan bir durumdur.

Açıklamanın bu kesitinde hatırlatma ve uyarı yer almaktadır. Sınanmaları için kendilerine belirlenen surenin sonunda yüce Allah'a dönüşlerine, bu esnada biri Allah'ın emrine, biri de şeytanın emrine uyan ïki gruba ayrılacaklarına işaret edilmektedir.

"...Sizi ilkin yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz.” "Allah, insanların bir kesimini doğru yola iletti, bir kesimi de sapıklığı haketti. Çünkü onlar Allah'ı bir yana bırakarak şeytanları dost edindiler ve (buna rağmen) doğru yolda olduklarını sanıyorlar.”

Bu büyük yolculuğa başlama noktası ile bitiş noktasını, ilk hareket noktasını ve sona ulaşma noktasını birleştiren tek ve olağanüstü bir açıklamadır.

"...Sizi ilkin yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz.” Yolculuğa iki grup halinde başlamışlardı; biri Adem ve eşi, biri de şeytan ve adamları... Aynı şekilde de dönecekler. İtaatkârlar babaları Adem ve anneleri Havva ile birlikte Allah'a teslim olmuş, O'na inanmış ve O'nun emirlerine uymuşların grubu olarak dönecekler (isyancılar da iblis ve adamlarıyla birlikte dönecekler). İblisi dost edinmeleri, O'nun da onları dost edinmesi nedeniyle yüce Allah cehennemi onlarla dolduracaktır. Halbuki kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlardı.

Kuşkusuz yüce Allah, dostluğu Allah'a yönelik olanı doğru yola iletmiş, dost olarak şeytanı seçenleri de saptırmıştır. İşte onlar, iki grup halinde geri dönüyorlar: "Allah insanların bir kesimini doğru yola iletti, bir kesimi de sapıklığı haketti. Çünkü onlar Allah'ı bir yana bırakarak şeytanları dost edindiler ve (buna rağmen) doğru yolda olduklarını sanıyorlar.”

Bakın, işte dönüyorlar. Hem de yolculuğun iki yanını da kapsayan bir tabloda... Tabii ki, Kur'an'ın yöntemi üzere... Kur'an'ın ifade tarzının dışında böyle bir şeyin gerçekleşmesi imkânsız bir şey çünkü. (Fî Zılâli’l-Kur’an)

Elmalılı diyor ki:

26- Ey Âdemoğulları, muhakkak ki biz üzerinize çirkin yerlerinizi örter, avret yerlerini örter bir elbise, bir de rîş (yani güzellik ve öğünmek giysisi yahut servet ve refah) indirdik. Yerle, gökle, içle, dışla, ferdle, toplumla, tabiatla, sanatla ilgili sebepleri yaratıp ihsan ettik. Âdem ve Havva cennette saklı ve gizli otururlarken ayıpları açılarak yeryüzüne gelmiş oldukları gibi, Âdemoğullarından her biri de ana karnında "döl yatağı" içinde saklı ve gizli olarak rızıklanıp dururken çırılçıplak yeryüzüne indiler. Sonra da ayıplarını örtecek veya giyinip kuşanıp süslenecek şekilde fakirce veya zengince iki çeşit elbise ile korunmaya ve örtünmeye ve hatta güzelleşme ve süslenmeye imkân buldular. Bu arada, takvâ elbisesi takvâ hissi veya takvâ duygusu ile giyim yani hayâ, utanma duygusu ve Allah korkusu ile giyilen ve Allah'ın izniyle maddî manevî ayıptan, çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan korunma elbisesi yok mu, bu, mutlak hayırdır. Sırf faydadır. Elbise nimetinden faydalanma ve istifade asıl bununladır. Zira takvâ duygusu, korkusu ve imanı, hayâ ve irfanı olanlar zorunlu olarak çıplak bile kalsalar en az Âdem ve Havva'nın yapraklarla örtündükleri gibi ayıp ve örtülmesi gereken yerlerini örter ve muhafaza ederler. Fakat takvâ duygusu olmayan günahkârlar ne kadar giyinseler yine kıçları, açılmaktan kurtulamazlar. Çünkü bunlar, elbise nimetinin ayıp ve örtülmesi gerekeni örtmek; sıcak, soğuk ve rahatsız edici çirkinliklerden, hastalık sebeplerinden korunmak, düşmandan sakınmak ve nihâyet güzel bakışı cezbedecek ve kötü bakışı defedecek, hiç kimsenin ne şehvetinin heyecanına ve ne nefretinin gelişmesine sebep olmayacak faydalı bir sima, edeb ve vakar rahatlığı ile güzelleşme gibi gerçek fayda ve güzel maksatlarını düşünemezler. Şehvet, kibir ve gururla süslü püslü giysiler içinde kibrini ilan etmek isterken, bir taraftan en kötü yerini açar, hatır ve hayale gelmez zarar ve edepsizliğe düşerler. Bunun için süslü elbise, giysi, şeref ve ihtişam dahi hadd-i zatında ilâhî bir nimet olmakla beraber, birçoklarının gözlerini kamaştıran görünür çekiciliğine rağmen hayır ve mutlak fayda değil, bir gurur metâıdır. Asıl hayır, takvâ giysisidir ki, örtülmesi gerekli yerlerin örtülmesi (setr-i avret), namusu korumanın ilk şartını teşkil eder. Bu, yani elbise indirilmesi, Allah'ın âyetlerindendir. İnsanlığa olan lütuf ve yardımını, bağış ve rahmetini gösteren delillerinden ve alametlerindendir. Umulur ki bunu düşünürler. Bundaki delalet vecihlerini, rabbânî hikmeti düşünür Allah'ın nimetlerini hatırlar, tanır veya uslanıp çirkinliklerden sakınırlar. Rivâyet ediliyor ki, cahiliyye Araplarından bir takımları, bu cümleden olarak Humus'tan olmayan A'rab yani bedevîler Kâbe'yi çıplak oldukları halde tavaf ederler ve içinde Allah'a isyan ettiğimiz giysilerimizle tavaf etmeyiz, derlerdi. Çoğunlukla erkekler gündüz, kadınlar gece tavaf ederler, kadınların gündüz tavaf ettikleri de olurdu. Kadın bütün göğüslerini ve göğüslerindekileri açar ve hatta büsbütün çırılçıplak olur, ancak cinsel organına şarap üstüne sinek konmuş gibi hafif, seyrek bir paçavra kor, "tavaf ederken beni kim ayıplar", der ve şu: "Bugün bunun bir kısmı veya hepsi açılır, açılanını da helâl etmem." beytini söylerdi. İşte bu âyetler bu sebeple nazil olmuştur.

27- Ey Âdemoğulları, sakının şeytan sizi de belaya düşürmesin. Ebeveyninizin (babanızın ananızın) kötü yerlerini, (Mücahid'in tefsirine göre kendilerine fenalık veren günahlarını) kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak, üzerlerindeki takvâ elbisesini sıyırtarak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sizi de aldatıp fitne ve belaya düşürmesin, sakının. Çünkü o ve o kabilden olanlar sizi, sizin onları görmeyeceğiniz yönden görürler. İblis de cinden olduğundan, o şeytan ve onun hemcinsleri nesil ve insan askerleri gözünden gizlenebilen cin güruhundandırlar. Ve hafiye ve casus gibi insanı görmediği tarafından vurur avlarlar. Tefsirciler demişlerdir ki, bundan insanın şeytanı hiç görmeyeceği sanılmamalıdır. Görülmeyecek yönden görebilmek hiç bir şekilde görülememeyi gerektirmez. Gerçekte bir insan bile diğer insanı göremiyeceği yönden görebilir, şeytan da insanı böyle görmediği tarafından aldatır ve hatta bazan görünür de şeytan olduğunu sezdirmez, şeytan olduğunu gizlemiyerek göründüğü de olur. "Şeytan sizi belaya uğratmasın." yasaklaması da gösterir ki, bir insan için şeytanın fitnesinden geri durmak ve çekinmek mümkündür. Demek ki şeytan, gözle görünmediği halde bile onun şeytanlık ve aldatma noktaları bilinebilir. Ve bilinemediği halde bile takvâ giysisi, iman ve korku hissi onun fitnesine en kuvvetli bir engel teşkil eder. İnsan dışıyla ve içiyle maddî ve manevî bakımdan silahlanmış olur. Takvâ elbisesi, ile içinden dışından giyinmiş bulunursa, şeytan ona görmediği tarafından, gördüğü halde bile etki edip aldatamaz. Şu halde şeytandan takvâ elbisesi ile sakının. Muhakkak ki biz şeytanları iman etmeyen imansızların dostları (velileri, âmirleri, iş başları, başlarına bela olmuş yakınları, arkadaşları) kılmışızdır. İmansızlıkla şeytanlık arasında bir çekicilik vardır. Korusuz bahçeye haşerelerin üşüştüğü gibi "Muhakkak biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları günaha sevkediyorlar." (Meryem, 19/83) âyeti delaletince imansız kalblere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytanlığı sever, şeytana mahsus hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar, eşkiyanın reisi, en büyük haydut olur. Bunun gibi imansızların bütün eğilimleri şeytanlıkta olduğundan önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer ve artık onları diledikleri yere sevkeder, soydurur, soyarlar.

28-Bu şekilde şeytanlara düşkün olduklarından, o imansızlar bir edepsizlik yaptıkları zaman da: biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize böyle emretti, dediler. Mesela kötü yerleri açmak eski bir âdet ve bununla beraber Allah'ın bir emri olduğunu iddiaya kalkıştılar. Ey büyük Peygamber! Sen de ki: Muhakkak Allah edepsizliği emretmez. Edepsizlik, fenalık, günah eskiden beri bir âdet olabilir, fakat şurası muhakkaktır ki, Allah onu emretmez. Bir de tutup bilmediğiniz şeyi Allah'a karşı söylüyor musunuz? Bilmediğiniz şeyi biliyormuş gibi tutturup Allah'a karşı yalan ve iftiraya kalkışmak ne büyük cüret ve cahillik!... Hiçbir dinde, hiç bir peygambere hiç bir vahyde, hiç bir akılda Allah'ın edepsizliği emrettiğine veya edeceğine delalet edecek hiç bir şey yoktur. Ve iyi bilmek gerekir ki, insanları edepsizliğe, terbiyesizliğe, günaha davet eden rûhî ve fikrî dürtülerin, ilim ile, ilham ile, vahy ile ilgisi yoktur. O, bir şeytan vesvesesinden başka bir şey değildir.

29- De ki: Rabbim, adaleti ve itidali emretti, yani ifrat ve tefritten sakınıp orta halli ve ölçülü olarak hareket ediniz, ve her mescidde yüzünüzü ona doğrultun. Yani her secde zaman veya mekânında, her namaz veya namaz kılınan yerde yüzlerinizi dosdoğru ona, onun kıblesine dikerek ibadetine yöneliniz. Namaz vakti nerede erişirse, orada kılınız. Ve hepinizin yüzü bir düzende Allah'a dönmüş olarak sırf Allah için kılınız, kalblerinizde şirk eseri, yüzlerinizde ayrılık ve eğrilik eseri bulunmayarak muntazam bir şekilde kılınız. Ve Allah için dininizde samimi olarak Allah'a dua ediniz. Çünkü o size nasıl başladı ise yine öyle döneceksiniz. Yani Allah Teâlâ siz insanları başlangıçta yaratıp, var edip dünyaya getirdiği gibi yine öyle iâde edecek, ahirete gideceksiniz. Şüphe yok ki iade etmek, başlamadan daha kolaydır. Bir defa olanın, yine olabileceğinde şüpheye yer yoktur. Bunun için tabiat davasına tutulup da ahireti inkar edenler, ilk önce tabiat kanunlarının başı bulunan "olan yine olur" kanununu düşünmeli ve yaratmaya gücü yeten Allah'ın iadeye öncelikle kâdir olduğunu anlıyarak ahirete inanmalıdırlar.

Şu halde ikinci olarak bilmelidir ki, bu dünyaya çırılçıplak gelip az çok türlü türlü giysiler bulan insanların hepsi sonunda bu dünya elbisesinden soyunup yine geldikleri gibi çırılçıplak olarak dönüp gidecekler ve amellerinin cezasını bulacaklardır. Üçüncü olarak şunu hiç unutmamalıdır ki, bu geliş gidişte, bu başlama ve dönüşte tecelli eden bütün hüküm ve kudret yalnız Allah'ın olduğunda hiç şek ve şüphe yoktur. Analar, babalar, hısımlar, akrabalar, eşler, dostlar, efendiler, beyler, hâkimler, krallar, devletler, milletler, insanlar, cinler, kısaca bütün yaratıklar bir yere gelseler, kendi kendilerine bir ferdi ne başlangıç itibariyle canlandırmaya güçleri yeter, ne de sona erme itibariyle iâdesine. "İnsanı, insan yapar" diyen nice iddiacılar, "Ben de diriltilir ve öldürürüm." (2/Bakara, 258) diyen nice Nemrud'lar gelmiş geçmiştir ki, bütün arzu ve iddialarına rağmen ne bir çocuk yapabilmiş, ne de kendisini öldürmeye gelen düşmanının canını alabilmiştir. Şu halde başlangıç ve sona hâkim yalnız Allah olduğu için her gün, her an ister istemez o sana doğru yürümekte olan ortadaki insan da dininde Allah için ihlas sahibi olmalı ve ancak Allah'a dua edip yalvarmalı ve bütün ihlas ve samimiyetle ona yalvarıp, ona çağırmalıdır. (Hak Dini Kur’an Dili)

Mevdûdi diyor ki:

“Ey Âdemoğulları…” Kur'an bu paragrafta, Hz. Adem ile Hz. Havva kıssasını çıplaklığın kötülüğünü ortadan kaldırmak için araç olarak kullanmıştır. Şeytan, İslâm öncesi Arapları örtünmenin, sadece süslenmek ve vücudu sert hava şartlarından korumak mânâsına geldiği inancına sevkederek baştan çıkarmıştı. Bundan dolayı onlar, genel olarak örtünmenin gerçek amacını önemsemediler, avret yerlerini örtmek kaygısı taşımadılar ve başkalarının yanında ayıp yerlerini örtmekten, yani cinsel organlarını açıkta tutmaktan çekinmediler. Üstelik, bir kısım Araplar özellikle Kâ'beyi hac mevsiminde çırılçıplak tavaf ederlerdi. Hanımları ise, bu konuda erkeklerinden daha hayasız idiler. Onlar bunu dinî bir hareket olarak kabul ediyorlar ve bunu sanki faziletli bir amel imiş gibi yapıyorlardı.

Bu kötülük sadece Araplara mahsus olmadığından, aksine (bugün bile) dünya halklarının çoğu bu suçu işlemiş olduğundan hitap bütün insan soyuna şamildir. Bundan dolayı da bütün insanlık ikaz edilmektedir. Şöyle ki: "Ey Adem'in çocukları, çıplaklık Şeytan'ın sizi içine düşürdüğü açmazın bir belirtisidir. Rabbinizin hidâyetini yok sayıp, O'nun peygamberlerini reddettiğiniz için kendinizi, sizi fıtrî haya duygusundan çıkarıp ilk ebeveynlerinizi saptırmayı planladığı şu utanç dolu duruma düşüren Şeytan'a yine kendi elinizle teslim etmiş oldunuz. Eğer ciddi olarak düşünürseniz, siz, peygamberlerin rehberliği olmaksızın "kendi fıtrî isteklerinizi ne doğru ve tam olarak anlayabilir ve ne de bu isteklere doyurucu karşılık verebilirsiniz" sonucuna ister istemez mutlaka geleceksiniz.

“…Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık.” Bu paragraf, örtünme konusunda aşağıdaki hususları açıkça ortaya koyuyor:

1) Örtünme ihtiyacı insanda, sunî olarak değil, aksine insan yaratılışının önemli bir eğilimi olarak vardır. Bundan dolayı Allah, diğer canlılarda olduğu gibi insan vücudunda doğal bir örtü yaratmamıştır. Bunun yerine, insanın tabiatında, utanma ve haya duygusu daha yaratılırken yerleştirilmiştir. Ve ayrıca, Allah, insandaki cinsel organları sadece seks organları olarak değil, aynı zamanda, daha ilk yaratılışı anında onları başkalarının yanında açılması hoş karşılanmayan haya organları olarak yaratmıştır.

Dahası Allah insana, haya yerlerini gizleyecek hazır herhangi bir örtü vermemiş, aksine insanın tabiatında onları herhangi bir örtü ile saklaması gerektiği duygusunu yerleştirmiştir. Âyet 26'da işaret edilen husus ise şudur: Allah insana, vücudundaki haya organlarını gizlemek duygusunu ilham etmiştir. Bundan dolayı insan, bu ilham edilmiş eğilimin doğallığını sezmeli ve Cenabı Hakk'ın yarattığı maddelerden kendisine bir örtü yapmalıdır.

2) 26. âyette vücudun avret yerlerinin örtünmesi, bedenin korunması ve süslenmesine öncelik sayılması gerçeği, örtünmede fiziksel işlevden ziyade ahlâkî işleve daha büyük önem verildiğinin açık bir delilidir. Böylece, insanın doğasının hayvanınkinden tümüyle farklı olduğu açıktır. Bundan dolayı Allah, hayvanların doğuştan vücutlarını korunmuş ve örtülü halde yaratmış, bu nedenle de onlarda avret yerlerini örtmeleri için bir duygu da yerleştirmemiştir. Fakat Allah'ın hidâyetini bir kenara bırakıp Şeytan'ın rehberliğini kabul etmeye başladıkları zaman insanlar, sanki "Örtümüzün işlevi hayvanlarda derilerin vücutları kaplaması gibi, sadece bedenlerimizi örtmek ve korumaktan ibarettir. Ayıp yerleri örtmeye gelince, giysilerin hiçbir önemi yoktur, çünkü bunlar sadece cinsel organlardır, utanılacak birşeyler değildir" demeye getirip yukarıda anlatılan düzeni ters çevirdiler.

3) Elbise ve örtünme sadece ayıp yerler örten bedeni koruyan ve süsleyen birer nesne olmaktan çıkıp aynı zamanda insanı takvâ sahibi kılan bir araç olarak görülmelidir. Elbise, gizlenmesi gereken kısımları kapatacak şekilde olmalı ve kişinin durumu gözönünde tutularak ne çok pahalı, ne de çok pejmurde olmalı, ne büyüklenme ve kendini beğenme ne de riyakâr bir hava taşımalıdır. Dahası dindar bir giyim, erkeğin kadın kıyafeti ve benzerlerini (kadının da tersini) giymemesini ve bu konuda müslüman olmayanları taklit etmemeyi gerektirmektedir. Çünkü, yalnız Allah'ın hidâyetine inanan ve uyanlar, istenen takvâya erişebilirler. Fakat Allah'ın hidâyetini kabul etmeyip şeytanları rehber edinenler diğer konularda da olduğu gibi burada da nice yanlışlara düçar kılınırlar.

4) "Örtünme", bütün yeryüzüne yayılmış ve insanları Hakk'ı tanımaya, bilmeye götüren Allah'ın âyetlerinden bir âyettir. Yukarda zikredilen örtünme konusundaki üç gerçeği, ciddi olarak düşünürseniz örtünmenin Allah'ın nasıl önemli bir âyeti olduğunu kolayca anlarsınız.

“Onlar, 'çirkin bir hayasızlık' işlediklerinde: ‘Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah da bunu bize emretti’ derler.” Bu ifade Arapların Kâbe'yi çırılçıplak tavaf etme geleneklerine sanki Allah'ın bildirdiği bir dinî ibadetmiş gibi devam edegelmelerine işaret etmektedir.

“De ki: Şüphesiz Allah, 'çirkin hayâsızlıkları' (fahşâyı) emretmez.” Bu kısa cümle, Arapların inanç ve geleneklerine karşı güçlü bir delili içerir. Bu delilin gücünü takdir etmek için şu iki ana konunun bilinmesi gerekir:

a) Araplar, belli dinî ayinleri çıplak olarak icra etmelerine rağmen yine de onlar, çıplaklığın bizatihi ayıp bir şey olduğunu kabul ediyorlardı. Bundan dolayıdır ki, bu geleneklerine rağmen, hiçbir saygın Arap çarşı-pazarda, herhangi bir dostunun yanında veya umumî toplantılarda çıplak olarak bulunmazdı.

b) Hatta onlar, çıplaklığı ayıp bir durum olarak kabul eder ama bunu, Allah'ın emri olduğu için yaptıklarını söylerlerdi. Bu kanaat tabi oldukları dinlerinin, Allah tarafından gönderilmiş bir din olduğu gibi yanlış bir bilgi temeline oturmakta idi. Fakat Kur'an, bu kanaati delil getirerek şöyle çürütür: "Çıplaklığın çirkin birşey (fahşa) olduğunu, siz kendiniz de kabul ediyorsunuz. Bundan dolayı, çıplaklık adetinizi "Allah'ın emridir" gibi öne sürmeniz tümüyle asılsızdır. Bu sonuca göre, eğer dininiz bu hayasızlığı tasvip ediyorsa, bu onun Allah'tan gelen bir din olmadığı gerçeğinin en açık bir delilidir." (Tefhimu’l-Kur’an)


Nûr Sûresi, 30 ve 31. âyetlerin yorumunda Elmalılı Hamdi Yazır şöyle der:

30- Mü’minlere -yani mü’min erkeklere- söyle, gözlerini indirsinler; gerek dışarda, gerek içerde ve gerekse başkalarının evlerine girip çıkarken, otururken kalkarken gözlerini dikmesinler, harama bakmaktan, ayıp bir şey görmekten sakınsınlar. Sofiyeden Şiblî (k.s.)'ye: " ne demektir? diye sormuşlar, demiş ki: "Baş gözlerini haramlardan, kalp, gözlerini Allah'tan gayri şeylerden çeksinler." Irzlarını da korusunlar, apış aralarını tamamen koruyup haramdan, bakmaktan saklasınlar, avretlerini örtüp ırz ve namuslarını korusunlar.


Fürûc; Fercin çoğuludur. Ferc, aslî mânâsında iki şey arasındaki açıklık demektir. Bu şekilde gerek erkek, gerek dişi insanın bacakları arasındaki açıklığa da gerçek olarak bu isim verilir ki, dilimizde apışarası denir ve bu deyim ile avret mahallinden kinaye de edilir ki, Kur'ânda bu mânâ ile geçmiş ve onun için erkeğe de dişiye de kullanılmıştır. Sonra özellikle kadının ön avretinden kinaye olarak kullanılması fazla yapılmış ve kinaye değil, sarih denecek derecede bu şekliyle kullanılmıştır. "Fercini korudu" (21/Enbiyâ, 91) bu mânâdadır. "Fercleri koruma" emri haramdan fevkalade korumakla ırzı muhafazadan kinayedir. Ve bu muhafazayı ifade ederken daha evvel konulduğu mânânın delaletiyle avret mahallinin örtülmesi emrini de içinde bulundurur. Bundan başka kinaye mânâsının gereğini ifade ederken hakikatini de iradeye mani olmadığından füruc kinayesi avret mahallinin sınırlarına da işaret eder. Yani insanın avret mahalli, bilinen cinsel organdan ibaret değil, apış arası denilen açıklık boyunca uzar ki, bunun âzamisi topuklara kadar varırsa da en yakin bilinen azı, diz üstü oturulduğunda belirleneceği üzere göbek altından dizlere kadardır. Bunun için erkeklerde korunması ve örtülmesi farz olan bir avret mahalli bu bilinen en az miktarıdır. Fazlası müstehabdır. Kadınlarda da bundan sonraki âyetin delaletiyle tepeden topuğa kadardır. Demek ki, iki diz arasındaki açıklığı örtmeyen elbise, avret mahallinin örtülmesine yeterli, denemeyecektir.


Şüphe yok ki Allah her yaptıklarından haberdardır. Erkeklerin nelere göz diktiklerini, istekleriyle nelere doymak istediklerini, organlarını ne gibi duygularla tahrik ettiklerini, ne maksat beslediklerini, ne düzenler kurduklarını, ne işler çevirdiklerini, ne sanatlar yaptıklarını bilir. Hiçbiri O'na gizli kalmaz. Bundan dolayı, Allah'ın razı olmayacağı şeylerden sakınmak gerekir.


31- Önce erkekler hakkındaki bu emir ve ihtardan sonra müslümanlar, şimdi de kadınlar hakkındaki şu emre dikkat etsinler: Mü’minelere de, yani mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini indirsinler, helal olmayan erkeklere bakmaktan sakınsınlar, zira bakmak, zinanın postacısıdır, derler. Ve avret yerlerini korusunlar, tamamiyle örtüp, zinadan korunsunlar. Ve ziynetlerini teşhir etmesinler. Kadının ziyneti denince örfte, taç küpe, gerdanlık, bilezik ve benzeri takılar, sürme, kına ve benzerleri ve elbise süsleri gibi şeyler akla geliverir. A'râf Sûresi'nde "Ey Adem oğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiseler giyin" (7/A'râf, 31) âyetinde ziynetin elbise demek olduğu da geçmişti. O halde bu ziynetleri açmak bile yasaklanmış olunca, bunların mahalli olan vücudu açmak öncelikle yasaklanmış olur. Yani vücudlarını açmak şöyle dursun, üzerlerindeki ziynetleri bile açmasınlar. Bununla birlikte bir kısım âlimler, burada ziynetten maksadın, ziynetin takıldığı, kullanıldığı yer olduğu fikrini kabul etmişlerdir ki, yüz, sürme ve allık yeri; baş, taç yeri; saç, örgü ve büklüm yeri; kulaklar, küpe yeri; boyun ve göğüs, gerdanlık yeri; el, yüzük ve kına yeri; bilekler, bilezik yeri; pazular, pazubent yeri; baldırlar; halhal yeri; ayaklar da, eller gibi kına yeridir. Bunlardan başka vücudun kısımları da aslında açılmaz.


Bu âlimlerden bazıları muzaafın hazfi veya zikr-i hâl, irade-i mahal ile "ziynet yeri" takdirinde bir mecaz gözetmiştir. Buna delil olarak da, kadının vücudundan ayrı olduğu zaman o ziynetlere normal olarak bakmak ve alıp satmak ittifakla caiz ve mubah olduğunu ifade ve kabul etmişlerdir. Bazıları da yine bu delil ile, kadının asıl ziyneti, vücudunun güzel yaratılışı, ziynet yapmaktan gaye de vücudun süslenmesi olduğunu kabul ederek bu ziynetten maksadın, yalnız vücut olduğunu kabul etmişler ve kadınların birçoğu yapmacık ziynetten uzak bulunmakla zaten ziynetli oldukları halde yaratılış ziynetinin zaten hepsinde bulunması ve her kadın bedeninin özünde bir ziynet olması hükmün genelliği hakkını yerine getirme noktasından bu tahsisin bir destekleyicisi olduğunu söylemişler ve buna göre şu mânâyı vermişlerdir: Kadınlar yaratılıştan ziynetleri demek olan vücudlarının hiçbir tarafını açmasınlar.


Doğrusu, doğal olan güzelliklere, ziynet denilmekten çok "cemal" denilmesi daha yaygın ve ziynet tabiri yapma şeylerle süslenen takılarda meşhur ise de "Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten...aşırı sevgi ile bağlanılan bu gibi şeyler insanlar için bezenip süslendi" (3/Âl-i İmrân, 14) âyetinin delaletiyle ziynet kavramının yaratılıştan olana da sonradan yapmaya da şâmil olduğunda şüpheye yer yoktur. Ziynet ve güzelliğin hakkı da meydana çıkarılmasını kendi sahiplerine tahsis edip başkalarından gizlenmektir.


Hüsn olsa da vâcibü't-tecellî - Gizler onu Hak nikâb içinde

Ağyârına gösterir mi hurşîd Didârını hîç o tâb içinde

"Güzelliğin ortaya çıkması gerekse de, gizler onu Hak bir örtü içinde

Başkasına gösterir mi güneş, yüzünü hiç o parlaklık içinde."


Ancak görünen kısımları müstesnâ, O ziynetlerden dışa gelen örtülse bile görünmesi doğal olanı, bu hükümden müstesnâ ve başka bir hükme tabidir ki, bunlar örtünün dış tarafıyla el ve yüz ziynetleridir. Çünkü örtünün kendisi de kadının bir ziynetidir. Tabiîdir ki, bunun dışı görünecektir. El ve yüzün de, namazda görünmesi adettir. Ebû Davud'un Müsned'inde rivâyet edildiği üzere, Peygamber (s.a.s.) Hz. Esma'ya "Ya Esma, kadın bülûğa erince ondan görülebilecek olan ancak şudur." buyurmuş ve kendi mübarek yüzüne ve avuç içlerine işaret etmişlerdir. İş yaparken, gerekli eşyayı tutarken ve hatta örteceğini örterken bile elin açılması gerekli olduğu gibi ,zarurî olan bakma ve nefes alma sebebiyle yüzün diğerleri gibi örtülmesinde zorluk vardır. Bir de şahitlikte, mahkemede, bir de nikahta yüzün açılmasına ihtiyaç vardır. Bundan dolayı zaruretler kendi miktarınca takdir olunmak üzere bunların açılmasında sakınca yoktur. Fakat bunlardan geriye kalanlarının açılması, görülmesi, bakılması haramdır ve nâmahremden örtülmesi gerektir.


Buyuruluyor ki ve baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar, başlarını, saçlarını, kulaklarını, boyunlarını, gerdanlarını, göğüslerini açık tutmayıp bu şekilde sımsıkı örtünsünler ve o halde bu emri yerine getirebileck baş örtüsü kullansınlar. Tefsircilerin nakline göre cahiliye kadınları da hiç baş örtüsü kullanmaz değillerdi. Fakat yalnız enselerine bağlar veya arkalarına bırakırlar, yakaları önden açılır, gerdanları ve gerdanlıkları açığa çıkardı, ziynetleri görünürdü. Demek ki, son zamanlarda asrîlik sayılan açık saçıklık böyle eski bir cahiliye âdeti idi. İslâm böyle açıklığı yasaklayıp baş örtülerinin yakalar üzerine örtülmesini emir ile tesettürü farz kılmıştır. Görülüyor ki, bu emirde tesettürün yalnız vacib oluşu değil, özel bir şekli de gösterilmiştir ki, kadın edeb ve temizliğinin en güzel ifadesi budur.


Görülüyor ki bu emir ev içinde veya dışında diye kayıtlanmamıştır. Bu bakımdan mutlaktır. Ancak görünen istisna edildiği gibi, gizlenen ziynetlere bakmanın helal olanları da istisna ile bu tesettürün, yani örtünmenin vacib oluşunun, nâmahreme karşı olduğunu anlatmak için bu vücubun kuvvetini ve önemini göstermek üzere bir daha tekid ile buyurulmuştur ki, öyle örtsünler ve ziynetlerini açmasınlar, açık bırakmasınlar ancak kocalarına veya kendi atalarına, yani babalarına, dedelerine ki amca ile dayı da nikah düşmeyeceğinden bunlara dahildir veya kocalarının atalarına veya kendi oğullarına veya kocalarının oğullarına veya kendi erkek kardeşlerine veya erkek kardeşlerinin oğullarına veya kız kardeşlerinin oğullarına veya kendi kadınlarına; mü’minlerin kadınları, yani müslüman kadınlar veya hizmet veya sohbetlerinde özel yeri bulunan kadınlardır.


Demek ki, özelliğini bilip tanımadıkları yabancı kadınlara da açılmaları caiz olmayacaktır. Önceki müfessirlerin çoğunluğu demişlerdir ki; mü’minlerin kendi kadınları demek, kendi dinlerinde olan müslüman kadınlar demektir. Bundan dolayı müslüman kadınları müslüman olmayan kadınlara açılmamalıdırlar. Fakat bazıları da bunu istihsane hamlederek mü’minlerin kadınları, hizmet veya sohbetlerinde bulunan gerek müslüman, gerek müslüman olmayan kadın cinsi demek olduğunu söylemiştir ki, Fahreddin Râzî buna "mezhep budur" demiştir. Önceki daha ihtiyatlı, bu ise daha uygundur.


Veya ellerinin altında malik oldukları cariyelerine veya erkeklerden ırbe sahibi olmayan hizmetçilere, yani kadına ihtiyaç duymaz olmuş, şehveti kalmamış salihlerden ihtiyarlar veya bunaklar veya kadın işini bilmez, yalnız yemeklerinin fazlasından yemek için şunun bunun arkasına takılır miskinler güruhu veyahut erkekliği yok, yaratılıştan iktidarsız uşaklar; bunda hadım edilmiş ve mecbûbün, yani erkeklik uzvu kesilmiş olanların da dahil olacağını zannedenler olmuş ise de, Keşşâf Tefsiri'nde ve Ebû Hayyan'da zikredildiği üzere İmam-ı Azam Ebû Hanife Hazretlerine göre bunları istihdam etmek, tutmak, alıp satmak helal olmaz. Bunları tutmak selefin hiçbirinden rivâyet edilmiş değildir. Çünkü bunda hadım etme gibi bir kötülüğe düşmeye teşvik vardır. Halbuki hadım etmek haramdır.


Veya henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına. Buraya kadar zikredilen on iki istisnaya da bir dereceye kadar ziynetlerini açabilirler.


Birincisi: Kocalar için vücutlarının tamamına bakmak helaldir. Çünkü ziynetten kasıt onlardır.


İkincisi: Zikredilen mahremlerine bilinen ziynet yerlerinden yüz, el ve ayaklarla, iş ve hizmet anında açılan başını, saçını, kulaklarını, boynunu, kollarını ve inciklerini açabilir. Onların da bunlara bakmaları helaldir. çünkü yakınlıklarından dolayı birarada bulunmaları gerekir. Ve fitne düşünülemez. Fakat karnını ve sırtını göstermek caiz değil, arsızlıktır.


Üçüncüsü: Erkeğin erkeğe karşı olduğu gibi kadının kadına karşı avreti de göbekten dize kadardır. Geri kalan kısmına bakması caizdir.


Dördüncüsü: Erkeklerden kadına ihtiyacı kalmamış, cinsi güçten düşmüş hizmetkârların, etkilenmemek ve fitne düşünülmemek itibariyle bakmaları, mahrem olanların bakmasına benzer.


Beşincisi: Çocuklar mükellef değildir. Ancak anlayış ve idraklerine göre edeb ve terbiye öğretilmesi gerekir.


Altıncısı: Bu örtünme emri, esir cariyeler hakkında değil, hür olan müslüman hanımlar hakkındadır.


İşte böyle hür kadınların, bu istisna edilmiş kimselerden başkasına ziynetlerini göstermemeleri, kendi iffet ve korunmaları ve güzel geçimleri noktasından gâyet önemli olduğu gibi, yabancı erkekleri etkilememek, günaha sokmamak, edeb ve iffet telkin etmek noktasından da çok önemli olduğundan, özellikle bu noktayı da düşündürmek ve tesettür emrinin kuvvet ve şumülünü bir daha hatırlatmak üzere, yürüyüş tavırlarının bile düzeltilmesi için buyuruluyor ki: gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar, yani baştan ayağa örtündükten sonra yürürken de edeb ve vakar ile yürüsünler. Örtüp gizledikleri sunî veya doğal ziynetler bilinsin diye, bacak oynatıp ayak çalmasınlar, çapkın yürüyüşle dikkat nazarları çekmesinler; çünkü erkekleri tahrik eder, şüphe uyandırır. Fakat unutulmaması gerekir ki, kadının bu konuda başarısı daha önce erkeklerin iffeti ve görevlerine dikkati ve toplumda olanların gayreti ve özeni ile mütenasip, bunlar da Allah'ın yardımı ile ayakta durabilir. Onun için bu noktada Rasûlullah (s.a.s.) den bütün müslümanlara hitap ve erkekleri zikredip kadınları da içine alacak bir şekilde buyuruluyor ki:


Ve ey mü’minler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. Demek ki bozuk bir toplulukta kurtuluş ümid olunmaz, toplumun bozukluğu da kadınlardan önce erkeklerin kusur ve hatalarındandır. Bundan dolayı başta erkekler olmak üzere erkek dişi bütün mü’minler imana yaramayan ve cahiliyyet izleri olan kusur ve hatalarından tevbe ile Allah'a dönüp Allah'ın yardımına sığınıp emirlerine özen ve dikkat göstermelidirler ki, topluca kurtuluşa erebilsinler. (Hak Dini Kur’an Dili)


 

Nur Sûresi, 30 ve 31. âyetinin yorumunda Seyyid Kutub diyor ki: İslâm, şehevi duyguların tahrik olmadığı kan ve etten kaynaklanan dürtülerin galeyana gelmediği tertemiz bir toplum kurmay hedefler. Çünkü sürekli baştan çıkarılma, tahrik edilme durumları ile karşı karşıya kalma; giderilmeyen, hiçbir durumda tatmin olmayan şehevi doyumsuzlukla sonuçlanır... Davet-kâr bir bakış, baştan çıkarıcı bir hareket, gösterişli bir takı ve çıplak bir beden... Bütün bunlar bu çılgın hayvani doyumsuzluğu azdırmaktan, sinir ve irade dizgininin elden çıkmasına neden olmaktan başka sonuç doğurmazlar. Bundan sonra, ya hiçbir sınır tanımayan cinsel anarşizm, ya da baştan çıkarılmasına, tahrik edilmesine rağmen tatmin olmasına engel olmanın doğurduğu sinirsel hastalıklar, psikolojik kompleksler... Bu ise hiç kuşkusuz işkence kadar acı verir insana...


Her türlü pislikten arınmış bir toplum kurmak için islâmın başvurduğu yöntemlerden biri, bu kışkırtıcı ve baştan çıkarıcı davranışların önüne geçmek, iki cins arasındaki derin fıtri arzuyu, doğal gücünde ve yapay kışkırtmalarla harekete geçirmeksizin sağlıklı halinde bırakmak ve bu arzuyu güvenilir ve temiz bir yerde tatmin etmektir.


Bir zamanlar, karşı cinslerin serbestçe bakışıp konuşmalarının, rahatça birarada bulunmalarının, zevkle oynaşmalarının, baştan çıkarıcı gizli yerleri kolaylıkla görebilmelerinin, insanların deşarj olmalarını, rahatlamalarını, tutsak arzularının serbestçe tatmin olmalarını, onların içe kapanmaktan, ruhsal komplekslerden korunmalarını, cinsel baskının şiddetinin ve onun ötesinde güven vermeyen olumsuz tepkilerin hafiflemesini sağlayacağı düşüncesi yaygınlaşmıştı.


Bu düşünce özellikle Freud'inki insanın kendisini hayvandan ayrılmasını sağlayan özelliklerden soyutlanması, çamura batmış hayvansallık düzeyine indirilmesi temeline dayalı bazı materyalist teorilerin yayılmasının ardından yaygınlaşmıştı. Ne var ki, bu düşünceler teorik birer varsayımdan öteye geçememişlerdir. Her türlü toplumsal, ahlaki, dini ve insani bağdan soyutlanmışlığın, serbestliğin son noktasına kadar sağlandığı ülkelerde bu teorilerle çelişen, onları temelden çürüten olayları bizzat gözlerimle gördüm.


Evet, açılıp saçılmaya, bütün şekil ve görünümleri ile karşı cinslerin beraberliğine tek bir engellemenin sözkonusu olmadığı ülkelerde, bütün bu uygulamaların cinsel isteklerin düzene girmesini, terbiye edilmesini sağlamadığını gördüm. Tersine bütün bu serbestliklerin,dinmeyen, tatmin olmayan çılgın bir doyumsuzluğa, cinsel saldırganlığa, cinsel açlığa dönüşmüş olduğuna şahit oldum. Cinsel ilişkilerin sınırlandırılmasından, yasaklanmasından, karşı cinse duyulan ilginin engellenmesinden kaynaklandığı kabul edilen psikolojik hastalıklara, komplekslere şahit oldum. Her türlü cinsel sapıklığın rahatça sergilenmesine rağmen, bu tür hastalıkların çok yaygın olduğunu gördüm. Hiç kuşkusuz bu, herhangi bir bağ kabul etmeyen, bir sınır tanımayan, karşı cinslerin tam anlamıyla birbirlerine karışmış olmalarının, her şeyin serbest olduğu iki cins arasındaki arkadaşlığın, yollarda gezinen çıplak vücutların, baştan çıkarıcı hareketlerin, davetkâr bakışların, uyarıcı sürtünmelerin ürünüdür. Ancak gözle görülen realitenin temelden yalanladığı bu teorileri yeniden gözden geçirme gereğini dile getiren olayları ve kanıtları bütün çıplaklığı ile burada sergileme imkanına sahip değiliz.


Erkek ve kadın arasındaki fıtri eğilim, bedenin organik yapısında yer alan köklü bir eğilimdir. Çünkü yüce Allah, yeryüzündeki hayatın devamını ve insanın yeryüzündeki halifeliği gerçekleştirmesini bu eğilime bağlamıştır. Bu, sürekli bir eğilimdir, bir süre tatmin olsa da tekrar kendini gösterir. Bu eğilimi her zaman kışkırtmak azgınlığını arttırır, onu tatmin etmek için somut bir saldırganlığa iter. Eğer tatmin olmazsa tahrik olmuş sinirler yorulur. Bu ise, sürekli işkence etmek kadar acı verir insana. Davetkâr bir bakış insanı tahrik eder, baştan çıkarıcı bir hareket tahrik eder, bir gülücük tahrik eder, erkekle kadın arasındaki bu eğilimi çağrıştıran bir sözlü vurgu tahrik eder... Güvenli yol ise, bu eğilimi doğal sınırları içinde bırakacak şekilde bu tür tahrik edici davranışları azaltmak sonra da bu eğilimi doğru yoldan tatmin etmektir. İşte İslâmın seçtiği yöntem budur. Bunun yanında karakteri terbiye etme, insan enerjisini hayat için gerekli olan başka alanlarda harcama, tek çıkış yolunun bu tatmin şekli olmaması için sırf et ve kanın dürtülerine cevap vermek amacı ile kullanılmaması da islâmın bu konuda seçtiği yöntemin bir gereğidir.


Sunulan şu iki âyette, iki yönlü baştan çıkarılma, sapma ve fitneye düşme olasılığını en aza indirmenin örnekleri yer almaktadır: "Mü'min erkeklere gözlerini harama bakmaktan sakındırmalarını ve mahrem yerlerini korumalarını söyle. Bu, onlar için en güvenceli arınma yoludur. Hiç şüphesiz onlar ne yaparsa Allah ondan haberdardır."


Erkekler açısından gözleri harama bakmaktan sakındırmak ruhsal bir edeptir. Yüzlerde ve bedenlerdeki güzellikleri ve baştan çıkarıcı unsurları görme arzusunu yenme girişimidir. Sonra, tahrik olma ve günaha girme pencerelerinden ilkini kapatma eylemidir. Zehirli okun hedefine ulaşmasını önleme amaçlı pratik bir çabadır.


Mahrem yerleri korumak da gözleri harama bakmaktan sakındırmanın doğal sonucudur. Ya da iradeyi kontrol altında tutmanın, denetim mekanizmasını uyarmanın ve daha ilk aşamasında olan cinsel arzuyu yenmenin ikinci adımıdır. Bu yüzden iki adım, sebep ve sonuç olmaları ya da hem vicdan aleminde hem de pratikte birbirlerini izleyen ve birbirlerine son derece yatkın iki adım olmaları itibariyle bir âyette birlikte sözkonusu ediliyorlar.


"Bu onlar için en güvenceli arınma yoludur." Duygularının temizlenmesi için en güvenceli yoldur. Bu duyguların yasal ve temiz yolun dışında şéhevi azgınlıklarla kirlenmemesi, aşağılık hayvani düzeye yuvarlânmaması için en garantili yoldur. Bu yol toplum için, saygınlığının ve şerefinin ayrıca teneffüs ettiği havanın korunması için en temiz yoldur.


Onlara bu korunma yöntemini gösteren yüce Allah, onların ruhsal ve fıtri birleşimlerini bilir, ruhlarının ve organlarının hareketlerinden haberdardır. "Hiç şüphesiz onlar ne yaparsa Allah ondan haberdardır." "Mü'min kadınlara da de ki; gözlerini harama bakmaktan sakındırsınlar, mahrem yerlerini korusunlar."


Erkeklerin içlerindeki gizli fitne unsurlarını uyaracak cezb edici kaçamak ya da baştan çıkarıcı anlamlı bakışlarını göndermesinler. Tertemiz bir ortamda fıtri isteklere cevap vermek için gerekli olan helal ve iyi yolun dışında mahrem yerlerini açmasınlar. Böylece bu yolla dünyaya gelen çocuklar toplum ve hayatla karşı karşıya kalırken utanç duymazlar.


"Kendiliğinden görünenleri dışındaki süslerini teşhir etmesinler." Kadın için süslenmek helaldir. Bu kadının fıtratından gelen bir isteğe cevap niteliğindedir. Bütün kadınlar güzel olmaya, güzel görünmeye meraklıdırlar. Süslenme kavramı ise, çağdan çağa değişir. Ama süslenmenin fıtrattaki esası tek ve değişmezdir. O da güzel olma, güzelliği tamamlama ve bunu erkeklere gösterme isteğidir.


İslâm bu fıtri isteğe karşı çıkmaz. Sadece onu düzene koyar, kontrol altına alır. Onu hayatı paylaştığı erkeğe doğru yöneltir, başkasının göremediği şeyleri sadece ona gösterir. Bir sonraki âyette sözkonusu edilen ve bu süsleri görmekle içlerinde şehevi duygular uyanmayan, mahrem olmayan akrabalarında bu erkekle birlikte bazı şeyleri görmelerinde bir sakınca yoktur.


Fakat yüz ve ellerde, kendiliğinden görünen süslerin açıkta olmaları caizdir. Çünkü Hz. Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- Hz. Ebûbekir in -Allah ondan razı olsun- kızı Esma'ya "Ya Esma, bir kadın hayız (aybaşı hali) görmeye başlayınca (Buluğ çağına gelince) -yüz ve ellere işaret ederek- bunların dışında herhangi bir yerinin görünmesi doğru değildir" (Ebû Davud rivâyet etmiş ve "mürsel" bir hadistir demiştir.) demekle el ve yüzün görünmesinin caiz olduğunu vurgulamıştır.


“Başörtülerinin uçlarını yaka altlarına kadar sarkıtsınlar.” Âyette geçen "Ceyb" elbisenin göğüs kısmındaki açıklıktır.


"Khımar "ise; baş boyun ve göğüs örtüsüdür. Bu, kadınların baştan çıkarıcı yerlerini örtmeleri, aç bakışları sunmamaları içindir. Kasıtsız ve ani bakışlar da bunun içindedir. Şâyet kadının baştan çıkarıcı ve uyarıcı yerleri açıkta olursa, Allah'tan korkanlar bu kasıtsız ve ani bakışın devam etmesinden veya tekrarlanmasından sakınsalar bile, meydana gelişinden sonra içlerinde gizli bir arzu kalır.


Kuşkusuz yüce Allah, kalplerin bu tür bir bela ile denenmesini, sınanmasını istemez. Süs ve güzelliği göstermeye ilişkin fıtri isteklerine râğmen bu yasaklamayla karşı karşıya kalan ve kalpleri Allah'ın nuru ile aydınlanan mü'min kadınlar yasağa uyma hususunda hiçbir tereddüt göstermediler. Cahiliye döneminde kadın -bugünkü modern cahiliyede olduğu gibi- göğsünü pervasızca açarak erkekler arasında dolaşırdı. Çoğu zaman boynu saç uçları ve kulaklarındaki küpeleri de görülürdü. Yüce Allah kadınların baş örtülerinin uçlarını boyun ve göğüslerinin üstüne kadar sarkıtmalarını, kendiliğinden görünen kısmı dışındaki süslerini göstermemelerini emredince Hz. Aişe'nin -Allah ondan razı olsun- anlattığı durumu aldılar. "Allah ilk hicret eden kadınlara rahmet etsin. "Baş örtülerinin uçlarını yaka altlarına kadar sarkıtsınlar" âyeti inince fistanlarını parçalayıp onunla örtündüler" (Buhari) Safiye binti Şeybe şöyle der: Hz. Aişe'nin -Allah ondan razı olsun- yanında bulunduğumuz bir sırada, bazı kadınlar Kureyş kadınlarından ve onların üstünlüklerinden söz ettiler. Bunun üzerine Hz. Aişe, şöyle dedi. "Kureyş kadınlarının üstünlüğü inkâr edilmez, ama Allah'a andolsun ki, Ensar kadınlarından daha iyi Allah'ın kitabını tastik edene, indirilen hükümlere daha iyi inanana rastlamadım. Nur sûresindeki "Baş örtülerinin uçlarını yaka altlarına kadar sarkıtsınlar" âyeti inince kocaları, yanlarına dönüp yüce Allah'ın indirdiği âyeti okudular. Her koca, karısına, kızma, bacısına ve yakınlarına, bu âyeti okuyordu. Onlardan hiçbiri, Allah'ın kitabında indirdiği âyetleri tastik etmek ve imanım vurgulamak için fistanını başına sarmadan yerinden kalkmadı. Sanki başlarında bir karga varmış gibi örtünerek Hz. Peygamberin arkasında yer aldılar." (Ebû Davud)


Kuşkusuz İslâm, müslüman toplumun zevkini yükseltmiş, güzelliğe karşı olan duyarlılığını arındırmıştı. Artık güzellikle istenen hayvansal özellik değildi. istenen ve anlaşılan insani yöndü. Bedensel çıplaklığın güzelliği, hayvansal bir güzelliktir. Her ne kadar bir ahenk ve bir bütünleşme sözkonusu olsa da, insan bu güzelliğe hayvansal bir duyguyla saldırır. Ama haya unsurunun egemen olduğu güzellik ise, tertemiz bir güzelliktir. Bu, güzelliği zevkini yücelten, onu insana yaraşır bir duruma getiren, algıda ve hayalde onu temizlik ve arınmışlık duygulan ile kuşatan bu haya duygusudur.


Bugün, genel zevkin büyük düşüş kaydetmesine, hayvansal karakterin açık saçıklık, çıplaklık ve hayvanlar gibi azgınlaşma eğiliminin bu zevke galip gelmesine rağmen, İslâm mü'min kadınların saflarında aynı yüceliği yaşatmaktadır. Çünkü onlar açılıp saçılan, hayvanın hayvana kur yaptığı gibi kadınların erkeklere kur yaptığı bir toplumda kendi istekleri ile vücutlarındaki baştan çıkarıcı yerleri örtüyorlar.


Hiç kuşkusuz bu utanma, bu sakınma duygusu fert ve toplumun korunma yöntemlerinden biridir. Bu yüzden Kur'an, fitneden emin olunduğu durumlarda bu korunma yönteminin terkedilmesinde bir sakınca görmez. Bu yüzden cinsel bir arzuyla yaklaşmayan, şehevi duyguları uyanmayan, yakın akrabaları bu yasaklamanın dışında tutar. Kur'an'ın genel yasaklamanın dışında tuttuğu yakın akrabalar şunlardır:


Babalar ve oğullar, eşlerin babaları ve oğulları, kardeşler ve onların oğulları, kız kardeşlerin oğulları... Mü'min kadınlar da yasaklamanın dışındadırlar: "müslüman kadınlardan..." Fakat müslüman olmayan kadınlar güzelliklerini ve cazibelerini görmemelidirler. Çünkü bu kadınlar eğer müslüman kadınların tahrik edici yerlerini ve ayıp yerlerini görürse gidip kocalarına, kardeşlerine ve yakınlarına anlatırlar. Buhari ve Müslim'de yer alan bir hadiste şöyle buyurulmaktadır. "Bir kadın kocasına bir başka kadının güzelliklerini görüyormuş gibi anlatmasın." Müslüman kadınlar ise güvenilir kimselerdir. Kocalarına, bir müslüman kadının bedenini ve süslerini anlatmalarına dinleri engel olur. Aynı şekilde "elleri altındaki köleler" de bu yasaklamanın dışında tutuluyor. Bununla sadece cariyeler kastediliyor denmiştir. Erkek köleler de buna dahildir. Çünkü erkek köle efendisi olan kadına karşı cinsel arzu duymaz diyenler de olmuştur. Birincisi daha tutarlıdır. Çünkü erkek köle bir dönem özel bir statüye sahip olsa bile bir insandır, onun da içinde insana özgü şehevi duygular uyanır. Ayrıca "cinsel arzuları sönmüş erkek hizmetçiler" de bu yasağın dışında tutuluyor. Bunlar delilik, bunaklık, erkeklikten mahrum bulunma iktidarsızlık gibi erkeğin kadını arzulamasına engel olan birtakım nedenlerden dolayı kadınlara karşı cinsel istek duymayan erkeklerdir. Bu durumda baştan çıkarılma, günah işleme korkusu olmaz. Bir de "kadınların avret yerlerinin henüz farkında olmayan erkek çocuklar" bu yasağın dışında tutuluyor. Bunlar, kadınların bedenlerini görmekle cinsel istekleri uyanmayan, çocuklardır. Ama her şeyin farkında oldukları zaman, ergenlik çağına ulaşmamış olsalar bile cinselliğin bilincine varınca onlar da yasağın kapsamına alınıp, istisna edilen grubun dışında tutulurlar.


Eşlerin dışında sayılan bu grupların, göbek altından diz kapağının altına kadar olan kısmın dışında kadının vücudunu görmelerinde ne kendileri ne de kadın için bir sakınca yoktur. Çünkü örtünmeyi gerektiren fitne unsuru ortadan kalkmıştır. Koca ise karısının tüm vücudunu istisnasız görebilir.


Bu uygulamanın amacı korunma olduğu için, âyet fiilen türlerini göstermeseler bile mü'min kadınların saklı süslerini açığa çıkaracak, gizli cinsel istekleri harekete geçirecek, uyuyan duyguları uyaracak davranışlarda bulunmalarını da yasaklıyor: "Yabancı bakışlardan gizledikleri süsleri ve cazibeleri belli olsun diye ses çıkaracak adımlarla yürümesinler."


Hiç kuşkusuz bu, insanın psikolojik yapısına, etki ve tepkilerine ilişkin derin bilginin ifadesidir. Çünkü kimi zaman şehvetin uyanması bakımından hayal kurmak gözle görmekten daha etkili olur. Kadının ayakkabısını, elbisesini ya da takısını görmekle, bizzat kadının vücudunu görmekten daha çok şehevi duyguları uyanan birçok insan vardır. Yine karşılarındaki kadından çok, hayallerinde canlandırdıkları kadının sureti karşısında cinsel istekleri uyanan birçok insan vardır. Bunlar günümüzde psikiyatristlerce bilinen psikolojik hastalıklardır. Kadının takılarının çıkardığı sesleri duymak, süründüğü kokuları uzaktan almak, birçok erkeğin duygularını galeyana getirir, sinirlerini harekete geçirir, karşı koyamadıkları azgın bir fitneye düşürür. İşte Kur'an bütün bunların önüne geçiyor, yollarını tıkıyor, çünkü Kur'an yüce yaratıcının katından inmiştir. O bilir, yarattıklarını . O latiftir, her şeyden haberdardır.


En sonunda bütün kalpler Allah'a döndürülüyor; bu âyetler inmeden önce işle-dikleri suçlara karşılık tevbe kapısı açık tutuluyor: "Ey mü'minler hepiniz tevbe ederek Allah'a yöneliniz ki, kurtuluşa eresiniz."


Bununla, Allah'ın gözetimine, şefkat ve himayesine, Allah bilinci ve Allah korkusu gibi hiçbir şeyin kontrol edemediği bu derin fıtri eğilim karşısındaki zayıflıklarından ötürü yüce Allah'ın insanlara yönelik yardımına ilişkin duyarlılık harekete geçiriliyor.


Cinsel Eğilimin Doğal Tatmini: Buraya kadar mesele psikolojik açıdan ve korunma amaçlı olarak ele alınıyordu. Ne var ki, cinsel eğilim gerçek ve reel bir eğilimdir. Bu yüzden bu eğilimin yapıcı ve pratik bir çözümle tatmin edilmesi kaçınılmazdır. Bu pratik çözüm; evliliği kolaylaştırmak ve bu amaçla karşılıklı yardımlaşmadır. Bunun yanında cinsel birleşmeye giden diğer yolları son derece daraltmak veya tamamen kapatmaktır. Cinsel eğilimin doğal tatminine değinen ve bunu teşvik eden Kur’an, bundan sonraki âyetlerde bunun yolunu gösterir: Nikâh. (FÎ Zılâli’l Kur’an)


 

“Mü'minlere söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Gerçekten Allah, yapmakta olduklarından haberi olandır.” (24/Nûr, 30)


Nur Sûresi, 30 ve 31. âyetin yorumunda Mevdûdi şöyle der: “Mü’minlere söyle: ‘Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar…” "Ğazz" kısmak, azaltmak veya indirmek demektir. "Gazz basar", genellikle "bakışı indirme" olarak çevrilir. Fakat, "gazz basar" emri, bakışın her zaman yerde tutulması gerektiği anlamına gelmez. Emrin muhtevası yalnızca kişinin bakışını kısıtlaması ve rastgele oraya buraya bakmaktan kaçınması gerektiğinden oluşmaktadır. Yani, bir şeyi görmek arzu edilmiyorsa, gözler çevrilmeli ve o şeye bakmaktan kaçınılmalıdır. "Kısıtlanan bakış" sınırlaması yalnızca belirli bir alanda geçerlidir. İfadenin geçtiği metinden, bu sınırlamanın erkeklerin kadınlara bakmaları veya başkalarının örtülü yerlerine göz atıp durmaları, ya da gözlerini müstehcen manzaralara dikmeleriyle ilgili olduğu anlaşılmaktadır.


Bu İlâhî hükmün Hz. Peygamber'in (s.a.s.) sünnetinde açıklanan ayrıntıları şu şekildedir:

1) Karısı veya bir başka mahremi dışında, bir erkeğin başka kadınlara gözünü dikip bakması helâl değildir. Tesadüfi bakışlar bağışlanmışsa da, nesnenin çekiciliği hissedildikten sonra ikinci kez bakmak bağışlanmış değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu tür bakışa "gözün fuhşu" adını vermiş ve insanın tüm duyu organlarıyla zina edebileceğini belirtmişlerdir. Bir başka kadına kötü niyetle bakmak gözlerin zinasıdır, şehevi konuşmalar dilin zinasıdır, başka kadınların seslerinden zevk almak kulakların zinasıdır, elle kadına dokunmak veya haram amaç için yürümek ellerin ve ayakların zinasıdır. Bu ilk hareketlerden sonra cinsel organlar ya zina olayını tamamlar, ya tamamlamadan bırakır. (Buhari, Müslim, Ebû Davud)


Hz. Büreyde'nin rivâyet ettiği bir hadiste, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Ali'ye şöyle buyurmuşlardır: "Ya Ali, ilk bakıştan sonra ikinci kez bakma. İlk bakış bağışlanabilir, ama ikincisi değil", (Tirmizi, İmam Ahmed, Ebû Davud, Darımî). Hz. Cerir b. Abdullah el-Becelî, Hz. Peygamber'e (s.a.s.) "Eğer tesadüfen bakarsam ne yapayım?" diye sormuş, "Gözlerini çevir veya bakışını indir" cevabını almıştır. (Müslim, Ahmed, Tirmizi, Ebû Davud Nesaî).


Hz. Abdullah İbn Mes'ud Hz.Peygamber'den (s.a.s.) şu sözü nakleder: "Allah, bakışın şeytanın zehirli oklarından biri olduğunu söyler. Kim Allah korkusuyla onu terkederse, tadını kalbinde duyacağı bir imanla mükafatlandırılır." (Taberanî).


Ümame'nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: "Bir müslüman tesadüfen bir kadının güzelliğine bakar ve sonra gözlerini çevirirse, Allah ona ibadet ve sadakat nimeti verir ve bu nimeti daha bir tadlandırır." (Müsned-i Ahmed). İmam Cafer es-Sadık, babası İmam Muhammed el-Bakır'dan o da Hz. Cabir bin Abdullah'tan rivâyet eder: "Veda Haccı'nda, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) genç kuzeni Fazl bin Abbas, Meş'arü'l-Haram'dan dönüşte deve üzerinde Hz. Peygamber'in (s.a.s.) terkisinde bulunuyordu. Yolda birkaç kadına rastladıklarında Fazl onlara bakmaya başladı. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.s.) elini onun yüzüne koyup, öte tarafa çevirdi". (Ebû Davud). Yine aynı Hacc esnasında Has'em kabilesinden bir kadın yolda Hz. Peygamber'i durdurup, Haccla ilgili bir konuda açıklama ister. Fazl bin Abbas gözünü o kadına diker, fakat Hz. Peygamber Fazl'ın yüzünü öte tarafa çevirir. (Buhari, Ebû Davud, Tirmizi).


2) Kimse "bakışı kısıtlama hükmü, kadınlara açık yüzle sokaklarda serbestçe dolaşma izni verildiği için konmuştur, çünkü, yüzü örtme emri olsaydı, bakışı kısıtlayıp, kısıtlamama sorunu sözkonusu olmazdı" şeklinde yanlış bir anlayışa düşmemelidir. Böyle bir anlayış ve ileri sürülen delil, gerçek ve aklî olmaktan uzaktır. Akli olmaktan uzaktır, çünkü, yüzün örtülmesinin genel adet olduğu zamanda bile erkekle kadının birbirine yüzyüze gelebileceği veya kadının yüzünü açmak zorunda kalabileceği durumlar doğabilir. Sonra müslüman kadınlar örtünseler bile, örtüsüz dolaşan gayri müslim kadınlar bulunacaktır. O halde, bakışı indirme veya gözleri çevirme hükmü, kadınların yüzleri açık dolaşmalarına izin veren bir adetin varlığını gerektirmemektedir. Gerçek olmaktan da uzaktır bu, çünkü Ahzab Sûresi'ndeki hükümlerin vahyedilmesinden sonra konan örtünme adeti yüzlerin örtülmesini de içine almakta olup, bunu destekleyen çok sayıda hadis-i şerif de vardır.


Güvenilir ravilerce rivâyet edilen "ifk" olayıyla ilgili sözlerinde Hz. Aişe şöyle demektedir: Ordugâha geri dönüp de kervanın gitmiş olduğunu görünce uzandım ve üzerime uyku bastı. Sabah, Safvan bin Muattal oradan geçerken beni tanıdı, çünkü örtünme hükmü inmeden önce beni görmüştü. Beni tanıyınca 'İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" (Muhakkak biz Allah'a aidiz ve muhakkak biz O'na dönücüleriz" dedi. Uyandım ve çarşafımla yüzümü örttüm" (Buhari, Müslim, Ahmed, İbn Cerir, İbn Hişam).


Ebû Davud Ümmü Hallad'ın, bir savaşta şehid edilen oğlunun durumunu sormak için Hz. Peygamber'e geldiği ve bu esnada normal peçesi içinde olduğunu anlatan bir olay nakleder. Böyle üzgün bir durumda, kişinin dengesini kaybedip örtünmenin sınırlarını çiğnemesi pekala mümkündür. Kendisine bu şekilde bir soru sorulduğunda "Oğlumu kaybettim ama, iffetimi kaybetmedim" cevabını vermiştir. Ebû Davud'un Hz. Aişe'den rivâyet ettiği bir başka hadiste, bir kadın perde arkasından Hz. Peygamber'e bir dilekçe uzattı, Hz. Peygamber'in "Bir erkek eli mi bir kadın eli mi?" diye sorduğunda, kadının "Kadın eli" diye cevap verdiği ve Hz. Rasul-i Ekrem'in (s.a.s.) "Bir kadın eliyse, en azından tırnaklar kınayla boyanmış olmalıydı" dediği anlatılır.


Hacc'la ilgili olarak yukarda aktardığımız iki olay, Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında peçenin kullanılmadığına delil olamaz. Çünkü, ihramlıyken peçe takmak yasaktır. Bununla birlikte, bu durumdayken bile takvâlı kadınlar erkeklerin önünde yüzlerini açmaktan hoşlanmazlardı. Hz. Aişe, Veda Hacc'ında ihramlı halde Mekke'ye giderlerken kadınların yolculara rastladıkları yerlerde başörtüleriyle yüzlerini kapadıklarını ve yolcular geçince açtıklarını anlatır. (Ebû Davud)


3) Bakışı indirme veya sakınma hükmünün bir takım istisnaları vardır. Bu istisnalar, sözgelimi bir erkeğin evlenmek istediği kadının yüzünü görmek istemesi gibi, kadının yüzünün açmasının gerekli olduğu durumlarla ilgilidir. Böyle bir durumda, kadının yüzünü görmek, izinden de öte emirdir. Muğire bin Şu'be anlatıyor: "Belli bir aileden kız almak istedim. Hz. Peygamber (s.a.s.) kızı görüp görmediğimi sordu. "Hayır" cevabını verince, "Ona bak, bu aranızdaki ilişkinin ahenkli olmasını sağlar" buyurdu." (İmam Ahmed, Tirmizi, Nesaî, İbn Mace, Darimî).


Ebû Hureyre'nin rivâyet ettiği bir hadise göre, bir adam Ensardan bir aileden kız almak ister. Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisine, Ensar kadınlarının gözlerinde kusur olduğunu söyleyerek, "Kıza bir bak" der. (Müslim, Nesaî, İmam Ahmed).


Cabir bin Abdullah'ın bir rivâyetinde Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: "İçinizden biri bir kadınla evlenmek istediğinde, kadınla onun evlenmesi konusunda kendisini ikna edecek bir nitelik bulması için ona baksın." (İmam Ahmed, Ebû Davud).


Müsned-i Ahmed'de, Ebû Humeyde'den rivâyet edilen bir hadiste, Hz. Peygamber (s.a.s.) böyle bir bakışın zararı olmadığını belirtir. Kızın, kendisinin haberi olmadan görülebilmesine de izin verilmiştir. Bu hadislerden fakihler, gerçekten gerekli olduğu durumlarda kadına bakılabileceği sonucunu çıkarmışlardır. Sözgelimi, bir suç üzerinde araştırma yapılırken şüpheli bir kadına bakmakta veya hakimin kadın şahide bakmasında, ya da doktorun kadın hastaya bakmasında mahzur yoktur.


4) Bakışı kısıtlama hükmünün bir diğer amacı da, hiçbir erkek veya kadının bir başka erkek ya da kadının gizli yerlerine bakmasını yasaklamaktır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir erkek bir başka erkeğin avret yerine, hiçbir kadın da bir başka kadının avret yerine bakmasın" (İmam Ahmed, Müslim, Ebû Davud,Tirmizi). Hz. Ali, Hz. Peygamber'den şu hadisi şerifi nakleder: "Ölü veya diri, bir başkasının uyluk bölgesine bakma." (Ebû Davud, İbn Mace).


“…Ve ırzlarını korusunlar…” "Ferclerini koruma" gayri meşrû cinsel ilişkiden ve avret yerlerini başkalarına açmaktan kaçınmaktır. Avret yeri erkekler için göbekle diz arası olup, erkeğin, karısı dışında bir başkasının önünde vücudunun bu bölümünü göstermesine izin yoktur. (Darekutnî, Beyhakî).


Hz. Cerhed Eslemî, bir defasında Hz. Peygamber'in (s.a.s.) yanında otururken, göbekle diz arasının açıldığını, bunun üzerine Hz. Peygamber'in (s.a.s.) "uyluk bölgesinin (göbekle diz arasının) gizlenmesi gerektiğini bilmiyor musun?" dediğini aktarır. (Tirmizi, Ebû Davud, Muvatta).


Hz. Ali'nin (r.a.) bir rivâyetinde Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: "Uyluğunuzu açmayın." (Ebû Davud, İbn Mace). Avret yeri yalnızca başkalarının yanında değil, yalnızken de açılmaz. Hz. Peygamber (s.a.s.) uyarıyor: "Dikkat edin, sakın çıplak durmayın, çünkü, rahatlama ve karılarınıza yaklaşma zamanlarınız dışında sizden ayrılmayanlar (yani, rahmet melekleri) sizinledir. O halde, onlardan utanın ve kendilerine gerekli saygıyı gösterin." (Tirmizi)


Bir başka rivâyette de şöyle buyurulur: "Karınız ve cariyeniz dışında avret yerinizi herkesten saklayın. "Yalnızken de mi?" diye soruldu. Hz. Peygamber (s.a.s.) "Evet, yalnızken de, çünkü Allah'ın O'ndan utanman konusunda daha büyük bir hakkı vardır" cevabını verdi. (Ebû Davud, Tirmizi, İbn Mace).


“Mü'min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar…” Erkeklerin kadınlar karşısında bakışlarını indirme hükmü, erkekler karşısında kadınlar için de aynıdır. Kadınların başka erkeklere gözlerini dikip bakmaları yasaktır, ister istemez erkekleri gördüklerinde hemen gözlerini çevirmeli ve başkalarının avret yerlerine bakmaktan kaçınmalıdırlar. Bununla birlikte, erkeklerin kadınlara bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümler, kadınların erkeklere bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümlerden biraz farklıdır. Bu konuda bir rivâyet şöyle gelmektedir: Hz. Peygamber (s.a.s.) hanımlarından Hz. Ümmü Meymune ve Hz. Ümmü Seleme ile otururlarken, âmâ bir sahabi olan Hz. İbn Ümmü Mektum çıkagelir. Hz. Peygamber (s.a.s.) hanımlarına "Yüzünüzü ondan gizleyin" buyurur. Hanımlarının, "Ey Allah'ın Rasûlü, o kör değil mi? Bizi ne görebilir, ne tanıyabilir" demeleri üzerine de şu cevabı verir: "Siz de mi körsünüz? Onu görmüyor musunuz?" Hz. Ümmü Seleme bu olayın örtü hükümlerinin inmesinden sonra meydana geldiğini açıklar. (İmam Ahmed, Ebû Davud, Tirmizi).


Bunu destekleyen bir başka rivâyet daha vardır ki, şöyledir: "Amâ bir adamın kendisini görmeye gelmesi üzerine Hz. Aişe ondan gizlenir. Adam kendisini göremezken örtünmeye neden gerek duyduğunu Hz. Aişe şöyle açıklar: "Ama, ben onu görüyorum" (Muvatta).


Ne var ki, bunların karşısında Hz. Aişe'den gelen değişik bir rivâyet vardır. Hicret'in 7'inci yılında Medine'ye bir zenci heyet gelir ve Mescid-i Nebevî'de fiziki bir hüner gösterisinde bulunurlar. Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu Hz. Aişe'ye gösterir. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed). Bir başka olayda, Fatıma bint-i Kays'ı kocası boşadığı zaman, iddetini nerede geçireceği sorunu baş gösterir. Hz. Peygamber (s.a.s.) ona önce Ümmü Şerik el-Ensari ile kalmasını söyler, fakat sonra âmâ olduğu için daha rahat eder düşüncesiyle İbn Ümmü Mektum'un evinde kalmasını emreder. Ümmü Şerik zengin olup, evi ziyafet verdiği sahabelerle dolup taştığından, onun evinde kalmasını hoşgörmez. (Müslim, Ebû Davud).


Bu rivâyetler, kadınların erkeklere bakması konusunda getirilen sınırlamaların erkeklerin kadınlara bakmalarıyla ilgili sınırlamalar kadar sert olmadığını gösterir. Kadınların erkeklerle karşı karşıya oturmaları yasaklanmış olmakla birlikte, yoldan geçerken erkeklere bakmaları veya erkeklerin mahzur bulunmayan gösterilerini uzaktan izlemeleri haram değildir. Yine, gerçek ihtiyaç durumunda kadınların birlikte kaldıkları evdeki erkekleri görmelerinde de mahzur yoktur. İmam Gazali ve İbn Hacer de aşağı yukarı aynı görüştedirler.


Şevkânî Neyl'ül-Evtar'da İbn Hacer'den şu görüşü nakleder "Kadınlarla ilgili bu izni, açık havadaki işlerinde de kendilerine böyle bir serbesti tanınmış olması gerçeği desteklemektedir. Camilere gittiklerinde veya sokaklarda dolaşırken, ya da seyahatta kadınlar erkekler kendilerine bakmasın diye peçe takarlarken, erkeklere kadınlar kendilerine bakmasın diye peçe takma emri verilmemiştir. Bu da iki cinsle ilgili hükümlerin farklı olduğunu gösterir." (Cilt: 6, sh. 101). Bununla birlikte, kadınların serbestçe istedikleri kadar erkeklere bakıp durmaları ve bununla göz zevki almaları caiz değildir.


“…ırzlarını…” Yani, gizli yerlerini başkalarının yanında açmaktan ve cinsel arzularını gayri meşrû yollarla gidermekten sakınsınlar. Bu konudaki hüküm kadınlar ve erkekler için aynıysa da, avret yerinin sınırları kadınlar ve erkekler için farklıdır. Ayrıca, kadınların avret yeri erkekler karşısında ve kadınlar karşısında da değişiklik gösterir.


Kadınların erkekler karşısındaki avret yerleri el ve yüz dışında kalan tüm vücudlarıdır, avret yerlerini açması koca dışında, kardeşleri ve babaları için dahi doğru değildir. Vücud çizgilerini ve deriyi ortaya koyacak biçimde ince ve dar giyinmek de yasaktır. Hz. Aişe'den gelen bir rivâyete göre, bir defasında kızkardeşi Esma ince bir elbise içinde Hz. Peygamber'e (s.a.s.) gelir. Hemen yüzünü çeviren Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: "Ey Esma, bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, yüz ve el dışında vücudunun herhangi bir parçasının açığa çıkmasına izin yoktur." (Ebû Davud).


Benzer bir hadisi İbn Cerir yine Hz Aişe'den nakleder. Buna göre, bir defasında, Hz. Aişe'nin annesinin önceki kocasından olma Abdullah bin Tufeyl'in kızı kendisini ziyarete gelir. O esnada eve giren Hz. Peygamber (s.a.s.) kızı görünce yüzünü çevirir. Hz. Aişe, "Ey Allah'ın Rasûlü, o benim yeğenimdir" der. Buna Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle karşılık verir: "Bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, el ve yüz dışında vücudunu göstermesi helâl değildir" (Sonra da, elle nereyi kasdettiğini göstermek için bileğini tutar ve kavradığı yerle avucunun orası kadar bir mesafe kalır.) Bu bağlamda gösterilen tek hoşgörü, vücudunun bir kısmını yakın akrabalarının önünde (kardeş, baba gibi) gösterebilmesi için tanınan izindir. Bu da, kadın ev işlerini yaparken gereklidir. Sözgelimi, hamur yoğururken kolunu, döşemeleri yıkarken pantolununu sıvayabilir.


Kadınların kadınlar karşısındaki avret yerleri, erkeklerin erkekler karşısındaki avret yerlerinin aynısı, yani göbekle diz kapağı arasıdır. Fakat, bu kadının kadın karşısında yarı çıplak duracağı anlamına gelmez. Şu kadar ki, vücudun göbekle diz kapağı arasının her halükârda kapanması gerekirken, vücudunun diğer bölümleri için böyle değildir.


“…korusunlar…” İlâhî Kanun'un kadınlardan istediği yalnızca erkeklerden istediğiyle, yani bakışlarını sakınıp, ferçlerini korumakla sınırlı olmayıp, erkeklerden istenmeyen daha başka şeylerin de kadınlardan istendiği önemle belirtilmelidir. Bu da gösteriyor ki, bu alanda erkeklerle kadınlar bir değildir.


“…Süslerinini…” "Ziynet" çekici elbiseler, süslemeler ve kadınların genellikle kullandığı diğer baş, yüz, el, ayak vs. süslerini içine alır ve modern manada "makyaj" (süslenme) sözcüğüyle ifade edilebilir. Bu ziynetin başkalarının yanında açılmaması emri aşağıdaki açıklama notlarında ayrıntılarıyla açıklanacaktır.


“…açığa vurmasınlar, ancak kendiğilinden görüneni hâriç…” Çeşitli müfessirlerce bu âyete verilen anlamlar âyetin gerçek anlamını karmakarışık bir hale getirmiştir. Oysa, açıkça söylenmek istenen, "kadınların ziynet ve süslerini" açıkta olan-kendiliğinden görünen" ve kontrollerinin ötesine taşanın dışında göstermemeleri gerektiğidir. Yani, kadınlar bilerek ve kasden süslerini açığa vuramazlar, fakat, niyet ve kasıt olmaksızın, başörtünün savrulup ziynetin ortaya çıkması veya kadın giyiminin bir parçası olarak çekiciliği bulunmakla birlikte gizlenmesi mümkün olmayan dış elbisenin görünmesi gibi durumlarda ziynetin açığa çıkmasında kadın üzerine sorumluluk yoktur. Hz. Abdullah İbn Mes'ud, Hasan Basrî, İbn Sirin ve İbrahim Nehaî'nin tefsirleri de bu şekildedir. Buna karşılık, bazı müfessirler âyeti, "vücudun genellikle açıkta kalan ve örtülmeyen kısımları" anlamına almışlar ve tüm süsleriyle birlikte yüzü ve elleri bunun içine dahil etmişlerdir.


Bu, Hz. Abdullah İbn Abbas'la izleyicilerinin ve çok sayıda Hanefi fakihinin görüşüdür. (Ahkâmü'l-Kur'an, el-Cessas, Cilt: 3, 388-389). Bu durumda, bunlara göre kadınların, tüm makyajıyla yüzleri ve süsleriyle elleri açık olarak dışarı çıkmalarında bir mahzur yoktur.


Fakat biz bu görüşe katılamayacağız. Bir şeyi göstermekle o şeyin kendiliğinden görünmesi arasında dağlar kadar fark vardır. Birincisi niyet ve kasıt belirtirken ikincisi zorda kalma ve çaresiz olmayı ifade eder. Üstelik böyle bir yorum. Hz. Peygamber (s.a.s.) devrinde örtü âyetinin inmesinden sonra kadınların yüzleri açık dışarı çıkmadıklarını bildiren rivâyetlere de ters düşmektedir. Örtü hükmü yüzlerin örtülmesini de içine almaktadır ve peçe, Hacc'da ihramlı olmanın dışında kadın giyiminin bir parçası haline gelmiştir. Bunun bir diğer delili de, ellerin ve yüzün kadınların avret yerine dahil edilmemiş olmasıdır, avret yeri ile örtü farklı şeylerdir. Avret yeri, baba ve erkek kardeş gibi erkeklerin bile yanında açılmaması zorunlu olan yerlerdir; oysa örtü, kadını mahremi olmayan erkeklerden ayıran şeydir, buradaki tartışma avret yeri değil, örtü hükümleriyle ilgilidir.


“…Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar…” İslâm öncesi cahiliye günlerinde kadınlar, başın arkasında bağlanan bir tür başlık kullanırlardı. Gömleğin yakası da, boynun önünü ve göğsün üst kısmını dışarda bırakacak şekilde açılırdı. Göğüsleri örtecek gömlekten başka bir şey yoktu ve saçlar bir veya iki çift örgü halinde arkaya bırakılırdı. (El-Keşşaf, cilt: 2, sh. 9', İbn Kesir, c: 3, sh: 283-284). Bu âyet inince müslüman kadınlar başlarını, göğüslerini ve sırtlarını bütünüyle örten bir başörtüsü takmaya başladılar. Müslüman kadınların bu hüküm karşısındaki davranışlarını Hz. Aişe (r.a.) canlı bir biçimde anlatır. "Nur Sûresi inip, halk muhtevasını Hz. Peygamber'den (s.a.s.) öğrenince doğru evlerine koştular ve âyetleri karıları, kızları ve kız kardeşlerine okudular" der ve ilave eder: "Âyetlere anında cevap geldi. Ensan kadınları hemen kalkıp, ellerine geçen bez parçalarından başörtüleri yaptılar. Ertesi sabah namaz için Mescid-i Nebevi'ye gelen tüm kadınlar baş örtülüydüler." Bir başka rivâyette, Hz. Aişe ince bezlerin bırakılıp, bu amaçla kadınların kalın bez seçtiklerini anlatır. (İbn Kesir, cilt: 3, sh: 284, Ebû Davud).


Hükmün amacı ve gerçek niteliği, baş örtüsünün güzel ve ince bezden yapılmamasını gerektirmektedir. Ensar kadınları gerçek hedefi anlamışlardı ve ne tür bir bezin kullanılması gerektiğini biliyorlardı. Kanun Koyucu bizzat bu noktayı açıklamış ve halkın yorumuna bırakmamıştır. Dihyetü'l-Kelbî anlatıyor: "Bir keresinde Hz. Peygamber'e (s.a.s.) belli uzunlukta güzel bir Mısır muslini getirildi. Ondan bir parça bana vererek, "Bir kısmını gömleğin için kullan, kalanını da başörtüsü yapması için karına ver, fakat ona şöyle de, bunun iç yüzüne bir başka bez parçası diksin ve içinden beden görünmesin" dedi." (Ebû Davud).


“…Süslerini, kendi kocalarından…” Bu âyet, bir kadının tüm makyaj ve süsüyle serbestçe hareket edebileceği çevreyi açıklamaktadır. Bu çevrenin dışında, akraba olsun yabancı olsun, başkalarının karşısına makyajıyla çıkmasına izin yoktur. Hüküm, bu sınırlı çevrenin dışında kasden veya dikkatsizce süslerini göstermemesi gerektiğini ifade eder. Bununla birlikte, dikkat ve titizliğe rağmen, elde olmadan meydana gelen açılmaları da Allah affeder.


“…ya da babalarından ya da kocalarının babalarından…” "Babalar" hem anne, hem de baba yanından dedeleri ve büyük dedeleri de içine alır. Dolayısıyla, bir kadın kendi babası ve dedesine görünebildiği gibi, kocasının babası ve babasının babasına da görünebilir.


“…ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından…” "Oğullar" kadın ve erkek tarafından torunları ve küçük torunları da içine alır. Öz oğullarla üvey oğullar arasında herhangi bir ayırım yapılmamıştır.


“…ya da kendi kardeşlerinden…” "Erkek kardeşler" öz ve üvey kardeşleri içine alır.


“…ya da kardeşlerinin oğullarından…” "Erkek ve kız kardeşlerin oğulları", öz ve üvey erkek ve kız kardeşlerin oğulları, torunları ve küçük torunları içine alır.


“…ya da kız kardeşlerinin oğullarından…” Yakınlardan sonra, diğer insanlara geçilmektedir. Bunları anlatmaya geçmeden önce karıştırma olmaması için üç noktanın anlaşılması yararladır:


1) Bazı fakihler, bir kadının hareket ve süslerini gösterme serbestisinin bu âyette anılan akraba çevresiyle sınırlı olduğu görüşündedirler. Bu çevrenin dışında kalan herkes, amca ve dayıya varıncaya kadar bu listenin dışında kalır ve Kur'an'da anılmadıkları için kadın onların yanında da örtünmek zorundadır. Fakat, bu fakihlerin bu görüşü doğru değildir. Bırakın gerçek amcaları, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Aişe'nin süt amcası karşısında bile tam anlamıyla örtünmesine gerek duymamıştır. Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz. Aişe'den gelen bir rivâyete göre, bir defasında Ebû'l-Kays'ın kardeşi Eflah Hz. Aişe'yi görmeye gelir ve eve girmek için izin ister. Fakat,örtünme emri inmiş olduğu için, Hz. Aişe izin vermez. Bunun üzerine Eflah, "Sen benim yeğenimsin, seni kardeşim Ebû'l-Kays'ın karısı emzirdi" der. Buna rağmen, Hz. Aişe böyle bir yakınının yanında peçesiz bulunmaya izin olup olmadığında tereddüt eder. O esnada Hz. Peygamber (s.a.s.) gelir ve Hz. Aişe'ye Eflah'ı görebileceğine hükmeder. Bu da gösteriyor ki, bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) âyeti bu fakihlerin yorumladığı gibi yorumlamamış yani yalnızca âyette anılan yakınlara peçesiz görünmenin helâl olduğuna hükmetmemiş amca, dayı,damat ve süt akrabalar gibi kendileriyle evlenmesi haram olan yakınlar karşısında örtüye gerek olmadığına karar vermiştir. Tabiun'dan Hasan-ı Basri aynı görüşü benimsemiş ve bu görüş Ahkamü'l-Kur'an'da (cilt: 3 sh: 390). Alleme Ebû Bekr el-Cessas tarafından desteklenmiştir.


2) Kendileriyle evlenmenin ebedi haram olmadığı yakınlar sorunu vardır ortada, bu yakınlar, ne kendilerine kadının süsleriyle görünebileceği mahrem yakınlar kategorisine, ne de başkaları karşısında olduğu gibi, kendileri karşısında da bütünüyle örtünmesi gereken tümden yabancılar kategorisine girmektedir. Herhalde kesin çizgilerle tesbit edilemeyeceğinden olsa gerek. İslâm bu konuda iki uç arasında benimsenmesi gereken yolu tayin etmemiştir. Böyle durumlarda örtüye uyup uyulmayacağı, karşılıklı ilişkilere, kadın ve erkeğin yaşına, ailevi ilişki ve bağlara ve (aynı veya ayrı evlerde oturmak gibi) daha bazı şartlara bağlı olacaktır. Bu konuda bizzat Hz. Peygamber'in (s.a.s.) sergilediği örnek bize aynı yolu göstermektedir.


Çok sayıda rivâyet, Ebû Bekr'in kızı, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) baldızı Esma'nın Hz. Peygamber'in (s.a.s.) karşısında peçesiz çıktığını ve en azından yüz ve ellerini örtmediğini aktarmaktadır. Bu durum, Hz. Peygamber'in vefatından bir kaç ay önce yapılan Veda Haccı'na kadar devam etmiştir. (Ebû Davud).


Aynı şekilde Ebû Talib'in kızı ve Hz. Peygamber'in yeğeni Ümmü Hani de yüzünü ve ellerini örtmeden Hz. Peygamber'in karşısına çıkardı. Bizzat kendisi, bunu doğrulayan bir olayı Mekke'nin fethiyle ilgili olarak nakleder. (Ebû Davud). Buna karşılık Hz. Abbas'ın oğlu Fazl'ı, (Hz. Peygamber'in (s.a.s.) amca çocuğu) Rabia bin Haris b. Abdülmuttalib'in de oğlu Abdulmüttalib'i ailenin kazanan üyeleri olmadıkları için evlenemediklerinden bir iş ricasıyla Hz. Peygamber'e (s.a.s.) gönderdiklerini görüyoruz. Her ikisi de Hz. Peygamber'i, (s.a.s.) Fazl'ın amca veya hala kızı ve Abdülmuttalib bin Rabia'nın babasına da benzer bir biçimde yakınlığı olan Hz. Zeyneb'in evinde görürler. Hz. Zeynep karşılarına çıkmaz ve kendileriyle Hz. Peygamber'in (s.a.s.) huzurunda bir perde arkasından konuşur. (Ebû Davud). Bu iki örneği birlikte ele alırsak, yukarda ifade ettiğimiz aynı sonuca varırız.


3) İlişkinin kesin olmadığı durumlarda, mahrem yakınlarının yanında bile örtüye dikkat edilmelidir. Buhari, Müslim ve Ebû Davud'un rivâyet ettiği bir hadise göre, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) hanımlarından Sevde'nin cariyeden doğma bir erkek kardeşi vardı. Sevde'nin ve delikanlının babası, Utbe, kardeşi Sa'd b. Ebû Vakkas'a kendi sulbünden olduğu için bir yeğen olarak delikanlıya bakması vasiyetinde bulunur. Durum kendisine aktarılınca, Hz.Peygamber (s.a.s.) Sa'd'ın iddiasını reddeder ve şöyle buyurur: "Çocuk kimin yatağında doğmuşsa ona aittir, zaniye ise recm gerekir". Hz. Peygamber (s.a.s.) bununla da kalmaz ve Hz. Sevde'ye gerçekten erkek kardeşi olup olmadığı şüpheli bulunduğundan delikanlının karşısında örtüye bütünüyle riâyet etmesini söyler.


“…ya da kendi kadınlarından…” Arapça "" kelimesi, "onların kadınları" demektir. Burada tam olarak hangi kadınların kasdedildiğine geçmeden önce, burada geçen "en-nisa" kelimesinin yalnızca kadınlar, "nisai-hinne"nin ise "onların kadınları" anlamına geldiği belirtilmelidir. İlk durumda, müslüman bir kadının tüm kadınlar karşısında peçesiz görünüp, süslerini gösterebileceği anlamına gelir. Fakat "en-nisa" yerine "nisa-ihinne"nin kullanılışı bu serbestiyi belli bir çevreyle sınırlandırmıştır. Bu belli kadınlar çevresinin ne olduğu konusunda müfessirler ve fakihler farklı görüşler belirtmişlerdir.


Bir gruba göre, "kadınları"ndan kasıt yalnızca müslüman kadınlar olup, zımmî veya başkası tüm gayri müslim kadınlar bu çevrenin dışındadır ve erkekler gibi onların karşısında da örtüye bütünüyle riâyet edilmesi gerekir. İbn Abbas, Mücahid ve İbn Cüreyc bu görüşte olup, delil olarak şu olayı ileri sürerler. Halife Ömer, Ebû Ubeyde'ye yazar: "Bazı müslüman kadınların gayri müslim kadınlarla birlikte halka açık hamamlara gittiklerini duyuyorum. Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan müslüman bir kadının, vücudunu kendi toplumundan olmayan kadınların önünde açması helal değildir." Bu mektubu alan Hz. Ebû Ubeyde çok sarsılır ve bağırır: "Tenini ağartmak için hamama giden kadının yüzü kıyâmet gününde kararsın." (İbn Cerir, Beyhaki, İbn Kesir.)


İmam Razi'nin de içinde bulunduğu bir diğer grup, "kadınları"ndan kasdın istisnasız tüm kadınlar olduğu görüşündedir. Fakat, böyle olsaydı, "nisa-i hinne" yerine "en-nisa" kelimesinin kullanılması yeterli olacağından, bu görüşü kabul etmek mümkün değildir.


Üçüncü ve daha akla yatkın Kur'an'a daha yakın görünen görüş, "kadınları"ndan kasdın, müslüman bir kadının, müslüman olsun olmasın, günlük hayatında yakından ilişki içinde bulunduğu ve her günkü ev işini paylaştığı vs. tanıdık-bildik kadınlar olduğunu belirtmesidir. Burada amaç, kültürel ve manevi kökenleri bilinmeyen veya geçmişleri şüpheli görünen ve dolayısıyla güvenilemezlik arzeden yabancıları çevrenin dışına çıkarmaktır. Bu görüşü, zımmî kadınların Hz. Peygamber'in (s.a.s.) hanımlarını ziyarete geldiğini ifade eden sahih hadisler de desteklemektedir. Bu bağlamda göz önünde bulundurulması gereken ana nokta, dini inanç değil, ahlâkî karakterdir. Müslüman kadınlar gayri müslim de olsalar tanınmış ve güvenilir ailelerin soylu, iffetli ve faziletli kadınlarıyla görüşebilir ve içten sosyal bağlar kurabilirler. Fakat müslüman da olsalar, iffetsiz ah-lâksız ve adi kadınlar karşısında örtüye riâyet etmelidirler. Bu kadınlarla bir arada bulunmak ahlâkî açıdan erkekle bir arada olmak kadar tehlikelidir. Bilinmeyen ve tanıdık olmayan kadınlar ise, en fazla mahrem olmayan yakınlar gibi davranılır. Bunlar karşısında yüz ve eller açılabilir, fakat vücudun kalan kısmı ve ziynetler kapatılmalıdır.


“…ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan…” Bu emrin gerçek anlamı konusunda fakihler arasında büyük görüş ayrılıkları vardır. Bir grup, bu yalnız bir hanımın sahip olduğu cariyelerle ilgilidir der ve ilâhî hükmü, müslüman kadınların ziynetlerini, ister müşrik, ister Yahudi, isterse Hıristiyan olsun, cariyeleri karşısında açabilecekleri, fakat örtünmenin amaçları açısından hür bir yabancı erkek gibi davranılması gereken köleleri karşısında görünemeyecekleri şeklinde tefsir eder.


Bu, Abdullah b. Mes'ud, Mücahid, Hasan Basri, İbn Sirin, Said b. Müseyyeb, Tavus ve İmam Ebû Hanife'yle İmam Şâfiî'nin bir görüşüdür. Bunlar, kölenin hanımına mahrem olmadığına, serbest kaldığında onunla evlenebileceğini delil getirirler. Dolayısıyla, onun salt köle olması, kendisine erkek mahremler gibi davranılmasını gerektirmez ve kadının onun karşısında serbestçe görünmesine izin vermez. Genel anlamda ve hem kölelere, hem de cariyelere uygulanabilecek şekilde kullanılan "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin yalnızca cariyelerle sınırlandırılmasının nedenini bu fakihler şöyle açıklarlar: İfade her ne kadar genelse de, içinde yer aldığı metnin siyak ve sibakı (öncesi ve sonrası) onu yalnızca cariyelere özgü kılmaktadır. Âyette "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi, hemen "kadınları"'ndan sonra gelmektedir, bu nedenle âyetten kadınların yakınları ve diğer arkadaşlarının kastedildiği dolayısıyla cariyelerin bu hükmün dışında tutulduğu gibi bir yanlış anlamaya meydan verilmemesi ve kadınların hür kadın dostları gibi, cariyeleri karşısında da ziynetlerini açabileceklerini belirtmek için "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi kullanılmıştır.


Diğer grup, "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin, hem köleleri hem de cariyeleri içine aldığı görüşündedir. Bu da Hz. Aişe, Ümmü Seleme ve Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Evi'nin (Ehl-i Beyt'in) bir takım büyük alimleriyle İmam Şâfiî'nin görüşüdür. Bunlar, yalnızca ifadenin genel anlamına dayanmazlar, görüşlerine Sünnet'ten de delil getirirler. Örneğin, bir defasında Hz. Peygamber (s.a.s.) kölesi Abdullah b. Müsa'de el-Fezarî ile kızı Hz. Fatıma'nın evine gider. O zaman Hz. Fatıma'nın üzerinde ayaklarını açıkta bırakan bir entari vardı, başını örtse ayakları, ayaklarını örtse başı açıkta kalıyordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) kızının utandığını görünce, "Zararı yok, yalnızca baban ve kölen var" buyurdular. (Enes b. Malik'ten Ebû Davud, Ahmed, Beyhaki). İbn Asabis'in rivâyetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) bu köleyi Hz. Fatıma'ya verir ve Hz. Fatıma onu yetiştirir, sonra da azad eder. (Ama, adam iyilik bilmez nankör bir yaramaz olur ve Sıffin savaşında Hz. Ali'ye ateşli bir düşman kesilerek Emir Muaviye'nin yanında yer alır.)


Bu fakihler, görüşlerine bir diğer delil olarak, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) hadisini naklederler: "İçinizden biri kölesiyle mukatebe yapar ve köle de hürriyetini satın alacak gerekli araca sahip olursa, (sahibi olan) kadın, karşısındaki örtüsüne riâyet etsin." (Ebû Davud, Tirmizi, İbn Mace, Hz. Ümmü Seleme'den).


“…ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden…” Bu ifadenin harfi harfine tercümesi şöyledir: "Erkeklerden bağlılarınız olup, hiçbir arzu taşımayanlar". Buradaki anlam açıkça, müslüman bir kadının mahrem erkeklerden ayrı olarak, şu iki şarta sahip olan erkekler karşısında da ziynetlerini açabileceğidir: 1) Ancak ikinci derecede, yani kadına tabi bir statüde olmak, 2) Efendisinin karısı, kızı, kızkardeşi veya annesi hakkında kötü düşünce veya arzu taşımayacak şekilde, yaşlılık, güçsüzlük, yoksulluk ve düşük sosyal mevkilerde olma gibi nedenlerle cinsel etkilerden uzak bulunmak. Bu hükmü, ona itaat etmek için salim bir zihinle inceleyen herkes, kötüye kaçma yol ve araçları aramaya kaçmadığı takdirde, bugün evlerde istihdam edilen hamal, aşçı, şoför ve diğer yetişkin hizmetçilerin bu kategoriye girmediğini teslim edecektir. Müfessir ve fakihlerce yapılan açıklamalar bu âyette kasdedilen erkeklerin tümünü ortaya koymaktadır. Şöyle ki:


İbn Abbas: Kadınlara karşı hiç ilgi duymayan alık kimseler. Katâde: Sadece gerekli rızkını sağlamak için size bağlanmış olan yoksullar. Mücâhid: Yalnızca yiyeceğe ihtiyaç duyup, kadınlara karşı ilgisi olmayan alık erkekler. Şa'bî: Her bakımdan efendisine bağlı olan ve evdeki kadınlara kötü nazarla bakma cesareti bulunmayan kimseler. İbn Zeyd: Bir aileye o ailenin üyesi sayılacak kadar uzun süre hizmet etmiş ve evin kadınlarına karşı hiçbir arzu taşımayan erkekler. Bu erkekler yalnızca geçimlerini sağlamak için evdedirler. Tâvus ve Zuhrî: Kadınlara karşı hiç bir arzu duymayan ve duyma cesareti de olmayan saf kimseler, (İbn Cerir, cilt: 18, sh: 95-96, İbn Kesir, cilt: 3 sh: 285).


Bu konudaki en güzel açıklama Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında meydana gelen ve Buhari, Müslim, Ebû Davud, Nesaî ve İmam Ahmed'in Hz. Aişe ve Hz. Ümmü Seleme'den rivâyet ettikleri şu olaydır: Medine'de, iktidarsız ve cinsel etkilerden uzak sanıldığından, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) hanımlarının yanına serbestçe girebilen bir hadım erkek (Hunsa) vardı. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün hanımlarından Hz. Ümmü Seleme'nin evine gittiğinde, bu adamı kardeşi Abdullah b. Ebi Ümeyye ile konuşurken işitti. Abdullah'a ertesi gün Taif'i fethederlerse, hemen Gaylan Sekafi'nin kızı Bedia'yı elde etmesini tavsiye ediyordu. Sonra, Bedia'nın güzelliğini ve çekiciliğini övmeye başladı ve o kadar ki, onun gizli yerlerini tasvir etmeye kadar gitti, Hz. Peygamber (s.a.s.) bunları duyunca şöyle dedi: "Ey Allah'ın düşmanı, sanki onun her yanını görmüşsün". Sonra da, bu adam karşısında kadınların örtüye tam riâyet etmelerini bir daha onun evlere alınmamasını emretti. Bunun ardından, onu Medine'den çıkardı ve diğer hadımların da evlere girmelerini yasakladı. Çünkü kadınlar onların varlığına aldırmazken, onlar bir evdeki kadınları diğer evlerdeki erkeklerin karşısında tasvir ediyorlardı.


Bu da gösteriyor ki, "cinsel arzu duyamayan" ifadesi, yalnızca fiziksel iktidarsızlığı belirtmemektedir. Fiziksel açıdan iktidarsız olmakla birlikte, içten içe cinsel arzu besleyen ve kadınlara karşı ilgi duyan kişiler pek çok şerlere neden olabilirler.


“…ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan…” Yani, cinsel duyguları henüz uyanmamış olan çocuklar. Bu da, en fazla 11-12 yaşındaki çocuklar için geçerli olabilir. Bu yaşın üstündeki çocuklar, henüz bülüğa ermemiş bile olsalar, cinsel duygu sahibi olmaya başlarlar.


“…başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar…” Hz. Peygamber (s.a.s.) bu hükmü yalnızca süs eşyalarının şıngırtısıyla sınırlamış, bundan bakışın yanısıra, duyguları harekete geçirecek her türlü şeyin, Allah'ın kadınlara ziynetlerini göstermeme emrindeki amaca aykırı olduğu ilkesini çıkarmıştır. Bu nedenle, kadınların koku sürünerek dışarı çıkmalarını da yasaklamıştır. Hz. Ebû Hureyre'ye göre, bu konuda şöyle buyurur o: "Allah'ın kadın kullarını mescidlere gelmekten men etmeyin, şu kadar ki, koku sürünerek gelmesinler." (Ebû Davud, İmam Ahmed).


Bir başka rivâyete göre, Ebû Hureyre mescidden gelen bir kadına rastlamış ve onun koku süründüğünü hissedince kendisini durdurarak, "Ey Allah'ın kadın kulu, mescidden mi geliyorsun?" diye sormuş, kadının "evet" demesi üzerine de, "Habibim Ebû'l-Kasım'ın (s.a.s.) şöyle buyurduğunu işittim: "Kokuyla mescide gelen kadının namazı, o kadın cinsel ilişkiden sonra yıkandığı gibi yıkanmadıkça kabul olunmaz" demiştir. (Ebû Davud, İbn Mace, İmam Ahmed, Nesaî).


Ebû Musa el-Eş'arî Hz. Peygamber'in (s.a.s.) şöyle buyurduğunu rivâyet eder: "Halkın onun kokusundan zevk alacak şekilde, koku sürünmüş olarak yoldan geçen bir kadın şöyle şöyledir: Oldukça sert sözler kullanmıştır." (Tirmizi, Ebû Davud, Nesaî). Onun bu konudaki emri kadınların parlak renkli, fakat hafif kokulu parfümler (kokular) kullanması şeklindeydi (Ebû Davud).


Hz. Peygamber (s.a.s.) kadın seslerinin gereksiz yere erkeklerin kulaklarına gitmesini de tasvip etmemiştir. Gerçek ihtiyaç durumunda, bizzat Kur'an kadınların erkeklerle konuşmalarına izin verdiği gibi, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) hanımları da dinî konularda halkı aydınlatırlardı. Fakat, hiçbir gerekçe veya dini ya da ahlâkî bir amaç olmadığı durumlarda, kadınların seslerini erkeklere duyurmaları tasvip edilmemiştir. O kadar ki, imam cemaata namaz kıldırırken yanılır veya atlamada bulunursa, erkeklerin "Sübhanallah" demeleri gerekirken kadınlar yalnızca el çırparlar. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Tirmizi, Ebû Davud, Nesaî, İbn Mace).


“…Hep birlikte Allah'a tevbe edin…” "Allah'a tevbe edin": Bu konuda şimdiye kadar işleyegeldiğimiz hatalar nedeniyle Allah'tan bağışlanma dileyin ve Allah ve Rasûlü'nün koyduğu hükümler doğrultusunda gidişatınızı düzeltin.


“…Ey mü'minler, umulur ki felâh bulursunuz.” Bu hükümlerin inmesinden sonra, İslâm toplumunda Hz. Peygamber'in (s.a.s.) yaptığı diğer düzeltmeleri de vermek yararlı olacaktır. Şöyle ki:


1) Başka erkeklerin (akraba da olsalar) bir kadını gizlice görmelerini veya kadının mahrem yakınlarının yokluğunda onunla oturmalarını yasaklamıştır. Hz. Cabir İbn Abdullah, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) şöyle buyurduğunu rivâyet eder: "Kocaları evde bulunmayan kadınların yanına girmeyin, çünkü şeytan kan gibi sizin içinizde dolaşır." (Tirmizi).


Yine, Hz. Cabir'in rivâyet ettiği bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Allah'a ve ahiret günü'ne inanan kimse, yanında mahrem bir yakını bulunmayan kadının yanına girmesin. Çünkü bu durumda üçüncü kişi şeytandır." (İmam Ahmed). İmam Ahmed, Amir b. Rabia'dan buna benzer bir hadis daha rivâyet eder. Bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konuda son derece titizdi. Bir defasında, geceleyin hanımı Hz. Safiye'yi evine getirirken, Ensar'dan iki adam yanlarından geçer. Hz. Peygamber (s.a.s.) onları durdurarak şöyleder: "Yanımdaki kadın karım Safiye'dir." Onlar da "Sübhenallah ey Allah'ın Rasûlü, senin hakkında hiç şüphe edilir mi?" derler. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle cevap verir: "Şeytan insanın vücudunda kan gibi dolaşır. Zihinlerinize kötü bir düşünce yerleştirir diye korktum." (Ebû Davud).


2) Hz. Peygamber (s.a.s.), erkeğin elinin na-mahrem kadının bedenine dokunmasını tasvip etmemiştir. Bu yüzden, biat esnasında erkeklerin elini sıkarken, bunu kadınlara karşı hiç yapmamıştır. Hz. Aişe, Hz.Peygamber'in hiç bir yabancı kadına dokunmadığını söyler. Kadınlarla sözle biatlaşır ve bu bitince de, "Gidebilirsiniz, biatınız tamamdır" derdi. (Ebû Davud).


3) Kadınların yanlarında mahremleri bulunmadan veya na-mahremle birlikte yolculuğa çıkmalarını şiddetle yasaklamıştır. Buhari ve Müslim'in İbn Abbas'tan rivâyetine göre, Hz.Peygamber (s.a.s.) bir hutbelerinde şöyle buyurmuşlardır: "Hiç bir erkek, yanında mahremi bulunmadığı sürece yalnızken bir kadının yanına giremez ve hiç bir kadın, yanında mahremi bulunmadan tek başına yolculuğa çıkamaz." Bir adam kalkar ve der: "Karım Hacc'a gidecek, fakat bana bir sefere katılma emri verildi." Hz. Peygamber (s.a.s.) buna şöyle karşılık verir: "Karınla Hacc'a gidebilirsin."


Aynı konuda sahih hadis kaynaklarının İbn Ömer, Ebû Said el-Hudri ve Ebû Hüreyre'den rivâyet ettikleri hadislerde, Allah'a ve ahiret günü'ne inanan müslüman bir kadının yanında mahremi olmadan yolculuğa çıkamayacağı ifade edilmektedir. Şu kadar ki, yolculuğun uzunluğu ve süresi hakkında bazı farklı rivâyetler vardır. Bazı rivâyetlerde, yolculuğun asgari sınırı 12 mil olarak gelmekte, bazıları bir gün, bir gün bir gece, iki gün veya hatta üç günlük bir süre koymaktadır. Bu farklılık, rivâyetlerin sıhhatine gölge düşürmediği gibi, içlerinden birini diğerlerine tercihle kabul etmemizi de gerektirmez. Rivâyetlerin arasını bulmak için, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) farklı durumlarda şartlara ve durumun gereğine göre farklı talimatlarda bulunduğu söylenebilir. Sözgelimi, üç günlük yolculuğa çıkan bir kadın mahremsiz çıkmaktan yasaklanırken, bir günlük yolculuğa çıkan bir başkası da aynı şekilde yasaklanmış olabilir. Burada ana sorun, farklı durumlarda farklı kişilere farklı talimat vermek değil, İbn Abbas hadisinde ifade olunduğu üzere, bir kadının mahremsiz yolculuğa çıkamayacağı ilkesidir.


4) Hz. Peygamber (s.a.s.) cinslerin serbestçe karışımına uygulamalarıyla engel olduğu gibi, bunu şifahen de yasaklamıştır. İslâm'da Cum'a ve cemaat namazlarının önemi herkesin malumudur. Cum'a namazı bizzat Allah tarafından farz kılınmış, cemaatle namazın öneminin derecesi ise şu hadiste ifadesini bulmuştur: "Eğer bir kişi gerçek bir özrü olmaksızın mescide gelmez ve namazını evde kılarsa, Allah bu namazını kabul etmeyecektir." (Ebû Davud, İbn Mace, Darekutnî, Hakim, İbn Abbas'tan). Böyleyken Hz. Peygamber (s.a.s.) kadınları Cum'a namazından muaf tutmuştur. (Ebû Davud, Darekutnî, Beyhakî).


Cemaatle namazlara gelip gelmemeleri konusunda ise kadınları serbest bırakmış ve "Mescidlere gelmek isterlerse kendilerine engel olmayın" buyurmuşlardır. Bununla birlikte, kadınların namazlarını evde kılmalarının mescidde kılmaktan daha faziletli olduğunu da belirtmekten geri durmamışlardır. İbn Ömer ve Ebû Hureyre şu rivâyette bulunurlar: "Allah'ın kadın kullarını Allah'ın mescidlerine gelmekten men etmeyin." (Ebû Davud). İbn Ömer'den gelen diğer rivâyetler de aynı mealdedir: "Kadınların geceleyin mescidlere gelmelerine izin verin." (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesaî, Ebû Davud). Ve "Evleri, kendileri için mescidlerden daha iyiyse de, kadınlarınızı mescidlere gelmekten alıkoymayın." (İmam Ahmed, Ebû Davud). Ümmü Nümeyd es-Saîdiyye bir keresinde Hz. Peygamber'e (s.a.s.): "Ey Allah'ın Rasûlü! Namazımı senin imamlığında kılmayı çok arzu ediyorum" der. Rasul-i Ekrem (s.a.s.) şöyle cevap verir: "Namazını odanda kılman taraçada kılmandan hayırlıdır. Namazını evinde kılman, yakınınızdaki mescidde kılmandan hayırlıdır, namazını yakınınızdaki mescidde kılman ana mescidde kılmandan hayırlıdır." (İmam Ahmed, Taberanî). Ebû Davud, Abdullah İbn Mes'ud'dan aynı mealde bir rivâyette bulunur.


Hz. Ümmü Seleme'ye göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Kadınlar için mescidlerin en hayırlıları evlerinin en iç bölmeleridir." (İmam Ahmed, Taberanî). Hz. Aişe, Emeviler zamanında hakim olan şartları görünce, "Hz. Peygamber kadınların bu tür davranışlarına şahit olsaydı, İsrailoğluları kadınlarına yapıldığı gibi, onları da mescidlere girmekten mutlaka men ederdi." (Buhari, Müslim, Ebû Davud).


Hz. Peygamber, Mescidi'nde kadınların girmesi için ayrı bir kapı ayırmış ve kendi zamanında Hz. Ömer de erkeklerin bu kapıdan girmelerini yasaklayan kesin emirlerde bulunmuştu. (Ebû Davud). Cemaatle kılınan namazlarda kadınların erkeklerin arkasında ayrı saf tutmaları emrolunmuştur, ayrıca, namazın bitiminde Hz.Peygamber ve ashabı, kadınlar erkeklerden önce mescidden çıksınlar diye bir süre beklerlerdi. (İmam Ahmed, Buhari).


Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: "Erkekler için safların en iyisi ön saf, en kötüsü de (kadınların safına en yakın olan) son saftır, fakat kadınlar için safların en iyisi en son saf, en kötüsü de (hemen erkeklerin arkasındaki) ön saftır." (Müslim, Ebû Davud, Tirmizi,Nesaî, İmam Ahmed.)


Kadınlar bayram namazlarına da katılırlardı. Şu kadar ki, erkeklerden ayrı kapalı bir yerde bulunurlardı. Hutbeden sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) kendilerine ayrıca hitabede bulunurdu. (Ebû Davud, Buhari, Müslim). Bir keresinde Hz. Peygamber erkeklerle kadınları kalabalık içinde yan yana giderlerken gördü ve kadınları durdurarak şöyle dedi: "Yolun ortasından yürümeniz doğru değildir, kenarlardan yürüyün". Bunu duyan kadınlar hemen duvar boyunca yürümeye başladılar. (Ebû Davud).


Bütün bu hükümler, kadın-erkek karışık toplantıların İslâm'ın ruhuna bütünüyle aykırı olduğunu gösterir. Erkeklerle kadınların Allah'ın kutsal evlerinde namaz için yanyana durmalarına izin vermeyen İlâhî Kanun'un, onların okullarda, dairelerde, kulüplerde ve diğer toplantı yerlerinde serbestçe bir arada bulunmalarına izin vermesi düşünülemez.


5) Kadınların normal ölçülerde makyaj (süslenme) kullanmalarına izin, hatta bu konuda talimat vermiş, fakat aşırı makyajı (süslenme) kesinlikle yasaklamıştır. O dönemde Arap kadınları arasında geçerli olan makyaj ve süs çeşitlerinden aşağıdakileri lânetlemiş ve toplum için yıkıcı bulmuştur:

a) Daha uzun ve sık göstermek için saça fazladan yapay saç takmak,

b) Vücudun çeşitli kısımlarına dövme yapmak ve yapay benler meydana getirmek,

c) Belli bir görünüm vermek için kaşları yolmak veya daha açık bir görünüm kazandırmak için yüzdeki tüyleri yolmak,

d) Daha çok inceltmek için dişleri ovalamak, ya da dişlerde yapay delikler açmak,

e) Yapay bir renk ve görünüm kazandırmak için yüzü safran veya daha başka kozmetiklerle ovmak.


Bu tâlimatlar Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz. Aişe, Esma bint-i Ebû Bekir, Hz. Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Emir Muaviye'den güvenilir ravilerce rivâyet edilmektedir.


Allah ve Rasûlü'nün bu apaçık hükümlerini öğrendikten sonra, bir müslümanın önüne iki yol açılır. Ya günlük hayatında bu hükümleri uygulayıp kendisini, ailesini ve toplumunu, ortadan kaldırılmaları için Allah ve Rasûlü'nün böylesine ayrıntılı hükümleri koyduğu kötülüklerden temizleyecek, ya da bir takım zaafları nedeniyle bu hükümlerin bir veya bir kaçını çiğneyip, hiç olmazsa günah işlediğini bilecek ve bunu böyle kabul ederek, yaptığına fazilet etiketi vurmayacaktır. Bu seçeneklerin dışında, Kur'an ve Sünnet'in açık hükümlerine aykırı olarak, Batı türü bir hayat tarzını benimseyenler ve sonra da müslümanlığı kimseye bırakmayıp, İslâm'da örtünme diye bir şeyin olmadığını açıkça iddia edenler, yalnızca itaatsızlık suçunu işlemekle kalmazlar, aynı zamanda cahilliklerini ve münafıkça inatlarını da sergilemiş olurlar. Böyle bir tavır, ne dünyada doğru düşünen biri tarafından onaylanabilir, ne de ahirette Allah'ın nimetine hak kazanabilir. Fakat gel gör ki, müslümanlar arasında yer alan ve münafıklıklarında öylesine mesafa katetmiş bulunan birtakım münafıklar, ilahi hükümleri gerçek dışı görerek reddetmekte ve gayrı müslim toplumlardan ödünç aldıkları yaşama biçimlerinin doğru ve gerçeğe dayalı olduğuna inanmaktadırlar. Böyleleri asla müslüman değildirler, eğer müslüman sayılacak olurlarsa, İslâm ve İslâmdışı kelimeler bütün anlam ve önemini yitirecektir. Eğer müslüman adlarını değiştirmiş olsalar ve İslâm'ı terkettiklerini açıkça ifade etseler, o zaman hiç olmazsa medenî ve manevî cesaretlerinin bulunduğunu söyleriz. Ama, bu kişiler tüm yanlış tavırlarına rağmen, kendilerini müslüman olarak sunmaya devam etmektedirler. Dünyada bunlardan daha bayağı bir insan sınıfı herhalde bulunamaz. Böylelerinden, böylesi bir karakter ve ahlâk taşıyanlardan her türlü yalan, hile, aldatma ve iffetsizlik beklemek mümkün değil midir? (Tefhîmu’l-Kur’an)


 

Ahzâb Sûresi, 59. âyetin yorumunda Hamdi Yazır şöyle der: 59- Ey Peygamber! Hanımlarına da, kızlarına da, bütün mü’minlerin kadınlarına da söyle. Görülüyor ki, burada yalnız Peygamberin hanımlarına ve kızlarına değil, Nur Sûresi'ndeki "Baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar, ziynet yerlerini göstermesinler." (Nûr, 24/31) âyeti gibi mü’minlerin kadınları dahi bu hükmün kapsamına dahil edilmiştir. Bununla birlikte mü’minlerin kadınlarında aslolan hürriyet olduğu için, bundan kastolunanın hür kadınlar olduğu beyan edilmiştir. Araplarda tesettür adet değildi. Cahiliyet devrinde kadına hürmet yoktu. Eski cahiliye kadınlarında erkeklerin dikkatlerini çekecek şekilde göz alıcı biçimde açık saçık çıkan, açılıp saçılan orta malı olanlar bulunurdu. Bundan dolayı kız çocuklarını diri diri gömenler olmuştu. İslam ise kadının şanını iffet ve ısmetle, vakar ve haysiyetle yükseltiyordu.


Nur Sûresi âyetleri "Mü’min erkeklere söyle, gözlerini sakınsınlar" (Nur, 24/30) ve "Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar." (Nur, 24/31), mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların, yani bir cinsin karşı cinse göz dikmeyip, bakışlarını kısarak edeblerini ve iffetlerini korumayı öğreterek terbiyelerini yükseltmiş olduğu gibi, burada da imanlı hür kadınların hiçbir şekilde eziyete uğramamalarını pekiştirmek için buyuruluyor ki: Cilbablarından üzerlerini sıkı örtsünler.


Cilbâb: Baştan aşağı örten çarşaf, ferace, câr gibi dış elbisenin adıdır. "Kadınların elbiselerinin üstüne giydikleri her çeşit giysidir." " Tepeden tırnağa örten giysidir", "Kadınların tesettür ettikleri her türlü elbise ve başka şeylerdir." "Çarşaf ve peçedir".


İdnâ: Yaklaştırmak demek ise de, âyette ile kullanılması, kapsamak sûretiyle sarkıtmak mânâsını da ifade ettiğinden üzerinden sıkı örtmek demek olur. Cilbabdan örtmek tabirinde de iki şekil vardır. Birisi cilbablarından birisiyle bütün bedenini sıkıca örtmek, birisi de bir cilbabın bir tarafıyla başından yüzünü örtmek demek olur. Bu beyanda da iki suret vardır. Birisi kaşlarına kadar başını örttükten sonra büküp yüzünü de örtmek ve yalnız tek bir gözünü açık bırakmak. ikincisi de alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra, burnunun üzerinden dolayıp gözlerini ikisi de açık kalsa bile, yüzün büyük bir kısmını ve göğsü tamamen örtmüş bulunmaktır. Rivâyet olunduğu üzere Ümmü Seleme (r.a.) demiştir ki: "Cilbablarından üzerlerini sıkı örtsünler' âyeti nazil olduğu zaman Ensar kadınları üzerlerine siyah elbiseler giyerek öyle bir ağırbaşlılık ile çıkmışlardı ki, başları üstünde kuşlar varmış gibi idi."


Hz. Aişe'den rivâyet edilmiştir ki; "Ensar kadınlarına Allah rahmet etsin. Bu "Ey Peygamber, hanımlarına, kızlarına bütün mü’minlerin kadınlarına da söyle" âyeti indiği zaman mırtlarını yardılar, onunla başlarını sardılar da Rasûlullah'ın arkasında öyle namaz kıldılar ki, sanki başlarında kargalar varmış gibi..." demiştir. Bu tesettür onların tanınmalarına, dağınık cariyelerden, adi kadınlardan vakar ve heybetle seçilerek hürmet edilmelerine ve dolayısıyla incitilmemelerine elverişli olan biçimdir. Gerçi eziyeti kendilerine davet edecek olan içi bozukları örtü tutacak değildir. Fakat imanlı, temiz kadınların, kirli bakışlardan yuvalarında gizli inciler gibi korunmuş kalmalarına en uygun olan biçim de budur. Asıl o zamandır ki onlara eziyet edecek olanların açık bir vebal ve iftira yüklenmiş oldukları ortaya çıkar. Ve dolayısıyla bundan önceki ve sonraki âyetlerin hükümlerine dahil olacakları anlaşılır. Bununla birlikte Allah bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulunuyor. Burada yukardaki âyetlerin eki gibi getirilen bu son cümle çok anlamlıdır. Bu bize şu mânâları ilham eder: 1- Allah'ın bağışlaması çoktur. Bugüne kadar geçmiş açıklıkları bağışlar. O kusurları örter. Rahmeti de çoktur; bundan böyle emrini tutanları rahmetiyle arzusuna çok ulaştırır. 2- Allah bağışlayıcı ve merhametli olduğu içindir ki, kadınlara eziyet edilmesine razı olmaz ve onun için örtülmelerini emreder. 3- Tesettür emrolunduğundan dolayı da kadınlar bir baskıya uğratılmasın, aşırıya gidilmesin; çünkü Allah bağışlayıcı ve çok merhametlidir. Bu emri onların aleyhine değil, lehine olarak vermiştir demek de olabilir. (Hak Dini Kur’an Dili)


 

Ahzâb, 59. âyetin yorumunda Seyyid Kutub şunları söyler: 59- "Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: Bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında örtülerini üstlerine alsınlar, vücutlarını örtsünler. Bu onların hür ve namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı inciltilmemelerini daha iyi sağlar. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir."


Bir tefsir bilgini bu âyeti açıklarken şöyle diyor: O yıllarda Medine'de bazı ahlâksız erkekler vardı. Bunlar gece karanlık basınca Medine sokaklarına çıkar, kadınlara sataşırlardı. O yılların Medine evleri dar ve basitti. Bu yüzden gece olunca kadınlar abdest bozmak amacı ile dışarı çıkarlardı. Sözü geçen ahlâksız erkekler de bunu kollarlardı. Sıkı örtünmüş kadın görünce "bu köle olmayan, özgür bir kadındır" diyerek ondan uzak dururlardı. Fakat sıkıca giyinmemiş kadın gördüklerinde "bu köledir" diyerek üzerine çullanırlardı.


Bir başka tefsir bilgini olan Mücahid de bu âyeti açıklarken şunları söylüyor: Kadınlar bol örtüye bürünerek köle olmadıklarını, özgür kadınlar olduklarını belli ederler. Öyle olunca ahlâksız kadın avcıları onlara sarkıntılık etmez, kimlikleri konusunda kuşkuya düşmezdi. Âyetin sonunda "Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir" buyuruluyor. Yani kadınların cahiliye döneminde bu sıkı örtünme kuralına uymamaktan doğan kusurlarını bağışlar. Çünkü o dönemde bu kuralı bilmiyorlardı.


Bu âyetlerde Arap toplumunu ahlâksızlıklardan arındırma uğruna harcanan sürekli çabayı, bütün fitne ve anarşi sebeplerini ortadan kaldırmak için yapılan sıkı telkinleri, fitnenin ve anarşinin alanını mümkün olduğu kadar daraltmak için gösterilen özeni görüyoruz. Amaç islam geleneklerini topluma tam anlamı ile yerleştirmek, egemen kılmaktır.


Bölümün sonunda müslüman toplum arasında birliği sarsıcı dedikodular yayan münafıklara, hasta ruhlu kimselere ve bozgunculara yönelik bir tehdit ile karşılaşıyoruz. Bu kesin ifadeli, sert tehdidin içeriği şudur: Eğer bu bozguncular bu kötü tutumlarını değiştirmezlerse, mü’min erkek ve kadınları rahatsız etmek-ten ve toplumsal huzuru bozmaktan vazgeçmezlerse Peygamberin sert önlemleri ile karşı karşıya kalacaklardır. Daha önce yahudilere uyguladığı sert önlemleri onlar hakkında da yürürlüğe koyacaktır. Açıkçası onları Medine'den sürerek şehrin havasını pisliklerinden arındıracaktır. Bu amaçla can dokunulmazlıkları kalkacak, nerede yakalanırlarsa öldürüleceklerdir. Bu önlemler, yüce Allah'ın yasasının gereği idi. Daha önce Peygamber eli ile yahudiler hakkında uygulandığı gibi vaktiyle toplumlarının huzurunu bozan diğer kötülük düşkünlerine de uygulanmıştı (Fi Zılâli’l-Kur’an)


 

Ahzâb, 59. âyetin yorumunda Mevdudi şunları söyler:

Bu âyet iftiranın tarifini belirlemektedir. İftira; bir kimseye işlemediği bir suçu isnat etmek, sahip olmadığı bir kusurla onu suçlamaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu konuyu açıklamıştır. Ebû Davud ve Tirmizi'ye göre, Hz. Peygamber'e (s.a.s.) gıybetin ne olduğu sorulduğunda: "Kardeşini hoşlanmayacağı bir şekilde anmaktır" demiştir. Soran kişi; "Peki o hata onda varsa?" dediğinde, "Eğer bahsettiğin hata onda varsa, bu gıybetttir; yoksa iftira ediyorsun demektir" buyurmuştur. Böyle bir davranış sadece ahirette cezalandırılacak ahlakî bir günah değil, aynı zamanda İslâm devleti tarafından hukuksal cezayı gerektiren bir suçtur.


“Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle…” Cilbab büyük bir örtüdür. İdna ise örtmek ve sarmak anlamlarına gelir; fakat bu kelime alâ eki ile kullanıldığında bir şeyi yukarıdan aşağıya bırakmak anlamına gelir. Bazı çağdaş müfessirler Batının etkisiyiyle bu kelimeyi, yüz örtme emrini görmemezlikten gelmek için "örtünmek" diye tercüme etmişlerdir.


Eğer Allah bu müfessirlerin iddia ettiklerini söylemek istemiş olsaydı, yüdnîne aleyhinne değil, yüdnîne iley-hinne derdi. Arapça bilen herkes yüdnîne aley-hinne'nin sadece "sarınmak örtünmek" anlamına gelmediğini bilir. Âyetin devamındaki min celabîbi-hinne sözleri de bu anlama meydan vermemektedir. Burada min eki (harficer) örtünün bir kısmı anlamına gelir ve "örtünme" ise örtünün sadece bir kısmı ile değil, tümü ile yapılır. O halde âyet açıka şu anlama gelir: Kadınlar örtülerine iyice sarınsınlar ve örtülerinin bir kısımını da yüzlerinden aşağıya bıraksınlar.


Hz. Peygamber (s.a.s.) dönemine yakın zamanlarda yaşayan müfessirlerin ileri gelenleri bu yorumu kabul etmişlerdir. ibn Cerir ve İbn el-Münzir, Muhammed İbn Sirin'in Hz. Ubeyde es-Selmani'den bu âyetin anlamını sorduğunu rivâyet ederler. (Hz). Ubeyde, Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanıda Müslüman olmuş, fakat onu görmemiştir. Hz. Ömer zamanında Medine'ye gelmiş ve oraya yerleşmiştir. Fıkıhta ve fıkhî meselelerde Kadı Şüreyh ile aynı ayarda kabul edilir.) Hz. Ubeyde sözlü bir açıklamada bulunacağına, başını, alnını, yüzünü kapatıp sadece bir tek gözünü açıkta bırakarak örtünmenin nasıl olacağını kendi üstünde uygulayarak göstermiştir. İbn Abbas da hemen hemen aynı tefsiri yapmıştır. İbn Ebi Hâtim, ibni Cerir ve İbn Merduye'den rivâyet edildiğine göre İbn Abbas şöyle buyurmuştur: "Allah, kadınlara evlerinden bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında, sadece gözlerini açıkta bırakacak şekilde örtülerini üstlerine almalarını ve yüzlerini gizlemelerini emretmiştir." Katade ve Süddi de bu âyete aynı anlamı vermişlerdir.


Sahabe ve tabiun döneminden sonra gelen bütün büyük müfessirler de bu âyeti aynı şekilde tefsir etmişlerdir. İmam ibn Cerir el-Taberi bu âyetin tefsirinde şöyle der: "Saygıdeğer kadınlar evlerinden çıktıklarında, açık ve yüzleri örtüsüz cariyeler gibi görünmemelidirler. Örtülerinin veya dış elbiselerinin bir kısmını yukarıdan bırakıp örtünmelidirler ki, kötü niyetli kimseler onlara zarar vermesin." (Camiul-Beyan cilt, 22 s. 33)


Allâme Zemahşerî şöyle der: "Âyet, kadınların örtülerinin bir kısmını yukarıdan üzerlerine bırakmaları, yüzlerini ve bedenlerini örtmeleri gerektiği anlamına gelir." (El-Keşşaf cilt. 11. s. 221). Allâme Nizamüddin Nişaburî de şöyle der: "Yani, onlar örtülerinin bir kısmını üzerlerine örtmelidirler; bu âyette kadınlara başlarını ve yüzlerini örtmeleri emredilmektedir." (Garaibul-Kur'an cilt. 11. s. 32). İmam Râzi ise şöyle der: "Burada kastedilen diğer insanların onların hafif kadınlar olmadığını bilmesidir. Çünkü yüz setr'e dahil olmadığı halde yüzünü örten bir kadının, diğer erkeklerin yanında örtmesi farz olan setrini açması beklenemez. Böylece herkes bu kadınların kendilerinden ahlaksızca bir davranış beklenilemeyecek saygıdeğer ve vakarlı olduklarını bilecektir." (Tefsir-i Kebir, cilt 1. s. 591)


Bu âyetle ortaya çıkan başka bir nokta da, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) birçok kızının olduğu gerçeğidir. Çünkü Alah bizzat: "Ey Peygamber, eşlerine ve kızlarına..... emret" buyurmuştur. Bu sözler, Allah'tan hiç korkmadan Hz. Peygamber'in (s.a.s.) sadece bir kızı olduğunu iddia eden kimselerin iddiasını boşa çıkarmaktadır. Onlara göre, sadece Fatıma, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) asıl kızıdır. Diğerleri ise eşlerinin önceki kocalarından. Bu kimseler önyargıları nedeniyle öyle körleşmişlerdir ki, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) çocuklarını başkalarına nispet ederek ne kadar büyük bir günah işlediklerinin ve ahirette kendilerini çok şiddetli bir azabın beklediğinin farkında değillerdir. Bütün sahih hadislere göre, Hz. Hatice (r.a.), Hz. Peygamber'den (s.a.s.) sadece Fatıma'yı değil, üç kız çocuğu daha dünyaya getirmiştir. İlk siyer yazarlarından Muhammed bin İshak onun Hz. Hatice ile evliliğine değindikten sonra şöyle der: "İbrahim dışında, Hz. Peygamer'in (s.a.s.) bütün çocuklarının annesi Hatice'ydi. Kasım, Tahir, Tayyib, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma." (İbn Hişam: cilt. 1, s. 202)


Ünlü Nesep bilgini Haşim bin Muhammed bin es-Sâ'ib el-Kelbi şöyle der: "Alah'ın Rasulü'nün kendisine peygamberlik gelmeden önce ilk doğan çocuğu Kasım'dı, sonra Zeynep, sonra Rukiye, daha sonra da Ümmü Gülsüm dünyaya geldi." (Tabakâtı-ı İbn Sa'd, cilt.1, s.133). İbn Hazm ise Cevami es-Siret adlı kitabında Hz. Peygamber'in (s.a.s.), Hz Hatice'den en büyüğü Zeynep olmak üzere,sırasıyle Rukiye, Fatıma ve Ümmü Gülsüm adlarında dört kızının olduğunu yazar. (ss.38-39). Taberi, İbn Sa'd, Ebû Ca' fer Muhammed bin Habib (Kitab-ül Muhabber adlı kitabın yazarı) ve İbn Abd'il-Berr (Kitab-ül İstiâb yazarı) sahih rivâyetlere dayanarak Hz. Hatice'nin Rasulullah'la (s.a.s.) evlenmeden önce iki kez evlendiğini, Ebû Hâle Temimi'den Hind bin Ebû Hâle adında oğulu, Atik bin Ayis Mahzumi'den Hind adında bir kızı olduğunu söylerler.


Hz. Hatice daha sonra Hz. Peygamber ile evlenmiştir ve bütün nesep bilginleri onun Peygamberimizden yukarıda adları geçen dört kızı dünyaya getirdiğinde ittifak etmişlerdir. (Bkz. Taberi cilt II, s.411) Tabakât-ı ibn Sa'd. cilt VIII, ss. 14-16: Kitabül Muhabber ss. 78.79, 452:El-Isti'âb, cilt 11,s. 718) Bütün bu rivâyetler, Kur'an'da Peygamber'in(s.a.s.) bir tane değil, birden fazla kızı olduğunu bildiren ifade ile desteklenmektedir.


“…onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur…” “…onların tanınması…”: Böylece onlar basit ve sade elbiseleriyle, günahkar insanların kötü emeller besleyeceği hafif kadınlar olarak değil, saygıdeğer ve namuslu kadınlar olarak tanınacaklardır. ".......inciltilmemesi....." Böylece kimse onlara sataşmayacak, onları rahat bırakacaklardır.


Burada bir müddet duralım ve Kur'an'ın bu emri ile İslam'ın nasıl bir sosyal hayat ruhuna sahip olduğunun ifade edildiğine ve bu ruhun amacının Allah'ın ifade ettiği şekilde ne olduğuna bir göz atalım. Bundan önce Nur Sûresi 31. âyette kadınların, zikredilen kadın ve erkekler dışındaki kimselere ziynetlerini göstermeleri yasaklanmış ve onlara "gizli ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmamaları" emredilmişti. Eğer bu emir, Ahzab Sûresi'nin bu âyeti ile birlikte okunursa, kadınların burada emredildiği şekilde örtülerine bürünmelerinin amacının ziynetlerini başkalarından gizlemek olduğu anlaşılır.Elbette bu amaç da ancak dış elbisesinin kendisi sade olduğunda yerine getirilebilir, aksi taktirde süslü ve dikkat çekici bir örtüyle örtünmek bu amaca uygun düşmeyecektir. Bunun yanısıra, Allah sadece kadınlara örtülerine bürünerek ziynetlerini gizlemelerini emretmekle kalmıyor, örtünün bir ucunu yukarıdan aşağıya bırakmalarını da emrediyor. Her sağduyulu insan buradan, vücut ve elbisenin ziynetleri ile birlikte yüzün de örtülmesi gerektiği sonucunu çıkarır. Daha sonra Allah bu emrin sebebini de açıklıyor: "bu, Müslüman kadınların tanınması ve inciltilmemesi için en uygun yoldur." Elbette bu emir, erkeklerin ısrar edici bakışlarından, sarkıntılık etmelerinden ve sataşmalarından rahatsız olan, bunları eğlenceli bulmayan, kötü şöhretli ahlaksız sokak kadınlarından biri gibi kabul edilmek istemeyen, tam aksine ahlaklı, namuslu ev kadınları olarak tanınmak isteyen kadınlar içindir.


Böyle soylu ve şerefli kadınlara Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer gerçekten iyi kadınlar olarak tanınmak istiyorsanız ve erkeklerin şehvet dolu bakış ve ilgileri sizi rahatsız ediyorsa, insanların açgözlü bakışları önünde bütün güzellik ve fiziki cazibenizi ortaya koyacak şekilde yeni gelinler gibi süslü bir şekilde sokağa çıkmamalısınız. Tam aksine bütün ziynetlerinizi gizleyen ve yüzünüzü örten sade bir örtü ile ve ziynetlerinizin şıkırtısı bile dikkati çekmesin diye ağırbaşlı bir şekilde yürüyerek sokağa çıkmalısınız. Kendisini boyayıp süsleyen ve her tür ziyneti takıp takıştırmadan dışarı adımını atmayan bir kadının, erkeklerin dikkatini çekmekten başka bir amacı olamaz. Böyle yaptığı halde insanların, açgözlü bakışlarından rahatsız olduğunu söyleyerek şikâyet ediyorsa ve "sokak kadını" olarak tanınmak istemediğini, namuslu bir ev kadını olarak yaşamak istediğini söylüyorsa, bu, sahtekarlıktan başka birşey değildir. Bu, gerçek niyetini ifade eden bir kimsenin sözleri değildir, onun asıl niyeti tavırlarında ve davranış tarzında görülmektedir. O halde diğer erkeklerin önüne dikkat çekici bir şekilde çıkan bir kadının bu davranışı, onun davranışlarını neyin yönlendirdiğini göstermektedir. İşte bu nedenle münasebetsiz kimseler, hafif kadınlardan bekledikleri şeyleri bu kadınlardan da beklerler. Kur'an kadınlara şöyle der: "Siz aynı anda hem sokak kadını, hem de namuslu bir kadın olamazsınız. Eğer namuslu, saygıdeğer kadınlar olarak yaşamak istiyorsanız, sokak kadınlarına yaraşan davranışlardan vazgeçmeli ve namuslu kadın olmanızı sağlayacak bir hayat tarzı benimsemelisiniz."


Bir kimsenin kişisel düşünceleri Kur'an'a uygun olsun veya zıt olsun, ya da bir kimse Kur'an'ın gösterdiği hidâyeti kendisi için bir yol gösterici kabul etsin veya etmesin, Kur'an'ı tefsir ederken entellektüel plânda dürüst davranmak isteyen herkes bunun asıl amacını kavrayacaktır. Eğer bu kimse bir münafık değilse, dürüstlükle Kur'an'ın asıl amacının yukarıda açıklanan amaç olduğunu kabul edecektir. Bundan sonra herhangi bir emri çiğnese bile, ya Kur'an'ın emrine karşı geldiğinin farkında olarak, ya da Kur'an'ın hidâyetini kabul etmediği için böyle yapacaktır.


“…Allah, çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” Yani, "Eğer siz şimdi bu apaçık hidâyeti aldıktan sonra kendinizi ıslah eder ve bile bile onu çiğnemezseniz, Allah İslâm öncesi cahiliye günlerinde işlediğiniz hata ve günahları affedecektir (Tefhîmu’l Kur’an, 33/Ahzâb, 59. âyetin yorumu).

 

Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 235

S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 12, s. 484-486

Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 194-197

Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 700-704

Ömer Kara, Kur’an’da Cennet, Rağbet Y. s. 239-242

Hüseyin K. Ece, Takvâ Bilinci, Denge Y. s. 118-121

A. Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y., III/117-128

A.g.e., III/111-116

Mustafa Özşimşekler, Beyan, Temmuz 2001

Cihan Aktaş, Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, İslâmî Araştırmalar, c. 10, sayı 4, s. 244

Âyetullah Humeyni, İran İslâm Cumh. Ank. Kültürevi'nin 1987 Şubat'ında Kadınlar Günü Broşürü

Cihan Aktaş, a.g.m., s. 242-243

Abdülhalim Ebû Şakka, Tahrîru'l-Mer'e, Kadın ve Aile Ansiklopedisi, Denge Y., c. 1, s. 30, 50

A. Ebû Şakka, a.g.e. 1/327-346

Salih Akdemir, Tarih Boyunca ve Kur'ân-ı Kerim'de Kadın, İslâmî Araştırmalar, c. 10, sayı 4, s. 257

Âlim İslâm Ansiklopedisi

A.g.e.

A.g.e.

Yusuf el-Kardavî, İslâm'da Helâl ve Haram, Hilâl Y., s. 98-100 20-

Elbise ve Tesettür Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler


Elbise ve Giyinmek (,Takmak ve Süslenmek) Anlamındaki “L-b-s” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler: 7/A’râf, 26, 26, 27; 16/Nahl, 14, 112; 18/Kehf, 31; 22/Hacc, 23; 25/Furkan, 47; 35/Fâtır, 12, 33; 44/Duhân, 53. Elbise ve Giyinmek Anlamının Dışındakiler: (2/Bakara, 42, 187, 187; 3/Âl-i İmrân, 71; 6/En’âm, 9, 9, 65, 82, 137; 21/Enbiyâ, 80; 50/Kaf, 15; 78/Nebe’, 10) Toplam 23 Yerde.


Tesettür Kelimesinin Kökü “S-t-r” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 3 Yerde): 17/İsrâ, 45; 18/Kehf, 90; 41/Fussılet, 22.


Perde, Örtü Anlamındaki Hıcâb (h-c-b) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 7/A’râf, 46; 17/İsrâ, 45; 19/Meryem, 17; 33/Ahzâb, 53; 38/Sâd, 32; 41/Fussılet, 5; 42/Şûrâ, 51; 83/Mutaffifîn, 15.


Tesettür (Örtü ve Örtünmek) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:

a- Maddî Örtü ve Takvâ Örtüsü: 7/A'râf, 26, 32; 16/Nahl, 5, 81.

b- Kadınların Örtünmesi: 24/Nûr, 31, 60; 33/Ahzâb, 59.

c- Kadınlarda Örtünme Şekli: 24/Nûr, 31; 33/Ahzâb, 59.

d- Süs Yerlerini Göstermenin Haram Olmadığı Kimseler (Nâmahrem Olmayan Kimseler: 24/Nûr, 31.

e- Baş Örtüsü: 24/Nûr, 31.

f- Örtünen Erkek ve Kadınların Mükâfatı: 33/Ahzâb, 35.

g- Namazda Güzel Elbiseler Giymek: 7/A'râf, 31.

h- Süslenmek: 7/A'râf, 32; 16/Nahl, 14.

i- Kadınların Süslenmesi: 43/Zuhruf, 18.

j- Cennet Süsü: 18/Kehf, 31; 22/Hacc, 23; 76/İnsan, 15-16, 21.

k- Erkek, Kadın İçin Örtüdür: 2/Bakara, 187.

l- Kadın, Erkek İçin Örtüdür: 2/Bakara, 187.


 

 

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar


1. Tanzimattan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar, Cihan Aktaş, Nehir Y., İst. 1989

2. Bütün Yönleriyle Başörtüsü Sorunu, Olaylar/Belgeler/Anılar, Mazlumder İst. Şubesi Y., İst. 1997

3. On Üç Asırlık Türk Kıyafet Tarihine Bir Bakış, Nureddin Sevin, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Y., İst. 1973

4. Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü, Reşat Ekrem Koçu, Sümerbank Kültür Y., Ank. 1969

5. Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, A. Afet İnan, M.E.B. Y., İst. 1975

6. Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını, Şefika Kurnaz, M.E.B. Y., İst. 1997

7. Tüketim Toplumu Bağlamında Türkiye’de Örtünme Pratiği ve Moda İlişkisi, Mutlu Binark-Barış Kılıçbay, Konrad Adenauer Vakfı Y., Ank. 2000

8. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, Erik Jan Zürcher, İletişim Y., İst. 1995

9. Çıplaklık Kültürü, Kültürel Çıplaklık, Gulam Ali Haddad Adil, Seçkin Y.

10. Tesettür ve Toplum, Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni üzerine Bir İnceleme, Cihan Aktaş, Nehir Y., İst. 1991

11. Devrim ve Kadın, İranlı Kadınlar Üzerine Bir İnceleme, Cihan Aktaş, Nehir Y., İst. 1996

12. Mahremiyetin Tükenişi, Cihan Aktaş, Nehir Y., İst. 1995

13. Hadislere Göre Yahudi ve Hristiyanlara Uymak, Mirza Tokpınar, İnsan Y., İst. 2003

14. İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rıza Demircan, Eymen Y., İst. 1979

15. Fıtratı Tağyir Risalesi, Ahmet Mahmut Ünlü, Şahsi Y., İst. 1998

16. Bacı’dan Bayan’a, İslâmcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi, Cihan Aktaş, Pınar Y., İst. 2001

17. Sömürü Odağında Kadın, Cihan Aktaş, Bir Y., İst. 1984

18. Kadının Serüveni, Cihan Aktaş, Girişim Y., İst. 1986

19. Sistem İçinde Kadın, Cihan Aktaş, Beyan Y., İst. 1988

20. Haklarımız, Heyet, Mazlumder İst. Şubesi Y., İst. 1999

21. Başörtüsü Yasağı, Bir İnsanlık Dramı –Raporlar-, Tiyemder Y., İst. 2002

22. Direniş Güncesi

23. Üniversitelerde Disiplin Cezaları ve Hak Arama Yolları, Muharrem Balcı, Danışman Y., İst. 1999

24. Ülke Kızları, Mine Alpay Gün, Beyan Y.İst. 1993

25. Kadın ve Aile Ansiklopedisi (İslâm Kadın) (Tahrîru'l-Mer'e), 1-4, Abdülhalim Ebû Şakka, Denge Y.

26. Kadın ve Sosyal Adalet, Enis Ahmed, Murat Çetinkaya, Beyan Y.

27. Kadının Çalışması, Sosyal Güvenliği ve İslâm, Faruk Beşer, Nûn Y.

28. Kadın, Modernizm ve Örtünme, Abdurrahman Kasapoğlu, Esra Y.

29. Kadının Değeri, Ölçüsü, Örtüsü, Necdet Kutsal, Selâmet Y.

30. İslâm’da Kadın Tesettür İzdivaç, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.

31. İslâm’da Tesettür ve Haya, Mustafa Uysal, Uysal Y.

32. İslâm’da Kılık Kıyafet ve Örtünme, Heyet, İlmî Neşriyat

33. Çalışan Kadın ve Problemli Çocuklar, Sefa Saygılı, Feza Y.

34. Modern ve Postmodern Feminizm, Zekiye Demir, İz Y.

35. Kendini Okuyan Kadın, Hülya Kartal, Nesil Basım Yayım

36. Hz. Muhammed (s.a.s.) Devrinde Kadın, Rıza, Savaş, Ravza Y.

37. Râşid Halifeler Devrinde Kadın, Rıza Savaş, Ravza Y.

38. Tarihte Kadın ve Cilbab, Fatma Temir, Şahsi Basım

39. Osmanlıda Kadın, Meral Altındal, Altın Kitaplar Y.

40. Dokunmayın Bacıma, Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.

41. Bacımın Gözyaşları Ne Zaman Dinecek, Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.

42. Kur’an ve Sünnete Göre Tesettür, Lütfü Aydın, Nursan Y.

43. Sohbet ve Tesettürde Âdâb, İsmail Çetin, Dilara Y.

44. Sosyal Hayatta Kadın, Heyet, İSAV, Ensar Neşriyat

45. Sosyal Hizmetlerde Hanımlar, M. Es’ad Coşan, Seha Neşriyat

46. Modern Mahrem, Medeniyet ve Örtünme, Nilüfer Göle, Metis Y.

47. Feminizm Nedir, Muhammed Emin, Türdav A.Ş. Y.

48. Başörtü Meselesi, Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.

49. Başörtülü Melek, Ertuğrul Düzdağ, İz Y.

50. Kadın Tesettür İzdivaç, Hüseyin S. Erdoğan, Çile Y.

51. Örtülü Olmayan Hanımlara, Abdülhamid Bilali, Çev. Fatma Zehra, Şafak Y./Buruc Y.

52. Örtünme ve Çıplaklık, Hasan Çalışkan, Esra Y./Rahman Y./Tekin Kitabevi Y.

53. Hicab, Mevdûdî, Hilâl Y.

54. Hicab, Muhammed Salih bin el-Useymin, Tevhid Y.

55. Tesettür-i Şer'î, İskilipli Âtıf Efendi, Bedir Y.

56. Kadın Tesettürü ve Zinanın Hükmü, Ekrem Doğanay,

57. Başörtüsü Ne Her Şey, Ne Hiçbir Şey, Bütün Yönleriyle Başörtüsü Sorunu, Mazlum-Der İst. Şb. Y.

58. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 11, s. 84-158

59. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 24, s. 82-94 (M. Âkif Aydın)

60. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 270-277

61. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. (Mustafa Armağan), c. 2, s. 323-329

62. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y., s. 700-704

63. Takvâ Bilinci, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 118-121

64. Ömer Kara, Kur’an’da Cennet, Rağbet Y. s. 239-242

65. Başörtüsünün Kaynağı Kur'an ve Rasulullah'ın Fiili Sünnetidir, Haksöz, sayı 45, Aralık 94

66. Gündemdeki Konu: Başörtüsü, Ahmed Kalkan, Qıyam, s. 4, Ocak 87

67. Nebevî Sünnet, Muhammed Gazâlî, İslâmî Araştırmalar Y. s. 59-95

68. Akaid ve Şeriat, Mahmud şeltut, Yöneliş Y. c. 2, s. 13-121

69. İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 269-304

70. Kur'an'da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 59-112

71. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 121-131

72. Cahiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 69-73, 109-112

73. İslâmiyât, Kadın Özel Sayısı, c. 3, s. 2, Nisan-Haziran 2000

74. İslâmî Araştırmalar, Kadın Özel Sayısı, V, 1989; c. 10, sayı. 4, 1997

75. Kur'an Çerçevesinde Kadın, Hülya Koç, Fatma Candan, Haksöz, 31-34, Ekim 93-Aralık 94

76. Tezkire, Kadın ve Beden Siyaseti Dosyası, yıl 10, sayı 19, Şubat-Mart 2001

77. Hadislere Göre Kadının Sosyal Durumuna Umumi Bir Bakış, Neda Armaner, A.Ü.İ.F.D. 1961/9

78. Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, Cihan Aktaş, İslâmî Araştırmalar, V, 1989, 4, s. 251-259

79. Kadının Şahitliği, Örtünmesi ve Kamu Görevi, Hayrettin Karaman, İslâmî Araştırmalar, V (1989)

80. Günlük Hayâtımızda Helâller-Haramlar, Hayreddin Karaman, Yeni Şafak Y. s. 101-112

81. Kur’an’a Göre Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, Abdurrahman Ateş, Beyan Y. s. 183-185, 201-226

82. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y.

83. İslâm'da Kadın, Bekir Topaloğlu, Yağmur Y.

84. İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, c. III, s.105-128

85. Hz. Peygamber (s.a.v.) Dilinden Dualar ve Tefsiri, Ali Akpınar, İttifak Kültür Serisi Y. s. 26-28

86. İstanbul'da Fuhuş ve Zührevî Hastalıklar, Zafer Toprak, İst. 1987

87. Osmanlı'da Seks, Sarayda Gece Dersleri, Murat Bardakçı, Gür Y.

88. Osmanlı'da Kadın Âlemleri, Erdoğan Tokmakçıoğlu, Geçit Kitabevi Y.

89. Türk Edebiyatında Seks, Konur Ertop, İst. 1977

90. İstanbul Nasıl Eğleniyordu? Ahmed Refik, İstanbul 1927

91. Aşk Ahlâkı, Hilmi Ziya Ülken, İstanbul, 1981

92. Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi, Ebûbekir Sifil, Kayıhan Y. c. 1, s. 130-170

93. Hangi İslâm, Mustafa Varlı, Şahsi Y. s. 81-88

94. Gözün Zinâsı (Harama) Bakmaktır, Mustafa Özşimşekler, Beyan, Temmuz 2001