ALLAH SEVGİSİ

Yazdır PDF

Bakara, 165; Kavram 114


 

S E V G İ VE A L L A H S E V G İ S İ


 

 

Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti

Allah Sevgisi

Sevginin Dereceleri

Allah'ın Kulu Sevmesi

Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri

Sevginin Esası ve Sebepleri

Allah Sevgisi İçin "Aşk" Kavramının Kullanılması Doğru mudur?

Sevgi İmanın Göstergesidir

Kur'ân-ı Kerim'de Sevgi Kavramı

Allah Kimleri Sever?

Allah Kimleri Sevmez?

Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı

Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi

Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir

Sevginin Zirvesi: Takvâ

Sevgi Toplumu

Tutku (Çarpık Sevgi)

Sevginin Tezâhürü; Dostluk ve Dostun Nitelikleri

Sevginin Hayata Yansıması; Dostluk... Dost Olmak; Allah'a, Rasûlüne ve Mü’minlere

Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır

Bir Şeyi Allah’ı Sever Gibi Sevmek; Endâd Edinmek

Endâd Edinmenin İki Yansıması

a- Endâdı (Bir Şeyi) Allah'ı Sever Gibi Sevmek

b- Endâda Tâbi Olup Allah'a İtaat Eder Gibi İtaat Etmek


 

 

 

 

"İnsanlardan bazıları, Allah'tan başkasını Allah'a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi." (2/Bakara, 165)


 

 

Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti


Mahabbet (Türkçe söylenişiyle muhabbet), sevmek demektir. Mahabbetullah da, Allah'ı sevmek anlamındadır. Mahabbet, "hubb" (h-b-b) kökünden gelir. Hubb saf sevgiye denir. Araplar, dişlerin parlaklığı için aynı kelimeyi kullanırlar. Kaynamak üzere olan suyun üstüne çıkmağa başlayan kabarcıklara da habâb denir. Buna göre mahabbet, susamışlıktan (fazla arzudan) kalbin kaynaması, taşması, sevilene ulaşmak için çırpınmasıdır. Habâbu'l-mâ', suyun fazlasına denir. Mahabbet de kalpteki düşüncelerin en baskını olduğundan h-b-b ile ifade edilmiştir. Türkçede mahabbetin (muhabbetin) karşılığı sevgidir. Bunun da normaline sevgi, aşırısına aşk, daha aşırısına sevdâ/tutku denir. Sevgi anlamına gelen bu terim, aynı zamanda çekirdek, tohum, öz, nüve (habb) anlamlarına da gelmektedir. Bu mânâlarıyla Kur’an’da da kullanılmıştır (6/En’âm, 95; 55/Rahmân, 12). Bu ikinci anlamını da göz önünde tutarak rahatlıkla diyebiliriz ki sevgi varoluşun tohumudur, çekirdeğidir, özüdür.


Sevgi; Sevme duygusu, bir kimseye veya bir şeye muhabbet besleme hissi. Sevgi, insanlarda doğuştan bulunan fıtrî bir duygudur. Sevgi, topluma huzur ve barışı getiren birleştirici bir unsurdur. Kur'an, kalplerin sevgi ile birleşmesine önem verir. Mü'minin gönlü sevgi ile doludur. Kin ve düşmanlık, kâfirlerin özelliklerindendir. Allah Teâlâ, iman edenlerin kalplerini sevgi ile birleştirmiş, onları bu sevgi ve bağlılıkla güçlendirmiştir: "Ve kalplerinin arasını sevgi ile birleştirdi. Yoksa, yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah, onların arasını sevgi ile birleştirdi..." (8/Enfâl, 63)


Dinde sevgi iki türlüdür: Kulun Allah'ı sevmesi, Allah'ın kulu sevmesi. Allah'ı sevmek, yani mahabbetullah, herkesin, elde etmek için ardından koştuğu yüce bir mertebedir. Makamların en yücesi, derecelerin en yükseğidir. Kalplerin azığı, ruhların gıdası, gözlerin bebeğidir. Mahabbet, bir hayattır, onsuz insan ölülerden sayılır; bir nurdur, onu kaybeden karanlıklarda kalır. İnsan için en büyük mutluluk, Allah sevgisine ulaşmaktır. Allah Teâlâ; zâlimleri, fesatçıları, kâfirleri, israfçıları, haddi aşanları, kibirlenip böbürlenenleri sevmez. Buna karşılık, takvâ sahiplerini, tevbe edenleri, sabredenleri, ihsan sahiplerini, adâletle iş görenleri, ibâdetlerini yapanları, tevekkül edenleri sever. Yüce Allah; "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (3/Âl-i İmrân, 31) buyurmuş ve Allah sevgisine ancak O'nun emirlerine uymak, Peygamberinin yolundan gitmekle ulaşılabileceğini haber vermiştir.


Müslümanın görevi, sevgisini iyiye, güzele ve meşrû olana yöneltmektir. Sevdiğini Allah için sevmeli, sevmediğini de yine Allah için sevmemelidir. Allah'ın sevdiklerini sırf Allah rızâsı için sevmek, sevmediklerinden yine O'nun rızâsını umarak kaçınmak gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ, kıyâmet gününde: 'Benim için birbirlerini sevenler nerede? Onları gölgemden başka gölge bulunmayan bir günde Arş'ın gölgesinde gölgelendireceğim.' buyurur." (Müslim, Birr ve Sıla, 161)


Abdullah bin Ömer şöyle söyler: "Allah için sev, Allah için buğzet, Allah için dost ol ve yine O'nun için düşman ol. Çünkü Allah'ın dostluğuna ancak bu şekilde erişilir." Müslüman, sevilmesi gereken her şeye ve herkese karşı, her türlü çıkar düşüncesinden uzak, sırf Allah rızâsı için, samimi bir sevgi beslemelidir. İnsan ruhunu olgunlaştıran mânevî gıdalardan biri olan sevgi, özellikle çocuklardan esirgenmez. Çocuk ruhunda her türlü iyiliği filizlendirecek olan şey sevgidir. Sevgiden mahrum olarak yetişen çocuklar katı yürekli ve zâlim olmaya daha yatkındırlar. Bu mahrûmiyet, onların ruhunu kesinlikle olumsuz yönde etkiler. (1)

 

 

 

Allah Sevgisi


Muhabbetullah, yani Allah sevgisi; nefsin, zât ve sıfatlarıyla mükemmel olan Allah'a meyletmesidir. Sevginin meydana gelmesinde ön şart, sevilen varlığın tanınmasıdır. Allah'ın künhünü (nitelik ve niceliğini) akıl ile idrâk mümkün değil ise de, zâtının kendini vasıflandırdığı kadarıyla da olsa O'nu tanımak, O'na inanmayı ve sevmeyi gerektirir. İslâm düşünürü İmam Gazâlî, kişiyi Allah sevgisine götüren beş sebepten bahseder:


a) İnsan kendi varlığını, varlığının kemâlini ve devamını sever; yokluğunu, kemâlinin azlığını ise sevmez, ondan nefret eder. Bu durum, insanı Allah'ı sevmeye götürür. Çünkü kendisini ve Rabbını bilen, varlığının devam ve kemâlinin kendinden değil; Allah'tan olduğunu bilir. İnsanı yoktan var eden, yaşatan, kemâl sıfatlarını yaratmakla kendisini olgunluğa ulaştıran ve güzelliğe ulaşma sebeplerini yaratan, bu sebepleri kullanmaya hidâyet eden Allah'tır. Yoksa, insanın kendi başına ne varlığı, ne de devam ve kemâli olabilir. Varlıklar arasında kendi kendine var olan yalnız Allah'tır. O'ndan başka her şey, O'nun kuvvet ve kudretiyle vardır. Başkasından meydana gelen kendi zâtını seven bir ârif, onu meydana getireni ve (inanıyorsa) kendini yoktan var edip yaşatan ve bizâtihî kaim olup başkalarını da yaşatanı elbette sever. O'nu sevmemesi, kendine ve Rabbına olan cehâletinden ileri gelir. Muhabbet, mârifetin meyvesidir, onun için mârifetten sonra gelir. Mârifet (Allah'ı tanıma) olmazsa muhabbet de olmaz. Mârifet zayıf olursa muhabbet de zayıf olur. Bunun için Hasan-ı Basrî: "Rabbını bilen O'nu sever; dünyayı bilen ondan nefret eder" demiştir.


b) İnsan, malını koruyan, kendisiyle güzel bir şekilde tatlı tatlı konuşan, kendisine yardımda bulunan, düşmanlarına karşı savunan, kendisine, ailesine, çoluk-çocuğuna iyilik yapan ve ihsanda bulunanı sever. Bu sevgi, Allah'ı sevmeyi gerektirir. Çünkü bütün bu iyilikleri kendisine yapan ve yaptıran Allah'tır. Bunlara ilâveten insanlara her çeşit nimetleri veren yine Allah'tır. "Allah'ın verdiği nimetleri sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz." (16/Nahl, 18). Çok kere Allah'ın nimetileri bir insan kanalıyla diğerine intikal eder. Nimetin gerçek sahibi ise Allah'tır. Ayrıca iyilik eden adamı, iyilik olarak kullanılan malı yaratan, o maldaki tasarrufun kudret ve irâdesini o adama nasip eden, kişiyi nimet verene karşı sevdiren, O'nu da diğerine karşı meylettiren muhakkak ki yine Allah'tır. Allah'ın bu sebepleri onda yaratması ve malını ona vermesinin kendi hakkında hayırlı olmasını bildirmekle onu bu işi yapmaya mecbur etmiş ve adamın da muhâlefet etme imkânı kalmamıştır. Demek ki; asıl ihsanda bulunan, onu bu işe mecbur edendir. Onun eli ise ihsânı yapmakta bir vâsıtadır. Demek ki; kişinin kendisine iyilik edeni sevmesi, o adamı iyiliğe muvaffak kılan Allah'ı sevmeyi gerektirir.


c) İnsan, yapılan iyilikten şahsî bir faydası olmazsa bile iyiliği yapanı sever, yapmayandan nefret eder. Kendisi ile ilgili olmasa bile adâleti ve insanlara merhamet ve yumuşaklıkla muâmele etmesiyle tanınan bir idâreci insanların sevgisini kazanırken, bunun zıddına zulmü ve acımasızlığıyla tanınan bir yönetici de nefret kazanır. Bu, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir. Bu sevgi, ihsandan bir fayda görmeyende de görülür. Bu üçüncü sebep de yalnız Allah'ı sevmeyi gerektirir. Zira O, kendi fazlından, önce bütün mahlûkatı yarattı. Onların zarûrî ihtiyaçları olan organlarını tamamladığı gibi, zarûrî olmadığı halde ihtiyaç olduğu sanılan sebepleri yaratmakla onları nimet ve refaha kavuşturdu. Sonra ihtiyaçlarından fazla olan birtakım süs ve ziynetlerle onları güzelleştirdi. İnsan hayatı için zarûrî olmayan gerek fizikî güzellikleri ve gerekse tabiatta olan dış güzellikleri yaratan Allah, bu yönüyle de sevilmeye en lâyık olandır.


d) Sevmenin dördüncü sebebi, bir fayda ummak için değil; yalnız güzelliğinden ve kemâlinden ötürüdür. Allah zât ve sıfatları itibarıyla güzeldir. Çirkinlik, bir noksanlıktır. Noksanlık Allah'a yakışmaz. Allah'ın her sıfatı kemâl noktasındadır. Âlim, bilgili, kudretli, cömert insan; şahsî menfaati olmasa bile diğer insanlar tarafından sevilir. Kişileri sevdiren, onlardaki bu güzel sıfatlardır. Oysa sevgi sebebi olan bu sıfatlar, Allah'ın aynı kemâl sıfatlarıyla mukayese dahi edilebilecek olgunlukta değildir. Halbuki bu sıfatları da insana bahşeden yine Allah'tır. Eksik güzelliklerle sevilmeye hak kazanan bir varlığa mukabil Allah'ın daha çok sevilmesi gerekir. Çünkü Allah herkesten daha çok âlim, daha kudretli, daha cömerttir. Eşi, benzeri, ortağı, dengi yoktur. Ezelî ve ebedîdir. Her şeyi yoktan var eden, varlığında başkasına muhtaç olmayan, fazl, celâl, cemâl, kudret ve kemâl sahibidir. Şayet ilminden dolayı bir âlimin, kudretinden dolayı bir kaadirin, olgunluğundan dolayı bir kâmilin, bağışlayıcılığından dolayı bir bağışlayanın, ihsanından dolayı bir varlığın sevilmesi gerekiyorsa bütün bu sıfatlar en kâmil derecede Allah'ta vardır. Dolayısıyla bu yönü itibarıyla da en çok sevilmeye lâyık olan yine Allah'tır.


e) İki kişi arasındaki münâsebet ve benzerlik, sevginin sebebidir. Aynı cinsler birbirleriyle münâsebet kurarlar. Bu münâsebet zamanla sevgiye dönüşür. Her ne kadar cins, şekil ve sûret sözkonusu değilse de, kul ile Allah arasında gizli bir münâsebet vardır. İnsanın, Allah'ın güzel vasıflarıyla vasıflanması emredilir: "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanın" gibi. Bu ahlâk da ilim, iyilik, ihsan, lütuf, hayırda bulunmak, insanlara merhametli olmak, onlara öğüt verip doğru yola getirmek, bâtıldan uzaklaştırmak ve benzeri dînî faziletlerdir. Allah ile kul arasında, anlaşılması güç olan özel münâsebetler de vardır. "Ona şekil verip rûhumdan üflediğimde..." (15/Hıcr, 29). Bu üstün münâsebetten dolayı melekler bile insana secde etmekle emrolunmuşlardır. Yine insan, özel münâsebet neticesi, yeryüzünde halîfe (2/Bakara, 30) olarak yaratılmıştır. Bu tür münâsebetler de insanın Allah'ı sevmesini gerektiren sebeplerdir. Bütün bunların dışında kul Allah'ı, O'ndan gelecek bir nimet karşılığı değil; O yalnızca Allah olduğu için sevmelidir. O'nu sevmenin ilk alâmeti O'na inanmak ve kayıtsız şartsız emirlerine itaat etmektir. "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana (Hz. Muhammed'e) uyun ki Allah da sizi sevsin..." (3/Âl-i İmrân, 31). Bu âyet, Allah'ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin şartı olarak Hz. Peygamber'e mutlak itaati öngörüyor.


Hz. Muhammed (s.a.s.)'e itaat, esasta onu elçi olarak gönderen Allah'a itaattir. Ona isyan ise Allah'a isyandır. İsyan ile sevgi bir arada bulunamaz. Allah'ı sevmek, diğer varlıkları sevmemeyi gerektirmez. Ancak, yaratılanı yaratan gibi, yaratanı da yaratılan gibi sevmek küfürdür. Hıristiyanlar Hz. İsa'yı Allah gibi, Allah'ı sever gibi sevdiklerinden küfre girmişlerdir. "İnsanlardan bazıları, Allah'tan başkasını Allah'a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır..." (2/Bakara, 165).


Allah'ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin özelliği; O'na iman, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetli olmak, Allah yolunda cihad etmek, iman ve İslâm'ından dolayı kınayıcının kınamasından korkmamaktır (5/Mâide, 54). Hiç kimsenin sevgisi Allah sevgisinden daha ileri olamaz: "De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez." (9/Tevbe, 24)


Allah'ı sevmek, zamanla O'nun tarafından sevilme nimetini kazandırır. Allah'ın sevdiği kullar ise âhiretin korku ve üzüntüsünden kurtulmuş olur. "İyi bil ki Allah'ın dostlarına/sevdiklerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (10/Yûnus, 62). Kul, sevgisiyle Allah'a itaat eder, farz ibâdetlerin yanında nâfile ibâdetlerle de Allah'a mânevî yakınlık kazanmaya çalışır. Nihayet İlâhî lütuf ile Allah'ın sevgisine lâyık olur. Eşyaya benzemekten münezzeh olan Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı olur. Yani kul, Allah'ın görmesini istediği şeyi görür, işitmesini istediği şeyi işitir, tutmasını istediği şeyi tutar... Daha açık ifadeyle Allah sevdiği kuluna daima râzı olduğu işleri yapmayı nasip eder.


Allah sevgisinin, diğer mahlûkatı sevmeye engel olmadığını söylemiştik. Ana, baba, eş, evlât, dünya ve dünya nimetleri de sevilir. Ancak bu sevgi, Allah sevgisinden daha üstün olmamalıdır. Sevgi, insanı sevdiğine bağlar. Ondan ayrılmak ise en büyük ıstırap kaynağıdır. Aşırı derecede dünyayı seven ve ona bağlanan insan, bir gün ondan ayrılacağını düşündükçe kahrolur. Allah'a ve âhirete inanmayan ve hayat olarak sadece dünya hayatını kabul eden kâfir için, ölüm en büyük felâkettir. Ölümü inkâr, Allah'ı ve âhireti inkâr kadar kolay değildir.


Kâfir için sevdiklerinden ayrılma ve ıstırap kaynağı olan ölüm, mü'min için sevdiğine kavuşma ânıdır. İman; sadece mârifet ile olmaz, sevgi de gerekir. Sevgi; imanı olgunlaştırır. Allah'ı ve Rasûlullah'ı her şeyden daha çok sevmek, mü'minin imanının kemâlini gösterir. "Nefsim hâriç, seni her şeyden daha çok seviyorum ya Rasûlallah!" diyen Hz. Ömer'e, Peygamberimiz (s.a.s.): "Beni nefsinden/kendinden de çok sevmedikçe kâmil mü'min olamazsın, ey Ömer!" demişti. Hz. Ömer de: "Seni kendimden de çok seviyorum ey Allah'ın Rasûlü" deyince Peygamber Efendimiz "Şimdi oldu ey Ömer!" buyurmuştu.


Yukarıda işaret edildiği gibi Peygamber'i sevmek, insanlığının ötesinde, Allah'ın elçisi olduğu içindir, yani Allah onu sevdiği içindir. Yine, cihada çıkacak olan İslâm askerlerine maddî yardımda bulunmak üzere herşeyini bağışlayan Hz. Ebû Bekir'e Peygamberimiz: "Geride ailene ne bıraktın?" diye sorunca, "Allah ve Rasûlünün sevgisini bıraktım, ey Allah'ın Rasûlü" diyerek imanın sevgi ile doruk noktaya çıktığının numûnesini vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle duâ etmiştir: "Allah'ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve Senin sevgini bana kendimden, âilemden ve (sıcak ve harâretli günde) soğuk sudan bana daha sevimli kıl." (Tirmizî, Deavât 72, 73) (2)


 

 

 

 

Sevginin Dereceleri


Sevgi, kalpteki kuvvet ve zaaf derecesine göre çeşitli isimler alır. Mahabbetin ilk derecesi "alâka"dır. Kalp, sevilene yapışıp bağlandığı için, sevginin bu düzeyine alâka denmişir. Sevginin ikinci derecesi "irâde", yani kalbin sevdiğini istemesi, ona yönelmesidir. Üçüncüsü: "sabâbet" yani sargın eğilim; kalbin, uzakta olan sevgiliye doğru, suyun tepeden aşağı akması gibi akmasıdır. Dördüncüsü "ğarâm"dır. Bu da kalpten hiç ayrılmayan, alacaklının borçluya yapışması gibi sahibine yapışan sevgidir. Suçluya yapışacak cehennem ateşine de ğarâm denmiştir: "Onun azâbı ğarâmdır." (25/Furkan, 65). Beşincisi: "Vedâd"dır. Bu da sevginin çok temiz ve hâlisine denir. Bunun için Allah'ın en güzel isimlerinden biri de el-Vedûd'dur. Çünkü en hâlis sevgi, O'nun yaratıklarını sevmesidir. Altıncısı "şeğaf"tır. Şeğaf, kalbi istilâ eden, yahut kalbin içinden ta dış zarına kadar taşan sevgiye denilir. Yedincisi "ışk"tır ki sahibinin sonucundan endişe edilen bir sevgidir. Türkçede buna sevdâ, daha ileri derecesine kara sevdâ denilir. Sekizincisi "teteyyüm"dür. Teteyyüm, tapmak, küçüklenmek, daha doğrusu taparcasına sevmek demektir. Dokuzuncusu: "Teabbüd"dür. Teabbüd, teteyyümün üstünde bir sevgidir. Bu sevgi, taparcasına sevmek değil, sevdiğine fiilen tapmaktır. Sevgilisi, onu tamamen kendisine kul yapar. Artık onun, kendisine ait bir şeyi kalmaz. Açık ve gizlide ne varsa hepsi sevgilisinin olur. İşte kulluğun hakikati, bu tür bir sevgidir. Onuncusu, "hullet"dir. Bu da sevenin ruhunun içine, kalbinin hücrelerine işleyen, orada sevgiliden başkasına hiç yer bırakmayan sevgidir.


 

 

 

Allah'ın Kulu Sevmesi


Kul, Allah'ı sevdiği gibi, Allah da kulunu, yarattığını sever. Özellikle insanın, öteki yaratıklar içinde ayrı bir yeri vardır. Çünkü: "Biz gerçekten Âdemoğullarına çok ikram ettik, onlara çok değer verdik..." (17/İsrâ, 70) âyeti ile Allah, insanoğlunu değerli yarattığını, ona çok ikramda bulunduğunu bildirmiştir. Allah'ın kulunu sevdiğini belirten çokça âyet vardır. Allah'ın, takvâ sahibi, iyilik eden, tevbe eden, içini dışını temizleyen, âdil, sâlih kullarını sevdiğini Kur'an vurgulamaktadır. Bazı âyetler de Allah'ın fesâd, fısk, kibir, zulüm, saldırganlık gibi kötü işleri yapan kullarını sevmediğini belirtmektedir. Âl-i İmrân sûresinin 31. âyetinde de Allah'ın kulu sevmesi, kulun, Peygamberine uyması şartına bağlanmıştır.


Peygamberimiz (s.a.s.) de: "Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah'ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever." (İbn Mâce, Zühd 16) buyurmuştur. Bir hadis-i kudsîde de: "Kulum Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle de Bana yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı Ben olurum, Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür. Tutan eli Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o Benimle yürür." (Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256) buyurulmuştur. Yine birçok hadiste Allah'ın sevdiği işler anlatılmış; "Allah'ın en çok sevdiği işler şu, şudur" denilmiştir. Bütün bunlar, Allah'ın, kullarını sevdiğini kanıtlamakta ve vurgulamaktadır.


Muhabbet yüce bir haldir. Allah, kulunun kenidisini sevdiğini; kendisinin de kulunu sevdiğini bildirmiştir. Allah, kulunu sever, kul da Allah'ı sever. Sevgi hali, kulu, Allah'a saygıya, O'nun rızâsını üstün tutmağa, O'nun yolunda sabra, Allah'a kavuşmağa, O'nsuz kararının kalmamasına, kalbi sürekli Allah'ı anmağa ve onunla kaynaşmağa sevk eder.


Gazâlî şöyle diyor: "Kulun Allah'ı sevmesi, mecâz değil; gerçektir. Çünkü dilde muhabbet, nefsin, kendisine uygun bir şeye duyduğu eğilimdir. Işk (Türkçe'de aşk) ise, bu eğilimin aşırı derecesidir. İyilik ve güzellik nefse uygunluktur; güzellik ve iyilik, bazen baş gözüyle, bazen de basîretle (gönül gözüyle) algılanır. Sevgi ise, her ikisi ile algılanabilir, sadece söze mahsus değildir. Fakat Allah'ın kulu sevmesi, bu anlamda olamaz. Bütün bu kavramlar da öyledir. Allah'tan başkası hakkında bir mânâ ifade eden kavramlar, Alah hakkında başka bir mânâ ifade eder. Yaratanla yaratıklar arasında en ortak isimlerden olan "varlık" bile, Yaratan ile yaratıklar hakkında aynı anlamı vermez, her biri için ayrı bir anlam kazanır. Çünkü yaratıkların varlıkları, Allah'tan alınmıştır. Tâbi' varlık ile, tâbi olunan varlık bir olamaz. Ortaklık, sadece kelimededir, anlam farklıdır." (İhyâu Ulûmi'd-Dîn, IV/302-303)


Genel olarak Yaratanla yaratıklar arasında, özellikle de Yaratanla insan arasında sevgi, kâinatın temel yasalarından biridir. Yüce Allah, eserlerini, fiillerini görmek, isim ve sıfatlarıyla görünmek için kâinatı yaratmıştır. O, yaratıcıdır, rızık verendir, kısandır, açandır, yükseltendir, azîz edendir, alçaltandır, zelîl edendir; diğer isim ve sıfatların sahibidir. Eğer yarattığı kimse yoksa yaratması, kuru bir isimden ibaret kalır. Rızık verdiği kimse yoksa, rızık verici sıfatı eyleme çıkmaz, potansiyel bir güçten ibaret kalır. Öteki isim ve sıfatları da böyle, ancak tatbikatla, eyleme çıkmakla kuvveden fiile geçmiş, görünmüş olur. İşte Yüce Allah, isimlerinin ve sıfatlarının görünmesi için âlemleri yaratmıştır. "Ben, cinleri ve insanları sadece Bana kulluk etmeleri için yarattım" (51/Zâriyât, 56) âyetinde bu gerçeğe işaret edilmiştir. Çünkü ibâdet edilmek, bilinmenin en ileri sonucudur. Demek ki Allah, şânının bilinmesi için evreni yaratmıştır. Hakk'ın bilinme ve ibâdet edilme irâdesi, parça parça her yaratığında görünen sevgiyi içermektedir.


Maddî yaratıkların en küçük parçası -bildiğimize göre- atomdur. Atomun yapısını bilen insan, merkezdeki çekirdek ile onun çevresinde korkunç sür'atle dönen elektronlar arasındaki câzibeyi yani sevgi bağını anlar. Şimdi sevgi, kâinatın en küçük parçasına hâkim olduğuna göre, o zerrelerin birikiminden oluşan kâinat cisimlerinin hepsine de hâkimdir. Demek ki kâinatın yapısı, isim ve sıfatlarını seven Allah'ın sevgisinden taşan bir sevgi üzerine kuruludur.


Akıl, nakil, fıtrat, ibret, zevk ve vicdan kantıları hep kul ile Rab, yaratılan ile Yaratan arasında iki yönlü muhabbetin varlığını gösterir. Allah'ın yaratması, doğru yolu göstermek için emirler vermesi, peygamberler göndermesi, davranış ve eylemlere sevap ve ceza belirlemesi hep muhabbetinin, yaratıkları kollamasının eseridir. Yaratıcının, yarattığını sevmesi, kendi zâtını ve fiillerini sevmesi demektir. Yaratılanın, yaratanı sevmesi ise, eksiğin kemâle eğilimidir; Elektronun çekirdeğe, gezegenlerin güneşe; güneşin sistemiyle birlikte tâbi olduğu galaksi merkezine çekimi gibi. Çünkü yaratığın varlığı, hayatı ve eylemleri hep Yaratan'a bağlıdır. Yaratanın sevgisi, yaratılanın, özellikle de tam bilinç sahibi insanın hücrelerine, ruhuna karıştırılmıştır. Mahlûkatın hamuru, Hâlik sevgisiyle yoğrulmuştur. Allah cinleri ve insanları Kendisine kulluk etmeleri için yaratmıştır (51/Zâriyât, 56). İbâdet, sevginin en son derecesidir. Kulluğun gerçeği sevgidir. Sevgisiz inâbe, rızâ, hamd ve şükür, havf ve recâ mümkün değildir. "Allah, İbrâhim'i halîl edinmiştir." (4/Nisâ, 125). Âyette geçen hullet de sevginin en olgunudur. Sevgi, kalpte şevk, üns, inbisât ve rızâ gibi haller doğurur.

 


 

Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri


Allah'ın, kulunu sevdiğinin ilk belirtisi, onu yaratması, ona varlık, sağlık vermesi, hayatını sürdürebileceği nimetleri lutfetmesidir. Ayrıca kulunu doğru yola iletmek, dünyada ve âhirette mutsuzluğa düşmesini önlemek için ona verdiği akıl gücü, irâde özgürlüğü yanında peygamberler, ıslahatçılar göndermesi de Allah'ın sevgisinin bir sonucudur.


Dünyada yaratıkların en değerlisi ve şereflisi olarak yaratılan insanın asıl yaratılış nedeni, yükselip kemal kazanmasıdır. Kul, kazandığı kemâl ölçüsünde sonsuz âhiret hayatında mutlu olur. Kemâl kazanmak da olayların sınavlarından geçmekle mümkündür. İşte Allah, sevdiği kulunu çeşitli meşakkatlerle, belâlarla sınavlardan geçire geçire olgunlaştırmak ister. Peygamberimiz (s.a.s.): "Allah bir kulu severse onu dener. Kul, sabrederse onu seçer; râzı olursa tertemiz yapar." (Deylemî, Müsnedu'l-Firdevs) buyurmuştur. Âlimlerden biri de: "Sen kendini, O'nu sever; O'nu da seni sınar görüyorsan, anla ki O seni temizlemek istiyor" demiştir.


Allah kulunu çeşitli belâlarla, zorluklarla, musîbetlerle dener. Kul, çeşitli belâlarla denendiği halde sabreder, Allah'a sığınırsa temizliği artar, Allah katında derecesi yükselir. Dünya, başlı başına bir imtihan alanıdır: "Allah, sizin hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı." (67/Mülk, 2) "Andolsun, sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele. Ki onlara bir belâ eriştiği zaman: 'Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz!' derler. İşte Rablerinden bağışlama ve nimet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." (2/Bakara, 155-157)


Allah'ın, kulu çeşitli belâlarla, sıkıntılarla sınaması, kulun değersizliğine değil; tersine Allah katındaki değerine işaret olabilir. Zira çekilen güçlük oranında yüksek dereceler elde edilir. Belâlar Allah'ın sınavı olduğu gibi, nimet bolluğu da O'nun sınavıdır. O, kimini bolluk ile, kimini darlık ile dener. Kulun nimetlere şükretmesi, sıkıntılara, darlıklara katlanıp sabretmesi, Allah'ın kendisini sevdiğinin belirtilerindendir.


Allah sevgisinin belirtilerinden biri de kulun, Allah'ın murâdını, kendi isteklerine üstün tutması; Allah'ı, kendi canından fazla sevmesi, gerektiğinde canını Allah yolunda fedâ etmekten kaçınmamasıdır. Çünkü "Allah, harçla kaynatılmış binâlar gibi kendi yolunda saf bağlayarak çarpışanları sever." (61/Saff, 4), "Allah, cennet karşılığında, mü'minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar, öldürürler ve öldürülürler." (9/Tevbe, 111)


Allah sevgisinin belirtilerinden biri de kulun, Allah'tan başka her şeyi, O'nun uğrunda fedâ etmesidir. Sevginin alâmeti, sevdiğini, nefsinden üstün tutmandır. Allah'a ibâdet eden herkes seven değildir. Seven, yasaklardan kaçınandır (bk. 5/Mâide, 54; 48/Fetih, 29).


Sevenin gönlü, sevgiliden başkasıyla huzura eremez. Nitekim Yüce Allah: "Onlar ki inandılar ve kalpleri Allah'ı zikredip anmakla huzur bulur. İyi bilin ki kalpler, ancak Allah'ı zikirle mutmain olur." (13/Ra'd, 28) buyurmuştur. Ebû Bekir Sıddık (r.a.) da: "Allah'ın hâlis sevgisini tatmak, kişiyi dünya peşinde koşmaktan alıkor. İnsanlar içinde yalnız bırakır (bedeni halk içindedir ama gönlü yalnız Allah iledir)" demiştir.


Allah sevgisinin belirtilerinden biri, dünyanın elden çıkmasına üzülmemek, Allah'ın zikri dışında geçen saatlere üzülmek, ibâdetleri yüksünmemek, zevk alarak yapmak, Allah'ın yaratıklarına şefkatli, acımalı olmaktır. Yine belirtilerden biri de, sevgilisinin rızâsından başka bir kaygısı, düşüncesi olmamaktır. Çünkü Allah'ın rızâsı, nimetlerin en büyüğüdür.


 

 

 

 

Sevginin Esası ve Sebepleri


İnsan ancak bildiğini, tanıdığını sever. Sevgi sebepleri çeşitlidir. Şöyle ki:


1) Nefsi Koruma: Canlının ilk sevgilisi, kendi canı ve organlarının sağlığıdır. Sonra malını, çocuklarını, akrabasını ve dostlarını sever.


2) İyilik Görme: İnsan, ihsânın (iyiliğin) kölesidir. Yalnız insan değil; hayvanların çoğu da öyledir. Kendisine iyilik edeni sever, kötülük edenden hoşlanmaz.


3) Güzellik: Sevginin gerçek sebebi güzelliktir. Güzelliği algılayan herkes, ondan yararlanamaz ama, güzeli, sırf güzelliği için sever ve yanında bulunmak ister. Güzelliği algılamak, lezzetin ta kendisidir, bizâtihî istenen bir şeydir. Güzellik, başka bir nedenle değil; sırf kendisi için sevilir. Yüce Allah, bütün güzelliklerin kaynağıdır. Bütün güzellikler O'nun zâtında toplanmıştır. O'nun güzelliği, gerçek güzelliktir. Başkasının güzelliği, izâfî (göreceli)dir. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber: "İnnallahe cemîlun yuhıbbu'l-cemâl -Allah güzeldir, güzeli sever-." (Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151) buyurmuştur.


4) Sevenle Sevilen Arasındaki Gizli İlişki: Bazen iki kişi birbirini sever de bu sevginin sebebi güzellik ya da haz (pay alma, zevk) olmaz. Bu iki kişi, ruhları arasındaki bağ dolayısıyla birbirlerini severler. Peygamber (s.a.s.) buna şöyle işaret buyurmuştur: "Ruhlar bir arada bulunan topluluklardır. Tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar ayrılır." (Buhârî, Enbiyâ 2; Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin Hanbel, II/295, 527, 537) (3)


 

 

 

Allah Sevgisi İçin "Aşk" Kavramının Kullanılması Doğru mudur?


Arapça aslı ışk olan "aşk", sözlükte "şiddetli ve aşırı sevgi" anlamındadır. Aşk, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi, sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşması" demektir. Lügat kitaplarında aşk kelimesinin sözlük anlamının, aynı kökten olup "sarmaşık" anlamına gelen "aşeka" ile yakından ilgili olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması ve bazen kurutması gibi aşırı sevgi de sevenin sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu için bu duyguya aşk denilmiştir. Ayrıca hem tatlı hem de ekşi olan bir meyve çeşidine de "uşuk" denilir.


Müslümanların literatüründe aşk, İlâhî ve beşerî olmak üzere başlıca iki anlamda kullanılmış, İlâhî aşka genelllikle "hakiki aşk", beşerî aşka da "mecâzî aşk" denilmiştir. İlâhî aşk, geniş ölçüde tasavvufta işlenmiştir. Kelâma dair bazı kaynaklarda, tasavvuftaki aşk anlayışı tenkit edilmiştir.


Kur'an ve sahih hadislerde "aşk" kelimesi geçmez. Sevgi, Kur'an ve Sünnette çoğunlukla "hubb" ve "muhabbet", bazen de "meveddet" kelimeleriyle ifade edilir. Allah sevgisiyle ilgili olarak Peygamberimiz gibi. Sahâbe ve ilk zâhidler de "aşk"tan kesinlikle söz etmemişler, bu kelimeyi İlâhî sevgi anlamında hiç kullanmamışlardır. İlk defa hicrî II. (milâdî VIII.) y.y.da Allah ile kul arasındaki sevgiyi anlatmak üzere nâdiren de olsa "aşk" kelimesinin kullanılmaya başlandığını gösteren rivâyetler vardır. Baklî'nin naklettiğine göre mutasavvıflardan Ebu'l-Hüseyin en-Nûrî, "Ben Allah'a âşığım, O da bana âşıktır" dediği için kâfir olduğuna hükmedilerek memleketinden kovulmuş, daha sonra idam edilmek üzere cellâdın önüne çıkarılmış ve son anda asılmaktan kurtulabilmiştir (Baklî, Şerh-i Şathiyyât, s. 165). Bu rivâyetten de anlaşılacağı üzere âlimler, hatta ilk dönemlerde mutasavvıfların büyük çoğunluğu, Allah sevgisini ifade etmek üzere Kur'an ve Sünnette yer alan hub ve muhabbet yerine "aşk" kelimesinin kullanılmasına karşı çıkmımşlar; Râbia el-Adeviyye, Bâyezîd-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansur gibi sevgi temasını işleyen ilk sûfiler, aşk yerine, "hubb" kelimesi ve türevlerini kullanmayı tercih etmişlerdir.


Hâris el-Muhâsibî, es-Sülemî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Hakîm et-Tirmizî, Ebû Nasr es-Serrâc, el-Kelebâzî, Ebû Nuaym, el-Kuşeyrî, Hücvirî, Gazzâlî gibi mutasavvıf yazarlar da eserlerinde aşk kelimesine ya hiç yer vermemişler veya nâdiren kullanmışlar, bunun yerine Allah sevgisi konusunu hubb ve muhabbet terimleriyle anlatmayı tercih etmişlerdir. Bunlardan Kuşeyrî'nin naklettiğine göre Allah ile kul arasındaki sevginin aşk kavramıyla ifade edilmesine karşı olan şeyhi Ebû Ali ed-Dekkâk bu görüşünü şöyle açıklamıştı: Aşk aşırı sevgi, yani sevgide ölçüyü aşma anlamına gelir. Allah için böyle bir aşırılık düşünülemeyeceğinden O'nun kuluna olan sevgisine aşk denemez. Öte yandan kulun Allah'a duyduğu sevgi ne kadar güçlü olursa olsun yine de O'nu yeterince ve lâyık olduğu ölçüde sevemeyeceğinden kulun Allah sevgisi de aşk diye adlandırılamaz (Kuşeyrî, Risâle, s. 615).


Hücvirî, tasavvuf şeyhlerinin aşk konusunda farklı görüşler taşıdıklarını belirterek başlıca görüşleri şöyle açıklar: Bir zümreye göre aşk, sevgilisinden ayrı düşenin bir nitelidir. Kul da Allah'tan ayrı kaldığına göre onun Allah sevgisine aşk demek câizdir. Buna karşılık Allah hiçbir şeyden ayrı ve uzak bulunmadığına göre O'nun sevgisi aşk kelimesiyle ifade edilemez. Başka bir görüşe göre aşk sınırı aşma demek olduğu, Allah da sınırsız varlık olduğu için O'na duyulan sevgi hiçbir şekilde aşırı olamaz; dolayısıyla aşk diye adlandırılamaz. Hücvirî, dayandıkları çeşitli gerekçeleri de sıralayarak müteahhirînin, Allah'a duyulan sevginin muhabbet terimiyle ifade edilmesi gerektiği, bunun yerine aşk kelimesini kullanmanın câiz olmadığı görüşünü benimsediklerini belirtir (Keşfü'l-Mahcûb, s. 401).


Muhyiddin İbü'l-Arabî, ibâdetin aslının da sevgi olduğunu söyler. Onun içindir ki sevgisiz ibâdet makbul olmaz. Çünkü sevgi en yüce ibâdettir. Aşk makamı mâbud olma makamıdır. Bir "sevgi dini"nden de bahseden İbnü'l-Arabî, dinin de kıblesinin de sevgi olduğunu ifade etmiştir. Mevlânâ Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, açıkça "aşk dini"nden bahsederek aşktan başka din ve mezhep tanımadığını ifade etmiştir. (O yüzden Mevlânâ'nın bağlıları, Mevlânâ için "aşk peyamberi" -ki, bu ifade, Mevlâna müzesinin kapısında da yazılıdır-, mezarı için de "aşk kâbesi", "âşıkların kıblegâhı" derler.) İbnü'l-Arabî'den önce de başta "Sultânu'l-Âşıkîn" (Âşıklar Sultanı) diye meşhur olan İbnü'l-Fârız ve Ebû Saîd-i Ebu'l-Hayr olmak üzere birçok büyük mutasavvıf, peygamberlerinin ve kıblelerinin aşk olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Bu inanç, Yunus Emre ve Niyazi-i Mısrî gibi mutasavvış Türk şâirleri tarafından da dile getirilmiştir. İnanç farkı gözetmeden yetmiş iki millete bir gözle bakmayı, herkesi aşk dergâhına dâvet etmeyi sağlayan mânâdaki sevgi anlayışıdır.


Ahmed el-Gazzâlî, Aynülkudât el-Hemedânî, Senâî, Attâr, Rûzbihân-ı Baklî, İbnü'l-Fârız ve Celâleddin-i Rûmî gibi mutasavvıflarda aşk çok ağırlıklı konudur. Hatta bunlar nazarında her şey aşktan ibârettir. Varlık hakkındaki açıklamaları tamamıyla aşka dayanır. Bunlar bir çeşit aşk metafiziği kurmuşlardır.


Mutasavvıflar, baştan beri akılla Allah'a varılamayacağını, O'na ermenin ancak sevgiyle olacağını savunmuşlardır. Onlara göre; Mirac'da sözkonusu edilen Cebrâil aklı, Refref aşkı temsil eder. Cebrâil Hz. Peygamber'i bir noktaya kadar götürebilmiş, daha ileri götürmesi için onu Refref'e teslim etmişti. Demek ki Allah'a giden yolda akıl, belli bir yerde durmak zorundadır; bu noktadan itibaren insanı Allah'a götüren aşktır. Mutasavvıflar, aşk ile mânevî miraç yapılabileceğini söyler, kendilerinin böyle miraçları bulunduğunu ileri sürerek buna "mi'râc-ı aşk" adını verirler. Mecnun ve Leylâ gibi aşk hikâyelerini İlâhî aşkın değişik bir biçimi olarak gören, bu âşıkları bir bakıma örnek alan Allah âşığı mutasavvıflara göre bütün âlem, aşk esasına göre kurulduğuna ve çalıştığına göre bu esasla uyuşmayan İblis'in ve cehennem telâkkîlerinin değişik bir yorumu olması gerekir. Hallâc ile başlayan ve Ahmed el-Gazzâlî, Aynülkudât el-Hemedânî, Senâî ve Attâr gibi mutasavvıflar tarafından geliştirilen bu yeni yaklaşımda İblis'in bütün hal ve hareketleri onun Allah'a olan aşkıyla izah edilmiştir. Buna göreeğer mâşuku uğrunda en büyük azaba katlanmak aşk ise, bunu en iyi şekilde İblis yapmıştır (bkz. Abdülhüseyin Zerrînkûb, s. 106-109). Peşinden cebirciliği (Cebriyyeciliği, kaderin elinde oyuncak olunduğu anlayışı) de getiren bu aşk çerçevesinde İblis'in Allah'a âşık olduğunu iddiâ etmek, mutasavvıflar için fazla zor olmamıştır. (Zaten daha önceden, Hallâc-ı Mansûr gibi nice mutasavvıflar tarafından İblis en büyük tevhid eri kabul ve ilân edilmişti. Çünkü o, Âdem'e secde etmeyi Allah'ın emrine rağmen reddetmiş, cennetten kovulma pahasına Allah'tan başkasına secde etmeyi kabullenmemişti.)


Tasavvufta Allah aşkını herkesin anlayacağı bir tarzda anlatmak için birtakım benzetmeler yapılmış ve duyular âleminden misaller verilmiştir. Bunlardan en önemlileri kadın, pervane-mum-ateş, gül-bülbül ve bâde misalleridir. Baştan beri mutasavvıflar ya konusu kadın ve beşerî aşk olan şarkı ve gazelleri İlâhî aşka uygulamışlar veya Attâr, Abdurrahmân-ı Câmî ve Mevlânâ'da olduğu gibi İlâhî aşkı doğrudan beşerî aşk şeklinde tasvir etmişlerdir. Fuzûlî'nin Leylâ vü Mecnûn'u bunun en güzel örneklerinden biridir. Bu sebeple konusu Allah aşkı olan gazel, kaside ve mesnevîlerde dilberlerin yüz, göz, kaş, yanak, zülüf, gamze, boş, işve ve cilve gibi hoşa giden yanları, hal ve hareketleri sembolik ve mecâzî anlatım unsurları olarak bol bol kullanılmıştır. Gül ve bülbül de mutasavvıfların en çok kullandığı misallerden biridir. Bülbül âşık, gül mâşuktur. Güldeki diken aştaki ıstırabı, bülbülün yanık nağmeleri âşığın feryat ve figânıdır. Pervane ve mum misali de önemlidir. Mum ışığına âşık olan pervane bunun etrafında durmadan döner, en sonunda kendisini ateşe atar, yanar ve böylece ateşte fâni olur. Âşık da aşk ateşinde pervane gibi yanar ve sevglisi uğrunda kendini fedâ ederek fenâ mertebesine ulaşır. İnsanı kendinden geçiren ve aklı baştan alan özelliğiyle şarap (mey, bâde) da aşk bahçesinde mutasavvıflar tarafından çok kullanılmış, kadeh, sâkî ve meyhane gibi şarapla ilgili kelimelere geniş yer verilmiştir.


Mutasavvıflar, İlâhî aşkla ilgili duygu ve düşüncelerini daha çok teşbih ve temsillerle anlattıklarından tasavvuf edebiyatı bir mecazlar ve rumuzlar edebiyatı haline gelmiştir. Bazı hallerde bir manzûmenin İlâhî aşka mı, yoksa beşerî aşka mı dâir olduğunu anlamak çok zordur.


Aşk Güzel Bir Duygu mudur? Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi âlimler, bir taraftan mutasavvıfların bu konudaki görüşlerini ciddî şekilde tahlil ve tenkit etmişler, diğer taraftan konu ile ilgili kendi görüşlerini geniş olarak ortaya koymuşlardır. Genellikle onlar kelime ve kavram olarak "aşk"ı reddeder, yerine "muhabbet"i koyarlar. Onlara göre aşk, şer'an da aklen de kötü, muhabbet ise hem din hem akıl yönünden faydalı ve güzel bir duygudur. İbnü'l-Cevzî, Zemmü'l-Hevâ adlı eserinde en basit arzudan başlayıp aşka kadar varan bütün his ve heyecan hallerini geniş bir tahlil ve tenkide tâbi tutmuş, bunlardan dinî ve İslâmî olanlarla olmayanları tesbit edip şer'î hükümlerini tâyin etmeye çalışmıştır. Ona göre aşk güzel sûretlere meftûn olmaktır. Câzip ve güzel sûretlere düşkün ve tutkun olana "sûrî âşık" denir. Sûretler fâni olduğu gibi onlara bağlı olan aşk da fânidir. Nitekim çocuklar resim ve oyuncakları yetişkinlerden daha çok severler, eğitimle olgunlaştıkları zaman bu türlü şeylere fazla ilgi duymazlar. Eğitilen ve olgunlaşan insanlar sûretleri sevme mertebesini geçerek zatları sevme mertebesine ulaşırlar. Bedenin güzelliğinden çok aklî ve ruhî güzelliği severler. Mücerret güzelliğe duyulan sevgiyi müşahhas güzellikle alâkalı sevgiye tercih ederler. Şekil ve sûretten ziyade ilim ve mârifetten hoşlanırlar.


İbnü'l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim'e göre aşk insanı insan yapan aklı, fikri ve muhâkemeyi yok eder. Çünkü aşk bir çeşit cinnet halidir. Bu sebeple aşk yolunu tutan mutasavvıflar çoğunlukla akıl ve mantığa meydan okumuşlar, düşüncenin ürünü olan ilmi hiçe saymışlardır. Düşünce haliyle aşk hali birbirine zıttır. Düşünce yok olduğu nisbette aşk hâkim olur. Onun için şuur ve idrâk halini yok eden aşk bir fazilet olamaz. Aklın duyguya hâkim olmasına fazîlet, duygunun akla hâkim olmasına rezîlet denir. Şuuru yok eden ve hissî bir hal olan aşk bu bakımdan makbul bir şey değildir. Gerek irâdelerine hâkim olamayıp arzuların esiri olmaları bakımından, gerekse şuur ve idrâk halini kaybetmeleri bakımından âşıklar hayvanların seviyesine, hatta daha da aşağılara düşerler. Aşk bir ifrat halidir. Halbuki fazîlet ifratla tefrit arasında bulunan itidâl halidir. Şu halde aşk bir fazilet değildir. Aşk ölçüsüzlüktür, âşık da dengesizdir. Ölçüsüzlük ve dengesizlik hiçbir zaman iyi bir şey değildir.


Tasavvufî aşkın karşısında olan âlimler aşkı elem, ıstırap, uykusuzluk, iştahsızlık gibi patolojik tezâhürlerle kendini belli eden, cinnet ve intihara kadar götüren rûhî ve bedenî hastalıklara yol açtığını dikkate alarak selim fıtrata da aykırı bulmuşlardır. İbnü'l-Cevzî aşk yüzünden intihar eden veya cinâyet işleyen kimseler bulunduğunu belirterek çeşitli isimler sayar ve örnekler verir (Zemmü'l-Hevâ, s. 458-465). Telbîs İblîs'te mutasavvıfların aşk anlayışını tenkit eden İbnü'l-Cevzî'ye göre muhabbet, iyi bir duygu olmakla birlikte, onun aşırı şekli olan aşk kötüdür. Zira aşk insanın gözünü kör, kulağını sağır eder. Bu sebeple aşkla başlayan ve gerçekleri görmeme esasına dayanan birleşme ve beraberlikler ayrılık ve hüsranla nitecelenir. Aşkı uğurunda katil olanlar, intihar edenler bulunduğu gibi, bu yolda din değiştirenler de az değildir.


Aşkı, "nefsin kendisine zarar veren şeyi sevmesidir" diye tarif eden İbn Teymiyye'ye göre aşk, rûhî ve kalbî bir hastalıktır. Beden üzerindeki tesiri arttıkça cismânî bir hastalığa da dönüşebilir. Kendini aşka kaptıran hüsrâna uğrar. Aşk bir irâde bozukluğu ve hastalığıdır. Aşkı, mâşuku tasavvur etmekten hâsıl olan mahayyile bozukluğu olarak görenler de vardır. Aşk bir kimal hali olmadığı için Allah'ın vasfı değildir. Allah âşıktır veya mâşuktur denemez. Bu durumda kulun Allah sevgisi ancak muhabbet diye adlandırılabilir. İbn Teymiyye sûrî aşka (beşerî aşka) da şiddetle karşı çıkmıştır. Zira aşk, önce kişinin dinini ve nâmusunu, sonra aklını ve sıhhatini tahrip eder. Ona göre kalp Allah'ı sevmek için yaratıldığından O'ndan başkasını kayıtsız şartsız olarak sevemez. Allah'ı ihlâsla sevdiği için Hz. Yûsuf Züleyhâ'ya âşık olmamıştı. Züleyha müşrik olduğu için Hz. Yusuf'a âşık olmuştu. Aşkın yegâne sebebi tevhid ve imandaki eksikliktir. Allah'tan korkmak ve O'na gönül vermek, O'ndan başkasına gönül vermeye engeldir.


Sevginin önem ve gereğine işaret eden İbn Kayyim, aşk konusunda İbn Teymiyye'yi tâkip eder. Ona göre konusu şekil ve sûret olan olan sûrî (beşerî) aşk, büyük bir belâ, korkunç bir âfettir, kalbi tahrip eder. Ruhu Allah'tan başkasının kulu ve kölesi haline getirir, esârete düşürür. Bunun için âşık mâşukuna "kulun kölen olayın, kurbanın olayım" diye hitap eder. Böylelikle aşkını ve mâşukunu ilâhlaştırarak ona tapar. Bir şeyi taparcasına sevmek, kişiyi o şeye bağımlı kılar, hürriyetini elinden alır. Sadece Allah'ın kulu olan ve yalnız O'nun huzurunda boyun eğen bir kimseyi kendisi gibi bir insanın kölesi haline getiren ve kayıtsız şartsız onun irâdesinin ve hâkimiyetinin altına sokan aşkın hiçbir faydası yoktur. Hak Teâlâ, "Hevâsını (aşkını) ilâhlaştıran kişiyi görmedin mi?" (45/Câsiye, 23) diyerek aşkın sapıklık olduğuna işaret etmiştir. Ona göre, "Mü'minler Allah'ı şiddetle severler." (2/Bakara, 165) meâlindeki âyet, "mü'minler, Allah'ı müşriklerin putları sevdiklerinden çok daha fazla severler" mânâsına gelir. Müşriklerin putları sevmeleri sahte, mü'minlerin Allah'ı sevemeleri samimi ve hakiki bir sevgidir. Âyette bu husus belirtilmiş olup bunun aşkla bir bir ilgisi yoktur. Ebû Ya'lâ el-Mevsılî, Ebu'l-Hüseyin en-Nûrî'nin, "Ben Allah'a âşığım, O da bana" sözü hakkında, "Bu, Hulûliye'nin sözüdür" demişti. İbn Kayyim de Nûrî'ye şiddetle hücum ederek aşk kelimesinin sadece cinsî sevgi ile ilgili hususlar için kullanıldığını, ayrıca Allah'ın sıfatlarının nakle dayandığımı ve tevkıfî olduğunu belirtmiştir. Buna göre, "O sever" denilebilir ama "âşık olur" denilemez. Übnü'l-Cevzî, Gazzâlî'nin, "İlâhîler Allah'a âşık olanın aşkını pekiştirir" sözüne temas ederek, "Bu çirkin bir sözdür. 'Allah'a âşık oldum' demek, vehim ve vesveseden başka bir şey değildir" demiştir.


İbnü'l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi müelliflerin tasavvufî aşka hücum ederek onu şiddetle reddetmeleri sırf bir tepkiden ibâret kalmamış, aşkı reddederken muhabbet unsurunu bütün genişliği ve derinliğiyle işlemişler ve İslâm dininin bir sevgi dini olduğunu naklî delillere bağlı kalarak izah etmişlerdir. Öte yandan tabii bir şekilde cereyan eden beşerî aşkı da anlayışla karşılamışlar, ancak bunun ifrâta götürülmemesi ve tabii sınırları içinde bırakılması lâzım geldiğini ifade etmişlerdir.


Zemahşerî, Mâide sûresinin 54. âyetini tefsir ederken, kulun Allah'ı sevmesini O'na itaat etmesi, rızâsını gözetmesi, gazabını ve azabını gerektirecek hal ve hareketlerden sakınması şeklinde izah eder. Ona göre Allah'ın kulunu sevmesi ise, amel ve ibâdete karşılık olarak onu en güzel şekilde mükâfatlandırması, böyle kullarına yüksek makamlar vermesi, onları övmesi ve kendilerinden râzı olması mânâsına gelir. Mu'tezile, mutasavvıfların anladığı mânâdaki dinî ve İlâhî aşkı Hanbelîller gibi şiddetle reddeder. Büyük müfessir Zemahşerî, İlâhî aşktan bahseden mutasavvıfları insanların en câhili, ilmin ve âlimlerin azılı düşmanı, şeriat yolunun en menfur ve en rezil kişileri olarak tavsif eder. Ona göre aşk ve muhabbeti kendi dinleri olarak ilân eden mutasavvıflar, vaaz meclislerinde ve raks meydanlarında "şâhid" adını verdikleri oğlanlar hakkında söylenen birtakım şarkılar okunursa vecde gelmiş gibi kendilerinden geçerek nâralar atarlar. Zemahşerî bunlara, "Allah, meclislerini ve raksettikleri yerleri târumar ederek virâneye çevirsin!" diye bedduâ eder (el-Keşşâf, I/647).


Şîî âlimlerden Ahmed el-Ahsâî, sevgide en ileri ve aşırı noktaya kadar götürülen ve aşk adı verilen şeyin şeytanca bir çılgınlıktan ibaret olduğunu belirtir. Ona göre Yüce Allah'ı en kuvvetli ve en harâretli bir şekilde seven Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Ehl-i beyti olduğu halde, onlar bu sevgilerini ifade etmek için hakikat, ne de mecaz olarak aşk kelimesini kullanmamışlardır. Çünkü o zaman aşk sadece aşırı cinsî sevgiyi ifade ediyordu, hatta mala ve dünyaya âşık olmak gibi ifadelere bile rastlanmıyordu. Ahsâî'ye göre aşk, sûfîlere has bir ibâdet olup Allah bundan münezzehtir. Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Ehl-i beyti bundan tenzih etmek gerekir. (4)


Hem İlâhî, hem de mecâzî anlamda aşk, edebiyatın ana temalarından birini oluşturmuş, bu kavram etrafında geniş bir aşk edebiyatı meydana gelmiştir. Edebiyatta ve tasavvufta "aşk", bazen her iki anlamda ve birbirine karıştırılarak sunulmuş, İslâm'ın en temel konusu olan "tevhid" hassâsiyetiyle ilgili zihinlerin ve gönüllerin bulandırılmasına sebep olmuştur. İslâm'ın çok kesin olarak yasakladığı ve büyük günahlardan saydığı içki, mubah gibi de değil, bir fazîlet unsuru olarak sunulmuş ve İlâhî aşk anlamında kullanılmıştır. Tasavvufî kitaplarda, tasavvufî şiirlerde "şarap", "bâde", "mey", "meyhane", "sâkî" gibi kelimeler İlâhî aşkı anlatmak için kullanılan en güzel kelimeler olarak değerlendirilmiştir. "Aşk" ve "âşık olmak" denilince, insan zihninde tümüyle dünyevî ve nefsî/hevâî özellikler çağrıştığı halde, bunu yaratıklara hiçbir yönüyle benzemeyen Allah için hiç tereddüt etmeden kullanabilmişlerdir. Sonra, bu edebiyatın adına da İslâm edebiyatı diyebilmişlerdir.


Süleyman Çelebi, Mevlid diye bilinip ibâdet kasdıyla ve kutsal kitap gibi okunan Vesiletü'n Necat adlı kitabında, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamber'e; "Ben sana âşık olmuşam ey Nebî" şeklindeki ifadesi, Divan edebiyatına tasavvufun bu tür etkilerinden biri olarak değerlendirilir. Samed olan Allah'ın bir kuluna âşık olmasını düşünmek, bunu dillendirmek İslâm'ın Allah ve tevhid inancıyla nasıl ve ne kadar bağdaşır? Bir kadının yanağından, dudağından, saçından, belinden... bahsedeceksiniz, sonra bunların Allah aşkını ifade eden mazmumlar, mecâzî ifadeler olduğunu kabul edeceksiniz. Peygamber ve ashâbı Allah sevgisini bu şekilde mi dile getiriyorlardı? Böyle dile getirenleri duymuş olsalardı ne yaparlardı? Allah sevgisini belirtmek için lügatlarda şaraptan, kadın yanağı ve dudağından başka kelime mi kalmadı? Bunun faydası, gereği nedir, zararı ve sakıncası nedir? Ve "atalarımız ne yaptıysa, bir hikmeti vardır, biz de o yoldan yürümeliyiz, en azından bunları eleştirmemeli, yaptıklarına İslâmî sıfatı yakıştırmalıyız" mı denilmelidir? "O (şeytan) size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. Onlara (müşriklere): 'Allah'ın indirdiğine uyun' denildiği zaman onlar, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?" (2/Bakara, 169-170)


 

 

Sevgi İmanın Göstergesidir


Rasûlullah (s.a.s.), Allah'ı her şeyden çok sevmeyi, imanın şartı saymıştır. Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: "Ey Allah'ın elçisi, iman nedir?" diye sorunca: "Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır" (Ahmed bin Hanbel, IV/11) buyurmuştur. Yine sevgi ile iman arasındaki ayrılmaz bağı şu şekilde vurgulamıştır: "Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz." (Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11). "Kul beni âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz." (Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce, Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275). “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” (Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr).“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” (Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178)


Bu hadisler, "Peygamber, mü'minlere, canlarından daha evlâdır/ileridir." (33/Ahzâb, 6) ve "De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin..." (9/Tevbe, 24) âyetlerine uygundur.


Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır: "Allah bir kulu sevince, Cebrâil'i çağırıp: 'Ben falanı sevdim, sen de sev!" der. Cebrâil de onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur (insanlar da onu severler)." (Buhârî, Bed'ü'l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru Sûre 19; Muvattâ, Şi'r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413). Bu hadis-i şerifin bir benzeri Kur'an'da şöyle ifade edilir: "Rahmân, iman edip sâlih amel işleyenler için (gönüllere) bir sevgi koyar." (19/Meryem, 96). Bu âyet de, yukarıdaki hadisi teyid etmektedir.


Mü'minler Arası Sevgi: Mü'minler, sevgide, dostluk ve kardeşlikte, tıpkı parçaları birbirine geçmiş mükemmel ve sapasağlam bir bina gibidirler veya bütün unsurları ve zerreleriyle birbirine bağlı bir vücut gibidirler. Bir vücudun herhangi bir âzâsı rahatsız olduğunda nasıl ki bütün vücut aynı rahatsızlığı, aynı acıyı duyarsa, bir tek mü'minin -dünyanın ta öbür ucunda bile olsa- çektiği acıyı, duyduğu ıstırabı diğer mü'min kardeşleri derinden hisseder. Mü'minlerin bu denli birbirlerine bağlı olduklarını Peygamber (s.a.s.) şöyle ifade etmektedir: "Mü'minin mü'mine bağlılığı, parçaları birbirini bütünleyen bir binâ gibidir." (Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67)


 

 

 

Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı


Kur'ân-ı Kerim'de sevgi anlamında daha çok "Hubb (H-b-b)" kelimesi kullanılır. Bu kelime ve türevleri, toplam 83 yerde geçer. Bunun yanında, yine sevgi anlamında "meveddet (v-d-d)" kelimesi 28 yerde ve "ülfet (e-l-f)" kelimesi ise 8 yerde kullanılır.


"İnsanlardan bazıları, Allah'tan başkasını Allah'a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi." (2/Bakara, 165)


"Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Hoşlanmadığınız nice şeyler vardır ki, sizin için daha hayırlıdır. Sevdiğiniz nice şeyler de vardır ki, o da sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (2/Bakara, 216)


"Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı sevgi/düşkünlük, insanlara ziynetlendirildi, çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır. De ki: 'Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın rızâsı/hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür." (3/Âl-i İmrân, 14-15)


"De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir. De ki: 'Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez. " (3/Âl-i İmrân, 31-32)


"Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infak edip harcamadıkça "iyi"ye eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, Allah onu hakkıyla bilir." (3/Âl-i İmrân, 92)


“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (3/Âl-i İmrân, 103)


"İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar (kâfirler/müşrikler, münâfıklar) sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında 'inandık' derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: 'Kininizde (kahrolup) geberin! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir." (3/Âl-i İmrân, 119)


“...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” (5/Mâide, 2)


"Yahûdiler ve hıristiyanlar 'Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz' dediler. De ki: 'Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz de O'nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah'a aittir. Sonunda dönüş de ancak O'nadır." (5/Mâide, 18)


"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve Kendisini seven, mü'minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir." (5/Mâide, 54)


"Allah ve Rasûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da rüzgârınız/kuvvetiniz/devletiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir." (8/Enfâl, 46)


"Ve kalplerinin arasını sevgi ile birleştirdi. Yoksa, yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah, onların arasını sevgi ile birleştirdi..." (8/Enfâl, 63)


“Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.” (8/Enfâl, 73)


"Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa (istahabbû -küfrü imandan çok seviyorlarsa-), babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir." (9/Tevbe, 23)


"De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez." (9/Tevbe, 24)


"Onun içinde (Mescid-i Dırârda) asla namaz kılma! İlk günden takvâ üzerine kurulan mescid (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever." (9/Tevbe, 108)


"(Yusuf:) 'Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha sevimlidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve câhillerden olurum!' dedi." (12/Yûsuf, 33)


"Dünya hayatını âhirete tercih edenler (yestehıbbûne -dünyayı âhiretten daha fazla sevenler-), Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir dalâlet/sapıklık içindedirler." (14/İbrâhim, 3)


"Rahmeti bütün canlıları kuşatan (Allah) iman eden ve güzel ameller yapanlar için (kalplerde) sevgi yaratacaktır." (19/Meryem, 96)


"Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: 'Mûsâ'yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil'e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, Benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Mûsâ! Sevilmen) ve Benim nezâretimde yetiştirilmen için sana Kendimden sevgi verdim." (20/Tâhâ, 38-39)


“İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” (25/Furkan, 26-29)


"(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete girecek olanları en iyi O bilir." (28/Kasas, 56)


“O’nun âyetlerinden biri de kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden (cinsinizden) eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır.” (30/Rûm, 21)


"Süleyman: 'Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi zikretmek/anmak için istedim' dedi..." (38/Sâd, 32)


“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost oluverir. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.” (41/Fussılet, 34-35)


“Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...”(48/Fetih, 29)


"Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz. Bilin ki, içinizde Allah'ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işte size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiş/süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyânı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. Bu, Allah'tan bir lütuf ve nimettir. Allah alîmdir, hakîmdir. Eğer mü'minlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını ıslah edip düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve (her işte) adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki merhamete ulaşasınız. Ey mü'minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir. Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etinin yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhametlidir. Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, en takvâlı olanınız/O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allah bilendir, her şeyden haberdardır." (49/Hucurât, 6-13)


“Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.” (58/Mücâdele, 22)


"Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zarûret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (59/Haşr, 9)


“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar Rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” (60/Mümtehine, 1-2)


"Olur ki Allah sizinle düşman olduklarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah, her şeye gücü yetendir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zâlimler onlardır." (60/Mümtehıne, 7-9)


"Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah'a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih. Mü'minleri (bunlarla) müjdele." (61/Saff, 10-13)


"Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, âhireti bırakıyorsunuz." (75/Kıyâme, 20-21)


"Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (âhireti) ihmal ediyorlar." (76/İnsan, 27)


"Onlar, kendi canları çekmesine rağmen, Allah sevgisiyle yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler." (76/İnsan, 8)


"Hayır! Doğrusu siz malı aşırı biçimde seviyorsunuz." (89/Fecr, 20)


"... Andolsun ki insan, Rabbine karşı pek nankördür. Şüphesiz buna kendisi de şâhiddir ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür." (100/Âdiyât, 6-8


 

 

 

Allah Kimleri Sever?


İhsan Sahibi Muhsinleri (Güzellik Sergileyen, Allah'ı Görür Gibi O'na Kulluk Yapanları): "Allah yolunda infak edin, mal ve paralarınızı harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde ihsan/güzellik sergileyin, dürüst davranın, çünkü Allah muhsinleri (dürüstleri, Allah'ı görür gibi O'na kulluk yapanları) sever." (2/Bakara, 195)


"O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak edip harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da muhsinleri, güzel davranışta bulananları sever." (3/Âl-i İmrân, 134). Yine bkz. (3/Âl-i İmrân, 148; 5/Mâide, 13, 93)


Tevbe Edenleri ve Temizlenenleri: "... Allah çokça tevbe edenleri de sever, çokça temizlenenleri de sever." (2/Bakara, 222)


"... Onda (Takvâ mescidi olan Mescid-i Kubâ'da) temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever." (9/Tevbe, 108)


Rasûlullah'a Tâbi Olup Uyanı: "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir." (3/Âl-i İmrân, 31)


Takvâ Sahibi Muttakîleri, Sakınanları: "Hayır! (Gerçek onların dediği değil.) Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınır, takvâ sahibi olursa, bilsin ki Allah müttakîleri sever." (3/Âl-i İmrân, 76)


"... Allah (haksızlıktan) sakınan müttakîleri sever." (9/Tevbe, 4)


"... Allah (ahdi bozmaktan) sakınan müttakîleri sever." (9/Tevbe, 7)


Sabredenleri: "Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever." (3/Âl-i İmrân, 146)


Tevekkül Sahiplerini, Kendisine Dayanıp Güvenenleri: "O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, mütevekkilleri, Kendisine dayanıp güvenenleri sever." (3/Âl-i İmrân, 159)


Âdil Olanları: "... Eğer hüküm verirsen, aralarında adâletle hükmet. Allah âdil olanları sever." (5/Mâide, 42)


"Her işte adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever." (49/Hucurât, 9)


"... Allah, adâletli olanları sever." (60/Mümtehıne, 8)


Kendi Yolunda, Kenetlenmiş Gibi Saf Bağlayarak Savaşanları: "Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever." (61/Saff, 4)


 

 


Allah Kimleri Sevmez?


Aşırı gidenleri: "Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez." (2/Bakara, 190)


Fesâdı/Bozgunculuğu: "... Allah fesâdı/bozgunculuğu sevmez." (2/Bakara, 205)


Fâsidleri/Bozguncuları: "... Allah fesadçıları/bozguncuları sevmez." (5/Mâide, 64)

"... Yeryüzünde fesâdı/bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, müfsidleri (bozguncuları) sevmez." (28/Kasas, 77)


Günahlarda Israr Eden Nankörleri, Fâizle Uğraşanları: "Allah fâizi (ondan gelen kârı) tüketir/mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir); sadakaları ise arttırır/bereketlendirir. Allah, nankörlükte ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez." (2/Bakara, 276)


Kâfirleri, Allah'a ve Rasûlüne İtaat Etmeyenleri: "De ki: 'Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez. " (3/Âl-i İmrân, 32)


"... Şüphesiz O (Allah), kâfirleri sevmez." (30/Rûm, 45)


Zâlimleri: "... Allah zâlimleri sevmez." (3/Âl-i İmrân, 57, 140)


"... Doğrusu O (Allah), zâlimleri sevmez." (42/Şûrâ, 40)


Şımarıkları: "... Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez." (28/Kasas, 76)


Kendini Beğenip Böbürlenen Kimseleri: "... Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez." (4/Nisâ, 36)


"Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez." (31/Lokman, 18)


"... Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez." (57/Hadîd, 23)


Müstekbirleri, Büyüklük Taslayanları: "Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, müstekbirleri/büyüklük taslayanları asla sevmez." (16/Nahl, 23)


Hâin Günahkârları: "Kendilerine hıyânet edenleri savunma; çünkü Allah hâinliği meslek edinmiş günahkârları sevmez." (4/Nisâ, 107)


"... Allah, hâin ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder, onları sevmez." (22/Hacc, 38)

"... Allah hâinleri sevmez." (8/Enfâl, 58)


Kötü Sözün Açıkça Söylenmesini: "Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işiten ve bilendir." (4/Nisâ, 148)


Sınırı Aşanları: "Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez." (5/Mâide, 87)


"Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez." (7/A'râf, 55)


İsrâf Edenleri: "... İsrâf etmeyin; çünkü Allah müsrifleri/isrâf edenleri sevmez." (6/En'âm, 141, 7/A'râf, 31)


 

 

 

Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı


"El-mer'ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği ile beraberdir.)" (Buhâri, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 161, 165)


"Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş olmaz." (Buhâri, İman 8; Müslim, İman 69)


“Kişi, Allah ve Rasûlünü, o ikisi dışında kalan her şeyden daha çok sevmedikçe imanın tadını bulamaz.” (Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10)


“Nefsim yedinde olan Allah'a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Kütüb-i Sitte Terc. 10/133)


“Mü’minin mü’mine karşı durumu (bağlılığı), bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan/bütünleyen binâ gibidir.” Hz. Peygamber, bunu açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek kenetledi. (Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67)


“Mü’minler birbirini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer organlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)

“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” (Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599)


“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.” (Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9)


“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.” (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 38, 60; Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17)


“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyânet etmez, yalan söylemez ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. (Kalbini işaret ederek:) Takvâ buradadır. Bir kimseye şer olarak müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.” (Tirmizî, Birr 18)


“Birbirinizle hasetleşmeyin. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için arttırmayın. Birbirinize kin ve nefret beslemeyin. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyin. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olun. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. -Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki- Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı başka müslümana haramdır.” (Müslim, Birr 32; Buhârî, Edeb 57; Ebû Dâvud, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbn Mâce, Duâ 5)


“Sakın zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha, birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.” (Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18)


“Din kardeşin zâlim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et.” Bir adam: “Yâ Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim; ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz?” dedi. Peygamberimiz: “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” buyurdu. (Buhârî, Mezâlim 4, İkrâh 6; Tirmizî, Fiten 68)


“Bir kul, bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyâmet gününde Allah da onun ayıbını örter.” (Müslim, Birr 72; Buhârî, Mezâlim 3; Ebû Dâvud, Edeb 38; Tirmizî, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17)


“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir. Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir.” (Buhârî, İman 4-5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; Ebû Dâvud, Cihad 2; Tirmizî, Kıyâmet 52, İman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11)


“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48)


"(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır." (Et-Tâc, c. 5, s. 78)


“Sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü buğz et; bir gün dostun olabilir.” (Tirmizî, Birr 60)


"Birbirinizle kinleşmeyin, haset etmeyin, birbirinizden yüz çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz..." (Buhârî, Edeb 57, Ferâiz 2; Müslim, Birr 23; Tirmizî, Birr 24)


"Bir kişiye, müslüman kardeşine hakaret etmesi kötülük olarak yeter." (Müslim, 1, 32)

"Allah'ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve Senin sevgini bana kendimden, âilemden ve (sıcak ve harâretli günde) soğuk sudan bana daha sevimli kıl." (Tirmizî, Deavât 72, 73)


Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: "Ey Allah'ın elçisi, iman nedir?" diye sorunca, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: "Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır" (Ahmed bin Hanbel, IV/11)


"Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz." (Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11).


"Kul beni âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz." (Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce, Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275)


"İnnallahe cemîlun yuhıbbu'l-cemâl -Allah güzeldir, güzeli sever-." (Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151)


“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” (Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr)


“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” (Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178)


“Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir, uyuşmayanlar ayrılır.” (Buhârî, Enbiyâ 2, 3; Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin Hanbel, II/295, 527, 537)


"Allah bir kulu sevince, Cebrâil'i çağırıp: 'Ben falanı sevdim, sen de sev!" der. Cebrâil de onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur (insanlar da onu severler)." (Buhârî, Bed'ü'l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru Sûre 19; Muvattâ, Şi'r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413)


“Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir. Bir kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.” (Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157)


"Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah'ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever." (İbn Mâce, Zühd 16)


"Kulum Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle de Bana yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı Ben olurum, Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür. Tutan eli Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o Benimle yürür." (Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256)


"Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Bu kul Allah'tan bir şey dilese dileği kabul edilir. Allah'a sığındığında da Allah onu korur. Allah, velîsine düşman olan kimselere harb ilân eder." (Buhârî, Rekaik 38; İbn Mâce, Fiten 16)


“Onlar (Allah'ın velîleri) öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır, zikredilir.” (Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495).


“Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama” (İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225)


“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azabından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” (Tirmizî, Zühd 64)


Nebî (s.a.s.) Ali (r.a..)’nin oğlu Hasan’ı öpmüştü. O sırada Akra İbn Hâbis de Peygamberimiz’in yanında bulunuyordu. Akra: “Benim on tane çocuğum var, onlardan hiç birini öpmedim” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) ona hayretle bakıp:“Merhamet etmeyen kimseye merhamet olunmaz” buyurdular. (Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65; Ebû Dâvud, Edeb 145; Tirmizî, Birr 12)


Çölde yaşayan bedevîlerden bir grup Rasûlullah (s.a.s.)’ın huzuruna geldiler ve “Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz?” diye sordular. Peygamberimiz: “Evet” buyurdu. Onlar: “Fakat biz, Allah’a yemin ederiz ki, onları öpmüyoruz” dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah sizin kalplerinizden merhamet duygusunu çıkarıp almışsa, ben ne yapabilirim ki!” buyurdu. (Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 164; İbn Mâce, Edeb 3)


“İnsanlara merhamet göstermeyen kimseye Allah da merhamet etmez.” (Buhârî, Edeb 18; Tevhid 2; Müslim, Fezâil 66; Tirmizî, Birr 16, Zühd 48)


“Bana dünyanızdan kadın ve güzel koku sevdirildi. Gözümün nûru da namazdır.” (Nesâî, İşretü’n-Nisâ 1; Ahmed bin Hanbel, III/128, 199, 285)


“Birbirlerini seven (erkek ve hanım)ler için, nikâh/evlilik gibisi görülmedi.”(İbn Mâce, Nikâh 1)


“Ben, müşrikler arasında ikamet eden her müslümandan berîyim/uzağım.” Ashâb; “Niçin yâ Rasûlallah?” diye sorunca, şöyle buyurdu: “Çünkü o ikisinin ateşi birbirini görmez.” (Ebû Dâvud, III/45, hadis no: 2645)


“Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da onun gibidir.” (Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787)


“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir. Selâmını almak, hasta ziyaretine gitmek, cenâzesine katılmak, dâvetine icâbet etmek, aksırınca ‘yerhamukelllah’ demek.” (Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4; Ebû Dâvud, Edeb 98)


“Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim celâlim adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.” (Müslim, Birr 37, hadis no: 2566)


“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celâlim adına birbirini sevenler var ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıpta ederler.” (Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139)


“Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne şehidlerdir. Üstelik kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.” Orada bulunanlar sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah'a yemin ederim ki, kesinlikle onların yüzleri nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; insanlar üzülürken onlar üzülmezler.” Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (10/Yûnus, 62) (Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc. 10/142)


“Din nasihatten ibarettir!” Yanında bulunanlar; ‘kim için ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sormaları üzerine, şöyle buyurdu: “Allah için, Peygamber için, müslümanların imanları ve hepsi için! Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez; ona yalan söylemez; ona zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse bunu onda izâle etsin (gidersin).” (Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1928; Müslim, İman 95)


 

 

 

 

Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi


Sevgi, varlık sorusunun cevabı. Sevgi, mahlûkat ağacının tohumu. Sevgi, yüreğin ölümsüz meyvesi. Sevgi, Yaratan ve yaratılanıyla varlığın ortak sesi. Sevgi, insanın, harcadıkça çoğalan tek sermayesi.


Sevgi, varlık sorusuna nasıl cevap olabilir? Şöyle ki: Olmayan bir şeye sevgi duyulmaz, sevmekten söz edebilmek için “diğeri” gerekli. Süje olmadan objeyi kim bilir? Sevginin sözkonusu olduğu bir yerde elbette sevenlerle sevilenlerin varlığı kaçınılmazdır. Ortada olmayan bir şeye sevgi duymak abes olur.


İşte bunun için sevgi, varlık sorusunun cevabıdır. Sevgiyi bilen, sevecek, onu paylaşacak birini arar. Çünkü sevginin en güçlü tezâhürüdür paylaşmak. Sevgiyi paylaşmak isteyen yaratmak gibi bir güce sahip değilse eğer, varlık içerisinden bir “diğeri”ni bulup sevgiyi onunla paylaşacaktır. Yok bu zat yaratma gücünü elinde tutan Allah ise, elbette sevilen ve seven birilerini yaratıverecektir. “O’nun işi, bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece ‘ol’ demektir, hemen oluverir.” (36/Yâsin, 82)


 

 

 

Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir


Her şeyin olduğu gibi sevginin kaynağı da Allah’tır. Sevgi çağlayanının kaynağında O vardır. Yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük sevgi okulları (din) O’nundur. Dünyanın görüp göreceği en yetenetkli sevgi öğretmenleri (peygamberler) O’nun okulunun mezunlarıdır. Sevginin ölümsüz kitabını yine O yazmıştır. Çünkü O; Vedûd’dur, yani “çok seven.” Yalnız o kadar mı? Elvette değil; aynı zamanda O “çok sevilen”dir. Nedeni yine aynı: Çünkü O; “Vedûd”dur. Kendi dilinden, kendisini öyle tanıtmaktadır; kendisini tanıyabileceğimiz en sağlam kaynakta, Kur’an’da: “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin! Doğrusu Rabbim çok merhamet eden, çok sevendir.” (11/Hûd, 90) “O (Allah) bağışlayandır, sevendir.” (85/Bürûc, 14)


O’nun sevmesinin öbür adı “cennet”tir. Sevginin çözülüp eşyaya dönüşmesidir cennet. O yalnız seven, yalnız sevdiren değil; aynı zamanda sevindirendir de. Neyle olacak, cennetle elbette. Hem, çok sevenin, çok sevilenin, çok sevindirmemesi düşünülebilir mi? O hem çok seven, hem de çok sevilendir. “Vedûd” ism-i celîlinin gramatik özelliğidir bu. Feûl vezninden mübâlağa sîgası, anlam olarak hem etken hem de edilgen bir yapısı var. Yani fâil olarak “çok seven” anlamına geldiği gibi, mef'ûl olar olarak “çok sevilen” anlamına da gelir. Allah’ın Vedûd olması demek, O’nun çok seveceği ve O’nu çok seven birilerinin olması demektir. İşte bunun içindir ki, sevgi varlık sorusunun cevabıdır.


Sevgi, üflenen ruh gibi, özü İlâhî olan değerlerden biridir. Sözkonusu değerlerin çok azı Yaratanla yaratılan arasında paylaşılır. Paylaşılan bu değerlerin başında gelir sevgi. Yaratıcımızı tanıma hususunda bize kılavuzluk eden diğer sıfatlara benzemeyen farklı bir boyutu vardır Vedûd sıfatının. Örneğin Merhamet Edendir (Rahmân), Bağışlayandır (Rahîm), fakat merhamet edilmeye ve bağışlanmaya muhtaç değildir. Affeder (Ğafûr), affedilmez; Hükmeder, hükmolunmaz; Doyurur (Râzık), doyurulmaz... Bu gibi sıfatlar hem fâil hem me’ul anlamıyla Allah için kullanılamaz. Bunları böyle kullanmak, kişinin imanını tehlikeye sokacak küfür sözler arasına bile girebilir. O’nun kendisi için seçip beğendiği “Vedûd” isminin işte bu açılardan farklılığı vardır. Allah, sevgiyi kullarıyla paylaşmakta “O onları, onlar da O’nu sevmektedir.” (5/Mâide, 54)


Diğer nimetlerine karşılık olarak “ûbûdiyet (kulluk)” isterken, sevgi nimetine aynı cinsten karşılık beklemektedir. Bu mânâda bir başka örneği daha yoktur sevginin ve sevgi rakipsizdir. Yaratan onu varlığın ortak değeri kılmıştır. Doyurmuş, doyurulmayı istememiş (51/Zâriyât, 57); vermiş, almayı istememiş; yaşatmış, yaşatılmayı istememiş; korumuş, korunmayı istememiştir. Fakat sevgiye gelince iş değişmiş, onu tüm varlığa şâmil kılarak, sevmiş ve sevilmeyi istemiştir.


 

Sevgi Mahlûkat Ağacının Çekirdeğidir: Kur’an’da sevgi üç ayrı terimle ifade edilir: Muhabbet, meveddet, ülfet. En çok kullanılan da birinci sıradaki “hubb (ha-be-be)” kökünden türetilen terimlerdir. Sevgi anlamına gelen bu terim, aynı zamanda çekirdek, tohum, öz, nüve (habb) anlamlarına da gelmektedir. Bu mânâlarıyla Kur’an’da da kullanılmıştır (bk. 6/En’âm, 95; 55/Rahmân, 12). Bu ikinci anlamını da göz önünde tutarak rahatlıkla diyebiliriz ki sevgi varoluşun tohumudur, çekirdeğidir, özüdür. Varlığın yaratılış hikmeti, insanın varoluş illetidir. Herşey değerini ve ömrünü illetinden alır. İlleti ölümsüz olan değerlerin kendisi de ölümsüzdür; Allah için sevmek gibi. İlleti ölümlü olan değerlerin mâlûlü de ölümlüdür; kul için sevmek gibi. Ancak seven (Vedûd) var oldukça sevgi de var olacak; O, bu ölümsüz illetle yaratmasına devam edecektir. “O her an yeni bir iştedir (Hayatı her an tazelemekte, yaratmaya devam etmektedir).” (55/Rahmân, 29)


Mahlûkatın sebebi olan sevgi tohumunun ekilebileceği en verimli toprak gönüldür. Adını sevgi koyduğumuz çandır tohumlar değil de Vedûd olan Allah’ın bağışladığı cins tohum; hamı alınıp nadaslanmış, taşı ayıklanıp keseği kırılmış, emek ve işçilikle sürülüp gözyaşıyla sulanmış selîm bir kalbe ekilirse, gönül harcadıkça çoğalan bitmez tükenmez bir sevgi ambarına dönecek; bu tohum, bire on değil; bire bin, bire yüz bin veren gönül toprağının ölümsüz hazinesi olacaktır. İnsan gönlünün bu ölümsüz meyvesinden tam verim alabilmek için üç şey gerekli: Cins bir tohum (sevgi), bakımlı bir tarla (kalp), fedâkâr bir bahçıvan.


En kötü kalpazanlık, sevgi kalpazanlığıdır. Karşılıksız çek kesen türedi tüccar gibi karşılıksız sevgi imal eden türedi sevgi tâcirleri yaptıkları kalpazanlığın adını “insanlık sevgisi” ya da “hümanizm” koyabilirler. Nasıl olsa bir faturası yok bu “kalp sevgi”nin. Kalpazanlığın bir başka türü de sevgiyi donun içinde aramaz, ya da günümüzde olduğu gibi fuhşun adını sevginin zirvesi olan “aşk” koymak.


Ortalığı sahte sevgilerin ve sevgi sahtekârlarının kapladığı bir çağda gerçek sevgiyi ancak vahyin kılavuzluğunda bulabiliriz. Çünkü vahiy, hem sevenlerin ve hem sevilenlerin en yücesi olan Allah’ın kelâmıdır; sevgiyi sevgiyle yaratan Allah’ın...


 

Sevgi Mihenktaşıdır: Evrenin yaratılış hikmeti, insanın ölümsüz devleti, mü’minin dünyadaki cenneti, varlığın tek ortak serveti olan sevgi, aynı zamanda İlâhî vahyin de çatısını oluşturur. Bu çatı “sevmek” ya da “sevmemek” üzerine kurulmuştur. Bu İlâhî üslûp, sevginin “belirleyici” olduğu sonucuna götürüyor bizi. Sevgi, Allah’ın kişiyi vurduğu mihenk taşıdır. Evrenin sahibi, kendisine karşı isyan etme, karşı gelme yetisiyle donattığı insanı kahretmekten, ateşe atmaktan, azab etmekten daha çok “sevmemek”le korkutup uyarıyor. Allah’a itaatin illeti sevgi olarak belirirken, itaatsizliğin illeti de sevgisizlik olarak ortaya çıkıyor.


Korku mu? O var, olmalı da; ancak illeti azap, gazap ya da cehennem olmak yerine, yine “sevgi” olmalı. Bu sayılanlar O’nun sevmemesinin bir sonucu değil midir? Allah’a duyulan korkunun temelinde cezaya çarptırılma korkusu değil de O’nunla kendisi arasındaki sevgiyi yıpratma korkusu, illeti sevgi olan korkudur ki, istenilen de budur ve “takvâ” bunun adıdır.


Allah, kitabını sevmek ve sevmemek üzerine binâ etmiştir. Şu âyetlerde sevginin insanın amellerinin belirleyicisi olarak nasıl kullanıldığına bakalım:


“Allah hâinleri sevmez.” (8/Enfâl, 58)

“Allah tevbe edenleri sever.” (2/Bakara, 222)

“Allah fesatçıları sevmez.” (5/Mâide, 54)

“Allah müttakîleri sever.” (3/Âl-i İmrân, 76)

“Allah haddi aşanları sevmez.” (3/Âl-i İmrân, 57)

“Allah dengeli (âdil, kıst) olanları sever.” (5/Mâide, 42)

“Kuşkusuz Allah ihânette ilerlemiş günahkârı sevmez.” (4/Nisâ, 107)

“Allah, yolunda kurşunla kaynatılmış sağlam duvar gibi saf halinde savaşanları sever.” (61/Saff, 4)

“Çünkü Allah büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (4/Nisâ, 36)

“Allah (her türlü pislikten) temizlenip arınanı sever.” (9/Tevbe, 108)

 

Hepsi bu kadar değil elbet. Sevgi ekseni etrafında dönen bu âyetleri çoğaltmak mümkün. Bunlardan başka sevginin belirleyiciliğine, sevginin başöğretmeni ve insan sevgisinin ufku Rasûlullah’ın ve ashâbının hayatından da çarpıcı örnekler bulabiliriz. Kişinin niteliğinin tesbitinde sevginin belirleyici bir unsur olduğunu Allah Rasûlünde de görüyoruz. O, dışarıdan bakınca sahibini negatif konumlara oturtacak kimi davranış sahiplerini, sözkonusu olumsuz davranışlarıyla değil de sevgileriyle değerlendirmiştir. Ashâbı arasında olumsuz davranış sergileyen kimilerine karşı oluşan muhâlefeti dengelemek ve aşırı gidenlere unutulan bir boyutu daha hatırlatmak için birçok olayda “Hayır! O kardeşiniz Allah ve Rasûlünü seviyor” buyurmuştur. Rasûlullah’ın sevgiyi belirleyici olarak gösterdiği birçok örnekten Buhârî ve başkalarının naklettiği yalnızca birini aktarmakla yetinelim. Hz. Ömer anlatıyor:


“Allah Rasûlü zamanında Abdullah isminde “eşek” lakaplı biri vardı. Hareketleri ile Peygamberimizi güldürürdü. İçki içtiği için Efendimiz ona sopa attırmıştı. Yine bir defasında içki içerken yakalanmış ve sopa yemişti. Onun birkaç kez sopa yediğini gören biri: “Allah lânet etsin! Ne kadar da çok içiyor” dedi. Allah Rasûlü: “Sus, ona lânet etme! Bilmiyorsun ki o, Allah ve Rasûlünü seviyor” buyurdu.


Bu tavır, ameli hiçe sayan ters yönde bir dengesizliğe delil olamaz elbet. Çünkü bu örneğin kendisi, bir ifrâtın, bir dengesizliğin Allah Rasûlü eliyle önlenmesidir. İnsanları zaaflarından dolayı mahkûm ederek kimi çok güzel hasletlerini görmezden gelmeyi reddediyordu. Lâneti haketmemiş birine lânet etmeyi hoş görmemişti Rasûlullah. Belki bununla onun duâya ihtiyacı olduğunu, affa ve rahmete ihtiyacı olduğunu îmâ etmişti. Elbette böylesi örnekler ameli sıfıra çıkaran Mürcie dengesizliğine delil olamazlar.


“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, merhamet edendir.” (3/Âl-i İmrân, 31). Sevginin belirleyiciliğine güzel bir örnek de bu âyet-i kerime. Kişi sevmediğine de itaat eder; ama eğer seviyorsanız itaat edin, yani itaatinizin illeti Allah sevgisi olsun.


İtaat edin ki sevginiz lafta kalmasın, ödeyin onun bedelini. Sevdiğiniz Zat’ın hatırı için Rasûl’e itaat etmekle sevginizi yürek ülkenizde iktidara geçirin; iktidarsız sevgi olmaktan kurtulup iktidarlı sevgiye dönüşsün. O zaman ne mi olacak? Sevginizi Allah’a isbatlamış olacaksınız, onun bedeli olan itaati ödeyerek yapacaksınız bunu. İşte o dem Allah da sizi sevecek; yalnızca o kadar mı? Değil elbet, o da sevdiğini sana isbatlayacak, silecek günahlarını, bağışlayacak seni. Senin Allah’a olan sevginin isbatı “itaat” iken Allah’ın sana olan sevgisinin isbatı da “mağfiret” olacak. Bu sevgi sürdükçe senin itaatin artacak, senin itaatin arttıkça onun bağışı ve rahmeti artacak. İşte sana müthiş bir bir formül. Bu formülden haberi olmayan insanların yakalarından tutarak sars onları ve onlara “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız...” Ve yine de ki onlara: Kim Allah’a sahip, o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum, o neye sahip?


 

Sevmek ve Adamak: "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve Kendisini seven, mü'minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir." (5/Mâide, 54)


Allah’ın yolundayken O'ndan yüz çevirenlerin ilk yitirdiği şeyin “sevgi” olduğunu anlıyoruz. Önce sevgiyi kaybediyorlar, Allah onları sevmiyor, onlar da Allah’ı. Ve arkası geliyor. Çünkü sevgi diğer eylemlerin illeti. İllet yok olunca mâlûlün durması için hiçbir sebep kalmıyor. Mü’minlere karşı yumuşak başlı olması gerekirken tam tersi bir tavra giriyor: Sebebi sevgisizlik. Kâfirlere karşı izzetli olması gerekirken, tam tersi bir tavır alıyor; sebebi yine aynı. Sevginin, Allah’a olan sevginin en yüksek ifadesi olan cihadı terkediyor. Bedeli “can” ve “kan” olan bir sevgiden yoksun kalınca, o bedeli ödeyecek güç bulamıyor kendinde. Çünkü artık “Beni seven ve benim sevdiğim Allah ne der?” yerine, “falan ne der?” sorusu geçiyor. O güne kadar sevdâsı uğruna kınayıcının kınamasından korkmazken, o sevginin yok oluşuyla kınanmak korkusu gibi aşağılık bir duyguya teslim oluyor. Dün sevgi sâyesinde özgürken bugün sevgisizlik çukurunda nefsin, şeytanın, eşyanın ve çevrenin esiri oluyor. Dün sevgi sâyesinde üreten ve veren biriyken bugün sevgisizliğin pençesinde sürekli tüketen ve alan derekesine düşüyor.


Sevmek vermektir, sahip olduğunuz en değerli varlığı, yüreğinizi vermek... Vermek denilince, öyle çıkarıp sunmak değil; paylaşmak anlamında vermek. Kişi, başkasına veremediğinin, “diğeri”yle paylaşamadığının sahibi değildir. Ya da kişinin sahip olduğu şey başkasına verebildiği şeydir. Bundan dolayı yüreğine sahip olamayanlar sevemezler. Yüreği işgale uğramış bir insanın sevebilmesi düşünülemez. Çünkü orası işgal edilmiştir, yüreğinin iktidarı kendi ellerinde değildir, onu bir başkasıyla paylaşamaz. Böylesine işgale uğramış bir yüreğin sahibi sevmekten söz ediyor, “sevdim” diyorsa, sevdiğine sahte adresli dâvetiye çıkartıyor demektir.


Vereceğiniz şey ne kadar değerliyse, onu vereceğiniz yer de o kadar yüce olmalı. Daha doğru bir deyişle, verdiğinizin kıymetini bildiğiniz ölçüde seçersiniz verilecek yeri. Sevginin adanabileceği en büyük kapı Allah’ın kapısıdır. Sevgiyi o kapıya adamak, ona en yüksek değeri biçmektir. Sizden olan bir şeyi ölümsüzleştirmektir. Çünkü bir adağın sorumluluğu, adandığı andan itibaren, adandığı kapıya geçer.


Sevmek adamaktır. Adağın tasarrufu, adandığı kapıya aittir. Eğer sevginizi bir ölümsüze adamışsanız onu da ölümsüzleştirmişsiniz demektir. Allah’ı sevmek, sevgiyi ölümsüzleştirmektir. İlleti ölümlü olan sevginin kendisi de ölümlüdür. İlleti ölümsüz olanın kendisi de ölümsüzdür.


Söz buraya gelmişken, yanlış bir kanaate değinmek istiyorum. Bu kanaatte sevgi, şahsiyet geliştirici ve kişiye varlığını duyumsatıcı bir üretim aracı değil; seveni sevdiğinde yok edici (fenâ) bir tüketim aracıdır. Kişiyi olgunlaştıran ve ona şahsiyet kazandıran, sevgiyi sevgi olmaktan çıkarıp tutkuya dönüştüren ve onu bir can kurdu gibi insanı yiyip bitiren bir heyûlâ olarak tarif eden bu anlayışın vardığı son durak vahdet-i vücut dengesizliğidir. Hintli bilge Tao Tse’de görüldüğü gibi pisliğin içinde bile (hâşâ) tanrının görüldüğünü söylemeye kadar vardırılan bu yamuk felsefe, Kur’an’ın öngördüğü “Hâlık-mahlûk” ikilemine taban tabana zıttır.


Sevmek, bazılarının iddiâ ettiği gibi yok olmak (fenâ) değil; aksine “sevmek, var olmaktır”, varlığından haberdar olmaktır, kişinin kendi varlığını ispatlamasının en kestirme yoludur. Çünkü sevgi, şahsiyeti koruyarak bütünleşmektir. Birbirinde yok olmak değil; birbirinde var olmaktır. Yok olma (fenâ) faraziyeleri, sevgiyi tek yönlü kabul ederek sevenin sevdiğinde yok olacağını iddiâ eder. Halbuki sevgi çift yönlüdür. Bu gerçek Allah’la kul arasındaki sevgide bile geçerlidir: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı.” (5/Mâide, 54). Sevgi bir başkasına hulûl (girme, onda yok olma) değil; bir başkasında kişinin benliğini duyumsaması, varlığının farkına varmasıdır.


Bir sevgi ki ferde kendi kimliğini kaybettiriyorsa o sevgi, sevgi değil girdaptır, karşıdaki de sevgili değil üzerine konan canlıyı eritip sindiren ve canavar bitki olarak bilinen Nepentes çiçeğidir. Kişiyi sevdiğinde kaybeden bir sevgi üretici değil; tüketici bir sevgidir; Züleyha’nın Yusuf (a.s.)’a olan sevgisi gibi. Hem kendisi tükenir hem de karşısındakini tüketir. Çünkü o sevdâya kara çalınmıştır; kontrolden çıkmış, “ak sevdâ” iken “kara sevdâ” olmuştur. Kur’an’da Züleyha için geçtiği gibi yakıp tüketen bir şey olmuştur: “Sevda onun bağrını yakmış, dediler.” (12/Yusuf, 30). Evet onu tüketmiş, o da kendisini tüketenden intikam almak istemiştir. Tabii bu intikam dönüp onu tüketmek biçiminde gösterecektir kendini. Onca sevgisine rağmen mi? Evet, onca sevgisine rağmen yapmak isteyecektir bunu.


Böylesine bir sevgi kimse için meşrû değildir. Meşrû sevgi, aklı baştan almaz; tersine aklı lâyık olduğu yere koyar. Bazılarının iddiâ ettiği gibi Allah sevgisinden dolayı akıl yitirilmez. Allah’ı seven O’nun yerli yerinde yarattığı ve hikmetle yerleştirdiği aklı nasıl yerinden eder? Nasıl sevdiğini söylediği Zat’ın hikmetine müdâhale edebilir? Böylesi bir bir şey, Züleyha’nın Yusuf’a sopa çektirmesi ve bunu da, sevgi adına, sevginin üst sınırı olan aşk adına yaptığını iddiâ etmesi kadar abestir. Evet bu tüketiciliğin de bir sevgi çeşidi olduğunda şüphe yok. Fakat normal ve üretici değil, anormal ve tüketici bir sevgidir bu. Eğer istediğini elde etseydi Züleyha, o sevgi hem kendisini hem karşısındakini yakacaktı.


Allah’ı sevmek adına, Allah’ın sevdiği gibi yarattığı insanın dengesini bozmak, imrenilecek bir şey olsaydı, bu işi öncelikle Allah'ı onun kadar hiç kimsenin sevemeyeceği Rasûlullah ve ashâbı yapardı. Rasullerin bizden çok daha bilip tanıdıkları Allah Teâlâ’yı gereği gibi sevmemeleri düşünülemez. Allah’ın kendilerinden râzı olduğu, kendilerinin de Allah’tan râzı olduğu sahâbe için de geçerli aynı şey. Sevdikleri Allah ve Rasûlü yoluna sevginin en büyük bedeli olan can ve kanlarını koyan sahâbe içerisinden belki her türlüsü çıkmıştır, ama Allah aşkından deli-divâne olduğu söylenen, çok sevdiklerini bildiğimiz bu iki varlığa karşı duydukları aşk yüzünden aklını kaçırıp “meczup”laşan biri çıkmamıştır. Kimdir Allah’ı Rasûlullah (s.a.s.)’dan daha çok sevdiğini iddiâ eden? Bunu söylemeye kimin dili varabilir? Hem en güzel örneğimiz olan Allah Rasûlü’nün ve onun ellerinde yetişen neslin bu konudaki tavrı bizler için takip edilecek en doğru yol değil midir?


Allah’ı ruhuyle sevenlerin, kalbiyle sevenlerin aklını başında bırakır sevgi. Allah’ı aklıyla sevenlerin aklı ise başlarından gider. Çünkü sevgi, “bilmek” değil; “tanımak”tır, akıl bunu kaldıracak kapasitede değildir: “İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez. Zira bu terâzi bu kadar sıkleti çekmez.” Evet, akıl terazisi bu kadar ağırlığı kaldıramayacak, ince bir yerinden kırılıverecektir.


Adresleri doğru tesbit etmek gerek. Sevginin yerini, adresini de doğru tesbit etmek gerek. Bildiğimiz bir şey var: Allah sevgisini en üst düzeyde yaşayan Rasûl ve ashâbı arasından mecnun ve meczubun çıkmadığı. Yine bildiğimiz bir şey var: Allah Rasûlünün ve ashâbının Allah’ı çok, hem de pek çok sevdiği ve sevginin yüksek bedelini ödemekten bir an bile kaçınmadığı. İslâm’daki cihad farîzası, kulun Allah’a olan sevgisinin en yüksek tezâhürüdür. Çünkü sevginin büyüklüğü fedâkârlıkla orantılıdır. Kişinin sahip olabildiği en büyük değer “can”dır. Sahip olduğu o değeri en çok sevdiğini iddiâ ettiği Zat’ın yoluna sevgisinin bedeli olarak koyar, O’na bu şekilde isbat eder sevgisini. Değilse isbat edilmemiş sevgi kof bir sevgidir, kuru bir iddiâdan öte bir değeri yoktur. Onu ne Yaratan ve ne yaradılan ciddiye alır.


Bu durumda varacağımız en doğru hüküm şudur: Allah’ı çok sevenler kendini Allah’a, O’nun yoluna adayanlardır. Bu yüzden şehâdet en büyük sevgidir, şehid ise sevgisini/coşkusunu kanıyla ve canıyla isbat etmiş ölümsüz sevendir. Bu sevgi, öyle bir sevgidir ki; bu sevgi uğruna bir kez değil; bin kez ölünür. Bu sevgi insana: “Gül yüzlü güzel ölüm / Seni bin kez ölürüm.” dedirtir. Bu sevginin Peygamber dilindeki ifadesi budur; sevgisini kanıyla isbat eden şehidin, bu eylemi dönüp dönüp tekrarlama isteğidir. Hem, doğrusu da öyle değil mi?


Sevgini isbatlamak için gerekirse İbrâhim gibi ateşin ortasına kaldırıp atacaksın kendini. Senden istenildiğinde böyle isbat edeceksin sevgini. Elbet O da isbat edecek, seni sevdiğini, kabzasından tuttuğu ateşe emrederek: “Yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ İbrâhîm.” (21/Enbiyâ, 69) diyecek. Ateş de sahibinin bu emrini tutup sevgiyi yakmaya güç yetiremeyecek; seven ve sevilene soğuk ve serin olacaktır. Fakat buna rağmen bu sevgiyi yıpratırım diye tir tir titreyeceksin. Hem canını adayacak, hem korkacaksın; hem ateşe atlayacak, hem de sevgiyi kaybetmekten korkacaksın; işte budur takvâ.

 


 

Sevginin Zirvesi: Takvâ


Takva kelimesi, "sakınmak" biçiminde çevrilir Türkçeye. Takvanın ne olduğunu bilmek, ancak yaşamakla mümkün. Ama takvanın salt korku demeye gelmediği rahatlıkla söylenebilir. Bu kavramın içerdiği anlamlar içinde, tabii korku da var. Ancak bu korku; ateşten, cehennemden, azabdan, kahrdan korkmak değil. Bu tür korkuya "havf" derler ki, onda sevgi aranmaz.


Ya nedir? Takvadaki korku, kulun Rabbıyla arasındaki sevgiyi yıpratma korkusudur. O yakacak diye değil; O sevmeyecek diye korkmaktır. Yanmanın en büyüğü O'nun sevmemesidir. İşte takva, kişinin Allah'la arasında oluşturduğu sevgiyi yıpratmamak için tetikte durması, o

sevgiyi gözbebeği gibi korumasıdır. Bu durumda vedûd olan Allah'ın değil yasaklarını; O'nun hoşlanmama ihtimali olan şeyleri bile terkeder. Değil O'nun emirlerini; O'nu hoşnut edeceğini sandığı tüm eylemlere sarılır. Bütün bunları yaparken de başka hesaplar yapmaz. Yalnızca sevgiyi korumayı, onu yıpratmamayı amaçlar. Takvada, titreyişin illeti ödül ya da ceza değil; sevgidir.


Takva sevginin zirvesidir. Sevgi, umut, korku... Bu üçlünün insan ruhunda meydana getirdiği hâlettir. Sevgi, umut, korku; üçü birlikte yalnızca Allah için duyulur. Bunların üçünü birden Allah’tan başkasına tahsis etmek, tahsis edilen o şeyi “ilah” edinmektir. İnsan birini yalnız sevebilir, bu akîdevî bir mesele teşkil etmez. Ya da birine umut besleyebilir veyahut birinden korkabilir. Ancak bu üçünü birden Allah’tan başkasına tahsis edemez. Bunu yapmak O’na eşler (endâd) bulmak demeye gelir. Fakat bunları tümüyle Allah’a tahsis etmek kişiyi övgüye en lâyık makama ulaştırarak “müttakî” yapar. Bu üç ayrı ruh hali insandaki üç farklı bilincin dinamiğidir; ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyet bilincinin...


Değil bunların üçünü birden Allah’tan gayrıya tahsis etmek, mü’minin bir başkasını Allah’ı sever gibi sevmesine bile Allah’ın rızâsı olmamaktadır. Böyle bir durumu “kendisine ortak koşmak” olarak adlandırmaktadır. Cenâb-ı Hak, “İnsanlardan kimi Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla insanlardan korkmaya başladılar: ‘Rabbimiz niçin bize savaşı farz kıldın? Bize biraz daha süre tanısaydın olmaz mıydı?’ dediler. De ki: ‘Dünya geçimi azdır; takva sahibi için âhiret daha iyidir. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” (4/Nisâ, 77). Evet, Allah’ı sever gibi sevenlerin durumunu belirten âyetin üslûbuyla, Allah’tan korkar gibi korkanların durumunu belirten âyetin üslûbu arasında çok açık bir fark vardır. Yanlış sevginin cezası, yanlış korkunun cezasından kıyas götürmeyecek kadar büyük. Allah’ı sever gibi sevmek adeta şirkle tanımlanırken, Allah’tan korkar gibi korkmak sadece yeriliyor. Bu da sevginin azametine çarpıcı bir örnek.


Sevgiye tanınan bu ayrıcalık da gösteriyor ki, o, duyguların en yücesidir. Yerini bulduğunda sahibini de yüceltir. Tersi de geçerli elbet; yerini yerini bulmadığında ise sahibini aynı oranda alçaltır. Onu yerli yerinde harcamayan harcanacaktır.


Alçak gönüllülük, sevginin yücelttiği kişilerde görülen bir erdemdir. Bunun tersi olan kibir ve gurur ise sevgi yoksulluğunun doğal sonucudur. Kerim âyetteki sıralama bunun en güzel delilidir: “O onları sever onlar da O’nu. Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetlidirler.” Evet, mutlak alçaklık anlamına gelen “zillet” bile sevginin yanına gelince kanatlanıp yükseliyor ve sahibini de yükseltip övülen bir erdeme dönüşüyor; rezîletken fazîlet oluyor. Aynen alçaklık gibi. O da öyle değil mi? Tek başına alçaklık iğrenç bir durumken, gönlün, sevginin toprağı olan gönlün yanına gelince birden kanatlanıp fazîlete dönüşüyor, alçak+ gönül, yani alçak gönüllülük bir meziyet oluyor. Asıl alçaklık tevâzu gösterilecek yerde tevâzu göstermemek oluyor, mü’mine karşı kibirlenmek, gururlanmak oluyor. Bunun temeli de sevgisizliğe dayanıyor.


Yine âyetin devamından anlıyoruz ki kâfirlere karşı gösterilen şecaat ve cesaretin kaynağı da sevgidir. Sevgi insanı taraftar yapar. Kimin olacak, elbette sevdiğinizin taraftarı. Eğer sevdiğiniz Allah ise, siz de Allah taraftarı (hizbullah) olacaksınız. Bu durumda sevdiğinizin dostlarına dost, düşmanlarına düşman olacaksınız. Kâfirler karşısında ödleklik ve pısırıklık sergilemenin illeti de sevgisizlik olarak ortaya çıkıyor bu durumda. En büyük alçaklık, illeti sevgisizlik olan korkudur. Özetle sevmek cesarettir.


En iyisi sen başka şeyden değil; sevmemekten, sevememekten kork. Tabii bir de sevgiyi yerli yerine koyamamaktan, her derde devâ olan bu ilacı bir intihar âleti olarak kullanmaktan kork. Sevgi gibi kökü İlâhî olan bir duyguyu yanlışa âlet ettiğinde Allah’ı karşısnda bulacaksın. İşte bu noktada Allah kıskançtır. Rasûlullah’a dayandırılan bir haberde: “Saad kıskançtır, ben Saad’dan dah kıskancım, Allah da benden daha kıskançtır” buyurulur. Allah’ın güzel isimlerinden biri de “Ğayûr”dur, yani “kıskanç”. Kulunu ulûhiyet ve rubûbiyet noktasında başkasından kıskanma olayı. Salt kendisi için yaratıp her bir şeyi emrine verdiği kullarının kendisi dışında ya da kendisiyle birlikte başka ilâh edinmelerini (şirk) işte bu yüzden affetmemektedir. Ğayûr olduğu için, Vedûd olduğu için çok sevdiği kullarının bu konudaki yanılgılarını kat’iyyen affetmemekte, bunun dışındakilerini affedebileceğini söylediği halde sırf bunu (şirki) affetmeyeceğini bildirmektedir.


Rabb-ı Rahîm’in bu gayretine rağmen insanın kendisine vesenden, sanemden, tâğuttan, canlıdan, cansızdan, ideolojiden, teknolojiden, özetle O’nun dışındaki herhangi bir şeyden ortaklar bulmasını affetmez. Affetmemekle kalmaz; çok şiddetli bir biçimde cezalandırır. Sevgi (iman) yükselmektir, öyle yükselmek ki gökleri geçmek, zamanı ve mekânı geçmek. İşte budur Allah’ın kuluna olan sevgisi. Kul O’na ortak koşmakla bu sevgiye ihânet ederse bu, o kulun, o muazzam yükseklikten düşmesi anlamına gelir ki, bu düşüşün dehşetini haber vermekten diller âciz kalır. Sevgiyi yitirenin halini güzel özetlemiş Seyrânî:


“Zor gönülden düşme gökten düşmenden, ben bilirim.

Kalb-i sultandan düşen kul parçasından pâre bul.”


Cibt gibi insanın kendi cinsinden birini, sanem gibi elleriyle yaptığını, vesen ve tâğut gibi özel ya da tüzel kişilik sahibi otoriteleri, hevâ gibi düşünce, sistem, ideoloji ve ekolleri “rab” edinmenin Allah’ı nasıl gazaba getirdiğini doğrudan Rasûlullah’ı muhâtap alan ve insanı iliklerine kadar titreten şu âyette görebiliriz: “Sakın Allah ile beraber başka tanrı edinme! Sonra rezil bir şekilde kovularak cehenneme atılırsın.” (17/İsrâ, 39). Ömründe puta tapmamış ve daha sonra da tapmayacağı kesin olan Rasûlullah’ın gönlünü sâbit tutması için büyük sevgisine halel getirmemesi için bi uyarıydı bu. Uyarı üslûbunun sertliği aynı zamanda sevginin de büyüklüğünü gösteriyordu.


 

Kimi, Nasıl Sevmek? “Kimi sevmek” sorusuna doğru cevap bulmak yetmiyor, “kim için sevmek” sorusunu da doğru cevaplamak gerekiyor. Eğer birincisini doğru cevaplamak yetseydi şeytan kovulmazdı. O Allah’ın rablığını hiçbir zaman inkâr etmedi, lâkin o Allah’ın sevdiğini sevmedi, hatta onu (Âdem) hasetledi, Allah’ı ondan kıskandı. Bu kıskançlıkla diğerini karıştırmayalım. İkisi arasında illet farkı var; yine “sevgi”. Ğayûr’un kıskançlığının illeti sevgi iken, “ğarûr”un (şeytanın) kıskançlığının illeti “sevgisizlik”tir. Sevgisizlik ise hasedin öbür adıdır. O’nu sevmek yetmez, sevdiğini de O’nun için seveceksin. O’nun sev dediklerini seveceksin. O neyi, ne kadar seveceğimizi vahy ile belirlemiş, çizmiş sınırları. Bu sınırları iyi bilecek ve tecâvüz etmeyeceksin. O’nun, sevginden başkalarına da pay ayırmana bir dediği yok. Yeter ki dozajını kaçırma. Sevginin kontrolünü elden bırakma, ne ne kadar pay ayıracağını iyi bil. Buyurun sevginin İlâhî taksîmâtına:


"De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini (gazabını) getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez." (9/Tevbe, 24). “Babalar” diye başlıyor âyet ve sıralıyor kişinin Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha fazla sevebileceği şeyleri, kendisini bu üç sevgiliden alıkoyabilecek olan engelleri ya da sevgi kantarının topuzunu kaçırma ihtimali olan değerleri. Kur’an’ın dilinde, bu sayılanları Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan daha fazla sevmek fâsık olmanın yeterli delilidir. Bu âyet, sevgide dengenin nasıl sağlanacağını öğretiyor bize, bu dengeyi bozanları tehdit ediyor.


Allah bu saydığı isimleri imtihan aracı kılarak nebîlerini sevgi sınavından geçirdi. İbrâhim’i, hem babası ve hem de oğluyla sınadı. Nuh’u oğlu ve karısıyla sınadı. Lût’u eşiyle sınadı. Rasûlullah’ı yakınlarıyla sınadı. Eyyub’u malıyla sınadı. Bütün bu nebîler (Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun!) alınlarının akıyla verdiler sınavlarını. Bazıları için belki biraz zor oldu. Nuh’un oğlu için, Rasûlullah’ın amcası Ebû Tâlip için duyduğu hislerde olduğu gibi. Ama sonunda oldu. İbrâhim’e gelen koç, doğru adresten şaşmayan sevgiye verilmiş bir ödüldü.


İnce bir nokta var: Babayı, kardeşi, kadını, hısım akrabayı saydığı halde anneyi saymıyor âyet. Babayı saydığı halde anneyi saymamasının nedeni, baba sevgisinin şartlı sevgi oluşundan. Baba sevgisi, kazanılan bir sevgidir, umutlar gerçekleşmediği zaman yiter. Evlâdından beklentileri vardır babanın, kendisinin gerçekleştiremediklerini o gerçekleştirecektir, babasının kutsallarını koruyacak bir haleftir. Gereğinde çocuğunu Allah’tan ve O’nun yolundan alıkoyar. Eğer yukarıda sayılan emellerinin gerçekleşmesine evlâdının Allah yolunda oluşunu engel olarak görüyorsa gözünü kırpmadan yapar bunu. Hatta daha ileri gider, kendi kutsalları ve atasının kutsalları adına Allah’a karşı, Rasûl’e karşı savaştırır onu. Baba evlâdıyla arasındaki sevgiyi emellerinin gerçekleşmesi uğrunda kullanamazsa sevgisi azalır, hatta tümden yitebilir.


F akat anne sevgisi öyle değildir. O kazanılmış değil; verilmiş bir sevgidir. O sevgide kayıt ve şart yoktur, baba gibi birtakım beklentileri sevgisine temel yapmaz. Eğer birtakım şartlar ileri sürmüşse, bu şartlar babada olduğu gibi “atalık” hesapları yüzünden değil; tamamen onun iyiliğine olacağını sandığı içindir. Babada “ben” ağır basarken anada “o” ağır basar.


Günümüzde birçok ana baba farkında olarak ya da olmayarak evlatlarının katili oluyorlar. Evlatlarını Allah’tan kıskanıyorlar. Allah’ın dininden kıskanıyorlar. Ve Allah’tan daha çok seviyorlar onları. Daha doğru bir deyişle Allah’ı onlardan daha az seviyorlar. Elbet Gayûr olan Allah da buna râzı olmuyor, yalnız kendisi için yarattığı bir şeyin yine yarattıklarınca kendisinden (Yaratanından) esirgenmesine, kıskanılmasına râzı olmuyor ve sonunda alıyor ellerinden. Onun gerçekte kime ait olduğununu böylesine sert bir ihtarla hatırlatıyor bazen ebeveynlere. Anne babalar Allah’tan kıskanarak, onlar Allah’ı sever gibi severek evlâtlarının sonunu hazırlıyorlar. Bu yanlışı bazen de eşler yapıyor. Eşler Allah yolunda birbirleriyle yarışa çıkmış iki atlet gayreti içerisinde olması gerekirken o yola dikilen birer engel oluyorlar. Böyle olunca da Allah kendi koyduğu sevgi ve merhameti alıyor, yani kendi yuvalarını kendi elleriyle yıkıyorlar, kendi huzurlarını kendi elleriyle kaçırıyorlar. Evet, Allah’ın koyduğu sevgiyi... Âyete buyurun; hem de sevgiye “âyet” diyen âyete: “O’nun âyetlerinden biri de kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden (cinsinizden) eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır.” (30/Rûm, 21)


Allah’ın âyetlerinden bir âyet olan sevgi’yi O’nun yolunda kullanmak varken o sevginin sahibine karşı silah olarak kullanmak ne hamâkat! Ailelerin yanlışı, kendilerini önce eş sonra kul saymalarında. Genellikle babaların hoşuna gitmekte önce evlat sonra kul tavrı. Bu ise, Allah’ın râzı olmayacağı bir durum; dahası inanan birinin almaması gereken bir tavır:


"İnsanlardan bazıları, Allah'tan başkasını Allah'a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır." (2/Bakara, 165). Çağdaş insanın Allah’a inanışı câhiliye müşriklerinin Allah’a inanışına nitelik yönünden çok benziyor. Çünkü, sevgi değil ihtiyaç belirliyor Rable olan ilişkileri. Çünkü insan “Ey Allah’ım, Sana muhtacım, çünkü Seni seviyorum” deme yerine; “Seni seviyorum, çünkü Sana ihtiyacım var” demeye getiriyor.


Câhiliyyede de, müşrikler kendilerini Allah’a yaklaştırdığını iddiâ ettikleri putlarını savaş, kıtlık ve salgın hastalık zamanlarında hatırlarlardı. O sıkıntı geçince, dün ölürcesine yalvardıkları tanrılarını ertesi gün unuturlar, hayatın akıntısına tekrar dalarlardı. Allah’a taptığını iddiâ eden günümüz insanının da yaratıcısıyla ilişkisi buna benzemiyor mu? Bu ilişkinin temeli sevgiye değil; ihtiyaca dayanmıyor mu? Dahası açınız çağdaş insanın gönlünü, onu kaptırdığı şeyler arasında Yaratıcı’nın kaçıncı sıraya geldiğine bakınız. Hatta gönlüne tıkıştırdığı bir yığın dünyalık arasında Yaratıcı’ya bir yer ayırıp ayırmadığına bakınız.


Bir Meş'ale Ki Mevlâ Yaka, Üflemekle Sönmez: Sevgi, verilen bir şey mi, kazanılan bir şey mi? Bu soruya “her ikisi de” biçiminde cevap vermek mümkün. İhlâs da öyle değil mi? Kitab’ta her iki anlamıyla birden kullanılır: Muhlisîn (ihlâsı kazananlar), muhlasîn (ihlâs verilenler). Elbet sevginin en garantilisi Allah tarafından verilen sevgidir. Bu çok çeşitli alanlarda kendini gösterir. Meselâ iman konusunda: “... Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu sizin kalplerinizde süsledi ve size küfrü, fıskı ve isyânı çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” (49/Hucurât, 7). Sevgi, bu anlamda hidâyetin öteki adı olmuştur. Bir şeye sahip olmakla, sahip olunan bir şeyi sevmek arasında fark olmalı. İmanı sevmek, imanlı olmaktan öte bir olay olsa gerek. İmanı seven biri, onun üzerinde titreyecek, hatırını sürekli hoş tutacak, uğrunda büyük fedâkârlıklara katlanacaktır. İmanı sevmek, imanın düşmanları olan küfürden, fısktan, isyandan nefret etmeyi gerekli kılıyor. İlkini sevdiren Allah bu sonuncusundan da kulunu nefret ettiriyor. Bu durumda nefret de sevginin kaçınılmaz unsuru oluyor.


“Her şey zıddıyla kaim” ilkesine göre zaten sevmeyenin nefret etmesi, nefret etmeyenin sevmesi düşünülemez. Ancak nefretin meşrûlaşması illetinin “sevgi” olmasıyla mümkündür. Süsleme olayının sevmekle doğrudan ilgili olduğunu bu âyetten anlıyoruz. Obje (iman)’yi süsleyip güzelleştirmek yetmiyor, süjenin de güzel olması gerekiyor. Daha açık bir deyişle, baktığımız güzel olmalı, fakat bakışımız da güzel olmalı. İşte bunun için Allah imanı süsleyip güzelleştirirken bakışı da ihmal etmiyor. Yamuk bir bakış eğriyi doğru, doğruyu eğri gösterecektir sahibine. Kötülüklerin çirkin gösterildiği bir bakış doğru bir bakış demektir. İşte bunu yapıyor Allah.


İman için sevgiden belirleyici olarak söz eden Kur’an, küfür için de aynı ölçüyü koyuyor: “Küfrü sevmek...” “Ey iman edenler! Eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi velîler/dostlar edinmeyin. Sizden kim onları velî tanır, dost tutarsa işte zâlimler onlardır.” (9/Tevbe, 23). Çifte standardı tabiat haline getiren günümüz insanının yaşadığı vahim çelişkiyi ortaya koyan bu âyet gerçekte yaygın bir ikiyüzlülüğe parmak basıyor. İnandığını iddiâ ettiği halde imana karşı küfrü sevenlerin, küfrü destekleyenlerin, küfrü savunanların baba-kardeş de olsalar, imanı sevenler tarafından velî ve dost edilmemelerini tavsiye ediyor.


Sadece imanı sevip küfrü sevmemek yetmiyor, imanlıyı sevmek, kâfiri ve onların dostlarını da sevmemek gerekiyor. Onlar isterse inandıklarını iddiâ etsinler, imana ve imanlıya dost olamazlar, velî olamazlar. Çünkü imanlı olmak yetmiyor, imanı sevmek de gerekiyor. Bu da yetmiyor, onun düşmanları olan inkâr, günah ve Rasûlüne isyanı sevmemek gerekiyor; karanlıkla aydınlığı birbirine karıştırmamak gerekiyor.


Verilen sevgiden söz ediyorduk. Daha önce sevgiyi Allah’ın kendinden üflediği ruha benzetmiştim. Bakınız âyete, âdetâ O’ndan bir parça olarak söz ediyor sevgiden: “Gözümün önünde büyütülesin diye senin üzerine Benden bir sevgi bıraktım.” (20/Tâhâ, 39). Rûhu herkes taşırken sevgi daha özel bir ilişki gerektiriyor ve onu bazıları taşıyor. İnsanın erebileceği en büyük saâdet O’ndan bir sevgiyi üzerinde taşımasıdır. Sözkonusu bu sevgiyi taşıyacaklarda aranan özellikler, yani O’ndan bir sevgi taşımaya lâyık olabilmek şertları şöyle tesbit ediliyor: “İman eden ve sâlih amel işleyenler için Rahmân bir sevgi yaratacak.” (19/Meryem, 96). Bir şey dikkatimizi çekiyor; Kur’an’da nerede Allah’ın sevmesinden söz edilse, bu âyette olduğu gibi, hemen yanı başında rahmetten, bağıştan söz ediliyor (Bkz. 11/Hûd, 90; 85/Bürûc, 14). Sevgi Allah’ın rahmet kalemleri içerisinde baş sırayı oluşturuyor. Bu nedenle de sevgiden mahrum olmak, rahmetten mahrum olmak anlamına geliyor.


Sevgi barıştır, üstelik barışın en büyük teminatıdır. Elbette sevginin de bir teminatı olması gerek. İşte teminatı da Rabbımız veriyor: “Ve onların kalplerinin arasını (sevgi ile) uzlaştırdı. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin yine onların kalplerinin arasında ülfeti oluşturamazdın, fakat Allah onların kalplerinin arasını uzlaştırdı.” (8/Enfâl, 63). Gönül ferman dinlemiyor ve sevgi henüz borsalara düşmedi. İki insan birbirini kaç para verseniz sever? Ya da seven iki insan hangi bedeli ödeyince terkeder bu sevgiyi? Fiyatı nedir kalbin ve onun en soylu meyvesi olan sevginin?


Gönüllere söz geçirecek olan sultanlar ve fermanlar değil; yalnızca o gönlün sahibi olan Allah’tır. O’nun bir vasfı da “Mukallibu’l-Kulûb (Kalpleri evirip çeviren)”dir. Eğer o gönüllerde sevgi meş’alesini tutuşturmuşsa bir, dünya bir araya gelse söndüremeyecektir o meş’aleyi. Şair de öyle demiyor mu: “Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.”


 

 

 

Sevgi Toplumu


“Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah kalplerinizi birleştirdi, O’nun nimeti sâyesinde kardeşler oldunuz. Siz (ülfet yokken) ateşten bir çukurun kenarındaydınız, Allah sizi (illeti sevgi olan bir topluluk içine katarak) ondan kurtardı.” (3/Âl-i İmrân, 103). Sevgisizliğin İlâhî lisandaki tasviri “ateş çukurunun kenarında olmak.” Öyle ki yarım adım daha atınca kendinizi yalnızlık ve sevgisizlik çukurunda bulabilirsiniz. Allah sâyesinde yalnızlıktan kurtulup sevgiyi tattınız. Sevginin vazgeçilmez unsurunun “diğeri” olduğunu konuya girerken söylemiştik. En büyük toplumsal rahmet olan “ülfet”in (kelime anlamı olarak birbirine geçirmek, aradaki boşlukları doldurmak demeye gelir. İman edenlerin kalplerine Allah’ın yerleştirdiği kardeşlik sevgisidir.) önşartı nedir, biliyor musunuz? Birlikte olmaktır, topluca sarılmaktır, yani cemâdât değil; cemaat olmaktır. Aynı âyetin girişini okuyalım: “Ve Allah’ın ipine hep birlikte sarılın, bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın.” (3/Âl-i İmrân, 103). Evet, Allah’ın hatırlamamızı istediği nimetin ülfet olduğunu âyetin devamında gördük. İşte sevgi nimetinin şükrü öncelikle sevgide birliğin sağlanmasıdır. Herhalde kimse sevginin olmadığı bir yerde vahdetten söz edemez.


Cemaat, sevginin bir araya topladığı ülfet adlı yürek devletini kurabilmiş insanlar topluluğudur; yüreklerini paylaşanların, ülfet kimliğiyle vizesiz gümrüksüz birbirlerinin gönlüne özgürce yol bulanların topluluğudur. Ümmet işte bu toplulukların oluşturduğu okyanusun adıdır. Böyle bir topluluğun fertleri yürek ülkelerinde muhabbeti iktidar etmişlerdir. Sevgi toplumunda fertler birbirlerinin gönlünü, hayat denizinde kopan ya da kopacak olan fırtınalara karşı, emin bir liman, selâmetli bir sığınak, bereketli bir barınak bilirler.


Sevgi toplumunda insan insanın kurdu değil; insan insanın cennetidir. Sevgi iksirinin cennet haline getirdiği yüreklerinde konuklarlar birbirlerini. Öyle bir yürek ki, çarşılarında sevgi satılır, terazilerinde sevgi tartılır, ancak karşılığında para değil yine sevgi alınır. Sevgilerinin faturası yine sevgidir. Çok kere severler ve sevgilerini bezlederler, fedâ ederler. Sevgi toplumunda insanlar yeni tanıdıkları her “insan”a yeni nâzil olmuş bir âyet gibi bakarlar.


Sevgi toplumunun fertleri, yüreğin işlevini iyi bilirler, onu nükleer bir güç merkezi gibi kullanırlar. Sorunlarını sevgiyle çözmeye çalışırlar. Kendi aralarındaki kavgaları sevgiden, tokatları ise şefkattendir. Olağanüstü durumlarda sevgilerini tümden silmezler, parantez içine alırlar. Bu da üç günü geçmez, geçemez. Dövmeleri gerekiyorsa nefret ettikleri için değil; sevdikleri için döverler. Birbirlerini tezgâhlarına koyup tüketmezler, gönüllerine ekip o münbit toprakta üretirler.


Sevgi toplumunda yüreklere asılan “sevgili pankart”ta şu yazılıdır: “Vallahi birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız, iman etmedikçe de cennete giremezsiniz.” (Buhârî, İman). Bu sözün sahibi olan sevginin başöğretmeni, ashâbına ara ara sevgi dersi veriyordu. Bir gün Hz. Ömer’in elini eline almış, “tamam, şimdi oldu” deyinceye kadar onun yüreğine sevgi akıtmıştı. (Müslim)


Sevgi, peygamberlerin ve onların dâvet mirasını üstlenenlerin, dâvetlerine muhâtap olanlardan istedikleri tek karşılık idi. Tüm nebîlerin dâvetleri karşılığında bir ücret istemedikleri Kur’an dilinden sık sık vurgulanır. Çünkü maddî karşılığı olmayan bir eylem, fedâkârlık ve samimiyetin en büyük delilidir. Peygamberler kendilerini çağırdıkları şeyde samimi olduklarını insanlara hatırlatmak için ücret almadıklarını, ecri yalnızca Allah’tan beklediklerini sık sık vurgulamışlardır. Bütün bunlara karşın insanlardan bir tek şeyi istemelerine izin verilmiş. Ne demek “izin verilmiş”; istemeleri Allah tarafından tavsiye ve teşvik edilmiş, bu mükteseb bir hak olarak görülmüş. Nedir o bir tek şey? Tahmin edeceğiniz gibi yine “sevgi”: “De ki: ‘Ben buna karşılık sizlerden bir ücret istemiyorum. İstediğim yalnızca yakın bir sevgidir.” (42/Şûrâ, 23)


Sevmek kaynaşmaktır. İnsanların birlikte olmalarının illeti sevgi olursa o birlikteliğin ömrü de sevginin ömrüne eş olacaktır. Sevmek vahdetin ta kendisidir. Seven insan, cemaat ırmağına dökülen bir katre olmayı kabullenmiş demektir. Çokta yok olmaz, teki çoğa karıştırarak çokta var olur, kendinden olanların içinde kendini bulur. Değil mi ki balık gölde yetişir? O sevgi çağlayanları ümmet okyanusuna dökülür. O okyanusta bir damlanın hükmü ne mi olacak? İşte öyle değil. O öyle bir damla ki aynı zamanda bağrında okyanusu, yani ümmeti taşımaktadır.


Sevmek çoğalmaktır; artmak, üremektir. Tarihte sevgiyi katleden birçok düşünce, yaşam biçimi ve sistem gelmiş geçmiştir, fakat, insanlığın değişmez değerlerini paraya tahvil eden, fazîlete dayalı bir ahlâkı yıkıp üretim ve tüketime dayalı bir “ahlâk”ı ikame eden; sevgi, fedâkârlık, samimiyet gibi erdemlerin yerine, gösteriş ve ikiyüzlülüğe dayalı diplomasiyi yerleştiren kapitalizm gibisi gelmemiştir.


Reklâm ve propagandaya dayanan çağdaş dünya sistemi, sevgi gibi paraya dönüştürülemeyen değerlere hasımdır. Onu tahrip etmeyi, bunu beceremezse tahrif etmeyi amaçlar. Onu yok etmeyi beceremez, çünkü sevgi yok edilemez. Ne ki ikincisinde, yani sevginin tahrif edilip sahte sevgileri, bol reklamla pazarlama işinde başarılı olmuşlardır. Fuhşun, çarpık ilişkilerin, putperestliğin adını aşk ve sanat koymayı başarmışlardır. Bu sâyede sevgi, tüketime elverişli bir hale getirilmiştir. Artık insanlığın yüce değerlerinden biri olan sevgiyi tutsaklık aracı olarak kullanmak mümkün olacaktır.


 

 

 

Tutku (Çarpık Sevgi)


Gerçekte sevgi, özgürlüğün üst sınırıdır. İnsanı mahkûm eden duyguya sevgi denmez, tutku denir. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerek. Sevgi ile tutku birbirinden tamamen farklı şeyler. Sevmek bir şeyin içinde olmaktır. Tutku ise bir şeye kapılmaktır; bir sele, bir kalabalığa, bir rüzgâra kapılır gibi kapılmak...


Sevmek özgür kılar, tutku tutuklar. Tutkusunu sevgi zannedenlere söylüyorum: Elinizi kolunuzu bağlayan, irâdenize söz hakkı tanımayıp onu teslim alan, aklınızın dizginlerini eline geçiren, sizi uysal bir binek gibi istediği tarafa sürükleyen şey en büyük özgürlük demek olan sevgi olabilir mi?


Tutkunun bir türü de tiryâkiliktir. Bir tiryâki, bana tiryâkisi olduğu şeyi sevdiğini söylüyorsa ben bunu “tutku” olarak anlarım ve onun tutkuyu sevgi sandığı sonucuna varırım. Bu tiryâkilik her zaman aynı şeyde ortaya çıkmaz, farklı farklı şeylerde tezâhür edebilir. Kadın ya da erkek, bir zombi gibi kendisini esir edip ardından sürükleyen şeyin adını aşk koymaktan gizli bir haz duyarlar. Gerçek aşkın, saf aşkın iyi şöhretinden böyle istifade ederler. Halbuki bu aşk değil; tutkunun ta kendisidir. Çünkü gerçek aşk insanı kendi cinsinin elinde oyuncak etmez, insana özgürlük bahşeder ve aşkınlık kazandırır.


Gerçek aşkı tanımayanlar iki kişilik divâneliklerin adını aşk koymakta ısrarlıdırlar. Bu durum psiko-patolojik bir vak’adır. Aslında tutku olan bu tip “aşk”lar çoğunlukla yalnızlığı yüksek dozda yaşayan fertlerde görülür. Bu tipler çektikleri aşırı rûhî yalnızlığı hafifleten birini bulduğu zaman, ilk anda kronik yalnızlığını hafifleten o kişiye karşı duydukları minnet hissini aşk zannederler. Uzun zamandır uçsuz bucaksız yüreğinde bastırdığı yalnızlık acısını dindiren bu unsura karşı duyulan minnet ve şükran hissidir bu. Aşk zannedilen bu hissin güçlü olması, sevginin şiddetinin ölçüsü değil; daha önceki yalnızlığın derecesinin büyüklüğüdür. Yeni durumda, yalnızlık açısından değişen pek bir şey yoktur aslında. Evvelce tek kişilik olan yalnızlık, şimdiki durumda çift kişilik yalnızlığa dönüşmüştür. Tabii, bu tutku platonik (tek yanlı) değilse.


Platonik aşklar genelde hayal gücüyle orantılı olarak büyürler. Bu tip sevgilerin çoğu hayalî sevgidir. Sevgi hayal olduğu sürece katlanılır. Fakat sevgi insanlar arasında yaşanılan bir olgu haline gelince, aradığını bulmuşluğun korkusuyla donar kalır kahramanımız. Çünkü gerçekte onun aradığı, sevginin kendisi değil şöhretidir. Onu bir avuntu aracı olarak kullanmaktadır. Deniz kartpostallarında hayalî geziye çıkan adam gibi sevgilinin kendisine değil, fotoğrafına tutkundur. Bu tip sevgilerin diğer bir boyutu da, insanın kendi sorunlarını çözmek yerine, kendinden, kendi gerçeklerinden kaçmak için başkalarıyla ilgileniyor görünmeyi seçmesi. Kendi sorunlarının tümü yüzüstü dururken sevdiğini zannettiği insanın sorunlarını çözmeye çalışır ve bunun adını da “fedâkârlık” koyar. İşte bu, insanın kendisinden kaçışıdır. Tabii, sonuçta hiçbir sorun da çözülmüş olmaz.


Cinsellik, alkol, uyuşturucu, mecnunluk ve serserilik aşkın doğal birer sonucu gibi gösterilir çarpık sevgide. Bu kocaman bir aldatmacadır. Bunlar olsa olsa doyumsuz birinin, kendisini içine atıp kaybolacağı bir girdap arama çabasıdır. Bu tip sevgilerde sevilen bir “girdap” görevi görür. O âdeta bir intihar ağacıdır. Bütün bunlar, sevgi ve aşk değil; tutkunun farklı yansımalarıdır. Böyle birinin mâşûkuna bakması bir tiryâkinin tiryâkisi olduğu şeye bakması gibidir. Yalnızlığını, içki şişesinde balık olma düşüncesiyle gideren bir ayyaşla, yalnızlığını bir kadının cinselliğinde giderme düşü gören bir tutkun’un ruh halleri birbirinden farklı değildir.


Halbuki sevginin dinamiği ruhtur ve ruhun cinselliği yoktur. İnanan ruhuyla sever. O sevgide, ön planda olan cinsellik değil; ruhun, yani “üflenen öz”lerin birbirlerine karşılıklı olarak duydukları iştiyaktır. Saf (rûhânî) sevginin altında buzağı (cinsellik) arayan tipler ruhuyla değil; aklıyla, ya da daha başka yerleriyle seven tiplerdir. Sevgiyi hep cinsellik olarak algılayanlar, rûhânî sevgilere de “libido” gözlüğünden bakarlar. İman edenlerin birbirine kardeş kılınması, işte o “üflenen öz”ün bedendeki egemenliğini kabul etmek (iman)tir. Bu egemenliği kabul edenler kardeş kılınmış olurlar.


Birçok kişi cinsel arzuyu kafalarında sevgi ile özdeşleştirdikleri için birbirlerine duydukları bedensel isteği kolayca “sevgi” ya da “aşk” sanabilmektedirler. Öyle olduğunu kabul etsek bile illeti cinsel arzu olan bir sevginin ömrünü ve değerini varın siz hesaplayın. Kaldı ki bu, sevgi değil; iki kişilik bencilliktir; çift kişilik yalnızlıktır. Bencil kişi, aslında değil başkasını, kendisini bile sevemez. Yaygın kanaatte olduğu gibi, bencillik kişinin kendisini sevmesi değildir. Belki kendi kalbî beceriksizliğinin üzerine egosunu giydirmektir. O üretememenin acısını, ilgisini kendi şahsına tahsis ederek çıkarır. Yalnızca tek bir kişi tarafından tüketilecek kadar kısır bir yüreğin ürününe, nasıl “sevgi” diyebiliriz?


Sevgi bir ummandır; yüzölçümü sınırsız olan bir yüreği bir kişiye tahsis etmek sevgiyi hadım etmektir. Benliğinin dikenli tellerinden kurtulup o yüreğin kıyılarına gelip dayanan herkesin girme hakkı vardır oraya. Sevginin sadece kendisine tahsis edilmesini Allah bile kullarından istememiştir. Onun istediği, sevgide başka bir şeyin kendisine denk tutulmaması, en çok kendisinin sevilmesidir: “İman edenler ise en çok Allah’ı severler.” (2/Bakara, 165)


Çağdaş insanın aşk adını verdiği yalnızlıkta, iki kişi dünyayı, Allah’ı, Rasûlü karşılarına alıp bir ltd. şirket kurarlar. Bu iki kikişilik şirketin adına da sevgi derler. Çağdaş insanın hastalıklarından biri de sevmeye değil; sevilmeye, beğenilmeye çalışması. Bunun için olmadık kılıklara girmesi, bir yığın maskeler edinip; insanlara gerçek yüzünü değil; maskeli yüzünü göstermesi ve sonunda maskesini kendi gerçek yüzü sanması. Sen oradan geçiver. Sevgiyi üretecek olan yine sevginin kendisidir. Etken ol, önce sev, sonra ne yaparsan yap.


Romanlara, filmlere konu olan ve adına “büyük aşk” denilen çarpık sevgi bir tür tapınışa kapı aralıyor. Tutkuda taraflar birbirlerini sevme değil; birbirlerine tapınma yarışına girince, aşk bir fetişizme dönüşüyor. İnsanoğlu tarih boyunca putunu hep kendisi yapmış ve dönüp kendisi tapmıştır. Bu kadim tutkunun bir devamı oluyor bu iş. Put edinilen sevgilinin kendisi değil; bizzat tutku yani “hevâ” oluyor. Tutkusunu (hevâ) tanrı edinmekten Kur’an’da da söz ediliyor: “Tutkusunu tanrı edinen kimseyi görüyor musun?” (25/Furkan, 43). Gerçek sevginin yüceltici gücü olduğu gibi, çarpık sevginin de aynı oranda alçaltıcı özelliği vardır. Birincisinde insan kendisini bulurken, ikincisinde kendisini yitirir. Sevdiğini ilâh edini, onu tefekkür eder, onu zikreder, onu tesbih eder, onu görür, onu yaşar. O artık sevgili olmaktan çıkıp bir çeşit “ilâh” olur. Ve zaten bu sayılanlar da bir tür tapınış yöntemleri değil midir?


Kahramanımız en büyük yanlışı sevgi dağılımında yapmıştır. Yalnızca Allah’a verilebilecek payı kendi cinsine ayırmış, tutkusunu tanrı edinmiş ve onu “Allah’ı sever gibi sevmiş”tir. Böyle bir tavra karşı Gayûr olan Allah’ın muâmelesi biraz farklıdır: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de bir perde vardır.” (2/Bakara, 7). Burada bir noktayı hatırlatmak gerek: Tutkusu insana olan biri, tutkusu eşyaya olan birinden çok daha ehvendir. Hiç değilse insan mahlûkatın şereflisidir. Ya mahlûkatın şerefsizine vurgun olup onu “ilâh” edinenler? Çoğu kez, çarpık da olsa, su katılmadığı zaman sevgi, insana doğru adresi buldurabilir. Sevmeyi öğrenmiş bir yürek, yanılgısını anlayıp gerçek sevgiliyi farkedince O’na yönelecektir. O zaman geçmiş acı tecrübe mükemmel bir iç zenginliğin kazanılmasında başrolü oynayacaktır. Gerçeğiyle, sahtesiyle sevgiyi hiç tanımayan insanın sözünü etmeye bile hâcet yok, çünkü onun “insan”lığı tartışılır.


Bu konuda son söz yine âyetin: “Rabbiniz sadece kendisine tapmanızı emretti.” (12/Yusuf, 40). Putlaştırılan sevgide sevgililer birbirlerinde olağanüstü şeyler görmeye başlarlar. Tıpkı Kur’an’ın dediği gibi: “Belki yardım olunurlar diye Allah’tan başka tanrılar edindiler.” (36/Yâsin, 74). Sonunda ne mi olacak? Onu da aynı kaynaktan öğrenelim: “(O putlaştırdıkları) kendilerine yardım edemezler, tersine kendileri onlar için hazır kıta askerdirler.” (36/Yâsin, 75). Hele tek taraflı tutkularda bu gerçek kendini ne kadar açık bir biçimde gösteriyor. Sevgili adını verdiği ikonu memnun etmek için yaptıklarının yarısını Allah için yapsa, belki de O’nu râzı edecek. Bu serüven bazen tarafların birbirlerinden yok oluşuyla son bulur. Maddî ya da mânevî intihar...


Çağda sistem insana ruh açlığını fark ettirmemek için ha bire oyuncak üretiyor. Aile bağlarını, toplum bağlarını, sosyal erdemleri zayıflatıp yok ederek bireyi önce yalnızlığa itiyor. Ardından yalnızlığını hatırlayıp onu yenmeye çalışanların rotasını saptırıyor, ona yaşına göre oynayacağı oyuncaklar imal ediyor. O zavallı da bunları değiştire değiştire oynuyor, oyalanıyor. Bu oyuncaklar ona yalnızlığını geçici bir süre unutturabilir, bir uyuşturucu etkisi yapabilir. Asıl tehlike, bu oyuncakların ardındaki gizli maksadı göremeyip onlara güvenerek, insanın, sevebilecek yerlerini yok etmesidir. Bir kez toplumu bu hale getirirlerse gerisi kolay. Böylesi bir toplumda insanlararası ilişkilerin illeti sevgi değil; menfaattir. Herkes ikiyüzlü değil; iki yüz yüzlüdür. Olanca münâfıklığıyla sergilenen çağdaş ilişkilerdeki yapmacı “kibarlık”a budalaca katlanmak zorundadırlar. “Katlanmak” ne kelime, kendisi de aynı oyunu karşısındakine karşı oynamak zorundadır. Belirleyici gücünü sevginin oluşturmadığı çağdaş ilişkiler tüketim, gösteriş, reklam ve sahtekârlık üzerine kurulmuştur. Bireyi makinenin bir parçası haline getiren sistem, onun şahsiyetini hedeflemiştir. Onu en şerefli yaratık makamından indirip eşyalaştırma ve eşyayı da onu indirdiği makama geçirmek ister. Senden kutsadığı eşyayı tüketmeni, yalnızca tüketmeni ister.


Bu bir yabancılaştırmadır; her şeyden önce insanın kendisine karşı yabancılaştırılması, öz benliğine karşı yabancılaştırılmasıdır. Böyle biri için sevgi, karın doyurmayan bir ayrıntıdır. Yabancılaşmış tip, her şeye midesinden baktığı için, her şey orayı doldurduğu oranda, ya da bir eşya gibi tepe tepe kullanıldığı oranda kıymetlidir. Ruhun varlığından haberi olmayanlar, ruhun açlığını nereden bilsinler? Çağdaş sistemin bu sapıklığına bilimsel bir temel hazırlamaya çalışan kapitalizm dininin sahtekâr peygamberleri, kendilerine ilk hedef olarak sevgiyi seçmişlerdir. Bunlardan biri olan Freud’a göre, tüm içgüdüsel arzular hiçbir engelleme ile karşılaşmadan tatmin edilince mutluluk ve ruh sağlığı kendiliğinden sağlanacaktır. Hiçbir ahlâk kuralı tanımayacaksınız, tüm toplumsal değerleri reddedeceksiniz, dinin ilkelerini rafa kaldıracaksınız, tüm eylemlerinizin itici gücü şehvet olacak, her türlü arzunuzu her çeşit yoldan tatmin ederek mutlu olacaksınız.


Bu tezin bilimsel olup olmadığı üzerinde durmuyorum; ne olduğu ortada zaten. Fakat bunun hiç de böyle olmadığını Freud’u yetiştiren toplum bile anlamış durumda. İnsanı mutlu eden, şehvet ve cinsel arzularının engellenmeden tatmini değil; bir dâvâya inanarak inancını hayatında yaşayabilmesidir. O dâvâ eğer dünyevî ise dünyada mutlu olur, eğer iki cihan mutluluğu istiyorsa o dâvâ İslâm olmalıdır. Bu tez, kimin ekmeğine yağ sürüyordu? Elbette kapitalizmin. Bu sömürü düzeninin insanın maddî ve mânevî tüm ihtiyaçlarını karşılayıp onu mutlu etmeye yeteceği ispatlanmaya çalışılıyordu. Ağababaların dünyayı daha iyi sömürebilmesi için insanların aklını fikrini uçkuruna takması isteniyordu. Patronlar bunu Freud aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştılar. Böylelikle kapitalizmin insan sorunlarını çözmede daha kapsayıcı bir hale geldiği vurgulanacaktı. Freud’a göre; insan doğuştan yarışmayı sever ve birbirlerine karşılıklı nefretle doludur. Erkekler ise hep birbirlerini kıskanırlar.


Darwin de bu bilimsel sömürü karosuna en güçlü olanın yaşamını sürdürdüğü ve geliştiği teziyle katıldı. Hayatı tesadüfle açıklayınca başka türlüsünü söylemesi de mümkün değildi zaten. Böylelikle hayatın dinamiği, hak değil; güç olmuş oluyordu. Kaba kuvvet, yaşamın kaynağına kocaman cüssesiyle gelip kuruluveriyordu. Freud kapitalizmi psiko-sosyal alana taşırken, Darwin de bu sömürü dinini biyolojik alana taşıdı. Sonuçta ikisi de aynı hedefe ateş ettiler, sevgiye...


Putperest Batı medeniyetinin (Batı, toplum ve sistem olarak tarihinin hiçbir döneminde muvahhid olmamış, aldığı hakikatleri tahrif ederek almıştır) üzerinde yükseldiği felsefe budur. G. Leonard kendi toplumunu şöyle değerlendiriyor: “Bu toplum, dünyayı bir yörüngeye sokabilir, aya ulaşabilir, ama iki insan için birbirini boğazlama isteği duymadan bir hafta süreyle birbirleriyle uyum içinde yaşamanın yolunu henüz bulamadı.”


Onların bu hastalığı hangi topluma bulaşmadı ki? Şimdi nefreti insanın değişmez karakteri olarak tanımlayan Batı her yerde; Batı içimizde, çünkü nefret içimizde. Onun girdiği yerde sevgi yaşayamaz, zaten o da yaşamadı. Sevginin sahibi, kendisinden yüz çevirenden aldı, onu tanıyanlara verdi. Tarih boyunca böyle olmuştur bu. “Ey iman edenler, sizden kim yolundan dönerse Allah öyle bir toplum getirecek ki O onları sever, onlar da O’nu.” (5/Mâide, 54)


Sevmek fedâkârlıktır, verdikçe, harcadıkça çoğalır. Kimi harcamaların sonu tükeniş ve yoksulluk olabilir. Fakat sevginin bizzat kendisi zenginliktir. Bu yüzden sevebilen insan iki dünyanın en zengin insanıdır. Çünkü gerçek zenginlik vermektir, veren el olmaktır. Üreterek vermekten kazıaılan ruh olgunluğu başka bir şeyden kazanılamaz, hele tüketerek harcamaktan hiç.


Züleyha alıyordu, tüketici bir sevgiydi onunkisi, zaten arzusu da buydu: Yusuf’u tüketmek. Yakub (a.s.) veriyordu, üreticiydi onun sevgisi. Seviyor ve veriyordu. Gözlerini verdi, değerli bir varlığı olan gözlerini. Sevginin bedeli olmuştu bir çift göz, onun karşılığında sevgi de kendi bedelini Yakub’a ödedi; gözün göremediğini gören bir burun vererek. Sevginin, sevip fedâ edene ödediği bir bedeldi bu.


Tüketici sevgiyle üretici sevgi arasında bir fark vardı: Şefkat. Birinin illeti şehvet iken, diğerinin illeti şefkat idi. Allah’a olan sevgisini öz yavrusunu gözünü kırpmadan fedâ ederek isbatlayan İbrâhim’e, sonunda sevgi aracı olan İsmâil’in iâde edildiği gibi, Yakub (Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun)’un bedel olarak ödediği gözleri de sonunda kendisine iâde edildi.


Şehvete dayalı cinsel sevgi aslında arzunun aklı ve duyuları hükmü altına alıp kalbi yanıltmasıdır. Bunun benzeri hayvanlarda da görülür. Bu tip bir arzu tatmin edilmezse ihtirasa dönüşür. Sadistçe duygular işte bu tatmin edilmeyen ihtirasın insanı teslim almasının sonucudur.


Sevginin Tezâhürleri: Sevgiyi besleyen yan kaynaklar vardır. Bunlar olmadan sevgi tek başına uzun süre ayakta duramaz. Sevginin saçakları bu kaynaktan beslenirse o sevgi sağlam ve uzun ömürlü olur. Bunlar emek, ilgi, tanıma, sorumluluk ve saygıdır.


Emek: En doğal sevgi, emeğe dayanan sevgidir. Çünkü bu tür sevginin içerisinde ilk kalemi şefkat oluşturur. Allah’ın kuluna, ananın evlâdına, bahçıvanın çiçeklerine, mimarın eserine olan sevgisi de bu tür bir sevgidir. Seven sevdiğine emek vermiş, kendisinden bir şeyler katmıştır. İnsanlar ekmekle doyar, emekle büyür, sevgiyle yaşarlar.


İlgi: İlgi de sevginin tezâhürlerindendir. Bir şeyi sevip de ona ilgi göstermemek düşünülemez. Meselâ Allah’ı sevdiğinizi söylüyorsunu ama O’nun emirlerine ilgisiz kalıyorsanız, bu sevgi kupkuru bir iddiâ olur. “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, merhamet edendir.” (3/Âl-i İmrân, 31). Evet, yaratıcınız sevginizi isbatlamanızı istiyor, bunu sevdiklerini de severek yapmanızı, onlara uyarak yapmanızı istiyor. O’nun sevdiklerine itina göstererek, O’nun koyduğu kuralları hayata hâkim kılarak yapmanızı istiyor. Unutanların unutulacağını bilmenizi istiyor: “Onlar Allah’ı unuttular; Allah da onları unuttu.” (9/Tevbe, 67)


Tanıma: Sevginin tezâhürlerinden biri de tanımadır. Tanıma yöntemlerinin içinde en kolayı sevgiyle tanımaktır. Bunlar içiçe eylemler. Sevdiğiniz kadar tanırsınız; tanıdığınız kadar seversiniz. Fakat toplum tanımadan sevenlerle, sevdiğini iddiâ edenlerle dolu. Bunu nasıl beceriyorlar, bilemiyorum doğrusu. Zaten bu tip sevgilerin ömrü de olmuyor, tanıyıncaya kadar sürüyor. Buna şıp sevdilik derler. Bir de tanıdıkça artan sevgi vardır ki, böyle biri olmak büyük bir lütuftur. Allah da tanıındıkça sevilir. Sevgi, tanımanın en kestirme yoludur, demiştik. Çünkü sevmek, sevilmeyi gerektirir. Bu eylemin karargâhı yürektir ve sevmek insanın kırkıncı odası olan yürekte birini konuk etmektir. İnsanın sırrı işte o odadadır. İnsanı tanımak için orayı görmek gerekli, yani sevilmek gerekli. İnsana tanınmak içinse orada görmek, yani sevmek gerekli. Elinde sevginin giriş kartını taşımayan, o odaya orduyla gelse dahi giremeyecektir, göremeyecektir, tanıyamayacaktır.


Sorumluluk: Sevgi sorumluluk ister. Zaten sevmek, başlı başına bir sorumluluk değil midir? Sorumsuz insanlar tutulabilir, vurulabilir, lâkin sevemezler. Çünkü sevgi kazanılması zor, muhâfazası ise daha zor bir olaydır. Onu korumak ve kollamak insana birtakım ek yükümlülükler getirir. Yani engin bir sabır işidir sevgi. Sorumluluğun zıddı yetersizliktir. Bir insana, sırf kendi kendine yetmediğin için bağlıysan, o sevgi bir gün bir yerlerinden dökülüverir. Sorumluluk en fazla eşler arasındaki sevginin çimentosudur. O giderse aile binası ikisinin de başına yıkılacaktır.


Saygı: Kişi sevdiğini saymıyorsa ona bir gün sevginin faturasını çıkartabilir, hatta sevdiği kişiyi tezgâhına koyup pazarlayabilir. Bu ona duyduğu sevginin sırtından geçinmektir ki, pek hoş karşılanmaz. Sevmek, sevilenin özgürlüğüne, şahsiyetine saygıyı gerektirir. Dengesizliğe varan saygısız sevgi, içerisinde sevileni esir alma, onu tutsak etme arzusunu barındırır. İşte bu yamuk arzu, ancak saygıyla önlenebilir. Sevdiğini nesneleştirmekten kaçınabilen çok az insan vardır. Sevilenin nesneleştirilmesinin en etkili tedbiri saygıdır. Çünkü insan bir nesneyi sevebilir, fakat bir nesneye saygı duyamaz. İşte bu nedenle saygı, sevginin kişisel bir sömürüye dönüşmesini önleyen yegâne unsurdur.


 

Sevgi öğretilebilir mi? Ne münâsebet, elbette öğretilemez, fakat yaşanır. Ancak, insanın sevme yeteneğini keşfetmesi, bu gizli hazineyi ortaya çıkarması için, içinde taşıdığı mükemmel donanımı görmesi, belki eğitimle sağlanabilir. Sevgiyi öğretmenin en garantili yöntemi sevmek ve sevgi temelleri üzerinde yükselen model bir toplum oluşturmaktır.


Kur’an sevgiden bu kadar çok söz ederken, sevgi bizim hayatımızda ne kadar yer tutmakta? Sevebilecek yerlerimizi ellerimizle hâlâ yok etmemişsek, haydi, hep birlikte sevgi oluğunun altına tutalım başlarımızı. Bilelim ki, İslâm’ın ve insanın ortak düşmanları önce sevgiyi katlettiler ve yerine nefret tohumları saçtılar. Bombalarını coğrafyamızdan önce yüreklerimize attılar ve oradan başladılar işgale. Yaşadığımız bu diz boyu sefâlet neyin sonucudur sanıyorsunuz? Sevginin kanı dökülmüşse bir yüreğe, o yüreğe bir daha bahar gelir mi hiç? Sevgi güllerini yolan eller kurumaz mı hiç? Ondan geriye buğz, hased, kin, sûizan, kapris, ihtiras kalacaktır. Sevginin yerini bu sayılanlar aldığı zaman gelsin gıybetler, gelsin iftiralar, dahası gelsin hamâkatten kaynaklanan ihânetler ve acımasızca kıyımlar.


Evet, yakıtı tükenmiş bir yürekle bu dünyanın en zor yokuşunda nereye kadar çıkabilirsiniz ki? Kalp öyle bir taşıyıcı ki, taşıdıkları arasında iman var, Kur’an var, basîret var, firâset var, cemaat var -kırıp bitirmemişse tabii- ümmet var. Nüfusu milyarları bulan bu ülkenin yüzölçümü henüz hesaplanabilmiş değil. Bütün bunlar bir yana, orası Mekânsız’a mekân olacak kadar, O’nu orada ağırlayacak kadar büyük. Bu sınırsız coğrafyada, bu sınırsız yükü çekebilecek taşıtın yakıtı da sınırsız olmak gerek. İşte o yakıt “sevgi”dir. Değilse, o muazzam yüke yürekten başka hangi araç, sevgi’den başka hangi yakıt dayanabilir? Bir sonsuz’u taşıyan sonsuz bir araca, sonsuz bir yakıttır sevgi.


Onun için diyoruz ki “önce sev...” Kardeşini sevdin mi bir kez, kötülük yapamazsın ona. Eğer mü’minler elimizden, dilimizden emin olamıyorlarsa, sevgisizlik yüzündendir. Sevginin “cennet” demeye geldiğini, sevginin “iman” demeye geldiğini bir daha dinleyelim Rasûl’ün dilinden: “Vallahi birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız; iman etmedikçe cennete giremezsiniz.”


İnsanın insana sunabileceği en ölümsüz hediyedir sevgi. Bir asrı asr-ı saâdet eden işte budur. Onlar sevgiyi öyle yüksek dozda yaşadılar ki, sonraki nesiller onların bu sevgi stoğunu yüzyıllardır harcaya harcaya bitiremedi. Buyurun, kuşağımızla biz bu sevgiyi tüketen değil; üreten olalım. Öyle üretelim ki, sonraki kuşaklara bile yetsin bu sevgi. Eğer dünyadaki insana ve insandaki dünyaya varlığın harcadıkça çoğalan ortak sermâyesi sevgi hâkim olmayacaksa, nasıl sağlanacaktır insanın mutluluğu? Ve yüreklerin işgal altında olduğu bir toplumda sevmeyi neyle, nasıl becerecektir insanlar? (5)


 

 

 

 

Sevginin Tezâhürü; Dostluk ve Dostun Nitelikleri

Kur’an’ın haber verdiği velîde/dostta bulunan nitelikleri, Kur’an’dan yola çıkarak belirleyebiliriz. Zira dostu tanımadan istenilen hedefe ulaşmak mümkün değildir.


a- Dost, dostunun sıkıntılarını gideren ve gelecek belâları önleyebilendir. Böyle bir dost, sadece Yüce Yaratıcı’dır. Zira, bütün ümitlerin kesildiği bir anda yardım etme imkânına sahip olan sadece O’dur. (Bkz. 58/Mücâdele, 22; 2/Bakara, 107, 120, 257; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196).


b- Dost, Yüce Yaratıcı’yı tanıtan, dünya ve âhiretle ilgili doğru bilgiler veren, lehimize ve aleyhimize olanları tanıtarak doğru karar vermede yardımcı olan, insanların sıkıntıya düşmesine üzülen, yaratılanlara acıyan ve hatalarını affedendir (5/Mâide, 55; 9/Tevbe,16). Böyle bir dost, rahmet peygamberi ve diğer nebîler olabilir (9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6).


c- Allah'a ve Peygamberine gönülden bağlı olup Allah’ın rızâsının dışına çıkmayan (3/Âli- İmrân, 110; 41/Fussılet, 34; 2/Bakara, 112; 6/En’âm, 4; 3/Âl-i İmrân, 150; 22/Hacc, 78) ve her konuda örnek olarak insanların hayrını düşünen, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışan, sevgisini ve buğzunu Allah için yapan, kötülüğü iyilikle önleyendir. Böyle insanlar Allah’ın dostluğunu kazananlardır. Zira onların hedefi, Allah’ın rızâsı ve sevgisini kazanmaktır. Bunlar, Kur’an diliyle velî olanlar, Allah’ın velî kullarıdır.


d- İmanda birlik içinde bulunarak Allah'a, Peygamber’e ve mü’minlere karşı gelebilecek tehlikeleri önlemede can ve mallarıyla yardım içinde olabilenlerdir (60/Mümtehıne, 1, 8, 9; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 71; 3/Âl-i İmrân, 118). Kur’an, bu durumda olanları mü’min olarak değerlendirir.


e- Dostun dostluğu dünya menfaati ile sınırlı olmamalıdır (Bkz. Ebû Dâvud, Büyû’, 78; krş. 10/Yûnus, 62). Dostların, birbirlerini Allah için sevmeleri gerekir. Böyle insanların birbirleriyle olan sevgileri geçici bir menfaate dayanmaz. (6)


Allah’ın velîsi/dostu olmanın da birtakım özellikleri belirtilir. Allah dostu (velî ve evliyâ) olmanın birtakım özellikleri ve şartları da vardır. Onları şöyle sayabiliriz:


a- Müslüman olmak,

b- Allah'a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak,

c- Namaz kılmak,

d- Zekât vermek,

e- Yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak (5/Mâide, 55-56; 2/Bakara, 112)


Bu maddelerde özetlenen müslümanın vasfı dostluktur. Ondan dosta yaraşacak hareketler beklenir. Müslümanın görevi, insanlara Allah ve rasûlünün yaklaştığı şekilde ve ölçüde yaklaşmaktır. İslâm’ın tüm insanlara da tanıtılması gerekmektedir. Bir müslüman, Allah'a vereceği hesabı ikinci plana alarak, maddî çıkarlara öncelik verirse, Allah’ın istediği dostluğu ve kardeşliği oluşturması mümkün değildir. Âyetlerin ortaya koyduğu dostluğu ve kardeşliği sağlayacak insanlarda iman olmadan, sâlih amel ve ihsan; amel olmadan da diğerlerinin istenen şekilde olması düşünülemez. İnsanlar arasında istenilen dostluğun oluşması için, Allah’ın aradığı takvâ özelliklerinin bulunması gerekir. Bu özelliklere sahip olanların ellerinden ve dillerinden, yaratılanlara ancak fayda gelir. İslâm’ın istediği budur.


 

 

 

Sevginin Hayata Yansıması; Dostluk...

Dost Olmak; Allah'a, Rasûlüne ve Mü’minlere


Allah ve Rasûlüne Dost Olmak: Allah ve Rasûlü, iman edenlerin dostudur. Haliyle, iman edenler de, Allah’ı ve Paygamberini kendilerine herşeyden ve herkesten önce dost edinmiş kimselerdir. Dostun dosttan râzı olması, onu sevmesi, sevdiğini incitmemesi gerekmektedir. İman eden insan, hakiki değer ve yüceliğin Allah ve Paygamberinin dostluğunda olduğunu bilir. Onun çalışması bu doğrultuda olur. Allah’ın rızâsı ve dostluğu, verilen söze bağlılıkla ve Hz. Peygamber’e tâbi olmakla oluşur. Böyle bir müslüman, Peygamber’in şu sözüne tâbi olur: “Bana uyanlarla birlikte ben, özümü Allah'a teslim ettim.” (3/Âl-i İmrân, 20) Bunun aksini düşünmek, günahkâr olmak demektir. Rasûlüne tâbi olmak, Allah’ın sevmediği şeylerden uzaklaşıp, râzı olduğu şeylere yaklaşmakla olmaktadır. Nitekim Hz. Allah, yahûdilerin kendilerini Yüce Allah’ın sevgilisi ve oğulları görmelerinden, müşriklerin putları bir vâsıta kabul etmelerinden ve hıristiyanların Hz. İsa’yı peygamberlikten ilâhlığa yükseltmelerinden hoşlanmaz. Yüce Allah, sevdiği insanların böyle tehlikelerden kurtulmaları için son peygamberinin emirlerini dinlemelerini ve ona uymalarını ister: “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.’ Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah'a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (3/Âl-i İmrân, 31-32) Bu âyet, aynı zamanda dostluğun ve sevginin kuru bir iddiâdan ibâret olmadığını, mutlaka bir bedel istediğini gösterir; dostsanız, seviyorsanız, dostunuzu râzı etmeye çalışacaksınız.


Hz. Peygamber’in Allah’ın râzı olmayacağı bir şeyi yapması, O’nun dostluğunun dışına çıkması mümkün değildir. İman edenlerin de, peygamberlerine tâbi olarak hem Yüce Yaratıcı’nın, hem de nebîsinin dostluğunu kazanmaları gerekmektedir. Bu da, Peygamber’e tâbi olmakla mümkündür. Bu inanış, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in de insan olduğunu bilerek, bu çerçeve içinde O’na uymadır. Yoksa, onu kulluktan soyutlayacak bir kabul değildir. Zira o, her şeyiyle bir insandır (18/Kehf, 110). Diğer insanlardan farkı, ona vahiy gelmiş olmasıdır (2/Bakara, 286). (7)


Dost, dostunun devamlı iyiliğini isteyendir. Bu açıdan bakıldığında, yaratılanlara dostluğu, yardımı ve rahmeti sonsuz ve sınırsız olan sadece Allah’tır. İkinci derecede velî/dost, Hz. Peygamber ve mü’minlerdir. Yüce Allah, dostluğun temsilcisi olarak fıtrat dini üzerinde olanları göstermektedir. Velî kavramını imanları istikametinde değerlendirenler, Allah’ı ve Peygamberini, ana baba ve kendi evlatlarından daha çok sevmektedirler. Bu tip insanlar, Kur’an’ın emirleri doğrultusunda, Allah’ı râzı etmeye çalışırlar (58/Mücâdele, 21-22).


Süreklilik ve geçerlilik açısından hakiki dost; Allah, Peygamber ve mü’minlerdir. Tevhid ekseni etrafında dönen velâyet/dostluk, hakiki dostluğun odak noktasıdır.


 

Müslümanların Birbirleriyle Dostlukları: Allah, Kur'an'da mü'minlerin kimlerle gerçek anlamda dost olabileceğini "velî" kavramıyla açıklar. Müslümanların birbirleriyle olan ilişki ve dostluklarına İslâm çok önem verir. Çünkü karşılıklı iyi ilişkiler, İslâm'ın güzel hasletlerini yaşamak için olmakta; üstünlük, Allah'ın emirlerini yerine getirmede aranmaktadır. Bu duygu ve düşünce içinde olan insanların hedefi, İslâm'ı yaşayıp tebliğ etmek ve insanlar arasında barışı, sulh ve salâhı, müslümanlar arasında da kardeşliği oluşturmaktan geçmektedir. Kardeşlik duyguları gelişmeden Allah'ın istediği dostluk meydana gelmez. Bu yüzden Kur'an, mü'minlerin karşılıklı iyi ilişkilerine çok önem vermektedir. Din kardeşliği, kan kardeşliğinin önüne geçmektedir. İslâm, bir taraftan ana baba ve akrabaların önemini belirtirken (17/İsrâ, 23-24), diğer taraftan küfrü imana tercih eden babayı, kardeşleri velî/dost edinmeyi yasaklar (9/Tevbe, 23-24). Dostluk ve kardeşliğin ancak tevhid inancı çevresinde olacağını vurgulamış olur.


Kur'an, mü'minlerin birbirleriyle dostluklarını emretmektedir. "Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz." (49/Hucurât, 10) “Mümin erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği (ma’rûfu) emrederler, kötülükten (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür), Hakim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).” (9/Tevbe, 71) "Ey mü'minler! Bir topluluk diğer topluluğu alaya almasın; belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın., birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir." (49/Hucurât, 11) "Kim Allah'ı, Rasûlünü ve iman edenleri velî/dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah'ın tarafını tutanlardır." (5/Mâide, 56) "Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'an'a, İslâm'a) sarılın, parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sâyesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken, oradan da sizi O kurtarmıştı..." (3/Âl-i İmrân, 103)


Kardeş, nesep ve din bakımından olmak üzere ikiye ayrılır. Din kardeşliğinin hedefi, insanların mutluluğunu temindir. İslâm'ın istediği dostluk ve kardeşlik ise, Allah korkusu ve sevgisi etrafında odaklaşır. Bu tür kardeşliği İslâm'ın dışında başka bir dinde bulmak mümkün olmaz. Diğer taraftan Hucurât sûresinde yer alan âyetin ihtivâ ettiği kardeşlik, belirli bir bölgeyle sınırlandırılmaz. Dünyanın neresinde Allah ve Rasûlüne inanan bir müslüman varsa, doğu-batı, kuzey-güney ayrımı gözetilmeden hepsi birbirinin kardeşi ve dostudur. Zira bu kardeşlik, bütün müslümanların birleştiği Allah'a ve Hz. Peygamber'e verilen bir ahittir. Bu kardeşliğin maddî ve mânevî açıdan kuvvetli olabilmesi için, dostluğa mâni alay, gıybet, kötü lakap, zan, ayıplama, gurur, kibir ve kardeşini küçük görme gibi hallerden uzaklaşılması teşvik edilmektedir (49/Hucurât, 11-12).


Hz. Peygamber döneminde kurulan İslâm kardeşliği öyle bir noktaya gelmiştir ki, kendi evinde zarûret içinde kıvranan bir müslümanın, diğer müslüman kardeşini kendine tercih etmesini sağlamıştır. "Kendileri ihtiyaç/zarûret içinde bulunsalar bile onları (misâfir ve muhâcirleri) kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (59/Haşr, 9) âyeti, müslümanın, her konuda, din kardeşini kendisine tercih eder duruma getirdiğinin delilini teşkil etmektedir. Bu durumdan Yüce Yaratıcı memnun olmaktadır (Bkz. S. Buhârî, Tecrîd-i Sarîh Terc. 10/15-17, hadis no 1327). Diğer taraftan İslâm'ın oluşturduğu kardeşlik ve dostluk, yüz yirmi yıl birbirini öldüren iki düşman kabilenin kalplerini yumuşatmış (3/Âl-i İmrân, 103), vahşîlik, yerini sevgi, merhamet ve affetmeye bırakmıştır.


Nesep bakımından olan kardeşlik, İslâm kardeşliğiyle pekiştirilirse, akrabalar arasındaki dostluk ve sevgi daha da iyi olmaktadır. Din kardeşliği olmadan meydana gelen yakınlık, tamamen maddî çıkarlar üzerine kurulmaktadır. Böyle kardeşlerin mal mülk için birbirlerine ne kadar hasım oldukları bilinmektedir. Kur'an'ın haber verdiği Evs ve Hazrec kabilelerinin aynı ırka mensup kabileler olduğu bilinir. Bunların aralarına giren düşmanlık yaklaşık 120 sene devam eder. Neticede İslâm'ı kabul etmeleri sâyesinde ırk ve din bakımından kardeş olurlar. Konuyla ilgili insanların dikkatini çeken Yüce Allah: "Sen yeryüzünde olan her şeyi toptan harcasan, yine de onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı." (8/Enfâl, 63) buyurarak İslâm'ın nasıl bir rol oynadığını haber vermektedir. Buna göre, insanlar arasında dostluğu kurmak, yüzünü Hakk'a ve onun peygamberine çevirmekle mümkündür. Nerede dünya sevgisi birinci sırayı almışsa, orada maddî çıkarlar, kin ve düşmanlık da ilk sırayı almıştır. Kur'an'ın önemle üzerinde durduğu İslâm kardeşliğinin ve dünya barışının oluşması, İslâm'ın istediği dostluk ve kardeşliğin ilk sırayı almasıyla mümkün görülür. Konuyla ilgili Hz. Peygamber'in insanlara birtakım uyarıları bulunmaktadır. Bunlardan ilki Kur'an'ın; doğru ve yanlışı, dost ve düşmanı tanımada mihenk taşı olmasıdır. (8)

 

Kur’ân-ı Kerim’de Arapların İslâm’dan önceki dönemde birbirinin düşmanı oldukları hatırlatılarak Allah’ın onların gönüllerini uzlaştırdığı ve böylece İslâm dini sâyesinde dost ve kardeş oldukları bildirilmiştir (3/Âl-i İmrân, 103). Kur’an’da sosyal barış ve uzlaşma, “Mü’minler ancak kardeştir” (49/Hucurât, 10); “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin velîleri/dostlarıdır” (9/Tevbe, 71) gibi ifadelerle hükümlere bağlandığı için müslümanlar arasında düşmanlığın zuhur etmesine yol açacak tutum ve davranışların önlenmesi, kardeşlik ve dostluğun pekişmesi için tedbirler getirilmiştir. Nitekim çeşitli maddî ve mânevî hakların korunmasına yönelik ahlâkî, hukukî ve siyasî tedbirlerin öngörülmesi yanında; toplumda düşmanlık duygularının kabarmasına yol açacak kötülükler de yasaklanmıştır.


İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen “silm” , “selâm” ve “selâmet”le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın kelime olarak anlamlarından biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi terk edip Allah’ın dini olan İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete kavuşup tümüyle barış ve kardeşlik hüküm sürer.


“Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.” (7/A’râf, 27) “Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” (2/Bakara, 45)


Peygamber ve Onun Yolunu İzleyenler Dışındakileri Dost Kabul Edenler, Âhirette Büyük Pişmanlık Duyacaklar: “İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” (25/Furkan, 26-29)


O Gün Dostlar, Düşman Kesilecek: “Allah’a saygı duyup kötülükten sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak üzere, (dünyada iken kötülükte) dost olanlar, o gün birbirlerine düşman kesilirler.” (43/Zuhruf, 67)


Kâfirleri dost kabul etmemek, onlarla devamlı kavgalı ve savaş şartları içinde yaşamak değildir. Mü’minler, kâfirlere karşı güzel davranış, adâlet ve ihsan ile hareket etmekten men edilemezler. Çünkü kâfirleri velî edinmemek başka; onlara karşı hüsnü muâmele, adâlet ve ihsan ile hareket etmek daha başka bir şeydir. Haklara riâyet, verilen sözde durmak, ciddiyet, merhamet ve imanın gereği olan her çeşit güzel huylar müslümanın şiarıdır. Fakat mü’minin her şeyden önce din ve imanında samimi olması gerekir. Allah’tan başkasına nefsini teslim etmeyecek olan mü’minin, kendisini herhangi bir sebepten dolayı kâfirlerin dostluğuna kaptırması, imanına ve ciddiyetine aykırıdır. Dünyevî hususlarda kâfirlerle zâhiren güzel davranış ve insanî ilişkilerde bulunmak haram değildir. Ama onlara meyletme, günahta yardım etme ve onlara arka çıkma mânâsında kâfirleri velî/dost edinmek, meselâ akrabalık sebebiyle bu tür yakınlık, küfrü icap ettirmese bile, haram kabul edilmiştir. Çünkü bu anlamda kâfir kimseyi sevmek, bazen mü’mini onun yolunu güzel görmeye ve dinine râzı olmaya cezbedebilir. Bu da onu İslâm’dan çıkarır.


“Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler...” (3/Âl-i İmrân, 28) hitâbından maksat, onlarla her türlü dünyevî ilişkileri kesip devamlı düşmanca davranmak değil; onların hükümranlıklarını ve yönetim şekillerini desteklemek, müslümanların sırlarını onlara ifşâ ve müslümanların aleyhine onlarla ittifak edecek şekilde gönül dostu olmak ve onların inançlarını benimsemekle olur.


Mü’minlerle kâfirler arasındaki velâyet ilişkisini durum ve şartlara göre mubah, haram ve küfür olmak üzere üç kategoride ele almak mümkündür:


1- Mubah sayılan ilişki: Kalben sevgi ve muhabbet beslemeksizin insan olmaları hasebiyle dünyevî hususlarda zâhiren güzel ilişkilerde bulunmak ve insan haklarına saygılı davranarak adâletle muâmele etmek.


2- Haram sayılan velâyet: Dinlerinin bâtıl olduğunu kabul etmekle birlikte akrabalık veya kişisel muhabbet sebebiyle kâfirlerle karşılıklı olarak yardımlaşmak, işbirliği yapmak ve onlara meyletmek şeklinde ortaya çıkan velâyet, yani dostluktur. İşte bu durum, küfrü gerektirmese de şer’an yasaklanmıştır. Zira bu çerçevede birbirleriyle ilişkiyi sürdürmek, bazen mü’minlerin onların yolunu benimsemesine ve dinlerine rızâ göstermesine sebep olabilir. Bu da neticede kendilerini dinlerinden çıkarabilir.


3- Küfrü gerektiren velâyet: Kâfirlerin dinlerini ve yaşantılarını benimseyip kalben onlara sevgi ve muhabbet göstermek, mü’minlerin aleyhine onlara arka çıkmak, mü’minlerin gizli ve mahrem sırlarını onlara ifşâ edecek şekilde onları velî/dost edinmektir. Bu, onların küfrünü tasvip etmek ve ona râzı olmak anlamına gelir. Küfrü tasvip ve küfre rızâ, küfür olduğundan, onlarla bu çeşit velâyet/dostluk ilişkisi kurmak küfrü gerektirir. “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin... Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.” (60/Mümtehine, 1) “Sen, zikrimize iltifat etmeyen ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” (53/Necm, 29)


İman edenler, bütün dünya görüşlerini ve hayatlarını tanzim edecekleri esasları Kur’an’dan almaları gerektiği gibi; sevgi, muhabbet, buğz ve nefret ölçülerini de Kur’an’dan almak zorundadırlar. Allah’ın dini, tevhid dini olduğuna göre mü’minin muhabbet ve dostluğu, yalnız bu dairenin içerisinde cereyan etmelidir. Hem Allah’ı, hem de O’nun düşmanlarını sevmek, mantıkî bir çelişkidir. (9)


Düşmanlıkta Aşırı Gidilmemesi, Düşman Bir Toplumun Bir Gün Dost Olabileceği: “Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (60/Mümtehine, 7). Bu âyet-i kerîmede Allah, düşmanlıkta aşırı gidilmemesini, düşman bir toplumun, bir gün dost olabileceğini bildirmiştir. Nitekim Peygamber’in ve müslümanların can düşmanı olan Mekke ve çevresi müşriklerinin çoğu sonradan İslâm’a girmişler, onların çocukları, Allah yolunda cihad eden mü’minler olmuşlardır. Böylece âyette belirtilen ilâhî vaad gerçekleşmiştir. Bizim için de aynı uyarı geçerlidir ve aynı netice mümkündür. O yüzden müslümanlar, düşmanlarına karşı ölçülü olmaya, aşırı düşmanlıktan sakınmaya, adâlet ve insafa yöneltilir.


Peygamberimiz (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurur: “Sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü buğz et; bir gün dostun olabilir.” (Tirmizî, Birr 60)


Kişinin günah ve haksızlık yapmasına sebep olan her şey, düşman sayılır. Kişi için en tehlikeli düşman ise dost gözüken düşmandır. Allah’a yaklaştıran her şey mü’minin dostu, Haktan uzaklaştıran her şey de onun düşmanıdır. Müslüman, eşi ve çocuklarıyla ayrıca iman kardeşliği oluşturmalı ki, onlarla gönülden samimi bağ, candan sevgi oluşsun.


Düşmanı Yakın Bir Dost Haline Getirmek İçin Güzel Tavır: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.” (41/Fussılet, 34) Bu âyete göre kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Bu davranış, her kişinin değil; er kişinin yapabileceği özelliktir: “Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.” (41/Fussılet, 35) Bu âyetlere göre müslümanların hareketleri hasene (iyilik), kâfirlerinki ise seyyie (kötülük) şeklinde nitelendirilir. Fahreddin Râzî, âyette geçen “(hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse”leri, yüksek ahlâkî erdemlere sahip kişiler olarak anlar ve bu âyetlerin, insanlara hakkı kabul ettirmeye, onları düşmanlıktan vazgeçirmeye yönelik dâvet ve irşad faâliyetlerinde sabır, sevgi ve hoşgörü ile davranmanın önemini ortaya koyduğunu belirtir (Mefâtihu’l-Gayb, 41/Fussılet, 35 âyetinin tefsiri).


“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (3/Âl-i İmrân, 103)


“...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” (5/Mâide, 2)


“Ey iman edenler” Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar Rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” (60/Mümtehine, 1-2)


Bu âyetlerde mü’minlere hitâben hem Allah’ın, hem de kendilerinin düşmanı olan, Allah’tan gelen hakkı inkâr edenleri dost edinmemeleri, onlara sevgi beslememeleri; şayet onlar mü’minlere gâlip gelseler, yaman düşman kesilip elleriyle, dilleriyle mü’minlere zulmedecekleri ve onların inkâr etmelerini isteyecekleri; âhirette akrabanın veya çoluk çocuğun bir faydası olmayacağı belirtilmektedir.

 

 


Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır


Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir. Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve düşmanlığı da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli buğz ve kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan dolayı, kâfirlerle dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren, O’nunla ilişiğinin kesilmesini gerektiren (3/Âl-i İmrân, 28) büyük bir suç olduğu gibi, dalâlettir/doğru yoldan sapmaktır (60/Mümtehine, 1), zâlimlerden olmaktır (9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9) ve kâfirler safına geçmek, “onlardan olmak”tır (5/Mâide, 51). Allah'a düşmanlık yapanları, Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın düşmanlığını kazanmak ve imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman kabul edip onlardan uzak durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır. “Tâğutu reddetmek, onu inkâr etmek” olmadan Allah'a iman, yeterli değildir, eksiktir, insanı kurtarmaz. “Kim tâğutu reddedip Allah'a iman ederse, o kesinlikle kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.” (2/Bakara, 256) Tâğuta küfretmeyen, yani onu inkâr edip reddetmeyen kimse, asla mü’min olamaz. Tâğut ise, Allah’tan başka, O’na alternatif olarak ortaya konan düşünce, hayat görüşü, sistem, kişi veya şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen uyulan, kendisine tâbi olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip korkulan her şeydir.


Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle, câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu bir şekilde onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde, tevhidi benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten de sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara dostluk sayılabilecek davranışlardan kaçınma sözü vermiş olmaktadır. O, kendi safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın ve O’nun sevdiklerinin tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek ve onlarla ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen zikrimize (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” (53/Necm, 29)


Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın gerçekleşmesi için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine de Allah için buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi Allah rızâsı için dost edinecek, düşman kabul ettiklerini de, onlar Allah'a karşı oldukları için düşman tanıyacaktır. Müslüman, Allah’ın sevdiklerini sevecek, O’nun gazab ettiklerine, buğzettiklerine de buğzedecektir. Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit kâfire düşmanlık gösterecek, onun velâyetini tanımayacaktır. Bu kâfir, en yakını/akrabası bile olsa, onu dost kabul edip sevemeyecektir.


Rasûlullah (s.a.s.) buyurmuştur ki: “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” (Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr). İbn Abbas şöyle der: “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah için dostluk ve velâyet yetkisini kullanır, Allah için düşmanlık beslerse, o kimse bu yaptıkları sâyesinde gerçekten Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın dostluğunu, velîliğini kazanmış olur). Bir kimse de, bu nitelikleri taşımadığı sürece, ne kadar çok namaz kılıp oruç tutsa da, imanın hazzına ve tadına erişemez. Çünkü böyle insanlarla olan kardeşliğini (münâsebetini) sırf dünya ilişkilerine bağlamıştır. Böyle bir hal ise kişiye asla hiçbir şey kazandıramaz.” (Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312)


Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak mecbûriyetinde de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri altında da bulunsa, tüm kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir. Kâfirleri düşman kabul etmek, bazı görevleri yerine getirmeyi zorunlu kılar. Onları düşman kabul eden kimse, kâfir ve münâfıkları taklit edemez, onlara benzeyemez. Onlara benzeyen, onları yüceltmiş, onlardan olmuş olur (Tirmizî, hadis no: 2696)


Her din ve ideolojinin dostluk ve düşmanlık anlayışı kendine hastır: Komünizmin, enternasyonalizmin, hümanizmin dost-düşman anlayışı kendi bâtıl dinleri, yani ideolojileriyle ilgilidir. Kendi yoldaşları onlar için sınır tanımaz dost; kendi ulusu, farklı ideolojiye mensupsa düşmandır. Nâzım Hikmet’in deyişiyle “Vatanım rûy-ı zemîn, milletim nev-i beşer” anlayışı. (Müslümanın vatanı, İslâm’ın hâkim olduğu yer, yani dâru’l-İslâm; milleti, bütün Muhammed ümmeti, yani tüm müslümanlar olmalı.) Batı dünyasının ve özellikle ABD’nin dostluğu düşmanlığı yok, çıkarları, ülke menfaatleri vardır. Ama, bununla beraber, onları bizden ve hatta onlardan iyi tanıyan Rabbimiz’in hükmü: “Onların milletine/dinine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden asla râzı olmayacaklardır.” (2/Bakara, 120). Batıyı örnek almaya çalıştığı halde ne batılı olabilen ne doğulu kalabilen ülkelerdeki dostluk-düşmanlık anlayışı da kaypak mı kaypaktır. Tarih kitaplarına bile bu renksiz ve kimliksiz bakış yansır. “Düşmanlar, ülkeyi işgal etti, düşmanlar şunları yaptı...” Ama, düşmanların kim olduğu net değildir. Kurtarıcılar, ülkeyi düşmanlardan kurtardılarsa, düşmanların işgal ettiğinde uygulayacakları kanun, ahlâk, eğitim vb. icraat niye onlardan daha katı ve baskıcı şekilde uygulanır ve İslâm birinci tehlike ve büyük düşman ilân edilir? Bu kimliksiz yaklaşım, hangi ülkelerle dost, hangileriyle düşman olunduğu belli olmayacak zikzaklar çizen tavırları getirir... Irkçı milliyetçilere göre dostluğun ölçüsünü kan belirleyecektir. Düşman da başka ırklardır: “Türk’e Türk’ten başka dost yoktur!”, “her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından!”, “Tanrı Türkü korusun!”


Mü’min için ölçü nettir: Allah için sevgi, Allah için buğz; Allah için dostluk ve Allah için düşmanlık. Dost, gerçek Velî’ye, ölümsüz Dost’a bizi yaklaştıran; düşman da, bizi O’ndan uzaklaştırandır. Allah’ı gerçek anlamda “tek dost” kabul eden, hiç O’nun düşmanlarını, O’na dost olamayanları sevebilir mi?! “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” (5/Mâide, 54) “Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...” (48/Fetih, 29)


Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman gibi davranıp onları itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı kabul ettikleri kâfirlere sempati besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor. İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular, grup taassubundan dolayı mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara düşmanca tavırlar, şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfir gibi cinâyetler ve onlarla dostluğa tenezzül etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün müslümanlarla samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız, mutlaka samimi müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi koparmayabiliriz, ama onlarla gönül dostu olmamız onlardan olmak, onların dinine girmek kabul edilmeli. Dost, imandaştır, gönüldaştır, fikirdaştır çünkü. “Kişi, dostunun dini üzeredir.” (Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178).


Ve dostluk, sevgi kuru bir iddia değildir. Allah'a dost olmak, Allah’ı sevmek, davranışla isbatlanmadıkça, kuru bir iddiadan, insanı kurtarmayan bir avuntudan ibarettir. Allah’la ve müslümanlarla dost olduğumuzu, dillendirmekten öte davranışımızla göstermeliyiz. “Rasûlüm! De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (3/Âl-i İmrân, 31) Düşmanlık da dostluk da; bedeli olan, ispatlanması gereken bir bağlılık ya da red; ilişki veya bağları koparmaktır. “Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” (49/Hucurât, 7) “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.” (3/Âl-i İmrân, 103)


Sevgi ve dostluğun gerekleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz: Allah için yardım, ikram, saygı, gerek kalple ve gerek dış görünüş ve tavırlarla kişinin sevdiğiyle beraber olması. Hayatın zorluklarına ve kâfirlerin baskılarına karşı ona destek olup moral vermek, onu küfre ve kâfirlere karşı güçlü ve hâkim kılmak, üzüntüsüne ve sevincine ortak olmak. Allah’ı sevmek ve Allah’la dost olmak demek; Allah’ın dostlarını sevmek, onlara yardımcı olmak, onların yanında yer almak, Allah’ın dinine yardım etmek demektir.


“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” (Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178)


Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları ve şeytanın dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur. Allah’ın velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka şeytanın velîsi/dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan” dır; üçüncü bir grup yoktur. “Allah iman edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” (2/Bakara, 257) “İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu olan kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (4/Nisâ, 76)


“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.” (5/Mâide, 81) “...İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır!” (5/Mâide, 51) Kâfirleri dost kabul etmek, iman ile çelişmektedir. Hem iman, hem de onları dost edinme olayı, ikisi beraber bir kalpte toplanamazlar. İman, onları dost edinmemeyi gerektirmektedir. Düşmanlık ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden, bugün müslümanların çoğunluğu açısından dost-düşman karışmış, düşmanlarının oyununa gelen müslüman yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ Allah’ın düşmanlarının ve kendisinin düşman olması gerekenlerin yardımcısı, destekleyicisi, emrindeki memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri... olabilmektedir.


“Müslümanım!” diyen nice insan, kâfirlerin koyduğu küfür kanunlarına, onların ortaya attığı felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine sevgi besleyebilmekte ve onlara gönül rızâsıyla uyup teslim olabilmekteler. Hanımlarını, kâfirlerin hanımlarına benzetebilmekte, onlar gibi giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik ve çağdaşlık kabul edebilmekteler. Allah ve Rasûlü’yle savaş demek olan fâiz (2/Bakara, 279) olmaksızın ticarî hayatı düşünememekteler...


Bazı kâfirlere, dost olmanın ötesinde, hatta hayranlık duyanlar, destekleyip alkışlayanlar, onları velî kabul ederek seçip işbaşına getiren, yetki verenler, onların izini takip eden, itaat eden, onları örnek alanlara ne demeli!? Keler deliğine girseler bile onlara imrenip taklit etmeye çalışan, onları model kabul edip modalarına uyanlara nasıl bir sıfat bulmalı!?


“(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.” (Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347) diyen Rasûl’ün onları reddettiğini, daha doğrusu onların bu davranışlarıyla Rasûl’ün yolunu reddetmiş olduklarını görmek zorundayız. Bu tesbit, câhil müslümanları dışlayıp tekfir etmek, onları kendi hallerine terketmek için değil; muhâtaplarımızı tanımak, hastalığı teşhis edip tedavi için bize çok şeyler düştüğünü, görevimizin ve sorumluluğumuzun çok büyük olduğunu kabullenmek için olmalı. Bu değerlendirme, konum tesbiti açısından önemli; çevremizde bize ve yakınlarımıza da sirâyet etme ihtimali olan bulaşıcı şirk mikroplarının tanınması ve tedbir alınması için...


Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce ve aziz tanımak, bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek; bu sebeple onlara karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir. “İzzet (yücelik, kuvvet ve hâkimiyet) yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin ve gerçek mü’minlerindir. Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez, anlayamazlar.” (63/Münâfıkûn, 8) Mü’min, İslâm şahsiyetinin yüceliğine inanmak zorunda olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık olduklarına, hayvanlardan daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da yükümlüdür. “(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler, akıllarını kullanır mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca daha da sapıktırlar.” (25/Furkan, 44) “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...” (9/Tevbe, 28)


“Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.” (58/Mücâdele, 22). Bu âyet-i kerime, Allah taraftarlarıyla şeytan yandaşları arasında tam ve kesin bir ayrılığın olması gerektiğini ortaya koymuş oluyor. Mü’minin her türlü câzibeden ve her çeşit tarafgirlikten sıyrılarak müslümanların safında yer alması, bir tek kulpa sarılması ve bir tek ipe bağlanması gerekir. İslâm’ın olduğu yerde ırkçılık, nesebcilik, akraba savunuculuğu, aile asabiyeti ve yakınlık dâvâsı yok; vatan, cins, asabiyet ve kavmiyetçilik, bölgecilik vb. bir şey yok. Allah’ın istediği şeylerin dışında hiçbir şeyi tabulaştırmak yok. Sadece ve sadece akîde ve onun bayrağı altında durmak vardır.


Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır. Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin sadece kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya koyar. Birinin zararı, topyekün müslümanlara iken, diğerinin sadece kendisinedir. Kâfirlere karşı olan dostluğun özellikleri şunlardır: Kâfirlerin küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek, onların bâtıl dünya görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani dost ve yönetici olarak kabul etmek, onları işbaşına geçirmek, onları sevmek, onlara uyup itaat etmek. İşte bütün bunlar, kişinin kâfirleri dost kabul ettiğini, yetkisini onlara verdiğini göstermektedir. Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere gösterirse, bu küfrü gerektirir. Şayet sevgi ve rızâ, mü’minlere karşı ise, bu da imanın gereğidir.


İman, kabul etmeye ve sözleşmeye dayalı bir dostluk simgesidir. Bunun neticesi de Yaratıcı’ya teslim olmaktır. Bu teslimiyet, ahd, mîsak ve velâ kavramlarıyla ifade edilir. İnsan, dostunu ve düşmanını tanımak zorundadır. Hz. Âdem ve Havvâ’ya, yaratıldıkları ilk zamanlarda Allah düşmanlarını tanıttı, onları uyardı. “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.” (20/Tâhâ, 117-119) İnsanın ilk yanlışı, düşmanını dost zannetmesiyle oldu; İnsanın cenneti kaybetmesinin sebebi, düşmanına karşı tedbir almayışı, onun hile ve tuzaklarına kanmasıdır. Bırakın insanı, hayvanlar bile düşmanlarını bilir; kendisini ve neslini düşmanından korumaya çalışır. Bir tavuk, özellikle yavrusunu düşmanından sakınmak için, nasıl fedâkârlık ve kahramanlık yapar, gözleyenler bilir.


Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız gereken özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını kuşanır” atasözünün ve “bugün yardım alan, yarın emir alır” vecîzesinin gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı zannederken, hırsız tarafından yakalanan konumuna düşmemeli, ava giderken kendimiz avlanmamak için tedbirler almalıyız.


 

Velîliği Gerekli Olanlar: Müslümanlar Allah’ı, O’nun elçisini ve mü’minleri velî/dost olarak bilmek zorundadırlar. Allah’ı, Peygamberi ve mü’minleri velî edinenler “hizbullah/Allah taraftarı” ünvânını kazanırlar ve onlar şüphesiz bâtıl taraftarlarına karşı üstün gelirler. Velâyet gerçeğini anlamış olan iman sahibi kimse, gerçek ve değişmez velî olarak Allah’ı tanır (3/Âl-i İmrân, 68). Bu şuura eren bir mü’min, Allah’ın dışındaki kimselerle kuracağı dostlukta hareket noktası Allah’a ait velîlik ölçüsüdür. Yani o, Allah’a velî olanlarla velilik bağını kurar, ama Allah’ın düşmanlarına velî gözüyle bakamaz.


Kur’an, mü’minlerin dostlarını (velîlerini) şöyle açıklıyor: “Sizin velîniz, ancak Allah, (O’nun) Rasûlü, rukû’ ediciler olarak namaz kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir.” (5 Mâide, 55) Velâyet, her şeyden önce bir iman, duygu ve birbirine destek olma beraberliğidir. Bundan dolayı bütün müslümanlar karşılıklı velî olmak durumundadırlar. Bunun ilk örneğini sahâbe toplumunda görüyoruz. İman edip Allah için hicret eden Muhâcirler ile onlara yardım eden Ensar birbirlerinin velîsidirler (8/Enfâl, 72).


“Mümin erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler. İyiliği (ma’rûfu) emrederler, kötülükten (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür), Hakim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).” (9/Tevbe, 71) Müslümanlar nerede olurlarsa olsunlar, İslâm’ı ihlâsla yaşayan takvâ sahibi mü’minlerle veli/dost olmak zorundadırlar. Bu tavır imanın gereğidir.


Velî Edinilmesi Yasak Olanlar: Allah’ı bırakıp, ya da O’nun yanında özellikle kendisine kulluk yapma anlamında velîler (putlar) bulmak câiz değildir. Böyle yapanlar Allah’a şirk koşmuş olurlar. Allah’tan başkalarını velî (dost-yardımcı) tutanların hali örümceğin yuvasının durumuna benzer. Örümceğin yuvası hem çok zayıftır hem de emniyetli değildir (29/Ankebût, 41). Müslümanlar da insanlardan bazılarını veli (dost-yardımcı) edinemezler. Çünkü Rabbimiz müslümanlarla diğer insanlar arasında olması gereken velâyetin sınırlarını çiziyor, mü’minlere kimden fayda, kimden de zarar geleceğini haber veriyor.


Kur’an, İslâm’a karşı mücâdele eden ve müslümanlara düşmanlık besleyen kitap ehlinin velî/dost ve sırdaş edinilmesini yasaklıyor (5/Mâide, 80-82). “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri velî olarak tutmayın. Ve eğer inanıyorsanız, Allah’tan ittika edin (korkup sakının).” (5/Mâide, 57) “Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları velî edinmeyin, onlar birbirlerinin velîleridir. Sizden kim onları velî edinirse o da onlardandır….” (5/Maide, 51)


Müslümanlar, kendi din kardeşlerini bırakıp Kur’an’ın kafir dediği kimseleri velî/dost edinemezler (3/Âl-i İmrân, 28; 18/Kehf, 102 vd.). Hatta mü’minler, küfrü imana tercih eden, İslâm’dan yüz çeviren ana babaları bile olsa onları velî edinemezler (9/Tevbe, 23) “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’tan apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?” (4/Nisâ, 144)


Kur’an, şeytanın da velî edinilmesini yasaklıyor. Onu velî edinen şüphesiz büyük zarara uğrar (4/Nisâ, 119). Onu velî edinenler Kıyâmet gününde ondan başka velî (yardımcı) bulamazlar (16/Nahl, 63). Şeytan ancak iman etmeyenlerin velîsidir (7/A’râf, 27). Üstelik şeytanlar kendi velîlerine (dostlarına) mü’minlerle mücâdele etsinler diye telkinde bulunurlar. Mü’minler, şeytanların dostlarına itaat ederlerse müşriklerden olurlar (6/En’âm, 121).


Hiç bir faydası ve zararı olmayan putları velî haline getiren müşrikler büyük bir yanılgı içerisindedirler (13/Ra’d, 16). Putları velî edinenler, onların şefaatlerini, yardımlarını ve desteklerini beklerler (22/Hacc, 13; 39/Zümer, 3). Buradan hareketle denilebilir ki, putlardan İlâhî yardım, destek ve sevgi, yakınlık ve iyilik beklemek, onları tanrı haline getirmenin göstergesidir. Allah’a ‘Velî’ denilmesi, tıpkı O’na ‘Rab’ denilmesi gibidir. Çünkü ilâhî yardım, destek, dostluk, yakınlık ancak O’ndan gelir, O, bütün insanların işlerinin velîsidir. Bu anlamda velâyet hakkı sadece O’nundur. Tapınılmak için uydurulan tanrılar, ya da kendini tanrı yerine koyan, Allah’ın hükümleri yerine kendi ilkelerini uygulayan tâğutlara veli/dost gözüyle bakılamaz. “Allah, mü’minlerin velîsidir (dostu ve yardımcısıdır). Onları karanlıklardan nûra çıkarır. Küfredenlerin velîleri ise tâğuttur. O da onları nûrdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateşin (cehennemin) arkadaşıdırlar, orada devamlı kalıcıdırlar.” (2/Bakara, 257)


Allah’ın gazap ettiği topluluklarla da velâyet bağı kurulamaz. Çünkü onlar yaptıkları büyük hatalarla yoldan çıkmışlardır ve Allah’ın gazabını hak etmişlerdir (6/Mümtehıne, 13; 58/Mücâdele, 14-15). Müslümanların düşmanı oldukları gibi, Yüce Allah’ın ve O’nun dininin de düşmanı olan müşrik kimselere velî olunmaz. Allah rızası için yola çıkmış mü’minler, haktan ayrılmış bu gibilere velî/dost gözüyle bakamazlar (60/Mümtehıne, 1-2). Dinde iki yüzlü davranan münâfıklar da müslümanlara velî olamazlar. Mü’minler, çevrelerinde münâfıkların zararlı faaliyetlerini gördükleri, onların müslümanları aldatıp çıkar sağladıklarını bildikleri halde onları velî/dost edinemezler. Toplumun velâyetini, yani yönetim yetkisini bu iki dinli kimselere emanet edemezler (4/Nisâ, 88-91).


Farsça’da “seven, sevgili, yâr” anlamındaki “dost” kelimesinden dilimize geçen dostluk, İslâmî literatürde sadâkat, uhuvvet, meveddet, sohbet gibi değişik kelimelerle ifade edilmiş, ayrıca “velî” ve “rafîk” kelimeleri başka anlamları yanında, dost mânâsında da kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de bu anlamda en çok geçen kelime, “velî”dir. İnsanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye dayalı bağlılık haline dostluk diyoruz. Kur’ân-ı Kerim’de dostluk, bütün mü’minlerin şiarı ve özelliği olarak gösterilir: “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirlerinin dostudurlar.” (9/Tevbe, 71). Dostluk, ancak Allah içindir. İslâm dışı bir gâye için dostluk kurulmamalıdır. “Sizin dostunuz Allah, O’nun elçisi (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir.” (5/Mâide, 55) Dostlukların kurulmasında kan bağı yerine inanç birliğinin esas alınması gerekir: “Ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” (9/Tevbe, 23)


Allah’ın iman edenlerin dostu olduğunu bildiren âyetlerin çoğunda “velî” kelimesinden sonra “nasîr”, “şefî’”, “vaak”, “hamîd” , “mürşid” gibi sıfatlara veya benzer mânâlar ihtivâ eden ifadelere yer verilerek dostun sevdiği için bir yardımcı, koruyucu, kurtarıcı, yüceltici, iyiliğe yöneltici olması, bu şekilde dostluğun sevgiye dayanması ve pratik ahlâkî sonuçlar doğurması gerektiğine işaret edilmiştir. Mü’minlerin kardeş olduğu (49/Hucurât, 10), vaktiyle onlar birbirine düşman iken Allah’ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş olduklarını (3/Âl-i İmrân, 103) bildiren âyetler de geniş kapsamlı dostluğun önemini anlatmaktadır.


Kur’ân-ı Kerim’de yine dostluk anlamında kullanılan “hulle” kelimesi, sözlüklerde genellikle “kalbin derinliklerine nüfuz ederek kökleşen engin dostluk” şeklinde açıklanmaktadır. Allah’ın Hz. İbrâhim’i dost (halîl) edindiğini (4/Nisâ, 125), âhirette zâlimlerin “keşke falanı dost edinmeseydim!” (25/Furkan, 28) şeklindeki pişmanlığını anlatan âyetlere göre hulle kelimesi, ilgili diğer terimlerden daha dar kapsamlı, fakat daha içten, güçlü bir dostluğu ifade etmektedir.


Hadis-i şerifteki “Kişi, dostunun (halîl) dini üzeredir.” (Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178) ifadesi, dostluğun ancak ahlâkî, psikolojik vb. yönlerden uyuşabilenler arasında kurulabileceği şeklindeki görüşün özlü bir ifadesidir. İnsanların farklı tabiat ve karakterlerde yaratılmış olmasının bu uyuşma ve kaynaşmadaki rolünü belirten “Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir, uyuşmayanlar ayrılır.” (Buhârî, Enbiyâ, 3; Müslim, Birr 159) meâlindeki hadis, dikkat çekicidir. (10)


Kur’an, kâfirleri dost edinmeyi yasaklar: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur, artık Allah’tan hiçbir şey beklemesin. Ancak onlardan (kâfirlerden gelebilecek tehlikelerden) sakınma haliniz (takıyye) başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş, yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.” (3/Âl-i İmrân, 28-29) Müfessir Beyzavî, bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: Eğer kalplerinizde kâfirlere karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanız da, açığa vursanız da Allah bilir. Zira göklerde ve yerde olan her şeyi bilen Allah, elbette sizin gizlinizi de âşikârınızı da bilir. Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de siz bundan vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir. Kısaca, O’nun muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre, O’nun emrine âsi olmak cür’etini göstermeyin.


Allah düşmanlarını sevmek, mü’mine yakışmaz; zaten kâfirler de mü’minleri sevmezler: “Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sînelerinin gizlediği (içlerinde sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz.” (3/Âl-i İmrân, 118) “Kâfirler de birbirlerinin dostudurlar.” (8/Enfâl, 73). Mü’minler, birbirlerine kızıp da kâfirlere yönelemezler: “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmeyin.” (4/Nisâ, 144)


Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “İnsan, dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin.” (Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398) “İnsan, sevdiği ile beraberdir.” (Müslim, Birr 161) Mü’minler birbirleriyle dostluk yapmazlarsa ne olur?: “Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.” (8/Enfâl, 73)


Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı, duygularını paylaşacağı, seveceği ve sevileceği, görüş birliğinde bulunacağı dostlara ihtiyacı vardır. Dostluklar, Allah rızâsı için ve çıkarsız olursa sürekli olur. Bir mü’minin genel olarak bütün mü’minlere dostluk göstermesi gerekir. Ayrıca, fert olarak her mü’minin en çok sevdiği, bağlandığı dostları, arkadaşları da bulunur. Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir arasındaki dostluk gibi...


İslâmî dostluk kavramı, batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp sorumluluk, ahde vefâ, kendisi için istediğini kardeşi için de istemek gibi derin mânâlara sahiptir. Kur’ân-ı Kerim velâyet kelimesi ile dostluğu, kâmil anlamda tek kelimede zikreder. Dostluk, velâyetin izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler. Bunun anlamı, dostluğun getirdiği bütün maddî ve mânevî sorumluluktur, birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.


Dostluğun ikikadî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun itikadî yönlerini, müslümanların tevhid anlayışı belirler. Amel olarak, müslümanların birbirini sevmesi ve birliktelik oluşturmaları zorunludur. Cemaat, Allah’ın rahmetine, rızâsına, af ve mağfiretine, dünya ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık ise, yüzleri karartır, Allah’ın azabını çağrıştırır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama” (İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225) Müslümanın sorumlu olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları. Bunlar birbiriyle içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç kimse Allah’tan başka bir şeyi gerçek ve mutlak anlamda sevemez ve O’ndan başkasını mevlâ ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter. Mü’minler birbirlerini Allah rızâsı için severler.


Kul, Allah’tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar. Kim bir insanı bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden, asâletinden veya zenginliğinden dolayı seviyorsa, bu sevgi çıkar amaçlıdır. Yapılanlar Allah rızâsı için olmayınca mutlaka bir çıkar içindir ve bu, insanı kötülüklere sürükler. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Zengine zenginliği için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri (diğer rivâyette, üçte ikisi) gider.” buyurmuştur. O halde mü’minler, en güzel ahlâk üzere olan Rasûlullah’ı her insandan daha çok sevmedikçe tam mü’min olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır. Allah’ın hoşuna gitmeyeceğini bildiği halde insanlara şirin gözükmeye çalışmak imanın zayıflığındandır.


Allah, sâlih kullarını dost edinir. “Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azabından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” (Tirmizî, Zühd 64) Demek ki, dostluğun itikadî temeli budur. Bazen insanlar birbirlerine karşı haksız ve zâlim olurlar.


“Ancak bu şeytan, dostlarını korkulu gösteriyor.” (3/Âl-i İmrân, 175) Şeytana uyanlar düşmanla dostluk kurar ve münâfık olur. Oysa, dostluk için ölmek de vardır: “Nice peygamberler var ki, beraberlerinde rabbânîler savaş yaptılar da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler, boyun eğmediler.” (3/Âl-i İmrân, 146)


Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da, isim sorunudur. Müslümanın “İslâm”dan başka bir kimliği, “müslüman”dan başka bir adı yoktur. İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek veya düşmanlık yapmak müslümana yakışmaz. Üstünlük, öncelikle takvâ ile ile olduğu gibi, Allah Kur’an’da “müslüman”, “mü’min”, “Allah’ın kulları” diye ad vermiştir. Bir başka deyişle, müslümanların cehâletleri yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu; mezhebe, tâbi olunan imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları dost-düşman diye ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir inanç ve düşünce akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak akîde ve inanç birliğinde sözkonusudur.


Mü’minlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir menfaat karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile böyle câzip dünyevî tekliflerle dostluk kurmak istemişlerdi de Allah onu korumuştu: “Onlar seni sana vahyettiğimizden çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki onlara biraz meyledecektin.” (17/İsrâ, 73-74)


Müşriklerin bu metodu, her zaman İslâm dâvetçilerine uygulanmaktadır. Onlar, her zaman İslâm dâvetçilerine nüfuz edip yolundan saptırmaya, dâvânın kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan birçok mü’mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini aldatarak müşriklerin dostluğuna yanaşır. Ne yazık ki tevhidden çok uzaklarda bulunan çağdaş müslümanları, kâfirler tek tek avlayarak İslâm ümmetini tümüyle parçalamışlardır. Müslüman, kimle dostluk edecektir? “Gerçek dostum!” diye samimiyetle inanarak gösterebileceği kim veya kimler olabilir? Kur’ân-ı Kerim’in hakiki dostun Allah olduğunu belirtmesi, bu dostluğun çerçevesini kesin olarak belirlemiştir. (11)


Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler, eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm, sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı, sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum bırakılan halk, elbette Allah'a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.


Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Pyegamber’in amcası Hz. Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi? “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” (4/Nisâ, 76) Çağdaş müslümanın öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...


Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.


Ne mutlu Allah’la ve O’nun dostlarıyla dost olanlara ve dostluğunu ispatlayanlara! Yazıklar olsun, Allah’ın düşmanı ve şeytanın dostlarıyla dost olup Allah’ın ve müslümanların dostluklarını kaybedenlere!


 

 

 

 

Bir Şeyi Allah’ı Sever Gibi Sevmek; Endâd Edinmek


Endâd ve Nidd Ne Demektir? "Endâd" kelimesi, "nidd"in çoğuludur. Nidd: Misil, denk, eş, benzer demektir. Açıkça tapınılsın veya tapınılmasın ilah yerine konan, tanrı olarak benimsenen Allah'ın dışındaki şeylere denir. Birbiriyle çekişen, tartışan ortaklar için de bu kelime kullanılır.


Kur'ân-ı Kerim'de hepsi çoğul olarak "endâd" şeklinde ve 6 âyette geçer (2/Bakara, 22, 165; 14/İbrahim, 30; 34/Sebe', 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet, 9). Endâd kelimesinin âyette neler veya kimler hakkında kullanıldığı konusunda Fahreddin Râzi, şu bilgileri verir: Âlimler, "endâd" (ortaklar, eşler) kelimesi ile ne murad edildiği hususunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler üç başlıkta incelenebilir:


1- Endâd, müşriklerin kendilerini Allah'a yaklaştırsınlar diye ilâh edindikleri, fayda ve zararını umup bekledikleri, başları dara düştüğünde kendilerine yöneldikleri, adaklarda bulunup kurban kestikleri putlardır. Bu, çoğu müfessirin görüşüdür. Bu görüşe göre, putlar birbirlerinin endâdı (eşi, ortağı) dır; Allah'ın ortakları değil. Veya bunun mânâsı, "o müşriklerin bozuk zanlarınca bu putlar, Allah'ın birer eşi ve ortağı (endâdı)dırlar.


2- Onlar, müşriklerin kendilerine itaat edip, onlara itaat ettikleri zaman Allah'ın haramlarını helâl, helâllarını da haram saydıkları başkanlarıdır. Müşrikler, mü'minlerin Allah'a boyun eğmeyi kendilerine gerekli görüşü gibi, reislerine boyun eğip onlara son derece saygı duymayı kendilerine gerekli görüp onları Allah'ın endâdı edinirler. Bu görüş, Süddî'den rivayet edilmiştir.


3- Sûfilerin ve âriflerin görüşüdür: Allah'tan başka kalbini meşgul eden her şeyi, sen, kalbinde Allah'ın birer niddi (eşi, ortağı) kabul etmişsin demektir. Bu da Cenab-ı Hakk'ın: "Hevâ ve hevesini, ilâhı edinen kimseyi gördün mü?" (45/Câsiye, 23) âyetinde murad ettiği mânâdır. (12)


Buhârî ve Müslim'de İbn Mes'ud'un naklettiği hadiste denilir ki: "Ben, 'Ey Allah'ın Rasülü, günahların en büyüğü hangisidir?' diye sorduğumda, buyurdu ki: "En tec'ale lillâhi nidden ve hüve halekake (Allah, seni yaratmış olduğu halde kendisine nidd/şirk koşmandır)." Muaz'ın rivayet ettiği hadis de buna benzer. Onun naklettiği hadiste Rasülüllah (s.a.s.) buyurur ki: "Bilir misin, Allah'ın kulları üzerindeki hakkı nedir? Ona ibâdet edip hiçbir şeyi O'na ortak koşmamalarıdır." İbn Mâce'nin rivâyet ettiği bir başka hadiste ise şöyle buyrulur: "Sizden hiç biriniz Allah isterse ve falan da isterse demesin. 'İnşâallah', yani ' Allah isterse' desin." Bütün bunlar, Allah Teala'nın zatındaki tevhidi korumak ve muhafaza etmek içindir.


Aslında âlemde varlığı, kudreti, yaratıcılığı, ilmi ve hikmeti bakımından Allah'a nidd/ denk olabilecek bir şeriki/ortağı Allah'a ispata çalışan hiç kimse yoktur. Fakat, Allah'tan başka ma'bûd edinmeye gelince, bunu yapan pek çok grup vardır. (13) İşte bu kulluk da bile bile Allah'a endâd / denk olabilecek ortaklar koşmak demektir.


"İnsanlardan kimi, Allah'tan başka eşler tutar; Allah'ı sever gibi onları severler." (2/Bakara, 165) Allah'tan başka şeylere de Allah'ın sıfatları gibi sıfatlar verirler. Veya Allah'ı sever gibi başka şeyleri severler. Allah'ın verdiği nimetleri de sebeplerden bilirler. Oysa insanı yaratan, yağmuru gönderen ve rızkı veren yalnız Allah'tır. Fiillerinde yaratılana benzemeyen, zatında ve sıfatlarında da benzemez. (14)


Mevdudi, endâd (eş ve ortak tutma) konusunda şunları söyler: "O'na endâd / ortak koşarlar..." Onlar, Allah'ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmişlerdir ve bu yüzden O'nun haklarını başka ilahlara verirler. Örneğin, tüm tabiat güçleri üzerinde kontrolün sadece Allah'ın elinde olmasına, yaratıklarının ihtiyaçlarını karşılama, onların duâ ve isteklerini duyma gücüne sadece Allah'ın sahip olmasına, gizli ve açığı sadece O'nun bilmesine rağmen, yine de başkalarını yardıma çağırırlar; Allah'ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfederler ve böylece O'na ortak koşmuş olurlar.


Kullarının O'nu tek Hâkim, tek otorite olarak kabul etmeleri, O'nun önünde secde etmeleri, gizli ve açıkça yalnız O'ndan korkmaları, Allah'ın kayıtsız-şartsız hakkıdır. Fakat kullar bu hakların bir kısmını veya hepsini başkalarına verirlerse o zaman O'na ortak koşmuş olurlar. Neyin haram, neyin helal, neyin pis, neyin temiz olduğunu belirleme hakkı da Allah'a mahsustur. Kullarının hak ve görevlerini belirleme, onlara belli yasaklar koyma otoritesi de O'nundur. Bu nedenle, bu haklardan bir kısmını kendisine ait kabul eden kimseler, şirk koşmuşlardır. Hâkim olarak tanınmak, sadece O'na lâyıktır. Kulları olarak insanlar, O'nun emirlerini nihâî otorite olarak kabul etmeli ve doğru yola ulaşmak için O'na yönelmelidirler. O halde bu hakları Allah'tan başkasına veren kişi, şirk/ortak koşmuş demektir. Aynı şekilde bu nitelik ve haklardan herhangi birine sahip olduğunu iddia eden ve başkalarının, bu özelliklerin kendilerinde bulunduğuna inanmalarını isteyen kişi ve kurumlar, resmen ilâhlık iddiasında bulunsalar da, bulunmasalar da kendilerini Allah'a ortak koşmuş olurlar. (15)


Tevhid akidesinin berraklığını ve sadeliğini korumak için Kur'an-ı Kerim'in şiddetle yasakladığı Allah'a endâd/eş koşma keyfiyeti, her zaman müşriklerin yapageldiği gibi birtakım şeyleri ilah ittihaz edip Allah'la birlikte onlara da ibadet şeklinde olmaz. Bunun, çeşitli şekilleriyle bir de gizli olanı vardır. Mesela, ümitlerini herhangi bir şekilde Allah'tan başkasına bağlamak; Allah'tan başkasından korkmak; her ne sûretle olursa olsun vâki olan zarar ve faydanın Allah'tan başkasından geldiğine inanmak şirkin bir çeşididir. Yani gizlice Allah'a şirk koşmak demektir. İbn Abbas (r.a.) bir rivâyetinde şöyle demektedir: Ayette geçen "endâd" öyle bir gizli şirk çeşididir ki bu gizlilik, gecenin karanlığında kaypak-siyah taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak seslerinden daha gizlidir. Bir kimsenin "Ey falan, Allah hakkı için, hayatımı sana borçluyum" gibi tabirler kullanması; "eğer şu köpek olmasaydı dün bize hırsız gelmişti" , "Ördek (veya kaz) evde olmasaydı hırsızlar gelirdi." şeklinde konuşması; meselâ arkadaşına: "Allah ve sen isterseniz bu iş olur", "Allah'la falan adam olmasaydı işimiz olmayacaktı" gibi söz söylemesi hep bu endâdın yani gizli şirkin bir çeşididir. Diğer bir hadis-i şerifte, bir adamın Peygamberimiz (s.a.s.)'e "Allah ve sen isterseniz" dediği ve bu söze karşılık Raslül-i Ekrem'in: "E cealtenî lillâhi niddâ (Beni Allah'a nidd/eş mi koşuyorsun?" buyurduğu rivâyet edilir. (16)


 

Kur'ân-ı Kerim'e ilk muhâtap olanların gününde Allah'a endâd ve emsal edilen şeyler; ağaçlar, taşlar, yıldızlar, melekler veya şeytanlardan ibaretti. Allah'a eş koşulan bu varlıklar, câhiliyyenin her devresinde eşya, şahıs, işaret ve değerler halinde ifade edilmiştir. Bunlar, Allah'ın adıyla yan yana zikredildiği ve kalplerdeki Allah sevgisine ortak edildiği takdirde bu hal, gizli veya açık bir şirktir. Ya kalplerden Allah sevgisini silip de, yerine O'na endâd ve emsâl edinilenlerin sevgileri yerleştirilirse?!


 

 

 

Endâd Edinmenin İki Yansıması


a- Endâdı (Bir Şeyi) Allah'ı Sever Gibi Sevmek


"İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah'tan başkasını O'na endâd edinir; Allah'ı sever gibi onları severler. İman edenlerde ise, Allah sevgisi daha fazladır." (2/Bakara, 165). Şüphesiz ki mü'minler, Allah'ı sevdikleri kadar hiçbir şeyi sevmezler. Ne kendilerini, ne de başkalarını. Ne şahısları, ne değerleri, ne alâmetleri, ne de insanları peşine takan şu dünya kıymetlerinden birisini. Allah sevgisi, en büyük sevgidir. Her türlü kayıt ve ölçülerin üstünde, mutlak bir sevgi. Başkalarına karşı besledikleri bütün sevgilerin üstünde Allah sevgisi. Ayetteki sevgi tabiri; doğru ve yerinde bir ifade olduğu kadar da güzel bir tâbirdir. Hakiki mü'minle Allah arasındaki bağlılık, sevgi bağlılığıdır. Kalpten bağlanmak. Bu bağ; ruhta meydana gelen bir cezbeyle, dostluk ve yakınlık bağıdır. Sevimli ve parlak muhabbet duygusuyla sıkıca bağlanmış vicdan bağı... (17)


Ayette geçen "Endâd edindiklerini Allah'ı sever gibi severler" ifadesinin anlamı, "onlara itaat ve saygı duyma hususunda" demektir. Mü'minin Allah'ı sevmesi konusunda başka âyetlerde de açıklık vardır. "Allah onları, onlar da Allah'ı severler." (5/Mâide, 54) âyetinde olduğu gibi. Yine bir bedevî, Hz. Peygamber'e gelerek, "Ey Allah'ın Rasûlü, kıyâmet ne zaman?" diye sordu. Bunun üzerine Rasülüllah, "Onun için ne hazırladın?" dedi. Bedevî de: "Çok namazım ve orucum yok; ne var ki ben, Allah'ı ve Rasûlünü seviyorum" dedi. Bunun üzerine de Peygamberimiz (s.a.s.): "El-mer'ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği ile beraberdir.)" (Buhâri, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 165) buyurdular. Bunu müteâkiben Enes (r.a.) şöyle dedi: "İslâm'dan sonra, müslümanların bu hadisle sevindikleri kadar, başka herhangi bir şeyle sevindiklerini görmedim." (18)


Yaratılana değil, yaratana kulluk ve ibadet etmek zorundayız. O'nun emir ve yasaklarına uygun hareket etmeli; O'nun emir ve yasaklarına ters düşen bütün emir ve yasakları reddetmeliyiz. Hürriyetimizi korumalı, özgür olmalıyız. Bizim gibi yaratılanların emir ve yasaklarını Allah'ın emir ve yasaklarına tercih ederek insandan ilah türetemeyiz. Biliyoruz ki, bu üretilen ilahlar yok olacak, ölecektir. Ölenden ilâh olmaz.


Halbuki müşrikler, ilâhlarını severler. Allah'tan başka filân adamı ilâh ediniyorlar. Onu seviyorlar. Ne gibi? Allah'ı sevdiği gibi. Yani bu kimseler Allah'a da iman ediyorlar. Allah'a inandıkları gibi Allah'ı seviyorlar da. Ama filanı da sevsek olmaz mı diyorlar. Allah ile Allah'ın kanunlarına zıt kanun koyan kişiyi ilâhlaştırıyor, ikisini beraber seviyorlar. Mü'minlere gelince, mü'minlerin ise Allah'a olan sevgileri daha şiddetlidir. Onların putlarını sevdiklerinden daha fazla severler müslümanlar Allah'ı.


Bu âyetin yaptığı kıyas/karşılaştırma ile düşündüğümüzde, günümüzde iman konusunda ne kadar geçerli not alabileceğimizin muhâsebesini yapmalıyız. "Şu kâfir grubun, veya şu bâtıl dâvâ adamının gayret ve mücadelesini müslümanlar da yapsa..." diyoruz. Adam, kendisi gibi bir insanın koymuş olduğu kuralların insanlar üzerinde hâkim olması için malını veriyor, canını veriyor. Müslüman da diyor ki: "Bizim de imanımız ve gayretimiz, şu imansızınki kadar olsaydı." Bu âyette Rabbımız öyle demiyor. Sizin Allah'a olan sevginiz, onların putlarına olan sevgisinden daha şiddetlidir diyor. Eğer şiddetli değilse, imanımızdan şüphe etmemiz veya zayıf olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.


Allah sevgisinden sonra Peygamber Efendimiz'i sevmemiz gerekiyor. Bir hadis-i şerifte öyle buyruluyor: "Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş olmaz." (Buhâri, İman 8; Müslim, İman 69) Rasülüllah'ı Rabbimiz'den sonra sevmek zorundayız. Kul olduğunu hiç unutmadan sevmeliyiz. Sevmek adına -hâşâ- Hıristiyanların Hz. İsa'yı sevdiği gibi de olmayacaktır sevgimiz.


Kâfirlerin kendi liderleri, kendi yöneticileri, kendi kanun koyucuları yolunda verdikleri mücâdeleye denk mücâdele vermeyeceğiz. Bu âyete göre (2/Bakara, 165) onların verdiği mücâdeleden daha üstün bir mücâdele verirsek, ancak müslüman olduğumuzu ispatlayabiliriz. (19)


Allah'ın itaat edilmesini yasakladığı kimselere, veya Allah'ın hükümlerine düşman olan kimselerin veya düzenlerin emir, yasak ve arzularına itaat etmek, Allah'a isyan olduğu gibi; aynı zamanda Allah'a karşı endâd tutmaktır. Şüphe yok ki, böyle yapmak, gerek Allah'ı inkâr ederek olsun ve gerekse olmasın, ilahlık manasında onları Allah'a endâd/ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı, bu şirki açıktan yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilah, ma'bud adını vermekten çekinmezler. Onlara "rabbimiz, tanrımız" derler. Diğer bir kısmı da, açığa vurmadan aynı muameleyi yaparlar. Onları, Allah'ı sever gibi severler, onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini, hareketlerinin başı kabul ederler. Allah'a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını elde etmeye çalışırlar. Allah'a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.


Bu âyet (2/Bakara, 165) gösteriyor ki, ilâhlık mânâsında son derece sevgi, bir esastır. Ve ma'bud, en yüksek seviyede sevilen şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler, ne olursa olsun, ma'bud ve endâd edinilmiş olur. Sevginin sonucu ise itaattir. Bunun için, ma'buda son derece itaat edilir. Her insanın tuttuğu yolda hareket başlangıcı, onun ma'bududur. İnsanlar tarafından böyle sevgiyle ma'bud mertebesi verilerek Allah'a endâd / denk tutulan şeyler, o kadar çeşitlidir ki, bir taştan, bir maden parçasından, bir ottan, bir ağaçtan tutun da gök cisimlerine, ruhlara, meleklere kadar çıkar. Bununla beraber "onları severler" ifadesindeki akıl sahiplerine ait olan "hüm (onlar)" zamiri, bunların özellikle akıllılar kısmını açıkça ifade etmektedir.


Bunun içindir ki, tefsirciler, "denk, benzer" manalarına gelen "endâd"ı "Allah'a isyanda itaat ettikleri liderleri, başkanları ve büyükleri" diye açıklamışlardır. Bu zamir, tağlib yoluyla putları da kapsamına alması takdirinde bile bu anlam açıktır.


Gerçekten servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, güzellik gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar, liderler gibi insanları, Allah'ı sever gibi seven ve onlar uğrunda her şeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu, endâd ve şirk konusunun putperestlik esasını, insanlığın en büyük yarasını teşkil eder. Edebiyatta, romanda, şiir ve şarkılarda bu tür şirk o kadar ileri gitmiştir ki sevgililer ilah seviyesine çıkartılmıştır. En ufak bir işi övmek için, yaratma kudreti yakıştırılmış, sanatçılar, futbolcular açıkça veya üstü kapalı şekilde tanrılaştırılmıştır.


Yeryüzündeki insanlık kavgaları, bütün bu çeşitli ve birbirine zıt olan endâdın mücadelesi yüzündendir. Bilimlerin, fenlerin, sanatların gelişmesi buna çare bulamaz; bilakis hepsi, bu şirk ocağını yakmak için gaz ve benzin yerine bu kavramları/endâdı kullanır. İslâm dışı düzenler de şirk ve endâd için çok rahat ortam oluştururlar ve beslerler. Bunlar, biz de müslümanız deseler bile, gerçekte ne Allah tanır, ne peygamber. Her birinin gönlünde zaman zaman bir veya birkaç mahluk yer tutmuştur. Onları Allah'ı sever gibi severler, onlara ma'bud muamelesi yaparlar. Onlara itaat etmek için Allah'a isyan ederler. "Onları, Allah'ı sever gibi severler." İfadesi, bütün bunları tasvir etmektedir. Buna velileri ve peygamberleri ma'bud derecesine çıkaranlar da dâhildir.


Bunun için Allah'ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi sevgili kullarını severken ayet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini, Allah sevgisi derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır. Çünkü Allah için sevmekle, Allah'ı sever gibi sevmek arasındaki farkı bilmek gerekir. Allah'ı sevenler, Allah yolundaki O'nun sevgili kullarını da severler. Fakat Allah'ı sever gibi değil, Allah için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara uyarlar. "(Ey Muhammed!) De ki: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin." (3/Âl-i İmran, 31) Buna göre, Allah'ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara uymak, günah ve şirk değildir. Tersine Allah sevgisine delil olur. Fakat bu sevgi, hiçbir zaman Allah sevgisi gibi olmamalıdır. Velileri, peygamberleri veya onların ruhlarını ya da melekleri bir ilahlık payı vererek sevmek, onları severken Allah'ı ve Allah'ın emirlerini unutmak, onlar adına kurban kesmek, âyin yapmak, onlardan direkt dua şeklinde bir şeyler istemek, onlardan medet ve imdat beklemek... "Onları, Allah'ı sever gibi severler." ifadesinin tam anlamıyla şirk ve küfürdür. Ayrıca böyle yapmak onlardan uzaklaşmaktır. Çünkü onlar, ancak Allah'ı sevmişlerdir. Ölü veya diri, cansız veya canlı putlara bağlanıp, hurafelere boğulan, uydurma masalları ve efsaneleri din edinen, mezarlara ve ölülere tapınan insanların sayısı gittikçe artmaktadır; cahiliyye sistemi yürürlükte olduğu müddetçe de artacaktır. Bir de vahdet-i vücud adı altında gizlenen bir ateist felsefe vardır ki, din ve ahlak adına ilmî ve hikemî şekilde en büyük zarar, bundan gelmiştir.


Kısaca, başkanlarını ve büyüklerini, Allah'ı sever gibi sevenler ve onların, Allah'ın emrine uymayan emirlerine itaat ederek Allah'a isyan edenler, bunları Allah'a eş ve ortak edinmiş olurlar ki, bütün putperestliğin esası ve endâd konusu, bu tarz muhabbet beslemektedir. Bunlar, itaat ettikleri kimseleri Allah için değil; Allah gibi severler. "İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise çok daha fazladır." Mü'min olanların Allah'a sevgisi, Allah için sevmesi, her şeyden çok ve o müşriklerin tapındıkları endâda, eş ve benzerlere, hatta varsa Allah'a sevgilerinden daha çok ve daha kuvvetlidir. Çünkü mü'minler, ancak Allah'a yalvarırlar. Müşrikler ise pek sıkıştıkları ve muhtaç oldukları zaman Allah'ı hatırlarlar, ihtiyaçları kalmayınca da edindikleri eşlere uyarlar. Bundan dolayı, mü'minin gerek rahatlık zamanında ve gerekse sıkıntı anında, gerek darlıkta ve gerekse genişlikte Allah'a olan sevgisi devamlıdır.


Kâfir ve müşrik ise bazen rabbinden yüz çevirir, tutar bir puta tapar, sonra ondan daha güzel bir şey gördüğü zaman onu bırakır, buna tapar. Sonra ondan daha güzel bir şey gördükleri zaman onu da bırakır, başkasına tapar. Hatta Bahile kabilesinin yaptığı gibi acıktıkları zaman ma'budlarını yedikleri olur. (Sözgelimi, özgürlüğe, demokrasiye taparcasına sarılanların menfaatleri veya İslâm düşmanlıkları gereği bu putlarını yedikleri çok görülmüştür.) Bu şekilde sevgi besledikleri şeyi ve ma'budlarını değiştirir giderler. Bunun için onların, mü'minler gibi devamlı bir sevgileri olmaz. Mü'minler, tek Allah'a inandıkları için bütün sevgileri, bizzat Allah'ta toplanır. Allah'ın yarattıklarına olan sevgileri de bu başlangıç noktasından dağılır. Yani sevdiklerini ancak Allah için, Allah rızası için severler. Müşrikler ve kâfirler ise bir ma'budun veya bir putun karşılığında diğer ma'budları ve putları da doğrudan doğruya sevdikleri ve bütün sevgilerini Allah sevgisiyle, Allah rızasıyla ölçmedikleri için sevgileri dağınık ve parçalanmıştır. Şüphe yok ki dağınık ve değişen sevgiler, toplu ve sabit sevgiye göre bir hiç demektir.


Bunun için mü'min bir halk topluluğuna sahip olan ve sırf Allah için sevilen başkanlar, kendilerine uyulan insanlar, ne kadar mutludurlar. Şüphe yok ki bu bahtiyarlığa kavuşmak da hakkıyla tek Allah'a inanan bir mü'min olmaya, her şeyden, hatta kendisinden önce Allah'ı sevip, Allah'ın kullarına da Allah için muamele etmeye ve Allah için sevgi dağıtmaya bağlıdır. Başka türlü aşırı gidenler veya ihmal edenler, zulümden kurtulamazlar. Allah'a karşı başkalarını endâd, yani eş ve ortak tutmak, onları Allah'ı sever gibi sevmek ve Allah'a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak varlıklar edinerek emirlerine itaat etmek, özellikle Allah'ın hakkı olan ilahlık sıfatına ve ma'budluğuna başkalarını da ortak etmek, en büyük zulümdür. "Şüphe yok ki şirk, büyük bir zulümdür." (31/Lokman, 13) Bunu yapanlar son derece zalimdirler. Çünkü göklerin ve yerin yaratıcısı, kâinat saltanatının mutlak hâkimi olan Allah Teala'nın hakkına tecavüz etmek cür'etinde bulunanlar, hangi zulümden sakınırlar? Allah'ın kullarına, âciz yaratıklarına ne yapmak istemezler? (20)


 

Bu âyet (2/Bakara, 165), açıkça gösteriyor ki, ulûhiyetin en önemli özelliklerinden biri, muhabbettir, sevilmektir. Bundan dolayıdır ki, Kur'an ve İslâm ıstılahında/teriminolojisinde insan, daha çok "kul" vasfıyla anılır. Kulluk, kendisine kul olunan varlığa karşı beslenen, en ileri sevgi derecesini ifade eder. "Abd" kelimesinin bu anlamı, cahiliyye devri Araplarında da mevcut idi. Dünyevî mertebeler içinde risâlet en üstün mertebe olduğu halde, Rasül, kulluğu ile övünürdü. Şehâdet kelimesinde de biz O'nun önce kul olduğunu, sonra rasül vasfını zikrederiz. Mezkür ayet gösteriyor ki, Allah'tan başka herhangi bir şeyi veya kimseyi, Allah'ı severcesine seven, Allah'ın emir ve nehiylerine uyar gibi bu sevginin gereklerini yerine getiren kimse, Allah'tan başka endâd, yani nidler, nazirler edinmiş demektir. Bu, muhabbette niddir. Bâtıl tanrılara, tapanlarının gerçek bir sevgi taşıdıklarını 2/Bakara, 95 ve 29/Ankebut, 25 ayetleri bildirir. Mü'min, Allah'ı; halis, katışıksız, sabit ve en ileri derecede sevmelidir.


"Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın" (3/Âl-i İmran, 31). Demek ki, Allah'a inanan nezdinde onu sevmek, asıl fıtratı teşkil eder. Fıtratta olan bu sevgiye hitap olunarak, Allah'ın da kendilerini sevmesi için uymaları gereken yola, böylece irşad olunuyorlar. Öte yandan bu ayette "sevmek ve bağışlamak" kavramlarının münasebete konulmasından anlaşılıyor ki, Allah'ın mağfireti de, kula olan muhabbetinden ileri gelir. Normal olarak sevmeyen bağışlamaz.


Kur'an, kimi özellikleri imanın gereği sayar ki, bunlar ister istemez sevgiyi tazammun eder. Bunlardan biri "rızâ"dır. Rızâ, şunları gerektirir: Kul için en sevdiği varlık, Allah olacaktır. Çünkü bütün öbür şeyleri sevip sevmemesini belirleyen kıstas, Allah'ın onları sevip sevmemesidir. Ayrıca kul, Allah'ından bütün fiilleri, isimleri ve sıfatlarıyla râzı olacaktır: Rab, müdebbir, emredici, yasaklayıcı, Vekîl, Velî vb. olarak. Bunlar da, kendiliğinden O'nu sevmesini gerektirecektir.


Allah ve Rasülü'ne karşı çıkanlara, babaları ve evlâtları bile olsa, mü'minler sevgi beslemezler (bk. 58/Mücâdele, 22; 9/Tevbe, 24). Buralarda insanın doğal olarak en çok seveceği varlıklar (baba, çocuk, zevce, mal, yakın akrabalar, yer-yurt), Allah sevgisi ile karşı karşıya konulmakta, eğer Allah'ın rızâsı başka yerde bulunuyorsa, Allah'a sadâkatın baskın gelmesi istenmektedir. Bunlara olan sevgiyi belirleyen, Allah'a olan sevgidir, O'nun rızâsıdır. Bu ayetler kulun, Allah'a sevgi besleyebileceğini göstermekle kalmaz, o sevginin ne derece ileri olduğunu da gösterir. (21)


 

"Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah'a ve Rasülüne karşı çıkanlara sevgi beslediklerini göremezsin." (58/Mücâdele, 22). Sevgi, kullanırken çok dikkat edilmesi ve ancak Allah'a, Peygamberi'ne ve İslâm düzeninin bağlılarına tahsis edilmesi gereken pek yüce bir hayat sermayesidir. İnançsızlara, müşrik ve münafıklara, bizi Allah'ın yolundan alıkoyan nesnelere israf edilmemesi gereken kıymetli varlığımızdır sevgi. Kur'an ve sünnet, Allah ve Rasülü'nün mutlak olarak, öncelikli şekilde ve en büyük tarzda sevilmesini emretmiştir. Bunun dışındakileri severken, ancak ve ancak Allah'ın ve Peygamberi'nin sevilmesini istediklerinin sevilebileceğini açıklar. "Rahmeti bütün canlıları kuşatan (Allah) iman eden ve güzel ameller yapanlar için (kalplerde) sevgi yaratacaktır." (19/Meryem, 96) "Amellerin en faziletlisi/değerlisi, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek/nefret duymaktır." (Ebû Dâvud, Sünnet 3). İmansız sevgiye ulaşılamaz ve sevgisiz de iman olgunlaşamaz. Hz. Peygamberimiz, "imanın tadını bulmayı (birinci derecede) Allah ve Rasülü'nü her şeyden çok sevmeye" bağlamıştır. (Buhâri, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10) "(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden / nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır." (Et-Tâc, c. 5, s. 78)


 

 

b- Endâda Tâbi Olup Allah'a İtaat Eder Gibi İtaat Etmek


Kur’an, herhangi bir kimseye, Allah’a teslim olur gibi emrine girmeye, ona kul köle olmaya, onun arzularına, emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız itaat etmeye endâd edinme olarak, Allah'a şirk koşma olarak değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye karşı beslenen aşırı sevgiyi ve kayıtsız şartsız itaati de, onu putlaştırmak olarak nitelemiştir. Allah'a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine veya başkalarının isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda feda edecek kadar O’nu sevmesini ve O'na mutlak itaat edilmesi gereken otorite olarak kabulünü gerektirir. Allah’ı sevmenin kanıtı, O'nu yegâne mutlak otorite olarak kabul edip O'nun belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek ve O’nun hakkını sahte ilah ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu sevdiklerini, O'na teslim olduklarını, sadece O'na itaat ettiklerini iddia edemezler; bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah'a endâd/denk tutmuş olurlar.


Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de bir Allah inancına sahipti (Bk. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3). Fakat, Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyorlardı. Yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlardı.


Günümüzde de kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden bazı kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah'a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri, bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram ve ideolojileri, sanatı, sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını, devlet adamlarını, liderlerini... yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını, ahlaklarını pâyimal ettikleri, böylece de bu değerlere kulluk ettikleri ortadadır. Sözü edilen bu şahısların, tağutun ortaya koyduğu nefsanî, şeytanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına tamı tamına zıt olan sistemleri kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.


İşte bunlar, Allah'ın dışında endâd edinenlerdir. Bundan daha açık putçuluk düşünülemez. Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan santim bile ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına ve Rasülü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenler, Allah'a endâd uyduranların ta kendileridir. (22)


Hz. Adem'den günümüze kadar câhiliyye hayatını yaşayan bütün toplumlarda, büyük çoğunluğu teşkil eden Allah'a endâd uyduran insanlar, Allah'ın varlığına inanmış kimselerdir. Fakat yaratıcımızı O'nun bildirdiği ölçüler içerisinde, hükümleri, kanunları, itaat edilmesi gereken emirleri ile tasdik etmemişler, bu konularda nidler edinmişlerdir. Evet, "Onlara gökleri ve yeri yaratan kimdir, diye sorsan, elbette ki, Allah'tır diyecekler" (31/Lokman, 25) anlamındaki ayette açıklandığı üzere, Allah'a yaratıcı olarak inanmışlar, ancak varlığına inandıkları Allah'ın Peygamberleri aracılığıyla bildirdiği ve yaşanmasını istediği emir ve yasaklarını kabul etmemişlerdir. Kişisel, ailevî ve sosyal hayatlarını bu mukaddes emirler ve yasaklara göre düzenlememişlerdir. "(İnsanlar için uyulacak) emirler ve yasaklar koyma hakkı yalnız Allah'a aittir." (7/A'râf, 54) yasasını tanımayarak çiğnemişlerdir.


Cenab-ı Hak, bu kişileri yermekte ve uyarmaktadır: "Onlar, hâlâ cahiliyye hayatının hükmünü (bâtıl inançları, ilkeleri ve yaşayış tarzlarını) mı arıyorlar? Kanaate sahip olabilecek bir topluluk katında hükmü (kanunları), Allah'tan daha güzel olan kimdir?" (5/Mâide, 50). Allah'ın indirdiği emirler ve yasaklar dizisine uymayan insanlar, ya kendi arzu ve heveslerine veya zalim rejimlere ve uygulayıcılarına uyarak Allah'a endâd uydurmuşlardır.


"Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun denilince, Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?” (2/Bakara, 170). Allah’tan başkasına mutlak olarak emretme, yasaklama, helal ve haram kılma, kanun koyma ve hakimiyet hakkını verme gibi haller, onu endâd kabul etmektir. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bırakarak hakimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Huküm/ egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine ibadeti/kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.” (12/Yusuf, 40). “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Halbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibadet etmekle emr olunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.” (9/Tevbe, 31). “De ki şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (6/En’âm, 162 “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (5/Mâide, 44 )


"Kişi, sevdiğiyle beraberdir." (Hadis-i Şerif)


"Bir şeyi aşırı sevmek, insanı o şeye karşı kör ve sağır yapar." (Hadis-i Şerif)


"Allah için sevişen iki din kardeşi buluştukları zaman, biri diğerini yıkayan iki el gibidirler. Ne zaman iki mü'min bir araya gelirse, Allah Teâlâ, birini diğerinden faydalandırır." (Hadis-i Şerif)


"Allah için birbirlerini sevip dost olanlar, kıyâmet gününde arşın gölgesinde, nurdan minberlere kurulup oturacaklardır." (Hadis-i Şerif)


"Din kardeşinin ayıplarını örten kimsenin, Allah Teâlâ dünya ve âhirette kusurlarını örter." (Hadis-i Şerif)


"Büyüklerimize saygı göstermeyen, küçüklerimize şefkat göstermeyen Bizden değildir." (Hadis-i Şerif)


"Allah için sev, Allah için buğzet, Allah için dost ol ve yine O'nun için düşman ol. Çünkü Allah'ın dostluğuna ancak bu şekilde erişilir." (Abdullah bin Ömer)


"Zâlimi seven kimse, Kâbe'de duânın mutlaka kabul olunduğu yer olan makam-rükün arasında 70 yıl kalıp ibâdet etse dahi, kıyâmet günü, Allah onu sevdiği zâlim ile beraber kılacaktır." (Abdullah İbn Mes'ûd)


"Kul, aslında cehennemlik bir adamı, Allah'ın rızâsına uygun, hayırlı bir iş yaptığını gördüğü için sevmiş olsa, bu yüzden Allah onu mükâfatlandırır. Yine kul, aslında cennetlik olan bir adamı, Allah'ın rızâsına aykırı, kötü bir iş yaparken görüp buğzetmiş olsa, bundan dolayı da yine Allah onu mükâfatlandırır." (Muhammed bin Hanefiyye)


"Allah için dost olanların sevgisi, sebebi devamlı olduğu için devam eder. Dünya için dost olanların sevgisi ise, sebebi fâni ve devamsız olduğu için kısa sürer. Bir an gelir ki son bulur."


"Allah sevgisinin alâmeti, muvâfakat, yani emredilene uyup, peki demektir."


Bir zat, Muhammed bin Vâsi'ye: "Ben seni Allah rızâsı için seviyorum" demişti. O da şu karşılığı verdi: "Madem O'nun için beni seviyorsun. O da seni sevsin!" Sonra şöyle duâ etti: "Ey Allah'ım! Senin için halk tarafından sevilirken, aynı zamanda Senin sevmediğin bir kulun olmaktan Sana sığınırım."


Mü’min mü’mine mü’mince bakarsa nice güzellikler, sevilecek pekçok yönler görecek ve sevecektir. Her şeyden önce güzellik, bakan gözde; sevgi, seven gönüldedir.


"İnsanoğlu böyledir işte, hep sevilmek ister. Fakat sevilmek için önce sevmek ve sevilmeyi hak etmek gerek."


"Bir insanın iki sevgisi olamaz; Allah bir göğüste iki kalp yaratmamıştır."


"Temiz ve berrak bir sevgi, ruhtaki bütün korkuları filtre eder."


"Mıknatısın demiri çektiği gibi, insanoğlu da kendisini sevene karşı muhabbet etmektedir. Çocuğun annesine olan muhabbeti, dünya zevklerinden, onu yedirip içirmesinden dolayı değildir. Aralarındaki bu bağ, Allah'ın kalbe koyduğu akrabalık, annelik sevgisi sebebiyledir."


"Sevgi, kendi yaptığın çoğu az görmen; sevgilinin azını çok görmendir."


"Allah sevgisi, itaate sarılmak, aykırılıklardan ayrılmaktır."


"İnsanları toptan sevmek ahlâksızlıktır."


"Sevginin bulunmadığı yerde aklı da arama."


"Sevgi, aklın ötesine çıkanın işidir."


"Sevgi, hayatın pusulasıdır."


"Sevgi, ne yüce bir çocukluktur."


"Sevgi, bütün nimetlerin en büyüğüdür."


"Yalnız seni sevenleri sevmek sevgi değil; değiş tokuştur."


"Gerçekten sevenler, karşılık beklemeden severler."


"Sevilmek için önce sev ve sevimli ol."


"Şah bile sevgiye köledir."


"Seviniz, insan hayatında bundan güzel bir şey yoktur, Sevilmesi gereken zâtı gereği gibi sevmek, devamlı bir mutluluktur."


"Eğer bir kimseyi, kimse sevmiyorsa, bunun sebebini araştırmalıdır; eğer bir kimseyi herkes seviyorsa, bunun sebebini de araştırmalıdır."


"Ana babalar, çocuklarından yedikleri tokatların sebebini, onları çok fazla, yani ölçüsüz sevmelerinde aramalıdır."


"Büyük işlerden hiçbir sevgisiz başarılamamıştır."


"Bizi beğenenleri her zaman severiz; fakat beğendiklerimizi her zaman sevmeyiz."


"Sevdiğini elde edemezsen, elde ettiğini sevmeye çalış."


"Seni seveni araman, seni arayanı hatırlaman, nefsinin emridir. Asil kişi odur ki, sevmeyenini sever, aramayanı sorar."


"İnsanlara giriş yolu gönül yoludur. Sevmeyen insanlara kendisini sevdirmeyen bir insan, insanlara bir şey anlatamaz."


"Bilen, tanıyan sever."


"Sevgi, ülkesini kılıçsız idare eden bir kraldır."


"Hayat kısa, sevgi uzundur."


"Sevgi öğretilmez, kendiliğinden doğar."


"Sevgi/aşk, hiç izin mi ister birinin yüreğire yerleşmek için."


"Sevgi ve merhamet, insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse, hayvanlık vasfı."


"Her şey, ancak sevgi ile satın alınabilmelidir."


"Sevgiyle bakılan her şey güzeldir."


"Gerçek sevgi, iyilik gördüğünde artmayan ve kötülük gördüğünde eksilmeyendir."


"Sevgi, rûhun güzelliğidir."


"İnsan sevmeye başladımı, yaşamaya da başlar."


"Sevmeye başlayınca, eskisinden bambaşka bir insan olduğumuzu anlarız."


"Sevgi, çiçek açmayan yere uğramaz."


"İyi ya da kötünün ne olduğunu fark edemeyen insan nasıl sevebilir?"


"Çok şeyi sevmezsen, çok şeye üzülmezsin. Fâni şeyleri aşırı sevmek, boş şeyler için üzülmek demektir."


"Sevmeden yaşamak, yaşamak değildir; az sevmek ise sürüklenmektir."


"İyiliğe karşı iyiliği artır; sevgiye karşı muhabbeti göster. Alevi körükle, yoksa ateş söner."


"Her şeyden bıkılabilir, ama sevgiden asla!"


"Gönül midesi sevgiye doymaz."


"Sevginin karşılığı yine sevgidir."


"Sevginin mezarı nankörlüktür."


"Sevgi, bir çeşit savaştır."


"Sevgi, kalbin göklere yükseldiği altın merdivendir."


"Beşerî aşk, insanın her şeyini kilitleyen anahtar olabilir; İlâhî sevgi, insanın her şeyini açan/çözen anahtardır."

"Sevgi, kulübeyi altından bir saraya benzetir."


"İnsanı, sevginin güzellikleri yaşatır."


"Sevmek, yaşamak kadar önemli."


"Sevgisiz hayat yüktür."


"Kendi isteğiyle sevilmek kolay değildir, ama saygı uyandırmak kolaydır."


"Sevemeyen adam, benzer yemişsiz ağaca."


"Ey sevgi! Bütün öteki zevkler, senin acıların kadar değerli değil!"


"Sevgi, güneş gibidir; kör bile hisseder."


"Ey hayat! Sevgisiz sen nesin?"


"Seviyorum, o halde varım."


"Sevmek, insanın kendi kendini aşmasıdır."


"Sevmek, bir başkasının hayatını yaşamaktır."


"Sevgi, bir kişinin diğerleriyle arasındaki farkı görebilmektir."


"Sevgiliden gelen her şey sevgilidir."


"Sevgi/aşk, büyük bir hocadır."


"Sevgi/aşk, en büyük, en kuvvetli mürşiddir."


"Nasıl kafa sayısı kadar düşünce çeşidi varsa, kalp sayısı kadar da sevgi çeşidi vardır."


"Uzun yaşamaz kolay ele geçen sevgi."


"Kendisini pek çok seven, çevresinde pek az sevilir."


"Sevgi, âlemde her mihneti sefâ yapan, her çileyi bal eyleyen büyüdür."


"Istırabın bağladığı sevgi güçlüdür."


"Sevgi ne kadar büyükse, kederi de o kadar büyük olacaktır."


"İnsan, katlandığı fedâkârlıklar, çektiği ıstıraplar nispetinde sever."


"İnsan sevince ekseriya kederli olur."


"Dertsiz sevgi, tam sevgi değildir."


"Gerçek sevginin niteliği tatlı acılıktır."


"Dünya sevgisi, insanın kalbinden imanın tadını çıkarır."


"Sevgi ile nefret arasındaki fark, şaşılacak kadar azdır."


"Bir an bile, sevgilerimizi değiştirebilir."


"Sevgi, ateş gibidir, gıdasız kalınca söner."


"Sevgi, insanı sürükleyip götüren eşi bulunmaz bir taşıttır."


"Sevgi, dünyadan kaçıp sığınılacak bir cennet."

“Güzel değil batmakla kaybolan mahbûp/sevgili. Çünkü zevâle/yokluğa mahkûm, gerçek güzel olamaz. Ebedî sevgi için yaratılan ve İlâhî ayna olan kalp ile sevilmez/sevilmemeli.”


“Kişi kime seviyorsa odur en güzel.”


"Kim başkalarını sevip onlardan ilgi görmüyorsa, onlara karşı olan hareketlerini gözden geçirmelidir."


"İnsanın sevmediğiyle yaşaması, sevgilinin ayrılmasından da berbattır."


"Sevilmeyen yol, kalabalık olduğu zaman bile ıssızdır."


"Her sevincin bir acısı, her acının da bir sevinci olur."


"Sevgi insanı birliğe, egoizm/bencillik yalnızlığa götürür."


"Görevin öğretilmesinden çok, sevdirilmesi gerekir."


"Bir kadının ev kıymetli serveti, kocasının kendisini sevmesidir."


"Muhabbet fedâisi olmayanlar, kin bezirgânlığı yaparlar."


"Açıklanıp gösterilmeyen sevgi, moral bozukluğu ve düşmanlık doğurur."


"Bulut gölgesinin ve alçakların sevgisinin devamı yoktur."


"Dünya için sevişenlerin araları, zamanla bozulur; Mevlâ için sevişenlerin araları ise hiç bozulmaz."


"Başkalarını seven ve sayan kimse, herkes tarafından sevilir."


"Değirmen iki taştan, muhabbet iki baştan."


"Yiğit ne kadar bahadır olsa, sevdiğine yenilir."


"Gülünü seven, dikenine katlanır."


"Seni seven, eksiklerini düzeltir."


"Sevgi azalınca, kusurlar artar."


"Siz şehvetin adını aşk koymuşsunuz. Eğer öyle olsaydı, eşek insanların ve âşıkların şâhı sayılırdı." (Celâleddin Rûmî)


"Aşk, dâvâya benzer, cefâ çekmek şâhide: Şâhidin yoksa dâvâyı kazanamazsın ki!"


"Aşkı, sevgiyi pervâneden öğren, ey seher kuşu; yandı, can verdi, sesi çıkmadı."


"Niçin başın göklerde, ne arslansın ne devsin;

Yaradılmışları sev, Allah da seni sevsin."


"Sevgi kelimesinde, hayat veren bir sır var;

Onsuz olan her işde, mutlaka bir kusur var."


"Her kime nasib olsa Kâbe, Hüdâ dâvet eder,

Herkes sevdiğini hânesine dâvet eder."


"Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş

Kıyâmete kadar sökülmez imiş."


"Aşığa Bağdat ırak gelmez."


"Aşk imiş her ne var ise âlemde, Ilim bir kıyl u kal imiş."


"Aşktır pervâneyi şem'a atuben yandıran."


"Aşk kim kalbe gıdâdır ne yenir, ne yutulur;

Bir demir leblebidir, çiğneyene aşk olsun."


"Ey sevgi, anladım bu uzaktan gelen sedâ ile,

Ömrün yegâne lezzetidir hâtıran bile." (Yahya Kemal)


"Aşk bir güneşe benzer, âşık olmayan gönül, bir katı taşa benzer."


"Yunus, ver canını Hak yoluna,

Can vermeyince cânân bulunmaz."


"Eğer âşık ise yâre / Sakın aldanma ağyâre

Düş İbrâhim gibi nâre / Bu gülşende yanar olmaz."


"Aşkın aldı benden beni,

Bana Seni gerek Seni"


"Yâ İlâhî, kusuruma bakma

Aşk ile yandım âteşe yakma."


“Allah Teâlâ, iyiliğini murad ettiği kimseye, unuttuğunu hatırlatacak ve hatırında olanı yapmaya yardım edecek iyi ve sâlih bir dost nasib eder.” (Hadis-i Şerif)


“Dostuna sevginde ölçülü ol; Belki de bir gün düşman olur. Düşmana buğzunda ölçülü davran; Belki de bir gün baş dostun olur.” (Hadis-i Şerif)


“Fenalıklardan uzak duran ve daima verdiği sözü yerine getiren insanlarla dostluk kurmalıyız.” (Hz. Ali r.a.)


“Dost edinin, onlar sizin için dünya ve âhiret sermayesidir. Cehennem ehlinin “Bizim için samimi bir dost da yoktur.” (26/Şûrâ 101) diyeceklerini duymadınız mı?” (Hz. Ali r.a.)


“Dostun dostu dosttur; ölümsüz Dost’un dostu ise en yakın dosttur.”


“O Dost’u bulanın kaybettiği hiçbir şey olmadığı gibi; O Dost’u kaybedenin de bulacağı bir şey yoktur.”


“Senin dindarlığını arttıran dost, her karşılaştığında eline bir altın bırakan dosttan daha hayırlıdır.”


“Faziletli olan ve faziletleri bakımından birbirine benzeyen insanlar arasındaki dostluk, mükemmel bir dostluktur.”


“Bir kimsenin, düşmanının düşmanı olması, onu dost edinmesine kâfi sebep değildir.”


“Dost vefalı olduktan sonra düşman ne yapabilir?”


“Dost kazanırsan tut, düşman kazanırsan güt.”


“Dost, bizi Allah’a yaklaştıran; düşman, bizi Allah’tan uzaklaştıran kimsedir.”


“Dost, bizi iyi yola öğütleyendir.”


“Dostun attığı gül onulmaz yara açar.”


“Dostun attığı taş, baş yarmaz.”


“Dost dostun ayıbını yüzüne söyler.”


“Dostuna borçlu olma!”


“Dostu olmayan insan, en yoksul insandır.”


“Birçok arkadaşımız olabilir, ancak dostlarımız azdır.”


“Dostunu medh edersen, biraz yerecek yerini koy.”


“Dostların sıkıntıda iken, onları mutlu oldukları zamankinden daha çok ara.”


“Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı; dost bil gamlı vaktinde elinden tutanı.”


“Dost yüzünden, düşman gözünden belli olur.”


“Dosta varırız gülle; düşmana atarız gülle!”


“Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş gibi telâkki et.”


“Denendikten sonra dost edindiklerini bağrına bas; ama her ilk tanıştığınla, hemen dost olma.”


“Düşmanlarını hoşnut etmek için dostlarını kıranlar, düşmanlarını memnun edemediği gibi, dostlarını da yitirirler.”


“İnsanlardan kendini çekmen sana düşman, herkese yakınlık göstermen ise sana kötü dostlar kazandırır.”


“Dostluk sırasında sende olmayan meziyetlerden söz eden adam, düşmanlık sırasında sende bulunmayan fenalıkları da sana yükleyebilir.”


“Dostlarımızın sefâletine acımak iyi; fakat onların imdâdına koşmak daha iyidir.”


“Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan diğer ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur.

“Arz eyle bu pendi kendi özüne;

Dost addetme her güleni yüzüne.”


“Hoş gününde her kişi yârân bula;

Dost odur kim kem gününde yâr ola.”


“Dosttan bol şey de yok dünyada

Dosttan bulunmaz şey de.”


“Lokman hekim sarabilmez yaramı

Dost eli değmezse çare mi olur?”


“Bazı insanlar iyilik etmek, birbirini sevmek için değil; iyilik görmek, sonunda da nefret etmek için dost olurlar.”


“İnsanlarla dost ol. Çünkü kervan ne kadar kalabalık ve halkı çok olursa, yol kesenlerin beli o kadar kırılır.”


“Hiçbir şey sâdık dost kadar ucuza alınamaz. Yani ne kadar pahalıya mal olsa, gene de ucuzdur.”


“Biri gerçeği duymak istemediği, öteki yalana hazır olduğu zaman, dostluk dostluk olamaz.”


“Dostlar kavun gibidir; neden mi? Bir tane iyisini bulmak için yüzlercesini yoklarsınız da ondan.”


“Kara günlerinde senden çok üzülecek bir dostun olmasaydı, o günlere katlanmak güç olurdu.”


“Dost yüzü görmemek çetin bir iştir, ama bu hasret, onu düşmanla birlikte görmekten daha hafiftir.”


“Yastık diye başını ateşe dayayan, yatak diye yılanların üzerine yatan bir adam, güvendiği bir dostundan düşmanlık sezen bir adamdan daha rahat uyur.”


“Dostlara acılarını paylaştığını göstermek, birlikte yas tutmakla değil; onlara elbirliğiyle yardım etmekle olur.”


“Birbirlerine zıt karakterlere sahip olan insanlar, birbirlerini anlamak ve tamamlamak şartıyla iyi dost olabilirler.”


“Güller, lâleler, karanfiller, bütün çiçekler solar. Çelik ve demir kırılır, ama gerçek dostluk ne solar, ne de kırılır.”


“Gerçek dostlar, iyi günlerinizde, dâvet edince sizi ziyâret ederler; kara günlerinizde dâvetsiz gelirler.”


“Dostluk, yolu üzerinde ot bitmesine müsaade etmez.”


“Dostun kusuruna bakılmaz.”


“Dostlara itimad etmemek, onlar tarafından aldatılmaktan daha ayıptır.”


“Dostlar öyle bir ailedir ki, insan o ailenin fertlerini yalnız kendi seçer.”


“Dostuna, bir gün düşmanın olabilecekmiş gibi davran.”


“Dostluk, iki vücutta müşterek bir ruha benzer.”


“Dostsuz kalan şahsın durumu, sol elden mahrum kalan sağ elin durumu gibidir.”


“Dost, rahatlık veren bir merhemdir.”


“Dost, kötü günde belli olur. İyi günde ise binlercesi bulunur.”


“Gerçek dost, onu unutanı unutmayandır.”


“Ana babayı kader tayin eder, dostlar ise seçilir.”


“Dostları çoğaltmak, zekâ inceliğindendir.”


“Dostluk iyi kimseler arasında çabuk temellenir; güçlükle yıkılır.”


“Dost kazanmak isteyen kimse, dostluğu paylaşmayı bilmelidir.”


“Ayıpsız dost arayan, dostsuz kalır.”


“Dostluğundan fayda görmediğin kimsenin, husûmetinden de sana pek bir zarar gelmez.”


“Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir.”


“Hiçbir dost, dostluğunu ispat edene kadar dost değildir.”


“Dostluk, kanatsız sevgidir.”


“Dost, hem iyi görünen, hem iyi olan insandır.”


“Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan, hizmetçi arıyor demektir.”


“Dertlerini dökecek dostları olmayanlar, kendi yüreklerini kemiren yamyamlardır.”


“Dost, kendisiyle samimi olabildiğim ve yanında yüksek sesle düşünebildiğim kişidir.”


“Kuşun yuvası, örümceğin ağı, insanın dostları vardır.”


“Dost, sanki insanın bir ikinci kendisidir.”


“İyi insanlar, kara günde en emin dostturlar.”


“Dostlarımla beraber olunca yalnız değilim. O dakikadan sonra da iki kişi değiliz.”


“Köle misin? Senden dost olmaz. Zorba mısın? Senin dostların olmaz.”


“Dostluk, görünceye kadar değil, ölünceye kadar olmalı.”


“Dostluk o kadar kolay kurulur ki... Ama sürdürmek!”


“Dostluktan saygıyı kaldıran onun en büyük süsünü kaldırmış olur.”


“Düşüncede uyum, dostluğu doğurur.”


“Kendine dost olan, bilin ki herkese de dosttur.”


“Eğer hiç dostun yoksa, sen bir dost ol!”


“Dostun olsun istiyorsan dost ol!”


 

"İlâhî! Sevdir bize hep, sevdiklerini. Yerdir bize hep, yerdiklerini. Yâr et bize erdirdiklerini."


 

 

 

 

1- Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 393-394

2- Cengiz Yağcı, a.g.e. c. 1, s. 120-121

3- Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 13, s. 8-17

4- Süleyman Uludağ, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 11-16

5- Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 83-125

6- Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 65-66

7- A.g.e. s. 190-191

8- A.g.e. s. 194-196

9- Mikdat Öccü, Kur’an’da Velî ve Velâyet, s. 95-96

10- Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, 9/511-512

11- Sami Şener, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/414-416

12- Elmalılı, c.1, s. 2+34

13- Tefsir-i Kebir c. 2 s.133

14- Mehmet Soysaldı, K. Semantiği Açısından İnançla İlgili Temel Kavramlar, s. 80-81

15- Mevdûdi, Tefhimu'l-Kur'an, c. 1, s. 135

16- Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, c. 1, s. 96. Karşılaştırın: İbn Kesir, c. 2, s. 210

17- Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, c. 1, s. 319-320

18- Tefsir-i Kebir, c. 4, s. 183

19- Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, c. 1, s. 324 vd.

20- Hak Dini Kur'an Dili, c. 1, s. 472 vd.

21- Suat Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, s. 159 vd.

22- Karş. Kur’an’da Tevhid, s. 132 vd.


 

 

 

Sevgi Konusunda Âyet-i Kerimeler


A- Sevgi Anlamında Hub (H-b-b) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 83 Yerde): 2/Bakara, 165, 165, 165, 177, 190, 195, 205, 216, 222, 222, 276; 3/Âl-i İmrân, 14, 31, 31, 32, 57, 76, 92, 119, 119, 134, 140, 146, 148, 152, 159, 188; 4/Nisâ, 36, 107, 148; 5/Mâide, 13, 18, 42, 54, 54, 64, 87, 93; 6/En'âm, 76, 141; 7/A'râf, 31, 55, 79; 8/Enfâl, 58; 9/Tevbe, 4, 7, 23, 24, 108, 108; 12/Yûsuf, 8, 30, 33; 14/İbrâhim, 3; 16/Nahl, 23, 107; 20/Tâhâ, 39; 22/Hacc, 38; 24/Nûr, 19, 22; 28/Kasas, 56, 76, 77; 30/Rûm, 45; 31/Lokman, 18; 38/Sâd, 32, 32; 41/Fussılet, 17; 42/Şûrâ, 40; 49/Hucurât, 9, 12; 57/Hadîd, 23; 59/Haşr, 9; 60/Mümtehıne, 8; 61/Saff, 4, 13; 75/Kıyâme, 20; 76/İnsân, 8, 27; 89/Fecr, 20, 20; 100/Âdiyât, 8.

B- Sevgi Anlamında "Meveddet" (V-d-d) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 28 Yerde): (2/Bakara, 96, 105, 109, 266; 3/Âl-i İmrân 30, 69, 118; 4/Nisâ, 42, 73, 89, 102; 5/Mâide, 82; 8/Enfâl, 7; 11/Hûd, 90; 15/Hıcr, 2; 19/Meryem, 96; 29/Ankebût, 25; 30/Rûm, 21; 33/Ahzâb,20; 42/Şûrâ, 23; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 1, 1, 2, 7; 68/Kalem, 9; 70/Meâric, 11; 85/Bürûc, 14.

C- Sevgi Anlamında "Ülfet" (E-l-f) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 103; 8/Enfâl, 63, 63, 63; 9/Tevbe, 60; 24/Nûr, 43; 106/Kureyş, 1, 1.

D- Allah Sevgisi

a- Mü’minlerin Allah Sevgisi: 2/Bakara, 165, 177, 186; 3/Âl-i İmrân, 31; 21/Enbiyâ, 90.

b- Allah’ın Kullarını Sevmesi: 3/Âl-i İmrân, 31; 5/Mâide, 54.

E- Rasûlullah Sevgisi

a- Peygamberimiz, Mü’minler İçin Nefislerinden daha İleridir: 33/Ahzâb, 6.

b- Peygamberimiz’e Salevât Getirmek: 33/Ahzâb, 56

c- Peygamberimiz’e Saygı Göstermek: 49/Hucurât, 1-5; 58/Mücâdele, 12-13.

d- Peygamberimiz, Ümmetinin Üzerine Düşkündür: 5/Mâide, 118; 9/Tevbe, 128.

F- Mü’minlerin Birbirini Sevmesi

a- Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.

b- Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.

c- Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.

d- Mü’minlerine Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119; 5/Mâide, 55.

e- Mü’minlere Tevâzu Göstermek: 15/Hucr, 88; 26/Şuarâ, 215-217.

f- Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.

g- Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurât, 9.

G- Mal Sevgisinde Aşırılık

a- Mal Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 9/Tevbe, 35; 89/Fecr, 20.

b- Mal Sevgisini Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24, 34-35; 63/Münâfıkun, 9; 92/Leyl, 8-11; 96/Alak, 6-8.

c- Münâfıklar, Mal Sevgisi ile Doludurlar: 9/Tevbe, 58-59, 67, 75-76; 48/Fetih, 15, 49/Hucurât, 14, 16-17.

d- Karun’un Mal Sevgisinin Sonu: 28/Kasas, 76-84; 29/Ankebût, 39-40.

H- Kadın Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14.

İ- Karı-Koca Arasındaki Sevgi: 30/Rûm, 21.

K- Evlât Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 34/Sebe’, 37.

L- Evlâdı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24; 60/Mümtehine, 3; 63/Münâfıkun, 9.

M- Ana-Babayı ve Diğer Akrabayı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24.

N- Kâfir Ana-Babanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 31/Lokman, 15.

O- Dost ve Dostluk

a- Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.

b- Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107, 120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.

c- Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.

d- Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127, 139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed, 7.

e- Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.

f- Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16.

g- Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.

h- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 71, 119.

i- Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.

k- Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.

l- Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.

m- Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-150; 4/Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/E.n’âm, 68; 9/Tevbe, 23; 13/Ra’d, 37; 28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.

n- Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.

o- Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41, 52; 9/Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.

p- Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/Mümtehine, 13.

r- Hıristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.

s- Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 5/Mâide, 57-59.

P- Arkadaş ve Arkadaşlık

a- Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.

b- Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.

c- Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.

R- Kardeşlik ve Barış

a- Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.

b- Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.

c- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119.

d- Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.

e- İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.

f- Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.

g- Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.

h- Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurat, 9.


 

 

Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar


1. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 471-478

2. Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 117-118

3. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 319-320

4. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 324-328

5. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 668-675

6. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neş. c. 1, s. 280-281

7. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 179-190

8. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 565-580

9. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 439-442

10. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 276

11. Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 157-158

12. Muht. Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 123-124

13. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 45

14. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 135-142

15. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 204-205

16. El-Esâs fi't-Tefsîr, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 393-398

17. Ruhu'l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 175-179

18. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 13, s. 5-27

19. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. (S. Uludağ, İ. Kutluer, M.Uzun), c. 4, s. 11-21

20. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c.5, s. 393-394; c. 1, s. 120-121; c. 3, s. 302-305

21. Yeni Ansiklopedi, Timaş Y. c. 3, s. 1217-1224

22. İslâm’da Nefis Tezkiyesi, Said Havva, Petek Y. s. 531-556, 438-441, 313-317

23. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Petek Y. s. 506-513

24. Müslüman Şahsiyeti, M. A. Haşimi, Risale Y. s. 137-164

25. Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazali, Vahdet Y. s. 201-224, 249-265, 17-21

26. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y. s. 199-206

27. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.

28. Dağarcık, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 19-20

29. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 67-

30. Hadis ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 77-97

31. Kur’an ve Sünnette Kalbî Hayat, Âdem Ergül, Altınoluk Y. s. 243-256

32. Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Remzi Kaya, Ayışığı Kitapları Y. s. 43-45

33. Kur’ân-ı Kerim’de Sosyal Münasebetler, Âdâb-ı Muâşeret, M. Zeki Duman, Özel Y. s. 37-53

34. Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, Yaşar Düzenli, İFAV Y. s. 325-331

35. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 232-237

36. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 225-229

37. Takvâ Bilinci, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 134-136, 255-257

38. Ahlâk Bilinci, Hüseyin Caneri, Denge Y. s. 37-42, 49-82

39. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 205-208

40. Musâhabe, Mahmud Sami Ramazanoğlu, Erkam Y. c. 1, s. 11-32; c. 2, s. 149-164, 97-110

41. İnsan Psikolojisi Üzerine, Muhammed Kutub, İşaret Y. s. 113-130

42. Hayâtü's-Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevi, İslâmî Neşriyat, c. 3, 100-117 ; c. 2, s. 474-664

43. İlmihal, İslâm ve Toplum, İSAM Y. c. 2, s. 523-531

44. İhyâu Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 4, s. u533-648

45. Medâricu’s Sâlikîn, İbn Kayyim el-Cevziyye, c. 3

46. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 158-159

47. Işığın Göründüğü Yer, Fethullah Gülen, Nil Y. s.34-38, 102-107

48. Gafletten Kurtuluş, Tenbihu’l-Ğâfilin, Ebulleys Semerkandi, Bedir Y. s. 553-559

49. Sevgi Nedir, Alaaddin Başar, Zafer Y.

50. Sevgi Medeniyeti, Raşid Küçük, Rehber Y.

51. Sevgi Zaferdir, Mahir Duman, Gençlik Y.

52. Sevgi Atmosferi, Servet Engin, Adım Y.

53. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.

54. Başarı Yolunda Sevginin Gücü, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat

55. Muhabbetulllah (Allah'ı Sevme), Şahver Çelikoğlu, Marifet Y.

56. Sevmek Ölmekle Başlar, Murat Başaran, Zafer Y.

57. Sevgi Yumağı, Nurcan Sevinç, Nesil Basım Yayın

58. Sevgi Yolu, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.

59. Aşk Estetiği, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat

60. Yavrularımıza Peygamber Sevgisi, M. Abdullah Yemani, Erkam Y.

61. Sevgili Kasidesi, Fatih Okumuş, Denge Y.

62. Sevgi, Leo Buscaglia, Çev. Nejat Ebcioğlu, İnkılap Kitabevi Y.

63. Sevgi İçin Doğmak, Leo Buscaglia, Çev. Mehmet Harmancı, İnkılap Kitabevi Y.

64. Sevgi Dünyasına Giden Yol, M. Scott Peck, Çev. Azize Bergin, Altın Kitaplar Y.

65. Sevgi Korkudan Özgürleşmektir, Gerald Jampolsk, Çev. Salih Serin, Kuraldışı Y.

66. Sevgi: Özgürlüğe Giden Yol, Peter Lauster, Çev. Nurettin Yıldırım, Doruk Y.

67. Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Ercih Fromm, Çev. Yurdanur Salman, Payel Y.

68. Sevme Sanatı, Erich Fromm, Akış Y./Payel Y./Say Y./Star Yaprak Y.

69. Vahdet Ama Nasıl, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.

70. İslam Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.

71. Uhuvvet Risalesi, B. Said Nursi, Envâr Y./Sözler/Yeni Asya/İhlas-Nur Neşriyat

72. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.

73. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed M. Pickthall, Akabe Y.

74. Kardeşlik Çağrısı, Ramazan Kayan, Bakış Y.

75. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.

76. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.

77. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.

78. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.

79. Nebevî Hoşgörü, Yusuf Ziya Keskin, Timaş Y.

80. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.

81. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, T.Ö.V. Y.

82. Vahdete Yedi Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.

83. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.

84. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.

85. İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.

86. İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.

87. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Câbir Alvânî, Risale Y.

88. Meşreb mi Tefrika mı? Mustafa Akgün, Özel Y.

89. Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Zekeriya Güler, T.D.V. Y.

90. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.

91. İslâm'da Şahsiyet Hakları, Hüseyin Tekin Gökmenoğlu, T.D.V. Y.

92. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.

93. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutub, Arslan Y.

94. İyi Müslüman, İsmail Lütfi Çakan, T.D.V. Y. s. 75-83, 90-95

95. Kur'an'da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 232-237

96. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 139-160

97. Risâle-i Nur'dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 436-444

98. Unutulmaz Sözler ve Nükteler Antolojisi, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 334-339, 330-331, 58-65

99. Hoşgörü: Nereye Kadar? Din ve Zorlama, Veysel Kasar, Köprü, Kış 97

100. Din ve Fıtrat, s. 170-191

101. Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 188-199